İran yönetiminin interneti tamamen kesmesinin ardından, ülkede daha önce benzeri görülmemiş bir şiddet dalgası baş göstermiştir. Rejime yakın medya organları, insanların yakıldığına ve infaz edildiğine dair dehşet verici iddiaları dolaşıma sokarken; kafa kesme ve toplu öldürme sahnelerinin yaşandığına dair bir korku iklimi inşa etmektedir. Tahran başta olmak üzere birçok kentte bankalar, camiler ve devlet daireleri tahrip edilmekte; sosyal yaşamın kalbi olan çarşı ve pazarlar ateşe verilmektedir. Ancak yaşanan bu olayların niteliği, hızı ve uygulama biçimi, bunların sivil protestocular tarafından gerçekleştirilme ihtimalini rasyonel düzlemde imkansız kılmaktadır.
Dikkat çekici bir şekilde, bizzat Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan ve İran Ulusal Güvenlik Konseyi bu eylemleri “IŞİD benzeri yöntemler” olarak tanımlamaktadır. Oysa kafa kesme, insan yakma ve sivillere yönelik rastgele ateş açma gibi radikal terör eylemlerinin, İran’ın on yıllardır süregelen geleneksel protesto repertuvarı ile hiçbir şekilde örtüşmediği açıktır. Bu ölçekteki yıkıcı ve karanlık olayların tamamının, dış dünya ile bağın koptuğu internet kesintisi döneminde yoğunlaşması, sürecin en azından bir bölümünün bizzat İran yönetimi tarafından kurgulandığını veya yönlendirildiğini düşündürmektedir.
Elinizdeki bu çalışma; İran yönetiminin "kurgulanmış kaos" stratejisinin tarihsel arka planını, bu stratejinin dayandığı fıkhi ve siyasal zemini ve sokağın kriminalize edilmesi yoluyla ulaşılmak istenen stratejik hedefleri incelemektedir.
En Üstün Kutsal
İran yönetiminin temel tezi, “İslam Cumhuriyeti’nin korunması, tüm vaciplerin (dini gerekliliklerin) en üstünüdür” ilkesi üzerine kuruludur. Devrimin kurucu lideri Humeyni, İslam Cumhuriyeti’ni korumak adına gerekirse en temel dini vecibelerin bile askıya alınabileceğini savunuyordu. Hatta bir konuşmasında, rejimi korumak uğruna –teorik bir örneklem olarak– beklenen Mehdi’nin dahi feda edilebileceğini ifade etmiştir.
İslam tarihindeki "Mescid-i Dırar" (Zarar Camii) olayından yola çıkarak; rejimi korumak için gerekirse camilerin yıkılabileceği, hatta kutsal türbelerin bile gözden çıkarılabileceği mantığı yürütülmektedir. Kurucu lider ve halefleri açısından İslam Cumhuriyeti, yaşatılması gereken en yüce ve kutsal değerdir; onun bekası uğruna her şey feda edilebilir.
İtibarsızlaştırma Hakkı
Şii fıkhi literatürde düşmanları itibarsızlaştırma, onlara iftira atma veya haklarında asılsız iddialar uydurma konusu "Mübahete" kavramı ile ilişkilendirilir. İmamiyye fıkhında yer alan bir terim olan Mübahete; Müslümanların "din düşmanları", "şüpheciler" ve "bidat ehli" ile nasıl muhatap olması gerektiğini ele alır. Bu kavrama göre, özellikle "din düşmanı" veya "bidatçı" olarak görülen kişilere karşı itibar zedeleme, ifşa etme ve asılsız suç isnat etmenin ahlaki ve dini bir meşruiyeti olduğu kabul edilmiştir.
İran yönetimi, düşmanlarını etkisiz hale getirme imkanını bu Mübahete ilkesine dayandırmaktadır. İslam Cumhuriyeti’nin ayakta kalması doğrultusunda, düşmanlara karşı yalan, iftira ve asılsız isnatta bulunma hakkını mezhepsel bir zeminde kendilerinde görürler. Mübahete kavramı, özellikle 1997 cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ciddi şekilde gündeme gelmiştir. O dönemde yönetimin muhafazakâr kanadı, Muhammed Hatemi’nin kazanmasını engellemek amacıyla "Aşura Karnavalı" olarak bilinen provokatif olayları başlatmış; ancak daha sonra bu olayların kimler tarafından tezgahlandığı ortaya çıkmıştır.
İtibarsızlaştırma Girişimleri
İran yönetimi, 1979 yılından bu yana defalarca yalan ve iftiraya dayalı yöntemlerle muhaliflerini ve düşmanlarını tasfiye etme yoluna gitmiştir. İslam Cumhuriyeti’nin tarihi bu tür olaylarla doludur.
Bu olayların ilki olarak Sinema Rex Yangını’nı hatırlamak gerekir. 19 Ağustos 1978 Cumartesi gecesi Abadan’da meydana gelen bu yangın, aslında Pehlevi yönetimine karşı olan devrimciler tarafından gerçekleştirilen kasıtlı bir saldırıydı. Sinemada Mesud Kimiai’nin yönettiği “Geyikler” (Gavaznha) filmi gösterildiği sırada kapılar kilitlenerek bina ateşe verilmiş ve 677 kişi yanarak can vermiştir. Humeyni, saldırıyı derhal Pehlevi yönetiminin üzerine atmış; bu durum halkın öfkesini artırarak sokakların daha da radikalleşmesine neden olmuştur. Saldırının şah yönetimine atfedilmesi, 1979 Devrimi’ni tetikleyen en büyük unsurlardan biri olmuştur. Ancak daha sonra saldırının bizzat Humeyni yanlıları tarafından gerçekleştirildiği ortaya çıkmış, fakat Humeyni bu konuda herhangi bir düzeltme yapmamış veya özür dilememiştir.
1979 Devrimi'nden sonra, dönemin en büyük dini otoritelerinden biri olan Ayetullah Muhammed Kazem Şeriatmedari’ye yönelik bir itibar suikastı düzenlenmiştir. Şeriatmedari’ye, darbe planlamak ve Humeyni’yi öldürmeye teşebbüs etmek gibi asılsız suçlamalar yöneltilmiş; bu iftiralar sonucunda dini otoritesi sarsılmaya çalışılan Şeriatmedari, hayatının geri kalanını ev hapsinde geçirmeye mahkum edilmiştir.
Benzer bir başka olay ise 20 Haziran 1994’te İmam Rıza Türbesi’nde meydana gelen patlamadır. Can kaybını artırmak amacıyla, Şiiliğin en kutsal günlerinden biri olan Aşura gününde gerçekleştirilen bu patlamada, türbe anma törenleri için gelen binlerce kişiyle doluydu. Yaklaşık 4,5 kilogram TNT gücündeki bu saldırıda 26 kişi hayatını kaybetmiş, 300’den fazla kişi yaralanmıştır. Yönetim bu saldırıyı "Halkın Mücahitleri Örgütü"ne (MEK) yüklemişti. Ancak 1997’den sonra devlet içinden sızan bilgiler ve itiraflar, bu saldırının bizzat İstihbarat Bakanlığı (İtlaat) tarafından tezgahlandığını ortaya koydu. O dönem gözaltına alınan ve suçlarını "itiraf eden" kişilerin ise olayla hiçbir bağlantısı olmadığı, bu itirafların işkence altında zorla alındığı anlaşıldı.
Sistemin İçinden Bir İtiraf: Ahmedinejad’ın İfşaatları
İran yönetiminin bu stratejisi sadece bir analiz veya dış gözlemcilerin bir iddiası değildir; bizzat sistemin en üst kademelerinde görev yapmış isimler tarafından da teyit edilmiştir. Bu konudaki en kritik tanıklık, eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’a aittir.
Ahmedinejad, protesto dönemlerinde yaşanan kamu malına zarar verme, yakma ve yıkma eylemlerinin bizzat yönetim bünyesindeki güvenlik görevlileri ve sivil giyimli unsurlar tarafından gerçekleştirildiğini açıkça ifade etmiştir. Ahmedinejad’ın açıklamalarına göre bu "kontrollü yıkım" operasyonları, olayları protestocuların ve muhaliflerin üzerine yıkarak onları halkın gözünde itibarsızlaştırmak ve sert müdahale için meşru bir zemin oluşturmak amacıyla devlet eliyle organize edilmektedir. Sistemin merkezinden gelen bu ifşaat, rejimin kendi bekası için kamu düzenini bizzat bozmaktan çekinmediğini göstermesi açısından hayati bir önem taşımaktadır.
İran Yönetimi Neyi Amaçlıyor?
İran yönetimi, protestocuları önce “vandal”, ardından “terörist” olarak nitelendirmiştir. Bu söylemsel dönüşümün temel amacı, sokağı kriminalize ederek protesto sürecinin siyasal ve toplumsal niteliğini ortadan kaldırmaktır. Bu stratejiyle, öncelikle güvenlik güçleri tarafından gerçekleştirilen öldürmeler ve ağır ihlaller protestocuların üzerine yıkılmaktadır. İkinci olarak, rejimin kendi toplumsal tabanı ve sadık destekçileri daha güçlü biçimde konsolide edilmektedir. Üçüncü olarak, toplum nezdinde protestoların meşruiyeti aşındırılmakta ve sorgulanır hâle getirilmektedir. Dördüncü olarak, baskı aygıtının ve güvenlik bürokrasisinin motivasyonu artırılmakta, olası çözülmelerin ve saf değişimlerinin önüne geçilmektedir. Beşinci olarak, aileler korkutularak çocuklarını protestolardan uzak tutmaları hedeflenmektedir. Altıncı olarak, çarşı ve pazarların hedef alınmasıyla ticaret burjuvazisi yeniden rejimin yanına çekilmeye çalışılmaktadır. Yedinci olarak, toplumun geleceğe dair umut ve beklentileri sistematik biçimde yok edilmektedir. Sekizinci olarak, bu tür eylemler ülkeyi iç çatışma ve iç savaş ihtimaline doğru sürükleyen bir zemin oluşturmaktadır. Dokuzuncu olarak, uluslararası kamuoyuna “kontrolsüz şiddet” ve “terör tehdidi” mesajı verilmekte, dış müdahale veya baskı ihtimalleri bu gerekçeyle etkisizleştirilmeye çalışılmaktadır. Onuncu olarak, mesele bilinçli biçimde politik ve toplumsal bir kriz olmaktan çıkarılarak saf bir güvenlik ve asayiş sorunu hâline dönüştürülmektedir.
On birinci olarak, sokaktaki aktörlerin İran halkı değil, “yabancı”, “paralı” ve “eğitimli unsurlar” olduğu iddia edilerek toplumsal meşruiyeti tamamen ortadan kaldırılmak istenmektedir. On ikinci ve nihai aşamada ise, protestocular halkın bir parçası olmaktan çıkarılıp “paralı yabancı unsurlar” olarak sunulmakta; böylece rejimin sınırsız şiddet kullanımı hem iç kamuoyuna hem de dış dünyaya meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. On üçüncü ve en kritik amaçlardan biri, dindar kesimin dini duygularını harekete geçirmektir. Tasnim gibi devlet güdümlü haber ajansları üzerinden sürekli "camilerin yakıldığı" yönünde görüntüler servis edilerek, toplumun muhafazakar kesimi protestolara karşı kutsalları savunma refleksiyle provoke edilmektedir.
Bu tablo, İran’da yaşananların sıradan bir protesto bastırma sürecinin çok ötesine geçtiğini ve rejimin bilinçli olarak kaotik, yıkıcı ve karanlık bir güvenlik senaryosunu devreye soktuğunu göstermektedir.
Sonuç ve Genel Değerlendirme
Son tahlilde, İran yönetiminin bu stratejik hamleleri, sadece protestoları bastırma hedefinin ötesine geçerek ülkeyi içinden çıkılması imkânsız bir kaosa sürüklemektedir. Rejim, sokağı kontrol altına alma hırsıyla toplumsal şirazeyi yıkmakta, sosyal fay hatlarını tetikleyerek ülkeyi adeta bir "yanık toprağa" çevirmektedir.
Bu kurgulanmış kaos stratejisi, sadece içeride bir baskı aracı işlevi görmemekte, aynı zamanda tehlikeli bir dış müdahale zeminini de beslemektedir. Ülke içinde yaratılan bu ölçekteki bir istikrarsızlık ve "terör tehdidi" söylemi, uluslararası sistemde askeri müdahale yanlılarının elini güçlendirebilecek bir potansiyele sahiptir. Özellikle Donald Trump gibi liderlerin geçmişte İran’a yönelik dile getirdiği sert askeri seçenekler ve "rejim değişikliği" senaryoları hatırlandığında; İran yönetiminin, iktidarını korumak adına başvurduğu bu yöntemlerle aslında kendi eliyle ülkeyi bir ateş çemberinin ortasına attığı görülmektedir.
Kendi halkına karşı yürüttüğü bu asimetrik savaşla toplumsal meşruiyetini bütünüyle yitiren rejim, ironik bir şekilde "bekasını korumak" için başvurduğu her yöntemle İran'ın egemenliğini ve toprak bütünlüğünü daha büyük bir dış tehdide açık hale getirmektedir.
Not: Yazarın X paylaşımından, izniyle alınmıştır






























Yorum Yazın