Bir kent acıya ne kadar dayanır? Bu soru, yıkımın ortasında kalan kentler için olduğu kadar, yıkımı uzaktan izleyen kentler için de geçerlidir. Çünkü kentler yalnızca bombalarla, enkazla ya da kayıplarla sınanmaz; alışkanlıkla, normalleşmeyle ve sessizlikle de sınanır. Bir kentin dayanma sınırı, yalnızca ne kadar yıkıldığıyla değil ne kadar görüp ne kadar hissettiğiyle ölçülür.
Gazze bugün bir savaş alanı olmanın ötesinde, kentsel hayatın nasıl sistematik biçimde çözüldüğünün açık bir örneğidir. Burada yıkılan yalnızca binalar değildir. Sokakların sürekliliği, mahallelerin hafızası, gündelik hayatın ritmi de hedef alınır. Bir kentin dayanıklılığı, bu ritmin ne kadar sürdürülebildiğiyle ilgilidir. Savaş, bu ritmi keser. Kentin sesi boğulur. Geriye, ayakta kalmış ama yaşayamayan bir mekân kalır.
Ancak asıl zor soru şudur: Bu yıkım başka kentlerde nasıl karşılanır? Gazze’de yıkılan sokaklar, başka şehirlerde hangi duyguyu üretir? Bir kent, uzaktan maruz kaldığı acıya ne kadar dayanabilir? Görüntüler ilk başta sarsar, sonra tekrar eder, ardından sıradanlaşır. Acı, haber akışında yerini alır. Kentli izleyici, bir süre sonra bu görüntüleri gündelik hayatının arka planına iter. Hayat devam eder; kafeler açıktır, sokaklar kalabalıktır, ışıklar yanar. Acı vardır ama kentte yer tutamaz.
Bu durum, bir duyarsızlık meselesinden çok, mekânsal bir kopuş meselesidir. Çünkü acı, mekâna temas edemediğinde etkisini kaybeder. Gazze’de yıkılan bir ev, orada yaşayan için bir dünyanın sonudur; ama başka bir kentte yalnızca bir görüntüdür. Kentler, kendi sınırlarının dışında kalan acıyı çoğu zaman “başka bir yerin meselesi” olarak kodlar. Bu kodlama, kenti korur gibi görünür; ama aslında onu içten içe aşındırır.
Kentler yalnızca yıkımla değil, alışarak da yaralanır. Sürekli maruz kalınan şiddet görüntüleri, acıyı olağanlaştırır. Olağanlaşan acı ise politik bir mesele olmaktan çıkar, görsel bir arka plana dönüşür. Kentli hayat, bu arka planın önünde akmaya devam eder. Bu devamlılık, ilk bakışta bir dayanıklılık göstergesi gibi algılanabilir. Oysa bu, çoğu zaman kendini koruma refleksidir. Kent, acıyı içine almamak için mesafe koyar.
Bu mesafe mekânsaldır. Gazze’de yıkılan meydanlar, burada hâlâ doludur. Orada susturulan sokaklar, burada gürültülüdür. Bu karşıtlık, kentler arası bir adaletsizlik üretir. Bir yerde hayat askıya alınırken, başka bir yerde akmaya devam eder. Bu akış, zamanla bir tür suç ortaklığı hissi yaratır. Ama kentli, bu hissi bastırmayı öğrenir. Çünkü bastırmak, yaşamaya devam etmenin en kolay yoludur.
Savaşın kentlere verdiği en büyük zarar, yalnızca fiziksel yıkım değildir. Asıl zarar, birlikte yaşama ihtimalinin yok edilmesidir. Gazze’de insanlar yalnızca evlerini değil, kamusal alanlarını da kaybeder. Okullar, camiler, pazarlar, meydanlar… Bu alanlar yok edildiğinde, kent artık bir araya gelme imkânı sunamaz. Kentin dayanma sınırı burada aşılır. Çünkü kent, ancak birlikte yaşandığında kenttir.
Uzaktan izleyen kentler içinse dayanma sınırı başka bir yerde belirir. Acıya ne kadar bakılabilir? Ne kadar süre hissedilebilir? Hangi noktada alışılır? Bu sorular, kentli vicdanın sınırlarını gösterir. Bir süre sonra acı, gündelik hayatın parçası hâline gelir. Haberler kapatılır, ekranlar değiştirilir. Kent, kendi düzenini bozmamak için acıyı dışarıda tutar.
Bu tutum, bilinçli bir kötülükten çok, sistematik bir savunma hâlidir. Kentler, kendi ritmini korumak ister. Çünkü ritim bozulduğunda, düzen sarsılır. Ancak bu koruma refleksi, uzun vadede kenti daha kırılgan hâle getirir. Çünkü acıya kapalı bir kent, empati üretme yeteneğini kaybeder. Empati kaybolduğunda, kamusal vicdan da zayıflar.
Bir kentin acıya dayanma kapasitesi, aslında ne kadar duyarlı kalabildiğiyle ilgilidir. Sürekli maruz kalınan şiddet, duyarlılığı köreltir. Bu körelme, sessiz bir çöküştür. Kent ayaktadır, ama içi boşalmaya başlar. Gazze’de yıkılan kent ile burada hissizleşen kent arasında görünmez bir bağ vardır. Biri fiziksel olarak çökerken, diğeri ahlaki olarak aşınır.
Bu yüzden “bir kent acıya ne kadar dayanır” sorusu, yalnızca Gazze için sorulmaz. Bu soru, acıyı izleyen, tüketen ve normalleştiren tüm kentler için geçerlidir. Dayanmak bazen direnmek değildir; bazen alışmaktır. Ve alışmak, en tehlikeli dayanma biçimidir.
Gazze bugün bir kentin nasıl yaralandığını gösteriyor. Ama aynı zamanda, başka kentlerin bu yaraya nasıl baktığını da açığa çıkarıyor. Savaşın asıl etkisi, yalnızca bombaların düştüğü yerde değil; o bombalara bakan gözlerin alıştığı yerde ortaya çıkar. Kentler bu noktada sınanır. Ya acıyı içselleştirip dönüştürürler ya da onu dışlayıp unuturlar.
Bir kent acıya sonsuza kadar dayanamaz. Ya çatlar ya da hissizleşir. Ve hissizleşen bir kent, yıkılmış bir kent kadar tehlikelidir. Çünkü birincisi sessizdir, ikincisi görünür. Oysa sessizlik, çoğu zaman en derin çöküştür.
Asıl mesele, bu dayanma sınırına gelmeden durabilmektir. Acıyı yalnızca izlemek değil, ona yer açabilmek. Kentin ritmini tamamen durdurmadan, ama acıyı da dışlamadan yaşayabilmek. Belki de gerçek dayanıklılık, tam olarak burada başlar.
Bir kent acıya ne kadar dayanır?
Belki de asıl soru şudur: Acıya dayanmak mı, yoksa ona alışmak mı?





























Yorum Yazın