Pek kimse inanamadı… ABD askeri operasyonu neticesinde başkent Caracas’tan Venezuela Cumhurbaşkanı Maduro ve eşi, tutuklanarak ülke dışına helikopterle kaçırıldılar, Ivo Jima uçak gemisine bindirilip oradan da Küba’daki Guantanamo üssüne götürüldüler. Üsten hareket eden bir uçak rehinleri alarak New York hava limanına indirdi. Maduro hâkim karşısında çıkartıldı.
Bu bir televizyon dizisi olsa idi, muhtemelen "aman yahu amma abartmışlar" diyerek seyredilirdi. Ne var ki gerçek hayat, bir kez daha senaristlerin muhayyilelerinden çok daha radikal biçimde gelişti ve Nicolas Maduro’nun kelepçelenmiş hali dünya televizyonlarından kamuoyuna gösterildi.
ABD’nin askeri operasyonu, bilindik tüm uluslararası konvansiyonlara ve hukuka aykırı biçimde gelişti. Ne var ki sadece uluslararası hukuka karşı olmakla kalmadı, ABD Kongresi’nin haberi olmaksızın Donald Trump Amerikan Silahlı Kuvvetlerini savaşa gönderdi. Operasyonun ABD askerlerinden can kaybı olmadan kısa sürede gerçekleşmiş olması, bunun bir savaş girişimi olduğunu unutturmuyor. Altmışa yakın Kübalı ve Venezuelalı güvenlik unsuru da hayatlarını kaybetti. Trump, Florida’daki evinde yaptığı basın toplantısında bunu kendi “alanyâri” üslubuyla açıkça ifade etti. “Eğer ABD silahlı güçleri daha sağlam bir direnişle karşılaşsaydı ikinci ve çok daha geniş bir saldırı dalgası gelecekti” cümlesiyle, Venezuela güçleri operasyonu engelleyebilseydi açık bir savaş düzenine geçeceğini söyledi.
ABD donanmasının büyük bir güçle Karayiplerde konuşlandığı, operasyon öncesi ciddi bombardıman gerçekleştirdiği, enerji hatlarına sabotaj yaptığı biliniyor. Biliniyor derken Cumhurbaşkanı Trump kendi ağzından açıkladığı için biliyoruz. Bir yabancı ülkenin askeri tesislerini ve önemli enerji merkezlerini bombardımana tabi tutarak işlevsiz kılmak savaş ilanıdır. Elindeki askeri gücün performansı ile övünen bir ABD Başkanı, kendi Temsilciler Meclisine ve Senato’suna sormaksızın savaş ilan edebiliyorsa, ABD Anayasası hala uygulamada mı sorusu meşrulaşır.
Ancak asıl sorun gayet şaibeli biçimde iktidarda olan, hileli ve baskıcı ortamda gerçekleşen seçimleri dahi kaybettiği halde koltuğunu bırakmayan bir Latin Amerika diktatörünün ne olacağı değil. Trump dönemi ABD’si, kendi çıkarlarını dünya barışının ve istikrarının çok üstünde, “gücü gücü yetene” anlayışıyla koruyacağını söyledi ve gösterdi.
İnsanlık, sınırların değişmezliği ve ulusal egemenliğin karşılıklı tanınması ilkelerini hayata geçirmek için Westphalia’dan bu yana sayısız savaş, tehcir, kıyım, soykırım, nükleer savaş ve iki de dünya savaşı gördü, ancak bu kadar yoğun bir felaketler dizisi üçüncü dünya savaşını engelleyecek bir sistem yaratabildi. Bugün içinde bulunduğumuz Birleşmiş Milletler sistemi, bütün aksaklıklarına ve sınırlarına rağmen topyekûn bir savaşı engelleyebiliyor. Donald Trump’ın yok etmeyi hedeflediği sistem de bu…
Eskiden ABD Latin Amerika’da veya Orta Doğu’da bir rejim değişikliği yaparken ABD’nin genelde iki önemli savı olurdu. SSCB dönemlerinde bu “containment” yani göğüsleme ve yayılmasını önleme politikası temelinde, “Komünizmin yayılmasını engellemek” olurdu. Her ne kadar her zaman açıkça ifade edilmese de, ABD’nin desteklediği ya da neredeyse tek başına gerçekleştirdiği rejim değişiklikleri bu savla açıklanırdı.
Soğuk Savaş sonrası ise “demokrasinin yolunu açmak” görüşü hâkim oldu, Taliban rejiminin, Saddam’ın devrilmesi temel olarak “demokrasi getirme” sloganı ile gerçekleştirildi. Bunların ne kadar inandırıcı olduğu tartışmaya çok açık, ancak sözde de olsa ABD siyaseti attığı bu tür adamları o ülkenin halkı, demokrasisi, istikrarı ve refahı için yaptığını öne sürerdi. Bu hep böyle oldu, Arbenz Guatemala’sında, Musaddık İran’ında, Allende Şili’sinde, genelde de tam tersi sonuçları elde edildi. Ama ne gam… Amerika Birleşik Devletleri, uluslararası siyasette attığı yanlış adamların diyetini ödemek zorunda olmayan yegâne ülke olarak, diğer tüm devletlerden ayrıcalıklı ve o derecede tehlikeli olabilecek bir konumda bulunuyor.
Trump, Venezuela saldırısını “ABD’nin mallarını çaldılar, o petrol arama platformları bizim malımız, geri alacağız, petrolü de biz çıkarıp satacağız” şeklinde açıkladı. Yıllar yıllar boyu Venezuela petrol kaynaklarını işletirken, o temel yatırımların kim bilir kaç kere kendini ödediğinden tabii ki bahsetmedi. Kullandığı kelimeler, muhaliflerini tanımlarken daima hakaret sıfatları yakıştırması, söyleminin satır aralarını okumayı zorlaştırıyor. Neyse ki Dış işleri Bakanı Marco Rubio mikrofonlara konuştu da bizler de ABD’nin resmi görüşünü ve duruşunu öğrenebildik.
Rubio tüm açıklığıyla ifade etti, Venezuela petrolüne ABD’nin ihtiyacı yok, kendisi petrol ihracatçısı durumunda, yalnız bu petrolün başta Çin Halk Cumhuriyeti olarak hem piyasa fiyatından daha ucuza hem de (asıl büyük suç) dolar kullanarak değil Çin’in dış ticarette kullandığı para birimi olan Renminbi ile yapılması ABD için kabul edilemez bir gelişme.
Aslında ABD’nin dünya ticaretinde II. Dünya Savaşı sonrası doların evrensel para haline gelmesi ve kullanılması, en önemli gelir kaynaklarından birini oluşturuyor. Borçlanmasını neredeyse dolar kullanan tüm ülkelerin sırtında yükleyebilen ABD için, en ciddi tehlike başka bir uluslararası para biriminin ortaya çıkması ve doların (dolayısıyla ABD’nin) hükümranlığını alt etmesi… Son Şangay İşbirliği Teşkilatı toplantılarında bu konu devamlı gündeme geldi ve muhakkak dolar dışında bir uluslararası para birimi tesis edilmesi prensibi kabul edildi. Ne var ki prensip kararı almak ile bunu uygulamaya koymak çok ayrı konular. Avrupa Birliği’nin tedavüle soktuğu Euro gerçi uluslararası para niteliğinde, ancak AB’nin ciddi herhangi bir dış siyaseti olmadığı için Euro, ABD Doları karşısında gerçek bir alternatif değil.
Doların bu gücü, esasen ABD’nin 1945’ten bu yana “Özgür dünyanın savunucusu” olması sayesinde gerçekleşiyor. Hem serbest ticaretin yaygınlaşması hem sömürgeciliğin son bulması, faşizmin yenilgisi, Sovyet yayılmacılığı korkusu ve bir dizi daha unsur bir araya gelerek 1944 döneminde ABD’nin bu konumunu oluşturdu ve güçlendirdi. Nasıl ki bir yüzyıl boyunca dünya deniz ticaret yollarını kontrolünde tutan Britanya İmparatorluğu Sterlini uluslararası para birimi yaptıysa, değişen dünyada dolar onun yerini aldı.
Yeni bir uluslararası para birimi oluşturmak fevkalade zor bir uğraşıdır.
Dünya ticareti konusunda benzer görüşleri olacak, hem birbirini ihtiyaç duyacak, hem yaşam biçimleri, rejimleri, toplum tasavvurları birbirine benzeyecek bir ülkeler bütünü, bir araya gelerek “yeni” bir uluslararası para oluşturabilir. Tercihan bu ülkeler grubunun da ortak bir “tehlike” ya da “tehdit” görmesi gereklidir. Bugün itibarıyla, BRICS ülkeleri ya da Şangay İşbirliği Örgütü katılımcıları böylesi bir dinamiği oluşturmaktan epey uzaklar.
Ama ya dünya ticareti tehlikeye girer, ya tedarik zincirleri birbiri ardında kırılır, ya zorbalıkla ya da tek taraflı uygulamalarla iç pazarlara ulaşım fevkalade zorlaşır, dış ticaret ciddi ölçülerde sınırlandırılırsa? Bunlara ek olarak da Soğuk Savaş döneminden kalma “iki kutuplu dünya” siyaseti devreye sokulursa, “ya benden yanasın ya da benim düşmanımsın” anlayışı hâkim kılınırsa, kimsenin, hiçbir ülkenin bu gelişmeleri tevekkül ile karşılayacağı söylenemez.
Donald Trump’ın yaptığı, bilerek ya da bilmeyerek, tam da bu… Eğer bu siyaseti kararlılıkla sürdürürse, gelişmeler yukarıda belirttiğimiz gibi derin istikrarsızlığa, çatışmaya ve silahlanmaya yol açacaktır. Trump’ın MAGA (Make America Great Again, esasen ABD gene beyaz Amerika olsun) anlayışı ile ortaya çıkması, Theodore Roosevelt’in “speak softly and carry a big stick” politikasına hiç benzemiyor. Roosevelt diplomasi ile halletmeyi hedef alan, ancak ABD’nin yükselen askeri gücünü daima hatırlatan, dönemine göre gayet başarılı bir siyaset oluşturmuştu. 1904-1905 Rusya-Japonya harbi sonrası arabuluculuk yapan ve her iki tarafı da pek istemeseler de bir barış Anlaşması imzalamaya mecbur eden o politika idi.
Trump ağzından tükürükler saçarak, futbol tribünlerinde bile hoş karşılanmayacak bir üslupla herkesi tehdit ediyor. Elindeki sopa ciddi olarak büyük, ancak bununla nereye kadar gidebilir? Ne kadar kullanabilir? İkili ilişkiler temelinde “bu benim, bu da eğer ihtiyaç duyarsam benim olur” siyasetini dizginleyecek bir denge/denet mekanizması, yani Kongre ve Yüksek Mahkeme bu fütuhat meraklısı Başkanı ve hempalarını durdurabilir mi?
Ne Groenland’a, ne de Kanada’ya Trump’ın dile getirdiği gibi bir askeri manevra maskesi altında savaş ilan edebilmesi çok zor. ABD Kongresinden öyle bir karar çıkartabilmesi mümkün değil. Ne var ki, Venezuela operasyonu bütün dünya ülkelerinin aklına “ya yaparsa” ihtimalini düşürmüş bulunuyor. Trump da zaten buna oynuyor.
Venezuela öncesi kabul ettiremeyeceği bir dizi isteğin Venezuela sonrası çok daha rahat kabul ettirebileceğini hesaplıyor. Bu çok yanlış bir hesap da olmayabilir. Özellikle Başkan Trump gibi bir gün söylediğinin ertesi gün tam aksini söyleyebilen, tutarlılık gibi bir sorunu olmayan, hukuka riayet etmek gibi saplantılardan kendini tamamen arındırmış biri için, bu tuttuğu yol onu ulaşmak istediği hedeflerin bazılarına götürebilir. Temel beklentisi de bu olabilir.
Ahlaki açıdan bakıldığında, Trump’ın ABD dış politikası, Adolf Hitler’in ”Lebensraum” siyaseti ile örtüşüyor. 19. Yüzyıl sonunda sosyal Darwinizm’den iyice etkilenen Alman coğrafyacı ve araştırmacı Friedrich Ratzel’in oluşturduğu Lebensraum terimi, “yaşam alanı” anlamında Almanya’da aşırı sağ milliyetçi ideolojinin temel taşlarından birini oluşturdu.
Buna göre Alman topluluklarının bir araya gelerek yaşamaları için gerekli coğrafi alan, tüm Doğu Avrupa’yı, Finlandiya hariç İskandinav ülkelerini, Ukrayna’nın güney bölgelerini, Kafkasları kapsayan devasa bir uzamı kapsıyordu. Nüfus değişiklikleri ve nihayetinde tehcir, soykırım gibi yöntemlerle «alt ırklardan» boşaltılacak bölgelere Alman ari kökenliler yerleştirilecekti. Lebensraum uygulanmaya çalışılması sonucu İkinci Dünya Savaşı çıktı, Shoah olarak adlandırılan Musevi soykırımıyla, bugünkü değerlendirmelerle 60 milyona yakın insanın ölümüyle sonuçlandı. Birilerinin Donald Trump’a bunu hatırlatması gerekebilir.
























Yorum Yazın