<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>Yarım yüzyılın ardından 1 Mayıs 1977</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yarim-yuzyilin-ardindan-1-mayis-1977-13227</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yarim-yuzyilin-ardindan-1-mayis-1977-13227</guid>
                <description><![CDATA[DİSK Başkanı Kemal Türkler’in kürsüdeki, konuşmasının sonlarına doğru Tarlabaşı yönünden meydana girişler sürüyordu.

Günümüzde Taksim Camisi'nin yer aldığı, yapının önündeki duvarda bulunanlarla, meydana gelenler arasında karşılıklı sloganlar atılırken, birkaç el silah sesi duyuldu. Kürsünün karşısında bulunan kitle paniğe kapıldı. Kazancı Yokuşu'na doğru koşmaya başlayanlar, burada kurulu barikat ve panzerlerin önünde yığıldılar. Arkadan gelenler ile barikat arasında sıkışan çok sayıda katılımcı ezildi. 36 kişi boğularak can verdi. Türkiye’de karanlık bir dönem başlıyordu. Anayasa değişiklikleri ile ortadan kaldırılan, demokrasi geçmişimizin örnek alınacak yıllarından -1965-1971- geriye kalan, kazanımları sindiremeyenler, 1 Mayıs kutlamalarını yasaklamayı yeğlediler.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişi günümüzden 140 yıl öncesine uzanan, emekçilerin insanca yaşama haklarını savundukları, uzun bir mücadelenin simgesiydi 1 Mayıs'ın Türkiye’de kutlanması Cumhuriyet öncesinde başlar. &nbsp;Emekçilere adanan, kutlamaların Osmanlı’nın son dönemine uzanan geçmişi vardır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs’ın Anadolu’da ilk kez 1905 Yılında İzmir’de Türk, Ermeni, Rum Bulgar ve Makedon işçilerin katılımlarıyla, Basmane yakınlarında kutlandığı biliniyor. Kitlesel boyutlara ulaşması ise 1909 yılında Üsküp’te gerçekleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul’a gelişi 1911-1912 yıllarındadır. Balkan Savaşı sürecine rastlar. İmparatorluk sınırları içinde yaşayan, farklı etnik grupların emek ortak paydası altında birleşerek kutladıkları, “1 Mayıs” günümüzde Dünyanın hemen her köşesinde bayram coşkusu yaratıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de Cumhuriyetin ilanının ardından, “Amele Bayramı” adıyla kutlanırken, 1924 yılında kitlesel gösterilere izin verilmedi. Kısıtlamalar soğuk savaş dönemi boyunca sürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geniş katılımlı ilk kutlama uzun aradan sonra 1 Mayıs 1976 günü Taksim Meydanında yapıldı. Meydanı dolduran kitle yüzbinlerle ifade ediliyordu. 12 Mart 1971 yılında gerçekleştirilen, askeri darbenin ardından Türkiye’de yeniden güçlenmeye başlayan, sol siyasal hareket, DİSK ile sınıfsal içerik kazanıyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Taksim’deki gösteri; darbeci askerlerden Genelkurmay Başkanı Tağmaç’ın, 1961 Anayasası'nın tanıdığı hakları fazla bulduğunu belirten, tutumuna verilmiş kitlesel yanıt gibiydi. Meydanda yükselen coşku, bazılarını rahatsız etmiş olmalıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ertesi yıl 1 Mayıs 1977 Pazar günü daha geniş katılımla kutlanmayla başladı. Hayat pratiğinden uzak, günümüzde hala siyasal amaçları iyi tahlil edilemeyen, kendilerini “sol” eğilimli tanımlayan, grupların önceden yaptıkları açıklamalar ortamı gerginleştirmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">DİSK Başkanı Kemal Türkler’in kürsüdeki, konuşmasının sonlarına doğru Tarlabaşı yönünden meydana girişler sürüyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günümüzde Taksim Camisi'nin yer aldığı, yapının önündeki duvarda bulunanlarla, meydana gelenler arasında karşılıklı sloganlar atılırken, birkaç el silah sesi duyuldu. Kürsünün karşısında bulunan kitle paniğe kapıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kazancı Yokuşu'na doğru koşmaya başlayanlar, burada kurulu barikat ve panzerlerin önünde yığıldılar. Arkadan gelenler ile barikat arasında sıkışan çok sayıda katılımcı ezildi. 36 kişi boğularak can verdi. Türkiye’de karanlık bir dönem başlıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa değişiklikleri ile ortadan kaldırılan, demokrasi geçmişimizin örnek alınacak yıllarından -1965-1971- geriye kalan, kazanımları sindiremeyenler, 1 Mayıs kutlamalarını yasaklamayı yeğlediler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Baskıcı iktidarların başvurdukları sıkıyönetim uygulaması; dönemin koalisyon hükumetinde yer alan, Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’ın karşı çıkışı yüzünden, hayata geçirilemedi. &nbsp;Seçmen iktidarın tutumuna karşı tepkisini 1977 yerel seçimlerinde CHP’ne % 41.5 oranında oy vererek gösterdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasinin iyice ortadan kaldırılması için aradan 3 yılı aşkın bir süre geçecekti. Sonunda dönemin ABD Başkanı Carter’a; “bizim çocuklar” olarak tanımlanan askerler, 12 Eylül darbesini yaptılar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/yarim-yuzyilin-ardindan-1-mayis-1977-1777754985.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>3 Mayıs: Dünya basın özgürlüğünü kaybederken…</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/3-mayis-dunya-basin-ozgurlugunu-kaybederken-13224</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/3-mayis-dunya-basin-ozgurlugunu-kaybederken-13224</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye de 2014’ten bu yana önce rejimin sertleşmesi sonra yönetim sisteminin değişmesi sonucu ile endeksteki düşüşü arasında doğrudan bağ kurabiliriz. Türkiye bu yıl 180 ülke arasında 163. sırada. Son 25 yılın en düşük seviyesi bu. RSF’nin endeksinde Türkiye, 2002’de 99. sırada iken, 2016’de 151. Sıra, 2019’da 157. sıra, 2025’de 159. Sıra ve bu yıl da yani 2026’da ise 163. sıraya geriliyor. Yani Türkiye endekste 24 yılda 64 sıra birden geriliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>“Bugün 3 Mayıs; Dünya Basın Özgürlüğü Günü. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Basın özgür mü bilmiyorum ama gazeteciler tutuklu. Ben tutukluyum, 150’nin üzerinde gazeteci tutuklu.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Son yıllarda şu giderek daha fazla söylenir oldu: “Bu ülkede gazeteci olmanın bedeli var”. Sahi neydi gazeteci olmanın bedeli? </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Gazeteci doğruluğunu birden </em><em>ç</em><em>ok kaynaktan teyit ettiği, kamu yararına olduğunu düşündüğü ger</em><em>ç</em><em>eklerin haberlerini yapar, köşe yazarı fikirlerini yazar. Gazetecinin görevi halkın haber alma hakkını savunmaktı. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Gazeteci bunları yaptığı i</em><em>ç</em><em>in neden bedel ödesin ki? </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Elbette bunun anlamsız bir soru olacağını öğrenecektim. “Büyük” konuları, haberleri, insanları yazmaya, onların haberlerini yapmaya başladığınızda, bu bedel yavaş yavaş ortaya çıkıyordu. Basit şikayet ve davalar yerini zaman i</em><em>ç</em><em>inde daha ağırlarına bırakıyordu. İşte bedel buydu. Yoksa bu ülkede magazin, moda, spor haberleri gibi “apolitik/soft” alanlarda haber yapmanın bir bedeli yoktu. En azından şimdilik. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Haksız, su</em><em>ç</em><em>suz ya da nedenini bilmeden gözaltına alınan ya da tutuklanan herkes, Franz Kafka’nın Dava romanındaki Josef K.’yı </em><em>hat</em><em>ırlar. Bunun nedeni olsa olsa karşı karşıya kalınan durumun Josef K.’ninki ile benzer olmasıdır. Diğer taraftan Josef K.’yı </em><em>hat</em><em>ırlamak, Türkiye’de belli bir sosyokültürel kapasitenin varlığını </em><em>hat</em><em>ırlatır bize. Bu konumda olanlar tutuklanıyorsa hukuk sisteminde genel bir sorundan bahsetmek olasıdır.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Can Dündar şunu yazmıştı; “Türkiye’</em><em>de hapisli</em><em>ği sürgünde hürriyete tercih ettim”. Evet, hayat aslında bu kadar basitti. Basitlik ise bir tercihten kaynaklanıyordu. Hoş, Dündar bu satırları yazdıktan muhtemelen 5-6 ay sonra tam tersini yapmış ve “sürgünde hürriyeti, Türkiye’</em><em>de hapisli</em><em>ğe” tercih etmişti. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Haklı mıydı bilmiyorum ama Türkiye’yi terk etmiş ya da terk etmek zorunda kalmıştı.&nbsp; Çünkü Türkiye’de onu sadece hapis değil, Sabahattin Ali veya Hrant Dink gibi ölüm de bekliyor olabilirdi. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Bugün 3 Mayıs Dünya Basın Özgürlüğü Günü. </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Özgür olmayan basına ve tutuklu gazetecilere kutlu olsun.”</em></span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">DOKUZ YIL ÖNCE DAHA İYİYDİK</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üstteki satırları bundan tam 9 yıl önce tutuklu bulunduğum Silivri 9. No’lu Cezaevi’ndeki B Blok 1. koridorda bulunan 10 nolu koğuşumda yazmışım. Aradan geçen 9 yılda gazetecilik ne yazık ki daha iyi durumda değil. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üstelik sadece Türkiye’de değil, dünyada da öyle. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz günlerde Sınır Tanımayan Gazeteciler (RSF), her yıl düzenli açıkladıkları “Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi”’ni açıkladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">RSF’nin açıkladığı rapor, dünyada gazeteciliğin ne kadar zor durumda olduğunu ayrıntılı biçimde ortaya koydu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Endeks, araştırma tarihinde ilk kez, dünyadaki ülkelerin yarısından fazlasında (yüzde 52.2) gazetecilin, “zor” veya “çok ciddi” bir durumda olduğunu ortaya koydu yıl. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu verilerde bizi şaşırtmayan durum, dünyada ifade özgürlüğünün alanının daralması ile de demokratik ülke sayısının azalması ile de paralellik göstermesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son çeyrek yüzyılda demokratik ülkelerde dahi habere erişim hakkı aşınıyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’DEKİ DÜŞÜŞ SURİYE’DEKİ YÜKSELİŞ </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açıklanan endekste genel olarak Amerika kıtasında olumsuz anlamda önemli bir değişim yaşandığını gösteriyor. ABD, endekste bu yıl 7 sıra gerileyerek 64. sıraya düşmüş. ABD dışında Ekvador, Peru gibi diğer kıta ülkeleri de sıralamada büyük düşüş yaşadı bu yıl. Özetle demokrasinin alanı daraldıkça gazetecilik zorlaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazetecilerin en kolay, silahlı çatışma ve savaşların olduğu ülkeler ile rejim değişimi ya da rejimlerin daha sertleştiği ülkelerde hedef oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesela İsrail’in Filistin’e karşı 2023’ten beri Gazze’de yürüttüğü savaşta en az 70’i görev başında olmak üzere 220’yi aşkın gazeteciyi öldürüldü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte otoriter ülkelerde durum değişmiyor. Endekste Çin sondan üçüncü (178. sıra), Kuzey Kore sondan ikinci (179. sıra) ve Eritre sonuncu (180.) sırada. Bu yıl Rusya sıralamada 172., İran ise 1 sıra gerileyerek 177. sıraya düşmüş. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Endeksteki en önemli verilerden birisi de; siyasi rejim değişimi ya da rejimin sertleşmesiyle ülkelerin sıralamadaki yerlerinin düşüşü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesela Çin merkezi yönetiminin iktidarı ele geçirmesinden bu yana Hong Kong, son çeyrek yüzyılda 122 sıra birden gerileyip 140. sıraya düşmüş. Benzer biçimde çetelere savaş açan El Salvador’un 2014’ten bu yana 105 sıra gerileyip 143. sıraya düşmesi. Yine son yıllarda Gürcistan’da siyasi baskının baskıyı artması sonucunda 2020’den bu yana yani 6 yılda 75 sıra gerileyerek 135. sıraya düşmesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Endekste en ilginç ve sevindirici gelişme ise Esad sonrası Suriye’nin 36 sıra birden yükselerek 141. sıraya çıkması. </span></span></p>

<p><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/RSF_ENDEKS26_HARI%CC%87TA_EN.jpg" style="height:475px; width:700px" /></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TÜRKİYE DÜŞÜŞE DEVAM EDİYOR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan Türkiye’yi de 2014’ten bu yana önce rejimin sertleşmesi sonra yönetim&nbsp;sisteminin değişmesi sonucu ile endeksteki düşüşü arasında doğrudan bağ kurabiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye bu yıl 180 ülke arasında 163. sırada. Son 25 yılın en düşük seviyesi bu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">RSF’nin endeksinde Türkiye, 2002’de 99. sırada iken, 2016’de 151. Sıra, 2019’da 157. sıra, 2025’de 159. Sıra ve bu yıl da yani 2026’da ise 163. sıraya geriliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani Türkiye endekste 24 yılda 64 sıra birden geriliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gerilemede gazetecilik faaliyetlerinin terörle mücadele, ulusal güvenlik veya "yalan haber" yasaları üzerinden suç sayılmasının, cumhurbaşkanına hakaret ve dezenformasyon yasasının rolünü sayabiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesela İsmail Arı, Alican Uludağ, Merdan Yanardağ’ın durumları bunlarla doğrudan bağlantılıdır. Sadece çalışan değil, çalışmayan, çalışamayan gazeteciler için tehlikeler devam ediyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">GAZETECİ DEĞİL DEVLET MEMURU İSTİYORLAR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi iklimi ve kutuplaşmayı göz önüne aldığımızda şunu söylemek mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar bloku eleştirel gazeteci değil devlet memuru gazeteci istiyor. Tüm kesimler, tüm güç blokları kendi seslerini duymak ve onun çoğalmasını istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne yazık ki, buna seçmenler de dahil olabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gazeteciler ancak, siyasi iktidarın görüşlerini seslendirdikleri ve o politikaları destekleri ölçüde “özgür”; eleştirel her tutum, düşünce, yazı ne yazık ki, hala yazan için "risk" teşkil ediyor. Yargı, gazetecilerin gerçekleri ifade edebilmelerinin önünde bir caydırıcı set olarak duruyor.&nbsp; </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Halkın haber alma kaynağı ve aracı olan gazetecilik ne yazık ki, dar bir alana sıkışmış durumda. İktidar, gazeteciliği bir tür “devlet memurluğu” olarak görüyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Oysa gazetecilik, devlet otoritesinin ve hükümet uygulamalarının kötüye kullanımını açığa çıkararak adeta bir “bekçi köpeği” gibi işlev görmek durumundadır. Oysa gazetecilik, iktidardan değil kim söylerse söylesin gerçekten, doğrudan yana olmaktır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aksi tutum gazetecilik değildir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün 3 Mayıs, Dünya Basın Özgürlüğü Günü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nerede olursa olsun tüm meslektaşların gününü kutluyorum. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/3-mayis-dunyada-basin-ozgurlugunu-kaybederken-1777740095.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Çocuk, algoritma ve hukuk: Dijital dünyada korumanın yeni sınırları</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/cocuk-algoritma-ve-hukuk-dijital-dunyada-korumanin-yeni-sinirlari-13221</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/cocuk-algoritma-ve-hukuk-dijital-dunyada-korumanin-yeni-sinirlari-13221</guid>
                <description><![CDATA[Dijital çağda çocukları korumak, onları yalnızca platformlardan uzaklaştırmak değildir. Asıl mesele, platformları çocuklar bakımından güvenli, şeffaf ve hesap verebilir hâle getirmektir. Hukuk burada yalnızca yasak koyan değil, denge kuran bir araç olmak zorundadır. Çünkü çocukluk artık yalnızca sokakta, okulda, evde değil; algoritmaların seçtiği, sıraladığı ve yönlendirdiği içeriklerin içinde şekillenmektedir. Ve hukuk, bu yeni çocukluk hâlini görmezden gelirse geç kalır; yalnızca yasakla karşılık verirse eksik kalır. Asıl mesele, çocuğu dijital dünyanın dışında tutmak değil, dijital dünyanın çocuğu tüketmesini engellemektir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çocukluk uzun yıllar boyunca belirli sınırlar içinde tanımlandı: ev, okul, sokak. Bu üçlü yapı, çocuğun dünyasını hem koruyan hem de şekillendiren </span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">bir çerçeve sunuyordu. Bugün ise bu sınırlar büyük ölçüde ortadan kalkmış durumda. Çocuğun kimlerle temas kurduğu, ne izlediği, neye maruz kaldığı artık fiziksel mekânlarla sınırlı değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha önemlisi, bu süreç artık yalnızca bireysel tercihlerle değil; algoritmalar, veri işleme mekanizmaları ve platform ekonomisi tarafından yönlendiriliyor. Çocuğun karşısına çıkan içerik, çoğu zaman onun seçimi değil; onun adına yapılmış bir seçimin sonucu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle 1 Mayıs 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7578 sayılı Kanun’un 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun’da yaptığı değişiklikler, yalnızca teknik bir internet düzenlemesi olarak görülmemelidir. Bu değişiklikler, çocuğun dijital ortamda korunmasına ilişkin yeni bir hukuki iradenin ifadesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>7578 sayılı Kanun ile 5651 sayılı Kanun’da yapılan değişiklikler:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kanun’un 21. maddesiyle 5651 sayılı Kanun’un tanımlar maddesine “oyun”, “oyun dağıtıcı”, “oyun geliştirici” ve “oyun platformu” kavramları eklenmiştir. Böylece dijital oyun alanı, ilk kez bu açıklıkta 5651 sayılı Kanun’un kavramsal çerçevesine alınmıştır. “Oyun platformu”; dijital oyunların sergilenmesi, satışı, dağıtımı, indirilmesi veya oynanmasına yönelik teknik altyapı sunan gerçek veya tüzel kişiler olarak tanımlanmıştır. Bu tanım, ilerleyen yükümlülüklerin muhatabını belirlemesi bakımından önemlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kanun’un 22. maddesiyle 5651 sayılı Kanun’un ek 4. maddesinin 7. fıkrası yeniden düzenlenmiştir. Buna göre sosyal ağ sağlayıcı, <strong>on beş yaşını doldurmamış çocuklara hizmet sunamayacak</strong>; bu hizmetin sunulmaması için <strong>yaş doğrulama dâhil gerekli tedbirleri almakla yükümlü olacaktır</strong>. Aynı fıkrada, sosyal ağ sağlayıcının on beş yaşını doldurmuş çocuklara özgü ayrıştırılmış hizmet sunma konusunda gerekli tedbirleri alacağı ve bu tedbirleri kendi internet sitesinde yayımlayacağı düzenlenmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı maddeyle eklenen 20. fıkrada sosyal ağ sağlayıcılara <strong>açık, anlaşılır ve kullanıma elverişli ebeveyn kontrol araçları sağlama yükümlülüğü</strong> getirilmiştir. Bu araçların; hesap ayarlarının kontrol edilmesine, satın alma, kiralama ve ücretli üyelik gibi işlemlerin ebeveyn iznine bağlanmasına, kullanım süresinin izlenmesi ve sınırlandırılmasına imkân vermesi gerekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kanun’un 23. maddesiyle 5651 sayılı Kanun’a eklenen <strong>Ek Madde 5</strong> ise dijital oyun platformlarını düzenlemektedir. Buna göre oyun platformları, usulüne uygun olarak derecelendirilmeyen oyunları sunamayacak; ancak derecelendirilmeyen oyunları en yüksek yaş kriterine göre derecelendirmek kaydıyla sunabilecektir. Ayrıca oyun platformlarına da ebeveyn kontrol araçları sağlama yükümlülüğü getirilmiştir. Türkiye’den günlük erişimi yüz binden fazla olan yurt dışı kaynaklı oyun platformları için Türkiye’de temsilci belirleme zorunluluğu da öngörülmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır: Kanun’un 27. maddesine göre 5651’e ilişkin 22 ve 23. maddeler, yayımı tarihinde değil, <strong>yayımı tarihinden itibaren altı ay sonra</strong> yürürlüğe girecektir. Bu süre, platformların teknik uyum hazırlığı yapabilmesi bakımından anlamlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Küresel eğilim:</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’deki düzenleme, dünyadaki daha geniş bir eğilimle birlikte okunmalıdır. Avrupa Birliği’nde <strong>Digital Services Act</strong>, 2022 yılında kabul edilmiş; çok büyük çevrim içi platformlar ve arama motorları bakımından 2023’ten, tüm aracılık hizmetleri bakımından ise 17 Şubat 2024’ten itibaren uygulanmaya başlanmıştır. DSA, çocuklara yönelik hedefli reklamların sınırlandırılması, platformların sistemik risk değerlendirmesi yapması ve çocukların çevrim içi güvenliği bakımından daha şeffaf mekanizmalar kurması yönünde önemli yükümlülükler içermektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İngiltere’de <strong>Online Safety Act 2023</strong>, çevrim içi platformlara çocukların zararlı içeriklerden korunması konusunda kapsamlı yükümlülükler getirmiştir. Ofcom’un 16 Ocak 2025 tarihli açıklamasında, özellikle pornografik içerikler ve çocuklara zararlı içerikler bakımından “etkili yaş doğrulama” ve “yaş güvencesi” mekanizmalarının devreye alınması gerektiği belirtilmiştir. Hükümet açıklamalarına göre Kanun’un çocukların erişim değerlendirmesi ve yaş doğrulama yükümlülükleri kademeli olarak uygulanmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’de ise <strong>COPPA</strong>, yani Children’s Online Privacy Protection Act, 1998 tarihli bir federal düzenlemedir ve 21 Nisan 2000’den itibaren uygulanmaktadır. COPPA, 13 yaş altındaki çocuklardan çevrim içi kişisel veri toplanmasını ebeveyn iznine bağlamaktadır. Burada doğrudan sosyal medya yasağı değil, çocuk verilerinin işlenmesine ilişkin sıkı bir rıza ve bilgilendirme rejimi vardır. FTC’nin düzenlemesi de 13 yaş altındaki çocuklara yönelen veya 13 yaş altından veri topladığını bilen çevrim içi hizmet sağlayıcılarına yükümlülük getirmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Avustralya ise daha sert bir model benimsemiştir. <strong>Online Safety Amendment (Social Media Minimum Age) Act 2024</strong>, 10 Aralık 2024’te kabul edilmiş ve sosyal medya kullanımı bakımından <strong>16 yaş altı için minimum yaş sınırı</strong> getirmiştir. Düzenleme, sosyal medya platformlarına yaşa tabi kullanıcıların hesap sahibi olmasını önlemek için makul adımlar atma yükümlülüğü yüklemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Danimarka’da da 2025 yılında hükümet, 15 yaş altı çocukların sosyal medyaya erişiminin yasaklanmasını öngören bir düzenleme hazırlığını açıklamıştır. Modelde, ebeveyn izniyle 13 ve 14 yaşındaki çocuklar bakımından istisna tanınabileceği belirtilmektedir. Bu yönüyle Danimarka yaklaşımı, mutlak yasak ile ebeveyn takdiri arasında ara bir model oluşturmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Koruma mı, denetim mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu örnekler gösteriyor ki mesele yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Devletler artık platformların “tarafsız aracı” olduğu kabulünü sorgulamaktadır. Çünkü çocukların dijital ortamda karşılaştığı riskler; bağımlılık, siber zorbalık, uygunsuz içerik, kişisel verilerin kötüye kullanılması, oyun içi satın alma baskısı ve algoritmik yönlendirme gibi çok katmanlı bir nitelik taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak düzenlemelerin meşruiyeti kadar uygulanabilirliği de tartışılmalıdır. Yaş doğrulama nasıl yapılacaktır? Kimlik doğrulama sistemleri yeni bir kişisel veri riski doğuracak mıdır? Çocuğu korumak için getirilen mekanizma, çocuğu ve aileyi daha yoğun bir dijital gözetimin konusu hâline getirebilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sorular, düzenlemenin insan hakları boyutunu gündeme getirir. Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme bakımından temel ilke, çocuğun üstün yararıdır. Ancak çocuğun üstün yararı, çocuğun mahremiyetini, gelişen özerkliğini ve ifade özgürlüğünü tamamen ortadan kaldıran bir denetim anlayışı olarak yorumlanamaz. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin özel hayatın korunmasına ilişkin 8. maddesi ve Anayasa’nın kişisel verilerin korunmasına ilişkin 20. maddesi de bu tartışmanın hukuki zeminini oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle yeni düzenleme, doğru yönde atılmış önemli bir adımdır; fakat tek başına yeterli değildir. Sosyal ağ sağlayıcıların ve oyun platformlarının yükümlülükleri ikincil düzenlemelerle açık, ölçülü ve denetlenebilir biçimde somutlaştırılmalıdır. Yaş doğrulama, çocuğun güvenliğini sağlarken yeni veri güvenliği sorunları üretmemelidir. Ebeveyn kontrolü, çocuğu korurken aile içi ilişkiyi bütünüyle gözetim ilişkisine çevirmemelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sonuç: </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dijital çağda çocukları korumak, onları yalnızca platformlardan uzaklaştırmak değildir. Asıl mesele, platformları çocuklar bakımından güvenli, şeffaf ve hesap verebilir hâle getirmektir. Hukuk burada yalnızca yasak koyan değil, denge kuran bir araç olmak zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü çocukluk artık yalnızca sokakta, okulda, evde değil; algoritmaların seçtiği, sıraladığı ve yönlendirdiği içeriklerin içinde şekillenmektedir. Ve hukuk, bu yeni çocukluk hâlini görmezden gelirse geç kalır; yalnızca yasakla karşılık verirse eksik kalır. Asıl mesele, çocuğu dijital dünyanın dışında tutmak değil, dijital dünyanın çocuğu tüketmesini engellemektir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/cocuk-algoritma-ve-hukuk-dijital-dunyada-korumanin-yeni-sinirlari-1777722393.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>1 Mayıs ışığında Türkiye’de eğitim işçilerinin durumu</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/1-mayis-isiginda-turkiyede-egitim-iscilerinin-durumu-13220</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/1-mayis-isiginda-turkiyede-egitim-iscilerinin-durumu-13220</guid>
                <description><![CDATA[Maden ve eğitim sektörlerini karşılaştırdığımızda, ortak nokta emeğin güvencesizleştirilmesi iken, farklar sektörün doğasından kaynaklanmaktadır. Maden gibi fiziksel riskin yüksek olduğu alanlarda direniş, kamuoyunda daha görünür hale gelmekte ve devlet müdahalesini tetiklemektedir. Eğitimde ise “görünmez emek” niteliği, sorunların kronikleşmesine yol açmaktadır. Öğretmenler, toplumun geleceğini şekillendiren bir role sahipken, kendi gelecekleri belirsiz bırakılmaktadır. Bu paradoks, eğitim sisteminin sürdürülebilirliğini sorgulatmaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs İşçi Bayramı’nı geride bırakırken Türkiye, maden işçilerinin örgütlü direnişinin yarattığı yankıyla dikkat çekmiştir. Belirli bir maden işletmesinde aylardır birikmiş ücret, tazminat ve özlük hakları için kararlı bir mücadele veren işçiler, kolektif eylem sonucunda önemli kazanımlar elde etmiştir. Bu başarı, en azından ücret alacaklarının büyük bölümünün ödenmesi ve kalan tazminat taleplerinin kısa vadede karşılanması şeklinde somutlaşmıştır. Türkiye’de işçi hakları her sektörde kendine özgü problemler barındırmakta olup, eğitim sektöründe özellikle özel eğitim kurumlarında çalışan emekçilerin özlük hakları ve çalışma koşulları, çözüm bekleyen yapısal meseleler olarak öne çıkmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Maden Sektöründe Örgütlü Direnişin Kazanımları </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2026 yılının Nisan ayı sonunda Ankara’da yoğunlaşan maden işçilerinin eylemi, Türkiye işçi hareketi açısından dikkat çekici bir örnek teşkil etmiştir. Eskişehir’den başkente yürüyerek başlayan ve açlık greviyle devam eden direniş, dokuz günden fazla sürmüş ve İçişleri Bakanlığı’nın arabuluculuğunda işverenle uzlaşmayla sonuçlanmıştır. Bağımsız sendika öncülüğünde yürütülen bu süreçte, işçilerin ödenmeyen maaşlarının yanı sıra tazminat ve diğer alacaklarının önemli kısmı hesaplara yatırılmıştır. Toplamda on milyonlarca lirayı bulan ödemeler, örgütlü mücadelenin somut bir zaferi olarak değerlendirilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gelişme, 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’ne denk gelen bir dönemde işçi sınıfının kolektif gücünü bir kez daha kanıtlamıştır. Direniş, yalnızca maddi hakların geri alınmasını sağlamakla kalmamış, aynı zamanda iş sağlığı ve güvenliği ile sendikal faaliyetlerin güvence altına alınması taleplerini de kamuoyunun gündemine taşımıştır. Maden gibi yüksek riskli bir sektörde emeğin görünür kılınması, toplumda geniş bir dayanışma dalgası yaratmıştır. Ancak bu kazanım, geçici bir uzlaşma niteliği taşımakta olup, kalıcı iş güvencesi ve sistematik önlemlerin alınmasını gerektirmektedir. Örgütlü direnişin bu denli etkili olması, Türkiye’de sendikal mücadelenin potansiyelini ortaya koymuştur; zira benzer süreçler diğer sektörlerde de örnek alınabilecek bir model sunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Eğitim Sektöründe İşçi Haklarının Genel Çerçevesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim sektörü, Türkiye’de istihdamın en geniş alanlarından birini oluştururken, işçi hakları açısından maden sektöründen belirgin farklılıklar sergilemektedir. Kamu okullarında kadrolu istihdamın hâkim olduğu eğitim alanında özel okullarda çalışan öğretmenler ve yardımcı personel, güvencesiz çalışma koşullarının ağırlığını hissetmektedir. 2025-2026 eğitim öğretim yılı boyunca özel eğitim kurumlarında gözlemlenen uygulamalar, öğretmenlerin sıklıkla on aylık kısa süreli sözleşmelerle istihdam edildiğini ve bu durumun kıdem tazminatı ile ihbar hakkı gibi temel işçilik haklarını fiilen sınırladığını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel okullarda asgari ücret düzeyinde veya elden ödeme biçiminde düzenlenen maaşlar, enflasyon karşısında erimekte ve eğitim emekçilerini yoksulluk sınırına yaklaştırmaktadır. Sigorta primlerinin eksik yatırılması veya hiç yatırılmaması gibi ihlaller, Meclis gündemine taşınan raporlarda da vurgulanmıştır. Bu koşullar, öğretmenlerin mesleki onurunu zedelemekte ve eğitim kalitesini dolaylı yoldan etkilemektedir. Nitekim, özel sektördeki eğitim işçileri, kamu öğretmenleriyle aynı nitelikte mesleki sorumluluk üstlenirken, haklar açısından ikinci sınıf bir statüye itilmektedir. Bu ayrım, eğitim sisteminin bütünlüğünü tehdit eden yapısal bir çelişkiyi yansıtmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel okullarda çalışan eğitim işçilerinin karşılaştığı sorunlar, salt ekonomik boyutla sınırlı kalmamaktadır. İş güvencesinin olmayışı, her eğitim yılı sonunda sözleşme yenileme baskısını beraberinde getirmekte ve öğretmenleri patron insafına terk etmektedir. Tazminat haklarının gaspı amacıyla tercih edilen kısa süreli sözleşmeler, yasal olarak belirli süreli iş akdi olsa dahi fiiliyatta belirsiz süreli çalışma ilişkisini gizlemektedir. Bu durum, İş Kanunu’nun koruyucu hükümlerini bypass etmekte ve emekçilerin uzun vadeli plan yapmasını engellemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca, denetim süreçlerinde öğretmenlerin özlük haklarının yeterince incelenmemesi, sorunun derinleşmesine katkıda bulunmaktadır. Millî Eğitim Bakanlığı’nın özel kurumlara yönelik denetimleri ağırlıklı olarak müfredat ve fiziki koşullar üzerine odaklanırken, sigorta, ücret ve çalışma saatleri gibi emekçi hakları arka planda kalmaktadır. Öğretmen odalarında yaşanan güvencesizlik, mesleki tükenmişliği artırmakta ve eğitimde niteliğin düşüşüne zemin hazırlamaktadır. Derinlemesine bakıldığında, bu problemler neoliberal eğitim politikalarının bir yansımasıdır; zira özel sektörün genişlemesi, kamusal eğitim yükünü hafifletme adına emek sömürüsünü normalleştirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim işçilerinin örgütlenme düzeyi de maden sektörüne kıyasla daha düşük kalmıştır. Sendikal faaliyetlerin sınırlı olması, kolektif pazarlık gücünü zayıflatmakta ve bireysel mücadeleleri kaçınılmaz kılmaktadır. Ancak son yıllarda görülen grev girişimleri ve basın açıklamaları, bu alanda da bir uyanışın işaretlerini vermektedir. Özel İtalyan Lisesi gibi örneklerde toplu sözleşme talepleriyle başlayan eylemler, 1 Mayıs’a yaklaşırken eğitim emekçilerinin sesini duyurmuştur. Yine de bu çabalar, maden işçilerinin kazandığı türden sistematik bir uzlaşmaya henüz dönüşmemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Maden ve eğitim sektörlerini karşılaştırdığımızda, ortak nokta emeğin güvencesizleştirilmesi iken, farklar sektörün doğasından kaynaklanmaktadır. Maden gibi fiziksel riskin yüksek olduğu alanlarda direniş, kamuoyunda daha görünür hale gelmekte ve devlet müdahalesini tetiklemektedir. Eğitimde ise “görünmez emek” niteliği, sorunların kronikleşmesine yol açmaktadır. Öğretmenler, toplumun geleceğini şekillendiren bir role sahipken, kendi gelecekleri belirsiz bırakılmaktadır. Bu paradoks, eğitim sisteminin sürdürülebilirliğini sorgulatmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşçi haklarındaki sektörel eşitsizlik, genel olarak emek piyasasının parçalı yapısından beslenmektedir. Örgütlü direnişin madende başarıya ulaşması, eğitimde de benzer bir potansiyelin varlığını kanıtlamaktadır. Ancak eğitim emekçilerinin kazanımı, yalnızca ücret ve tazminatla sınırlı kalmamalı; aynı zamanda mesleki itibarın korunması ve eğitim kalitesinin yükseltilmesiyle bütünleşmelidir. Aksi takdirde, özel sektördeki güvencesizlik, kamu eğitimine de sirayet ederek sistemik bir krize dönüşebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de işçi haklarının güçlendirilmesi, 1 Mayıs ruhunun gereği olarak bütün sektörleri kapsamalıdır. Eğitim işçileri için acil öncelik, kısa süreli sözleşmelerin belirsiz süreliye dönüştürülmesi ve kıdem tazminatı hakkının fiilen uygulanmasıdır. Sendikal örgütlenmenin teşviki, denetimlerin özlük haklarını merkeze alması ve eşit işe eşit ücret ilkesinin hayata geçirilmesi, kalıcı çözümler arasında yer almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Maden sektöründeki kazanım, eğitim emekçilerine de ilham kaynağı olmalıdır. Kolektif mücadele, yalnızlık hissini aşmanın en etkili yoludur. Ancak bu mücadele, hukuki çerçeve içinde ve toplumsal dayanışma ile yürütülmelidir. Gelecek yıllarda eğitim sektörünün işçi hakları gündemi, maden gibi somut kazanımlarla zenginleşirse, 1 Mayıs yalnızca bir anma günü olmaktan çıkıp, gerçek bir dönüşüm bayramına evrilecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs 2026, maden işçilerinin direniş kazanımlarıyla hatırlanırken, eğitim sektöründeki sorunlar hala çözüm beklemektedir. Bu durum, Türkiye işçi sınıfının heterojen yapısını ve mücadele dinamiklerini yansıtmaktadır. Eğitim işçilerinin hak mücadelesi, yalnızca bireysel refahı değil, toplumun geleceğini de ilgilendirmektedir. Örgütlü direnişin madende yarattığı etki, eğitimde de tekrarlanabilir niteliktedir. Kalıcı adalet için, sektörler arası dayanışmanın güçlenmesi ve yapısal reformların hayata geçirilmesi şarttır. Böylece emek, yalnızca bayramlarda değil, her günde onurlandırılmış olacaktır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/1-mayis-isiginda-turkiyede-egitim-iscilerinin-durumu-1777721868.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Taksim’in üzerindeki sır perdesini aralamanın zamanı hala gelmedi mi?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/taksimin-uzerindeki-sir-perdesini-aralamanin-zamani-hala-gelmedi-mi-13219</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/taksimin-uzerindeki-sir-perdesini-aralamanin-zamani-hala-gelmedi-mi-13219</guid>
                <description><![CDATA[Her 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nın demir bir kafese konmasının arkasındaki neden ne olabilir?  Bunun nedeni bu resmi temsil sahnesinin iktidar gücünün sergileneceği, diğerlerinin silineceği bir yer olarak görülmesi mi?  Yoksa 1 Mayıs’ların gündeme getirdiği sınıfsal çelişkilerin kültürel karşıtlıklarla bastırılması mı?  Taksim’in her 1 Mayıs’ta kafeslenerek bir boşluğa dönüştürülmesinin üzerindeki bu sır perdesinin olayların bize gösterildiği biçimiyle değil, Foucault’un “soykütük” adını verdiği bir okuma biçimiyle kaldırılabileceği, bu mekanın güçler ilişkisinden bağımsızlaştırılmasıyla,  sembolik şiddetin tersine çevrilmesiyle tarihin travmatik izlerinin farklı bir şekilde açığa çıkarılabileceği, iyileştirilebileceği neden düşünülmesin?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Her 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı’nın demir bir kafese konmasının toplumsal hafızadaki en travmatik hadiselerden birine işaret ettiğini hissediyorum. Her defasında bu müşterek alanda hissedilenlerin dile getirilmesine imkan tanımayan dışlayıcı bir şiddetle karşılaştığımı...</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bunun nedeni yalnızca bu mekanın her 1 Mayıs’ta kafeslenerek bir boşluğa dönüştürülmesi, ya da iktidarın polislerle, bariyerlerle yaptığı güç gösterisi değil. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Belki de Taksim’in kafeslenmesinin, yani görünenin arkasında başka bir sır var: Birlikte yaşama deneyiminin, hukukun iptal edildiğini gizlemek. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Atatürk’ün davetiyle 1936 yılında İstanbul’a gelip 19. yüzyılın dönüştürdüğü Pera ile yeni semt, Şişli arasında kalan bu boşluğu şehrin müşterek bir kamusal alanına dönüştürmeyi akıl eden Paris’in baş plancısı Henri Prost’un hiç süphesiz öngördüğü kamusal alan kavramı bu değildi. Dahası İkinci Mahmut’tan günümüze, devlet iktidarını paylaşan aktörlerin modernleşme sürecinden ve kamusal alan kavramından anladıkları da.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Taksim Meydanı rejimin ürkütücü bir sırrını gizliyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte bu ürkütücü sırrın ortaya çıkmaması için onu kafesler içine almak, gösterilere kapatmak, onun kamusal varlığını her 1 Mayıs’ta iptal etmek gerekiyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Peki diyeceksiniz, bu kadar apaçık olan, herkesin bildiği bir şey, bu kadar tanıklıklara rağmen nasıl oluyor da bir sır olarak kalabiliyor? Yalnızca asfalt, beton ve granit kaplamalardan -ve biraz da yeşilliklerden- oluşan bir meydan bu kadar ağır yükü nasıl sırtında taşıyabiliyor? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu soruyu da ancak bir soruyla cevaplamaya çalışabilirim: Herkesin bildiği bir şey bir sır olarak kalabilir mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Bu sırrı gizlemek için onu her 1 Mayıs’ta kafese kapatmak gerekiyor</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Taksim Meydanı ilan edilmemiş bir savaş alanı. Sınıfsal çelişkilerin kültürel denilen karşıtlıklarla, çatışmalarla perdelendiği. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte herkesin bildiği, ama bilmezden geldiği, yani üzerinde anlaştığı bu sırrı gizlemek için onu her 1 Mayıs’ta kafese kapatmak gerekiyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aslında bu sırrı herkes biliyor ve hiç yeni bir şey değil. 28 Şubat Süreci, Taksim Meydanı’nın ilan edilmemiş bir savaş alanı, hatta bu savaşın en önemli cephe hattı olduğunu gösterdi. Nitekim farklı bir kamusallık biçimini mucizevi bir şekilde ortaya koyan, barışın nasıl gerçekleşebileceğini dünya aleme gösteren Gezi de ancak taraflar arasında örtük bir anlaşma ile çatışma alanına taşınarak, onlarca gencin öldürülmesiyle, yüzlerce kişinin sakat kalmaları, yaralanmalarıyla imha edilebildi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Öyle değli mi? Ta 31 Mart Vakası’nda yığılı infaz edilmiş askerlerin cesetlerden dolayı Veba Hastanesi (bugünkü Fransız Başkonsolosluğu) binasının kapısından çıkıp Taksim Topçu Kışlası’nın ötesindeki kiliseye dua etmeye gitmeye çalışan Katolik rahibelerin tanıklıklarındaki gibi. 1977 1 Mayıs’ında kurşunlara hedef olan, kalabalığın üzerine dalan panzerin altında ezilen, Kazancı yokuşunun başında park etmiş kamyonun bulunduğu yerde sıkışarak can veren insanların çığlıkları gibi... Bu çığlıkları bugün hala duymamanın imkanı var mı? Ne yazık ki gerçek bir tanıklık imkansız. O çaresiz insanların neler yaşadıklarını ancak hissetmeye çalışıyoruz. Ama ona da izin verilmiyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte bu şekilde 1 Mayıs’lar ehlileştirilmiş, siyasal kamusal alan da sınıf çelişkilerini ve sistemi sorgulama kabiliyetini yitirmiş oluyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Apaçık olan bir şeyin nasıl bir sırra dönüştüğüne gelince. Zannedersem bunun hakkında yeterince ipucu verdim. Kültürle! </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Yakından tanıdığımızı zannettiğimiz kültürel karşıtlıklarla.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Ulus-devletin kültürel kamusal alanı ne kadar seküler?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Kültür, sanat, mimarlık... falan derken kimi zaman devletin resmi kamusal alanına nasıl dahil olduğumuzu zannedersem pek fark etmiyoruz. Masum gözüken bir sanat uğraşı, hakim olan bir mimarlık anlayışı gibi gözüken bir akımın kamu sahasını, müşterek alanı çitleyerek bir imtiyaz alanına dönüştürdüğünü fark etmiyor olabiliyoruz. Çoğu zaman da kimlerin nasıl silindiğini, yok sayıldığını, kimlerin nasıl öne çıkarıldığını anlamıyor ve hatırlamıyor olabiliyoruz. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu durumda “modern” denilen zamanların hakikat sınıfları olarak, resmi kamusal alanın inşasında kültürün (ya da mimarlığın, sanatın) nasıl bir oynadığını bildiğimiz halde bilmiyormuş gibi yapıyoruz. Ne de olsa müşterek alanlarla ilgili meseleler iktidarları ve siyasal tercihleri ilgilendiriyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Buna modernliği okuma kılavuzundan mahrum kalmak da denebilir. Çünkü bu kılavuz olamadan neo-klasik dünyanın içine hapsolmamak mümkün değil. Oysa modern devletin en temel ideolojik aygıtı olarak kültür bu çelişkiyi karşıtlıklarla, düşmanlıklarla, çatışmalarla maskeliyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">&nbsp;“Klasik” olarak nitelenen dönemde görünen o ki, din kurumları bu rolü üstlenmişti. Modern denilen devlette kültür sınıfsal çelişkileri karşıtlıklarla gizlemeye yarayan bir ideolojik aygıt halini alıyor. Kültür kimin içeri alınacağı, kimin dışarıda kalacağını belirleyen bir mücadelenin de alanı olabiliyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Mimarlığın (kültürün) sıradanlığı zannedersem biraz böyle bir şey</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte bu yüzden her dönem bu meydanı bir tiyatro sahnesi gibi yeniden tasarlamakla görevlendirilen plancılar ve mimarlar bu sırrı bildikleri için olmalı, bütün bunlardan habersizmiş gibi yaparak ulaşım, yer kaplamaları, yeşilliklerin yeniden düzenlenmesi gibi işlerle uğraşıyorlar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Sanki olan bitenlerle, yaşananlarla ilgisizmiş gibi. Böylece imtiyaz sahipleri bu müstesna kamusal alanın asıl sahibi olana itaat içinde tanımlıyorlar. Tipik bir şekilde bu imtiyaz sistemi devletle sekülerleşmemiş kamusal alandaki kültür eliti arasındaki bir mutabakatla oluşuyor. Failler olarak daima iktidarlar gösteriliyor. Kamusal alanda yer alan kültür sanki bir teslimiyet alanı. Kamu gücünü ve imtiyazlarını kullananlar iktidarın arkasına saklanıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Görevini yap, güç ve imtiyaz sahibi ol! “Mimarlığın (ya da kültürün) sıradanlığı” zannedersem biraz böyle bir şey. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Modernleşme sürecinde Rum toplumunun seçkinlerinin yerleştiği Sıraselviler’deki büyük Aya Triada Kilisesi’nin Tophane’deki Nusretiye Camii gibi bu resmi temsil sahnesinin başat ögesi olma, meydana yukarıdan bakma niyeti falan yok. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Meydan kilise inşa edildikten çok sonra, bir takım binaların yıkımıyla açılıyor. Meydanla arasına özenle konmuş olan ve üzerinde “Türkiye Türklerindir” yazan reklam panolarının -kilisenin böyle bir niyeti olmasa da- devlet tarafından alınmış bir tedbir olduğunu tahmin etmek zor değil. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Meydandaki Cumhuriyet Anıtı ise bu açıdan anlamlı olabilecek başka küçük bir ipucu veriyor: Anıtın tasarımını yapıtlarıyla Cumhuriyet’in kuruluş safhasında izler bırakan heykeltraş, ressam Pietro Canonica, çevre düzenini de mimar Giulo Mongeri yapmış. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Anıt 1929’da tamamlandığında elbette ki çevresinde henüz meydan falan yok. Neo-klasik ya da “oryantalist” tarzda diyebileceğimiz bir tarzda. Yani ulus-devletin yeni kültür eliti henüz eskisini silmemiş. Bilindiği gibi modernist ve arınmacı “İkinci Milli” işte bir siyasal ve kültürel bir program olarak 2. Dünya Savaşı öncesinde bu Osmanlıcı, “Birinci Milli” adı verilen akımı tasfiye ediyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Azınlıklardan toplanan paralarla gerçekleştirilen, aynı zamanda İstanbul’un Ankara’ya itaatini sergileyen bu müstesna anıt aynı zamanda ilginç bir şekilde bastırılmış olanı, ya da devletin resmi kamusal alanı içindeki bir rekabetin izlerini farkında olmadan geleceğe taşıyan bir haberci değil mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Çok milletli sistemin yerini “düşmanlık hukuku”nun alması </span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Sanat ve mimarlık tarihinde “Birinci Milli” adı verilen Yeni-Osmanlıcı akım ile onu tasfiye etmeye çalışan “İkinci Milli” akımın bire bir karşılıklarını siyasette de görmek mümkün. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Milli akımlardan birincisi, yani “Osmanlıcılık” devlet içinde kısmen de olsa bastırılmış bir dip akıntı olmaktan çıkıp, devletin resmi kamusal temsil sahnesinde boy gösterince çoğu devlet ve siyaset eliti zannedersem o güne kadar pek alışık olmadıkları bir şeyle karşılaştıkları için şaşırıyorlar. Kamu gücü ile elde ettikleri imtiyazlarının terk etmeye, paylaşmaya pek razı olmadıkları ortaya çıkıyor. Bu defa milli akımlar ve soylulaştırma dinamikleri birbirleriyle kapışıyorlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Oysa geçmişte böyle bir sorun olmamıştı. Sorun daha başta inkar edilecek yöntemlerle, şiddetle ortadan kaldırılmıştı. Bu topraklarda yaşayan Müslüman olmayanlar şiddet kullanılarak ya dışarıda bırakılmışlardı, ya da yok edilmişlerdi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu açıdan Osmanlı Modernleşmesi denilen dönüşüm Avrupa’dakiler gibi tipik bir ulus-devlet değil, çok milletli bir sistemin inşası gibi. Avrupa ulus-devletleri, bütün felsefi çabalara rağmen ancak büyük belalar, acılar ve savaşlar yaşadıktan sonra kimi zamanlarda bunun farkına varıyorlar. Avrupa Birliği’nin temelinde daha çok böyle bir farkındalık var. Bu nedenle hukuk sistemleri de birleşiyor. Buna karşılık Can Yücel’in konferansında işaret ettiği gibi Türkiye modern bir ulus-devlet olduğunu kimi zaman hatırlıyor, kimi zaman da unutuyor. Açıkça söylemek gerekirse bu konuda kararsız. Ama bu kararsızlık sanıldığı gibi yalnızca siyasetçilerde değil. Hatta devlet gücünü kullanan, ideolojik yeniden üretimini gerçekleştiren bürokratlar, kültür seçkinleri, mimarlar, sanatçılar, sesi çıkan “sivil toplum” kendi imtiyazlarını kaybetmemek için daha dirençli. Siyasetçiler zaman zaman “kararsız” gibi gözükseler bile onlar bu rejimi sürdürmekte daha kararlılar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">ABD Elçisi Tom Barrack’ın bu coğrafyada modernleşme sürecinde “empatiye sahip olan monarşilerin daha iyi ve elverişli yaşam koşulları sundukları” tezi zannedersem bu gözleme dayanıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">Sır perdesini aralamanın zamanı hala gelmedi mi? </span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Eğitimle bu sembolik sınıfa dahil olan bürokratlar ve devletin yeni seçkinleri içine doğdukları bu milli iktidar sistemini bir taraftan keyfi bir şekilde kullanırken bir taraftan da eskisinin sanki devamıymış gibi gösteriyorlar. Hatta belki eskisinden daha sahici ve kendilerine ait bir öze sahip bir geçmiş olarak inşa etmeye çalışıyorlar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İşte Osmanlılılığın yeniden icadı böyle bir şey. Ama devletin tepesinde dursa da, yalnızca o mu? Yalnızca bu coğrafyada yaşayan toplulukların iktidar aygıtıyla, modernleşme süreçleriyle haşır neşir olan bir bölümü değil, birbirine benzeyen ilişkilerle müşterek alanlarını modern kamusal alanlarına dönüştüren bütün topluluklarda kültür benzer bir rol oynuyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bunun bir nedeni de bağımsız bir kültür sahasının bulunmayışı. Kültür alanında yer alan aktörler kamu sahasını birbirlerine kapatarak kendi imtiyazlı konumlarını sürdürmeyi tercih ediyorlar. 2005’de siyasette heyecan yarattığı söylenebilecek Avrupa Birliği adaylığı konusundaki en büyük engeli de bu oluşturuyor. Çünkü kapsayıcı, seküler bir kamusal alan yaratmak yerine sekülerliği de bir tarz, bir yaşam biçimi gibi göstermek bu imtiyazcı seçkinlerin işine geliyor. Modernlik ve sekülerleşme bir devlet ideolojisine, bir stil paradigmasına dönüştürülüyor. Kamu gücünü kullanan resmi kültür eliti imtiyazlarını muhafaza etmek için içine doğduğu bu kamusal alanın dışlayıcı olmasını, hatta şiddet yaratmasını sorun etmiyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu da ulus-devletin her ne kadar seküler bir kamu modelinden ilham alsa da öyle olmadığını gösteriyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu nedenle kültürün devletin ideolojik bir yeniden üretim alanı olma halinden ya da Neo-klasik denebilecek bir dünyadan bir türlü çıkılamıyor. Çünkü demokratik rejimlerin temelini oluşturan kültürel alanın resmi alandan bağımsızlaşması, yani sekülerleşme zaman zaman bir takım pırıltıları ortaya çıksa da bir türlü mümkün olamıyor. Çünkü modernlik de sermayenin hayırseverlik alanına, sanat müzelerine, kurumlarına izole edilerek, kamusal alanla teması engelleniyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bugün olan bitenlerle ilgili “düşman hukuku” ya da “hukukla savaş” veya “darbe rejimi” gibi kavramlar kullanılırken iktidar gücünü kullananların bir temsil sahnesi olan Taksim için de bir başka tür tarih okumasına ihtiyaç yok mu? Bu travmatik izlerin bu mekanın güçler ilişkisinden bağımsızlaştırılmasıyla, sembolik şiddetin tersine çevrilmesiyle açığa çıkarılması neden düşünülmesin? </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bütün bu olan bitenlerin üzerindeki sır perdesini aralamanın zamanı hala gelmedi mi? </span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/taksimin-uzerindeki-sir-perdesini-aralamanin-zamani-hala-gelmedi-mi-1777721441.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir kadın kaç işte çalışır?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-kadin-kac-iste-calisir-13217</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-kadin-kac-iste-calisir-13217</guid>
                <description><![CDATA[1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü yalnızca çalışma hayatını değil, emeğin her halini hatırlamak için de bir gün. Çünkü emek sadece fabrikalarda, ofislerde ya da meydanlarda değil; hayatın görünmeyen taraflarında da var. Bazı insanlar seslerini duyurarak mücadele eder, bazılarıysa hayatın akışını sessizce omuzlar. Asıl mesele, hangi işi yaptığımızdan çok, verilen emeğin fark edilmesindedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü, dünyada ilk kez 1886 yılında&nbsp;Chicago’da başlayan işçi hareketlerinin ardından ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günde sekiz saat çalışma talebiyle sokağa çıkan insanların hikayesiydi bu. Daha insanca çalışma koşulları, daha adil bir yaşam ve emeğin görünür olması için verilen bir mücadele…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aradan yıllar geçti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün hala insanlar seslerini duyurmak için meydanlarda. Madenciler, işçiler, emekçiler… Çünkü insan kolay kolay sokağa çıkmaz. İnsan önce sabreder. Bekler. Katlanır. Sonra bir gün, artık duyulmak ister.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama emek deyince aklıma başka bir konu daha takılıyor her seferinde.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu mücadele yalnızca meydanlarda mı yaşanır?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı emekler pankart taşımaz. Bazı yorgunluklar görülmez. Bazı insanlar, hiç “işçi” olarak anılmadan hayat boyu çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiç düşündünüz mü? Bir kadın aynı anda kaç işte çalışır gerçekten?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sabah herkesten önce uyanan, kahvaltıyı düşünen, çocukların programını organize eden, işe yetişen, toplantıya giren, telefonlara cevap veren ve eve döndüğünde ikinci mesaisine başlayan…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınların yaptığı işlerin büyük kısmı görünmezdir. Çünkü alışılmış, beklenen ve “zaten yapar” denilendir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir evin düzenini ayakta tutan şey çoğu zaman görünmeyen bir emektir. Kimsenin fark etmediği küçük detaylar, bitmeden düşünülen işler, hatırlanan doğum günleri, hazırlanmış çantalar, eksik kalmaması gereken sorumluluklar</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın; aynı anda planlar, toparlar, yetişir, düşünür. Bir günün aksamasını engellemek için görünmeyen bir düzen kurar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Emek bazen bir çocuğun saçını toplamakta, bazen yorulmuşken sofrayı kurmakta, bazense kendi yorgunluğunu erteleyip herkesin yükünü taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden bazı emekler hiç bitmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve en ilginç olan şey şudur: İnsan alıştığı emeği fark etmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her gün yapılan şeyler sıradanlaşır. Sürekli tekrar eden sorumluluklar görünmez hale gelir. Oysa görünmeyen şey, değersiz olduğu için değil; hep orada olduğu için fark edilmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de bu yüzden&nbsp;1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü&nbsp;yalnızca çalışma hayatını değil, emeğin her halini hatırlamak için de bir gün. Çünkü emek sadece fabrikalarda, ofislerde ya da meydanlarda değil; hayatın görünmeyen taraflarında da var. Bazı insanlar seslerini duyurarak mücadele eder, bazılarıysa hayatın akışını sessizce omuzlar. Asıl mesele, hangi işi yaptığımızdan çok, verilen emeğin fark edilmesindedir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/bir-kadin-kac-iste-calisir-1777641159.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Demokrasi paketi önerisi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/demokrasi-paketi-onerisi-13216</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/demokrasi-paketi-onerisi-13216</guid>
                <description><![CDATA[Gönül isterdi ki iktidar partisinin bu dönemde bir kez daha gündeme getirmiş olduğu yeni anayasa üzerinde çalışabilseydik. Keşke Anayasa’nın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez “ 2. maddesinin” temel unsuru olan laik, demokratik, sosyal hukuk devletini geliştirebilseydik. Ama kamuoyunda bir sonraki seçimleri kazanmak amacıyla siyasi rakibini itibarsızlaştırma çabaları olarak algılanan mevcut anayasanın birçok maddesine aykırı girişimler sürüyor ne yazık ki. Bu girişimlerin demokratlarca kabulü mümkün değil. Demokratlar için hangi siyasi partinin seçim kazanması değil, evrensel ilkeler doğrultusunda, Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olması önemli olan. Çünkü demokratik hukuk devleti, merkezinde halkın olduğu, ilkelere dayalı bir yönetim biçimi. Doğru yapanın iktidarda kaldığı, yanlış yapanın ise önünde sonunda gitmek zorunda olduğu bir sistem. iyi tarafı da bu işte.    ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir önceki <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/demokratik-arinma-13187">yazımda </a>Sovyet Bloğu’nun yıkılmasıyla birlikte demokratikleşerek Avrupa Konseyi (AK) üyesi olan Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinin (MDAÜ) yönetimlerinin eski totaliter rejimle işbirliği yapmış olan yargı mensupları, yüksek devlet memurları ve politikacılar gibi kamu idaresinde anahtar rol oynamış kişilerin tasfiye süreci olan demokratik arınmadan (lustration) ve AK’nin bu amaçla belirlediği kriterlerden söz etmiştim. Devamla, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “çeyiz sandığı” metaforuyla Türkiye’de yürürlükteki anayasa ve yasalarda yer alan kuralları hiçe sayan kararları nedeniyle bazı savcı ve yargıçlar hakkında benzeri bir süreç başlatacağına ilişkin açıklamasına değinmiştim. Türkiye’yi “hibrit rejimler” kategorisine sokan bu kararların, Anayasa’nın Adalet Bakanı ve Müsteşarı’nın HSK’nın (Hakimler ve Savcılar Kurulu) doğal üyesi olduğuna hükmeden 159. maddesinden kaynaklandığına, çünkü yürütmenin bu madde yoluyla yargıya müdahale edebildiğine işaret etmiştim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de bugün mevcut anayasaya rağmen var olabilen bu hibrit rejim atmosferinden kurtulabilmek için bir arınma sürecine ihtiyaç duyulduğu, ancak bu sürecin, Sayın Özel’in de altını çizdiği gibi, muhalefetin birlikte önümüzdeki seçimleri kazanmasına bağlı bulunduğu görülüyor. Dolayısıyla bu atmosferden rahatsızlık duyan ve sorunları çözmek için Türkiye’nin ivedilikle Strasbourg kriterleriyle uyumlu bir anayasaya ihtiyacı olduğuna inanan, demokrasiyi içselleştirmiş muhalefet partilerinin üzerinde uzlaşı sağlayacakları, bazı zorunlu anayasa değişikliklerini içeren ortak bir demokrasi paketi etrafında birleşmeleri gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gözlemlerime göre, muhalefet partilerinin çoğu aslında birlikte hareket etmekten yana. Nitekim Özgür Özel, Türkiye İttifakı’ndan, İyi Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu “bütünleşik” muhalefetten söz ediyor. Muhalefeti bütünleştirecek olan da ilkeleri ve kurallarıyla demokrasi elbette. CHP ve İyi Parti’nin yanı sıra izleyebildiğim Yeni Yol, Zafer Partisi, DEVA, Saadet, Yeniden Refah ve DEM Parti temsilcileri de bu konuda benzer görüşleri taşıyor ve yaşanan hibrit rejimlere özgü sorunların çözümünde de benzer yaklaşımları paylaşıyor. Bu partiler aşağıda özetlemeye çalışacağım demokrasi paketi önerisi konusunda ortaklaşabilirler mi bilemem ama bunun demokratların ortak paydası olabileceği düşüncesindeyim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa değişikliklerinin gerçekleştirilebilmesi için bugünkü muhalefet partilerinin bir sonraki genel seçimlerde TBMM’nin beşte üç çoğunluğuna, başka bir deyişle, birlikte 360 sandalyeye ulaşmaları şart elbette. Bu eşiğe ulaşabilirler mi bilemem ama bir muhalif adayın Cumhurbaşkanı seçilmesi durumunda, -ki bu ikinci turda çok daha mümkün- yürütmenin yargıya benzeri bir müdahalesinin başlarına gelme olasılığını bertaraf etmek için Cumhur İttifakı’nı oluşturan milletvekillerinin de demokrasi paketine destek vermesi beklenebilir. Keşke milletvekilleri bu konuda iktidar-muhalefet ayrımı olmaksızın bugün yaşanan sorunların önüne geçecek adımları şimdiden atabilse ve aşağıdaki zorunlu anayasa değişiklikleri önerileri bir sonraki yasama dönemine kalmasaydı. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zorunlu anayasa değişiklikleri</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının sağlanması için öncelikli konu, yukarıda altını çizdiğim gibi, Anayasa’nın 159. maddesinde değişiklik yapılmak suretiyle Adalet Bakanı ve Müsteşarı’nın HSK’nın doğal üyeliğinden çıkarılması. Bu zorunlu bir değişiklik. İvedilik taşımasa da AİHM’in üzerinde çok durduğu ilintili bir başka konu daha var: o da HSK’nın Hakimler Kurulu ve Savcılar Kurulu olarak ikiye ayrılması ve üyelerinin bir kısmının doğrudan yargı organları, bir kısmının Meclis’te nitelikli çoğunlukla (3/5) seçilmesi. Erkler ayrılığı ve yargı bağımsızlığının tam olarak sağlanabilmesi için ayrıca Anayasa Mahkemesi üye seçiminde de yürütmenin ağırlığının azaltılması, akademik ve baro kökenli üyelerin sayısının arttırılması gerekiyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa Mahkemesiyle ilgili 148. maddeye ayrıca anayasaya uymama sorununun büyük ölçüde çözümü için aldığı kararları takip ve icra denetimi fıkrası eklenerek mahkemenin etkinliğinin arttırılması da şart. Örneğin “<em>AYM, verdiği ihlal veya iptal kararlarının uygulanıp uygulanmadığını resen veya başvuru üzerine denetler. Kararın gereğini yerine getirmeyen merciler hakkında anayasal yaptırımların uygulanmasına karar verir. Bu kararlar kesin olup, ilgili tüm devlet organlarını ve kişileri bağlar</em>” gibi. Bu maddeye ilave olarak Anayasa’nın herkesi bağladığına ilişkin 11. maddesine de şöyle bir fıkra eklenmesinde yarar var: “ <em>Anayasa hükümlerini kasten uygulamayan veya yerine getirilmesini engelleyen kamu görevlilerinin bu fiilleri, görev suçları kapsamında hiçbir bağışıklık veya izin şartına tabi olmaksızın doğrudan soruşturulur. AYM’nin ihlal kararlarının gereğini süresi içinde ve tam olarak yerine getirmeyenlerin görevi, başka bir işleme gerek kalmaksızın sona erer."</em> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün uygulanmayan anayasa maddeleri ve AYM kararları sorunu bu şekilde ortadan kalkar ama bir başka sorunumuzun daha olduğu görülüyor. O da uygulanmayan AİHM kararları. Bu sorunu kökünden çözmek için Anayasa’nın 90. maddesinde de değişiklik yapılmasında yarar var. Bu maddeye iki fıkra eklenebilir. &nbsp;Birincisi, AİHM kararlarının bağlayıcılığı ve icra denetimi: “ AİHM <em>tarafından verilen ihlal kararları, kesinleştiği tarihten itibaren hiçbir merciin onayı veya yorumu gerekmeden doğrudan uygulanır</em>. “ İkincisi uygulamanın gecikmemesi açısından şu içerikte bir fıkra: “<em>Kamu makamları ve mahkemeler, ihlal kararının gereğini en geç otuz gün içinde yerine getirmekle yükümlüdür. Kararların uygulanmamasından doğan hukuki, idari ve cezai sorumluluk şahsidir; hiçbir hiyerarşik talimat bu sorumluluğu ortadan kaldırmaz.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu dönemde yaşanan ve mutlaka giderilmesi gereken bir başka sorun, örneğin 39. kurultayını tamamladığı halde, CHP’nin geçmiş 38. kurultayı ile ilgili devam eden ve kamuoyunda butlan davası olarak bilinen davada olduğu gibi, ilk ve üst derece mahkemelerinin ihtiyati tedbir, yürütmeyi durdurma veya iptal davaları açabilmeleri. Her ne kadar Anayasa’nın YSK (Yüksek Seçim Kurulu) ile ilgili 79. maddesinin 2. fıkrası “YSK’nın<em> kararları aleyhine başka bir mercie başvurulamaz</em>” diyorsa da diğer mahkemeler örnekte görüldüğü üzere konuya müdahil olabiliyor. Bu dönemde siyasi rakibini tasfiye amacıyla yürütmenin yargıya müdahalesi olarak algılanan bu sorunu kökünden çözmek için 79. maddesinin ilk cümlesinde YSK’ya “münhasır yetki” tanımak, ardından şöyle bir fıkra eklemek gerekir: “<em>Hiçbir ilk derece veya üst derece mahkemesi, seçim süreci ve sonuçları üzerinde etkili olacak ihtiyati tedbir, yürütmeyi durdurma veya iptal kararı veremez.</em> <em>Seçim hukuku alanına giren konularda genel mahkemelerin yetkisi yoktur.</em>" &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yaşadığımız sorunların bir bölümü de anayasanın temel hak ve özgürlüklerle ilgili bölümündeki sınırlama nedenlerinin AİHM ölçütlerine uygun olmamasından kaynaklanıyor. Bu nedenler üzerinden birçok hakkın kısıtlandığı görülüyor. O bakımdan temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasıyla ilgili 13. maddeden milli güvenlik ve kamu düzeni gibi muğlak gerekçeler ayıklanmalı, somut delil ölçütü getirilmeli ve sınırlama sadece başkalarının temel hak ve özgürlüklerini koruma ve şiddeti önleme amaçlı olmalı ki hakların özü korunabilsin. Bu madde örneğin şöyle yazılabilir: "<em>Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu sınırlamalar, somut delillerle kanıtlanmadıkça uygulanamaz; hürriyetin asıl, sınırlamanın istisna olduğu gerçeğine, ölçülülük ilkesine ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi standartlarına aykırı olamaz.".</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı mantıktan hareketle, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti başlıklı 26. madde metninden benzeri sınırlamaları içeren 2. fıkranın çıkarılması ve birinci fıkranın da örneğin şu şekilde yazılması AİHM kriterlerine çok daha uygun olur. &nbsp;"<em>herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hürriyetine sahiptir. Resmi makamların veya toplumun bir kesiminin rahatsız edici, aykırı veya sarsıcı bulduğu fikirlerin açıklanması bu hürriyetin koruması altındadır. Bu hürriyetin kullanımı, sadece başkalarının şöhret veya haklarının korunması ya da şiddete doğrudan teşviki önlemek amacıyla ve yargı kararıyla sınırlandırılabilir.</em>"</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün IBB davası başta olmak üzere özellikle CHP’li belediyelere yönelik olarak yaşanan makul şüphe olmaksızın alınan tutuklu yargılama kararları ve uzun tutukluluk süreleri sorunu, AİHM’in de en çok ihlal kararı verdiği alanlardan biri. Bu sorunu kökünden çözmek için 19. maddede düzenlenen kişi özgürlüğü ve güvenliğiyle ilgili maddeye şöyle bir fıkra mutlaka eklenmeli: “ <em>tutuklama, ancak suç işlendiğine dair kuvvetli suç şüphesini gösteren somut delillerin varlığı ve kaçma veya delilleri karartma tehlikesinin başka bir adli kontrol tedbiriyle önlenemeyeceği hallerde başvurulan en son çaredir. Tutukluluk süresince yargılamanın makul sürede bitirilmesi esastır; aksi halde kişi derhal serbest bırakılır."</em></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasi paketinde yer alabilecek reformlar</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yaşamakta olduğumuz hibrit rejime özgü sorunları gidermek için zorunlu gördüğüm yukarıdaki anayasa değişikliklerine ek olarak, siyasi partilerle ilgili Anayasa’nın 68 ve 69. maddelerinde, düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti başlıklı 26. maddeye paralel olarak kapsamlı bir değişiklik yapılması da gerekir. Bu kapsamda demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partilere daha fazla hareket serbestisi sağlamak ve faaliyetlerini durdurma ya da kapatma koşullarını AİHM kriterlerine uygun olarak sadece “şiddete çağrı” ve “şiddete teşvik ” ölçütlerine bağlı tutmak uygun olur. Bu bağlamda, bir siyasi partinin ancak resmi program veya tüzüğünün açıkça şiddete çağrı yapması, eylemleriyle şiddeti bir siyasal yöntem olarak benimsediğinin ve şiddeti teşvik ettiğinin somut delillerle kanıtlanması ya da bir terör örgütüyle organik, hiyerarşik ve süreklilik arz eden bir bağ içinde olduğunun yargı kararıyla tespiti halinde kapatılabileceğinin anayasal güvence altına alınması gerekir. Demokratlar, 2008’de iktidarda olduğu halde AK Parti’ye kapatma davası açılmasına nasıl karşı çıktılarsa, bugün CHP’ye kapatma davası açılabileceğinin ima edilebiliyor olmasını da elbette kınıyorlar. Bu saçmalığa son vermenin yolu bu maddelerin artık AİHM standardına kavuşturulmasından geçiyor.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan, bu yasama döneminde TBMM’nin doğal nedenlerle eksilen üyeleri için 78. maddede kayıtlı ara seçim zorunluluğundan kaçınıldığı görülüyor. Bunun nedeninin Meclis’in salt çoğunluğuna sahip siyasi partilerin seçim kararını yürürlüğe koymak istememesi olduğu görülüyor. O bakımdan bu maddede değişiklik yapılarak anayasa hükmünün otomatik olarak yürürlüğe girmesinin sağlanması gerekiyor. Anayasalar doğrudan millet iradesiyle yürürlüğe girerler. Bir anayasa hükmünün milletin seçtiği temsilcileri aracılığıyla ihlal edilmesi anayasada yazmıyorsa mümkün olmamalı. Bu bağlamda, nasıl uygulanacağı açıkta kalmış olan 78. maddeye ilk 30 aylık sürenin dolmasının ardından işleyecek şu hükmün konulmasında yarar var: “<em>üyeliklerdeki boşalma, Meclis Başkanlığı tarafından yedi gün içinde YSK’ya bildirilir. YSK, başka bir makamın onayı gerekmeksizin ara seçim sürecini resen başlatır ve yürütür.” </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasalar değişmez metinler değildir. İhtiyaçlar doğduğunda ya da millet iradesinin güncellenmesine dayalı geri çağırma hakkı veya asgari gelir hakkı gibi yeni kuşak haklar geliştiğinde pekâlâ revize edilebilmelidir. Anayasamızda ayrıca erkler ayrılığının pekiştirilmesine ve sosyal hakların geliştirilmesine ihtiyaç var. Ayrı bir yazı konusu ama yeni kuşak haklar dahil daha birçok reform dile getirdiğim demokrasi paketinde yer alabilir elbette. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gönül isterdi ki iktidar partisinin bu dönemde bir kez daha gündeme getirmiş olduğu yeni anayasa üzerinde çalışabilseydik. Keşke Anayasa’nın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez “2. maddesinin” temel unsuru olan laik, demokratik, sosyal hukuk devletini geliştirebilseydik. Ama kamuoyunda bir sonraki seçimleri kazanmak amacıyla siyasi rakibini itibarsızlaştırma çabaları olarak algılanan mevcut anayasanın birçok maddesine aykırı girişimler sürüyor ne yazık ki. Bu girişimlerin demokratlarca kabulü mümkün değil. Demokratlar için hangi siyasi partinin seçim kazanması değil, evrensel ilkeler doğrultusunda, Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olması önemli olan. Çünkü demokratik hukuk devleti, merkezinde halkın olduğu, ilkelere dayalı bir yönetim biçimi. Doğru yapanın iktidarda kaldığı, yanlış yapanın ise önünde sonunda gitmek zorunda olduğu bir sistem. İyi tarafı da bu işte. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 03 May 2026 00:07:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/demokrasi-paketi-onerisi-1777731083.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Emeksiz olmaz, emekte karşılıksız olmaz…</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/emeksiz-olmaz-emekte-karsiliksiz-olmaz-13214</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/emeksiz-olmaz-emekte-karsiliksiz-olmaz-13214</guid>
                <description><![CDATA[Türk-İş’in, Hak-İŞ’in ve DİSK genel merkezleri Ankara’da olmasına rağmen madencilere ziyaret etmediler ve dolaysıyla destekte vermediler. Neden çünkü yapılan mücadeleci demokratik sendikacılığın kendileri için kötü örnek olduğu için… Erdoğancı sendikacılık, işverenci sendikacılık ve devletçi sendikacılığın saltanatı sürsün diye rahatımız bozulmasın diye… Bakalım nereye kadar bu saltanat devam edecek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yılda 1 Mayıs geniş yasaklar altında kutlandı. Kutlamaların merkezinde olan Taksim alanı yine adeta polis işgali altındaydı. Ve yine ortaya dehşet verici görüntüler çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biliyorsunuz Taksim ve civarı yoğun şekilde otellerin bulunduğu bir turizm bölgesi ve ortalık turist kaynıyor. Meydanın polis tarafından ablukaya alınmasının yarattığı görüntüler yolların kesilmesi ister istemez bunun yarattığı korku sonucu turistlerde “askeri darbemi oldu.” veya “iç savaş mı çıktı.” diyen şaşkınlıklara neden oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa olan bir şey yoktu ortada sadece iktidarın AYM’nin “Taksimde 1 Mayıs kutlamaları yasaklanamaz” kararına rağmen Taksim “yasak hemşerim” siyasi inadı ve dayatması vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kuru inadın arkasında siyasi zorbalık var. Var çünkü 1 Mayısı Taksimde kutlama iradesinin gerekçesi iktidarın inadında daha anlamlı ve daha haklı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs 1977 kutlamaları kanla şiddetle bastırılmış 37 insan bu olaylarda hayatını kaybetmişti. Tek başına bu gerekçe bile Taksim meydanının 1 Mayıs gösterilerine açılması için yeterlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun haklı bir talep olduğunu iktidarda biliyor ve bu gerçeği dikkate alarak son 1978 yılında yapılan kutlamaların ardından 32 yıl sonra 2010 yılında Taksim meydanını 1 Mayıs kutlamalarına açtı. Yetmez 1980 yılından beri yasaklanan 1 Mayısın yeniden tatil günü olmasının altına imza attı. Hem de “bahar bayramı” olarak değil Emek ve Dayanışma Günü olarak öncekine göre daha anlamlı isim vererek tatil günü ilan etti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdide değişen bir şey yok yeniden yapılabilir ama o günler demokratikleşme sürecini önemseyen bir iktidar vardı, şimdi o iktidarın yerinde yeller esiyor. Ne demokrasi kaldı ve nede hukuk…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her şeye rağmen 1 Mayıs kutlu olsun.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaşasın 1 Mayıs…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu 1 Mayısa maden işçilerinin her şeye rağmen tüm zorluklara rağmen vermiş olduğu mücadele ve gösterdikleri direnç damgasını vurdu. Ve bu mücadele bir kez daha işçi dayanışmasını ve mücadeleci sendikacılığın önemini ortaya koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet emek hayatın dinamiği ne olursa olsun en değerli insan varlığı ve gücü…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emeksiz olmaz, emekte karşılıksız olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bağımsız Maden-İş Sendikası üyeleri SSS Holding şirketi Doruk Madencilik işçileri beş aydır ödenmeyen ücretleri ve diğer alacakları için Eskişehir Mihalıççık ilçesinde bulunan madenden Ankara’ya yürüme kararı alıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aylardan Nisan olmasına rağmen soğuk havada gece gündüz demeden yarı aç, yarı tok üşüyerek yolları tepeleri aşarak ekmek paraları için çoluk çocuğunun rızkını almak için Ankara’ya varıyorlar. Polis şiddetine ve baskısına direniyorlar. Sendika liderleri gözaltına alınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önce madencileri görmezden gelen iktidar mücadelenin etrafında yükselen dayanışmanın ve kamuoyu desteği ile çok daha görünür bir işçi eylemine dönüşünce mecburen masaya oturuyor ve madencilerin hakkı olan ödemelerin yapılacağını kabul ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı şekilde Gaziantep’te Bir-Tek-Sen sendikası başkanı Mehmet Türkmen tekstil sanayisinin güçlü olduğu bu şehirde Şireci Holdingin Sırma Halı fabrikasında ücretlerini alamayan işçiler direnişe geçiyor. Sonrasında sendika başkanı tutuklanarak cezaevine atılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi bu iki sendikanın tüzel kişilikleri var ama %1 olan işkolu barajını aşacak ve toplu iş sözleşmesi yetkisi alacak kadar üyeye sahip değiller ve buna rağmen diğer yetkili sendikalara mücadeleci sendikacılığın nasıl yapılacağını gösteriyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle yetkili sendikalar bu sendikaların mücadelesine destek olmuyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öyle ki Türk-İş’in, Hak-İŞ’in ve DİSK genel merkezleri Ankara’da olmasına rağmen madencilere ziyaret etmediler ve dolaysıyla destekte vermediler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden çünkü yapılan mücadeleci demokratik sendikacılığın kendileri için kötü örnek olduğu için…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğancı sendikacılık, işverenci sendikacılık ve devletçi sendikacılığın saltanatı sürsün diye rahatımız bozulmasın diye…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bakalım nereye kadar bu saltanat devam edecek.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/emeksiz-olmaz-emekte-karsiliksiz-olmaz-1777638183.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hatırla sevgilim</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hatirla-sevgilim-13213</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hatirla-sevgilim-13213</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de 1 Mayıs’ın yasal olarak kutlanmasına izin verilmesi, Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla paralellik gösterir. Muhtemelen hâkim oligarşi komünizm ve sosyalizmin artık “yakın tehlike” olmadığına karar vermiş olmalıdır. Elbette bu durumda, 12 Eylül’de ağır darbeler yemiş bulunan sol hareketlerin, Doğu Bloku’nun yıkılması ile uğradığı büyük moral çöküntünün de rol oynadığını görmek gerekir. Katılım ve mücadele gayreti açıkça düşmüştür. Elli sene boyunca gördüğüm şey, Türkiye’de toplumsal yaşamın ve siyasete aktif katılımın ölümle akraba olduğudur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1976. Ufak tefek olaylara rağmen ülkemiz standartlarında barışçıl olarak kutlanan bir “1 Mayıs” idi. Sıcak ve güneşli bir hava vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de bize komşumuz Yunanistan’dan üzücü bir haber geldi. Yunanlı şair ve sosyalist Aleksandros Panagulis Atina’da geçirdiği şüpheli bir trafik kazası sonucu öldü. Panagulis 1968’de askeri darbe lideri Georgios Papadopulos’a bir suikast girişiminde bulunmuş maalesef başaramamıştı. Ölümünden kısa bir süre önce darbenin gizli kalan işbirlikçilerini açıklamıştı. Cenazesinde halk ona “Athanatos&amp;Ölümsüz” ismini verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1977. Bu satırların yazarının katıldığı ikinci 1 Mayıs idi. Heyecanlı genç o gün çok istediği devrimin olacağını düşünmekteydi. Sabırsızlıkla kortej boyunca ileri geri yürüyor, devrimin başlamasını bekliyordu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Devrim değil ama tuhaf bir saldırı başladı. Kesin ölen sayısı hala bilinmiyor fakat 35-36 olduğu ileri sürülüyor. Sol için tam bir kâbus yaşandı. Yollarda öfke içinde koşuşturuyorduk. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1978. 1978 1 Mayıs’ı meydanda sessiz fakat büyük bir öfkenin dolaştığı bir gösteri idi. Kalabalık 1977’dekinden daha az değildi fakat o kadar içe atılmış bir öfke vardı ki sanırım saldırganlar bu kez pusuyla saldırmaya dahi cesaret edemediler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1979 sol içindeki farklılıklar ve güç mücadelelerinin iyice büyüdüğü bir ortamda geldi. Kahramanmaraş Katliamı’ndan sonra ilan edilen sıkıyönetim İstanbul’da 1 Mayıs’ta sokağa çıkma yasağı ilan etmiş, TKP etkisindeki sendikalar 1 Mayıs’ı İzmir’de anma kararı almış, pek çok sendika ve kuruluş da Taksim Meydanı’na ne bahasına olursa olsun çıkmaya karar vermişti. Sıkıyönetim komutanlığı pek çok önder kişiyi önceden gözaltına almıştı. Buna rağmen İstanbul’un çeşitli yerlerinde sokağa çıkan sosyalist ve işçiler işkencelerle gözaltına alındılar. Gözaltına alınanlar arasında TİP Genel Başkanı Behice Boran da vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1980’de anma ve kutlamalar Mersin dışında tamamen yasaklandı. Çorum’da adeta bir iç savaş başlamak üzereydi. Bütün yurtta sıkıyönetim havası vardı. Sol hareketler için bir askeri darbenin yaklaştığı sır değildi. Türkiye bir iç savaş iklimi içerisine girmişti. Beklenen buydu ve sol bir darbenin ülkeye hâkim olamayacağını düşünüyordu. Büyük bir direniş ve mücadele bekleniyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1981 yılında 12 Eylül darbecileri 27 Mayıs ve 1 Mayıs “Bahar Bayramı”nı kaldırdılar. Takvimlerden iki “bayram” eksilmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seneler sonra ilk kez 1 Mayıs ancak Emek Sineması’nın duvarları arasında kutlanılabildi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1988 da tekrar sokağa çıkıldı. Birkaç bin kişi Taksim Meydanı’nı zorladı. Polisle girişilen çatışmalarda pek çok kişi yaralandı 85 kişi gözaltına alındı ve karakollardan işkence sesleri yükseldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs 1989 uzun yıllar sonra en çatışmalı 1 Mayıs olacaktı. O yıl sadece Taksim zorlanmadı, İstanbul’un ve yurdun farklı yörelerinde polis ile göstericiler arasında yoğun çatışmalar oldu. Şişhane Yokuşu’ndaki çatışmalarda 18 yaşındaki işçi Mehmet Akif Dalcı başından silahla vurularak öldürüldü. Bu olay göstericileri daha da öfkelendirdi ve Taksim’e giden yollarda çatışmalar şiddetlendi. Çatışmalar Dolapdere, Mecidiyeköy’e kadar yayıldı. Şişli’de şiddetlendi. Ertesi gün Mehmet Akif Dalcı’nın cenazesinde Zeytinburnu’nda neredeyse tam bir gün sürdü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1990 1Mayıs’ı gözaltılar Mayıs’ı idi. 3000 civarında gösterici gözaltına alındı. 1991 benzer şekilde geçerken ilk kez 1992’de 1 Mayıs Gaziosmanpaşa’da yasal olarak kutlandı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de 1 Mayıs’ın yasal olarak kutlanmasına izin verilmesi, Doğu Bloku’nun yıkılmasıyla paralellik gösterir. Muhtemelen hâkim oligarşi komünizm ve sosyalizmin artık “yakın tehlike” olmadığına karar vermiş olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette bu durumda, 12 Eylül’de ağır darbeler yemiş bulunan sol hareketlerin, Doğu Bloku’nun yıkılması ile uğradığı büyük moral çöküntünün de rol oynadığını görmek gerekir. Katılım ve mücadele gayreti açıkça düşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elli sene boyunca gördüğüm şey, Türkiye’de toplumsal yaşamın ve siyasete aktif katılımın ölümle akraba olduğudur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yazık ki bunda değişen bir durum yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu hatırla sevgilim.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/hatirla-sevgilim-1777637700.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Emek: İnsanın kendini yaratması</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/emek-insanin-kendini-yaratmasi-13212</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/emek-insanin-kendini-yaratmasi-13212</guid>
                <description><![CDATA[1 Mayıs, bir tarih değildir. 1 Mayıs, bir fikirdir. 1 Mayıs zihniyeti şunu söyler: İnsan, emeğinin nesnesi değil öznesi olmalıdır. 1 Mayıs zihniyetinin ufku, insanın özgürleşmesine bakar. İnsanın özgürleşmesi, yalnızca ekonomik değildir. İnsanın özgürleşmesi, bedensel, düşünsel, duygusal ve varoluşsal olmalıdır. İnsan, kendi emeğini ve kendi bedenini özgürleştirebildiği ölçüde vardır. Emeği elinden alındığında insan, yalnızca geçimini değil, anlamını da kaybeder. Bedeni denetlendiğinde insanın, yalnızca hareketi değil, varlığı da daralır. İlişkisi tahakküme dönüştüğünde insanın, yalnızca yakınlığı değil, insanlığı da eksilir. İnsan, yeniden kurabildiği her emekte, her bedensel özgürlük anında, her dayanışmada, her şiirde ve her düşüncede kendi varlığını yeniden doğrultur, diriltir ve derinleştirir. İnsan, kendini kurduğu kadar vardır. İnsan, kendini ancak özgür emekle, özgür bedenle, özgür düşünceyle kurabilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, tamamlanmış ve mükemmel bir varlık değildir. İnsan, hazır bir özle dünyaya gelip yaşayan bir varlık değildir. İnsanın bu dünyadaki hayatı, emekle, ilişkilerle, ilgilerle, düşünmeyle, duyguyla, mücadeleyle, dayanışmayla yaşamaktır. İnsanın varlığı ve varoluşu, olmuş bitmiş bir şey değildir. Hayat, insan için sürekli yeniden başlayan bir yaratma ve yapma süreci ve deneyimidir. Emek, hayattır. Emek, insanın sürekli bir şey yapması ve yaptığı iş içinde kendini yaratmasıdır. El attığımız her işte, kurduğumuz her sözde, girdiğimiz her ilişkide, sahip olduğumuz her tutkuda emek vardır. Emeğimizle dünyaya iz ve isim bırakırız. Emeğimiz kadar kendimizi ve dünyayı biçimlendiririz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emek, ontolojik derinliğimizdir. Emek, üretimden, verimden, maaştan, performanstan ve mecburiyetlerden daha fazla bir durumdur. Emek, kendimizle ve dünyayla kurduğumuz asli ve derin ilişkidir. Emekle yaptığımız her şey, aslında bizi dönüştürmektedir. Emek, ekonomiden fazlasıdır. Emek, ontolojimizdir. Emeğimiz yoluyla dünyada varolduğumuzu ve yaşadığımızı gösteririz. Emeğimizle yaşar ve anlam üretiriz. Emekle ve özgürlükle üretilen anlam, insanı büyütür, besler ve geliştirir. Zorlamayla, dayatmayla, bastırmayla empoze edilen doğmalar, kimlikler, kurgular, kurumlar ve kaynaklar, insanı küçültür, köreltir ve karartır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın varoluşu emekle mümkündür. Emeğine yabancılaşan insan, kendine, hayata, dünyaya ve doğaya yabancılaşmıştır. Kendimizi ve dünyayı yaratan dinamik kaynak, emektir. Yaratıcılık ve yapıcılık, emekle mümkündür. Ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel ve dinsel sömürü, emeği insanı kuşatan ve tutuklayan demir bir kafese çevirmektedir. İnsanı kendi emeğinde kaybettiren her şey, sömürüdür. Çalışmasına rağmen kendisini bulamayan ve gerçekleştşirmeyen insan, kendine yabancılaşmıştır. Üreten ama ürettiğinin karşılığını alamayan insan, varlığını ve anlamını oluşturamaz ve her şeyini yitirir. Emek, var eder. Emeğin kendini gerçekleştirme, anlam ve varlık oluşturma deneyimi olmaktan çıkması insanı bir hiçliğe sürükler. İnsanı, varlık ve hiçlik durumuna sokan güç, emektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Varlık, insanın emeğiyle sürekli bağının olmasıdır. Hiçlik, insanın emeğiyle olan bağının kopmasıdır. Yaptığımız, ürettiğimiz, biriktirdiğimiz her şeyle bağımız devam etmelidir. Ne kadar çok şey yaptığımız önemli v öncelikli değildir. Önemli olan şey, emekle yaptığımız şeylerle bağımızın olup olmadığıdır. Yaptıığımız ve yaşadığımız şeylerle bağımızın kopması, bizi hiçliğe ve boşluğa düşürür. Fiziken yaşayan ama aşk, umut, değer ve anlam üretemeyen kişiler, sadece biyolojik olarak nefes alan, ama yaşamayı gerçekleştiremeyen varlıklardır. Emek, hiçliğe, boşluğa ve ölüme karşı verilmiş insani cevaptır. Yaptığımız sürece varız. Yokluğa karşı emeğimle yapıyorum cevabını verebiliyorsak, varız demektir. Anlamsızlığı, emekle kurduğumuz ve yaptığımız sürece aşabiliriz. Emek, boşluğa ve hiçliğe verilen yaratıcı yapma ve kurmadır. Doğmalar, kimlikler ve kurumlar, hiçbir şekilde insanı var edemezler ve anlam kaynağı olamazlar. İnsanı var eden anlam kaynağı, emektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, emeğiyle sömürülür. Emek sömürüsü, insanlığın en asli kötülük kaynağıdır. Bütün kötülükler, emek sömürüsünden kaynaklanır. Bütün kötülüklerin anası, emek sömürüsüdür. Hakim güçler, emek sömürüsünü rıza üreterek gerçekleştirirler. Emek sömürüsü, fabrikalarda, dilde, dinde, kültürde, okulda, ailede ve gündelik hayatta sürekli olarak üretilmektedir. Yoksulluğun kader, eşitsizliğin fıtrat, itaatin düzen olarak insana öğretildiği bir yerde yapılmak istenen şey, emek sömürüsüdür. Kader, fıtrat ve itaat adı altında üretilmek ve örtülmek istenen şey, emek sömürüsüdür. Emek sömürüsünün görünmezleşmesi için kader, fıtrat ve itaat gibi yalanlar ve yanılsamalar kutsal gerçekler ve doğmalar olarak dayatılmaktadır. Emek sömürüsünü gerçekleştirmek için iktidar sahipleri, insanları sadece çalıştırmakla yetinmezler. İktidar sahipleri, emek sömürüsünü gerçekleştirmek için çalışmanın anlamını da yazarlar ve kendi anlam yalanlarını hakikat olarak insanlara empoze ederler. İdeoloji, aile, devlet, gelenek ve din, emeği yönettiği gibi, emeğin anlamına da el koyar. Emek için en tehlikeli olan şey, sorgulanmayan ve konuşulmayan kimliklerdir, doğmalardır, dinlerdir, düzenlerdir, partilerdir, otoritelerdir. Güç sahipleri, emek sömürüsünü her şeyi normalleştirmek suretiyle yaparlar. Normal görünen ve işleyen şeyler, aslında insana karşı yapılan ve işlenen şiddet ve sömürüdür. Emek sömürüsünü, insanın normal alışkanlığı haline sokarlar. Alışkanlık, tahakkümün ve sömürünün en sessiz, görünmez ve ileri biçimidir. İnsanın kendi emeğine karşı yapılan şiddeti ve sömürüyü zorbalık olarak görmesi yerine hayatın olağan akışında işleyen düzen olarak görmesi, insanın eleştirel düşünme yeteneğinin körelmesi ve kısırlaşması anlamına gelmektedir. Eleştirel aklın olmadığı yerde emek sömürüsü kaçınılmaz olarak olağanlaşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs, emek sömürüsüne karşı aklı, duyguyu ve duyarlılığı en üst düzeyde canlı tutma çabasıdır. 1 Mayıs, salt işçi bayramı değildir. 1 Mayıs, insan emeği ve insan onuru arasındaki bağın hatırlanmasıdır, anlaşılmasıdır, anlatılmasıdır. İnsan onuru, çalışmakla kazanılan bir değerdir. İnsan onurunu kaybettiren şey, emek sömürüsüdür. İnsan onurunu koruyan şey, emeğin özgürleşmesidir. Emekçinin onuru, sadece aldığı ücretle ölçülemez. Emekçi bireyin onurunun ölçüsü, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olup olmadığıdır. Emek tecrübesinde belirleyici ölçüt, özgürlüktür. 1 Mayıs zihniyeti, önümüze şu meydan okuyucu soruyu koymaktadır: İnsan, kendi emeğinin öznesi mi olacak, yoksa başkaları tarafından tanımlanan bir düzenin nesnesi mi olacak?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, kendi hayatının şiirini emeğiyle yazandır. Emek, sadece maddi ürünler üretmek değildir. Emek, sevgi, dayanışma, gelecek, umut, ümit, tutku üretmektir. Emek, kaba ve katı bir zorunluluk ve yük değildir. Emek, insanın çoğalması, büyümesi ve genişlemesidir. Emek, insanı yalnızlaştırmaz. Emek, insanı bir başka insana bağlar. Emekle birbirine bağlanan insanlar, Nazım Hikmet’in bahsettiği büyük insanlığı meydana getirirler. Büyük insanlık, emeğin ürünüdür. Barışçıl ve eşit yaşamanın zemini, emektir. Emeğimizle yaşarken sevebilir, edebiyat yapabilir, müzik yapabilir, sevişebilir, çoğalabilir, felsefe geliştirebilir, doğayı keşfedebiliriz. Emeğin kuru ve kaba bir zorunluluktan çıkartılarak insani bir yaratım ve yapma alanına dönüştürülmesi, bütün insanlığın önündeki en çetin meydan okumadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emek, üretimdir. Ürettikçe emek, dünyayla duyusal bir temas, toprakla, bedenle ve yaşamla kurduğumuz bir ilişki ve diyalog deneyimine dönüşmektedir. Emek, ilişkidir. Emek, ekmektir. Ekmek, bizi yaşatan dokunuştur, yakınlıktır, anlamdır, estetiktir ve sıcaklıktır. Emek, bedenin tüketilmesi ve zayıflatılması değildir. Emek, bedenin, dünyayla kurduğu aktif ilişkidir. Beden, önemlidir. Beden, emektir. İnsan, bedeniyle yaşamakta, hissetmekte, arzulamakta, yorulmakta, direnmektedir. Bedenin bastırılması, dünyayla ve doğayla ilişkimizin bastırılmasıdır. Özgür beden yoksa, özgür düşünme de yoktur. Bedensel özgürlük, cinsellikten veya giyim meselesinden ibaret değildir. Bedensel özgürlük, insanın kendi varoluş ritmini belirleyebilmesi meselesidir. Bedenin üzerinde oturan ve oturtulan her otorite, bireyin dünyadaki dolaşımını ve illişkisini sınırlamakta ve yasaklamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarih boyunca despotik iktidar biçimlerinin kurulması için hiçbir anlamı ve gerçekliği olmayan doğmalar üretilmiştir. Emeğe hiçbir ahlaki ve hukuki değer kazandırmayan köhnemiş doğmalar, kalıblar, kaynaklar ve yapılar, kurumsal, siyasal ve sosyal tahakküm biçimleri üretmişlerdir. Doğmatizm, emek sömürüsünü sağlayan denetim ve yönetim mekanizması işlevi görmüştür. Doğmatik teopolitik, bireyin bedenine, arzularına, görünüşüne, yaşam tarzına ve emeğine hep tahakküm etmek istemiştir. Despotik teopolitik, bireye özne olarak değil, itaat etmek zorunda olan beden olarak bakmaktadır. Doğmatik teopolitiğin bizzat kendisi emek ve insan sömürüsüne kaynaklık etmektedir. Teopolitik tahakküm düzeni ve zihniyeti, bedeni, bilinci, emeği ve hayatı kapatan despotizmdir. Teopolitik despotizm, hiçbir şekilde kendisinin eleştirilmesine ve sorgulanmasına izin vermemektedir. Teopolitik despotizmde özgürlük yoktur, onur yoktur, emek yoktur, eleştiri yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otoriter ve totaliter sömürü düzenleri, insanları ekonomik, arzusal, sosyal, siyasal ve manevi açılardan biçimlendirmek ve yönetmek isterler. Otoriter ve totaliter düzenlerin ihtiyaçları bireyin ihtiyaçları olarak dayatılır. Sömürü düzenlerinde uyum özgürlük, tüketim doyum, işlevsellik anlam olarak sunulur. Sömürü düzenlerinde emeğin, özgürleştirici bir yaratım olarak bir anlamı yoktur. Sömürü düzenlerinde emek, sisteme uyum üretme aracıdır. Sistemin devamı için insan çalışır, düzen varolur ve düzenin çarkları işlemeye devam eder. Emeğin sömürüldüğü düzenler, insani ve içsel derinliği yok ederler. Sömürü düzenleri, emeğin insanın kendini gerçekleştirmesi olduğu gerçeğini yok ederler. İnsanlar, daha fazla şeye sahip olmanın kendileri için tek güvenlik yolu olduğunu düşünmeye başlarlar. İnsanlar, kendilerini korumak ve daha fazla şeye sahip olmak için emeklerini harcama yoluna giderler. Daha fazla şeye sahip olmak için harcanan emek, insanı açmaz, oluşturmaz, genişletmez ve ferahlatmaz. Daha fazla şeye sahip olmak için harcanan emek, benliği daraltır, kapatır ve boğar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın kendi anlamını ve hayat stilini kurması, emekle mümkündür. Dışsal otoriteler, hazır kalıplar, dogmatik yapılar bireyin kendi varlığını yorumlama gücünü baskıladığında, emek de özgürlük alanı olmaktan çıkar. İnsanın kendi zamanına, kendi bedenine, kendi ilişkilerine ve kendi emeğine sahip çıkabilmesi gerekir. Özne olamayan insan, emeğinin de öznesi olamaz. Hazır anlamlarla yaşayan birey, kendi hayatını kurmaktan çok, kendisine verilen hayatı tekrar eder. Bu tekrar, hiçliğin başka bir yüzüdür. İnsanın en derin kaybı, sadece yoksulluk değildir. İnsanın en derin kaybı, kendi hayatının anlamını başkalarına devretmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emek, sevmektir. Bu ifade, pornografik bir yönelim değildir. Bu ifade, bedenin, ilişkinin ve karşılıklılığın emeğini anlatır. İnsan ilişkileri kendiliğinden kurulmaz. Sevgi, temas, yakınlık, güven, sabır, açıklık, kırılganlık ve karşılıklı dönüşüm ister. İki insanın bedenleri ve ruhları arasında kurulan gerçek yakınlık, yalnız dürtü değildir. Sevgi, emekle örülen bir varoluş alanıdır. Sevmek, eğer rıza, karşılıklılık ve özgürlük içinde yaşanıyorsa, insanın kendini ve ötekini tanımasının en yoğun biçimlerinden biri olabilir. Sevgide beden, bir nesne değil, ilişkisellik alanıdır. Emek yalnız fabrikada, okulda ya da ofiste verilmez. Emek, bazen bir bakışta, bazen bir dokunuşta, bazen bir yakınlığı taşıyabilmekte verilir. İnsan, emeğini, severken verir. Gerçek yakınlık, zahmetsiz değildir. Sevmek, yaşamın bedenle kurduğu en yoğun emek biçimlerinden biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Emek, yalnız ekonomik bir faaliyet değildir. Emek, varoluşun, bedenin, ilişkinin, özgürlüğün ve onurun kesişim noktasında duran insanî bir olaydır. Hiçlik ise bu alanların kopmasıyla büyür. İnsan, kendi emeğinin anlamını kaybettiğinde, kendi bedenine yabancılaştığında, kendi ilişkisini kuramadığında ve kendi hayatını yorumlayamadığında, yorgun düşer ve varlığının merkezini kaybeder. Özgürlük, soyut bir hak değildir. Özgürlük, emeğin, zihnin, bedenin ve anlamın geri kazanılmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Mayıs, bir tarih değildir. 1 Mayıs, bir fikirdir. 1 Mayıs zihniyeti şunu söyler: İnsan, emeğinin nesnesi değil öznesi olmalıdır. 1 Mayıs zihniyetinin ufku, insanın özgürleşmesine bakar. İnsanın özgürleşmesi, yalnızca ekonomik değildir. İnsanın özgürleşmesi, bedensel, düşünsel, duygusal ve varoluşsal olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, kendi emeğini ve kendi bedenini özgürleştirebildiği ölçüde vardır. Emeği elinden alındığında insan, yalnızca geçimini değil, anlamını da kaybeder. Bedeni denetlendiğinde insanın, yalnızca hareketi değil, varlığı da daralır. İlişkisi tahakküme dönüştüğünde insanın, yalnızca yakınlığı değil, insanlığı da eksilir. İnsan, yeniden kurabildiği her emekte, her bedensel özgürlük anında, her dayanışmada, her şiirde ve her düşüncede kendi varlığını yeniden doğrultur, diriltir ve derinleştirir. İnsan, kendini kurduğu kadar vardır. İnsan, kendini ancak özgür emekle, özgür bedenle, özgür düşünceyle kurabilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/emek-insanin-kendini-yaratmasi-1777637479.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hala gerçek mi?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hala-gercek-mi-13211</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hala-gercek-mi-13211</guid>
                <description><![CDATA[Mesele artık sadece “doğruyu bulmak” değil. Mesele, gerçeğin hâlâ var olduğuna ve hukukun hâlâ bir anlam taşıdığına dair zemini kaybetmemek. Çünkü o zemin çöktüğünde, geriye tartışılacak bir hakikat değil — sadece rekabet eden şüpheler kalır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Modern siyaset artık yalnızca fikirlerin, programların ya da ideolojilerin rekabet alanı değil. İçinde yaşadığımız çağ,&nbsp;Byung-Chul Han’ın kavramsallaştırdığı haliyle bir "enfokrasi" düzenine işaret ediyor. Yani enformasyonun hakikatin yerini aldığı; görünürlüğün gerçekliğin önüne geçtiği bir düzen.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Han’ın&nbsp;“Enfokrasi”&nbsp;kitabında vurguladığı gibi, iktidar artık bilgiyi saklayarak değil, onu aşırı üretip dolaşıma sokarak kurulur. Enformasyonun bolluğu, hakikati daha erişilebilir kılmaz; aksine onu bulanıklaştırır. Gürültü arttıkça anlam dağılır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye'de son dönemde muhalefet aktörlerine yönelik dolaşıma giren videolar ve içerikler bu çerçevede okunmayı hak ediyor. Bu içeriklerin önemli bir kısmı, siyasi tartışmayı politik zeminden koparıp kişisel hayatlara indirgeme eğiliminde. Tartışma, "ne söylüyor?" sorusundan "nasıl bir insan?" sorusuna kaydırılıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu kayma tesadüfi değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Enfokratik düzende siyaset, programlar üzerinden değil algılar üzerinden yürür. Çünkü algı hızlıdır, duygusaldır ve kolay yayılır. Bir video, saatler süren bir politika tartışmasından daha etkili olabilir. Üstelik doğruluğu tartışmalı olsa bile. Hatta bazen tam da bu tartışmalı olma konusu, onun yayılma gücünü artırır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak bugün geldiğimiz noktada mesele yalnızca itibarsızlaştırma kampanyalarıyla sınırlı değil. Daha derin, daha sarsıcı bir kırılma yaşıyoruz: Gerçeklik duygumuzu kaybediyoruz.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Açılan davalar, gözaltılar, tutuklanan isimler… Eskiden bu gelişmeler "ne oldu?" sorusunu doğururdu. Bugün ise giderek daha fazla insan ilk refleks olarak şunu soruyor: "Bu gerçekten mi oldu, yoksa bir projenin parçası mı?" Bu soru, sağlıklı bir sorgulamanın değil; yaygınlaşmış bir güvensizliğin göstergesi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve belki de en tehlikelisi şu: Bu şüphe artık istisna değil, norm haline geliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu noktada&nbsp;Byung-Chul Han’ın işaret ettiği tehlike somutlaşıyor: Enformasyon fazlası, eleştirel düşünceyi güçlendirmek yerine onu felç edebiliyor. Her şeyin tartışmalı hale geldiği bir ortamda, hiçbir şeyin kesinliği kalmıyor. Şüphe, hakikate ulaşmanın aracı olmaktan çıkıp, hakikatin yerine geçiyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa burada asıl mesele siyaset değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer bir toplumda insanlar hukuki süreçlere bile "gerçek mi, yoksa kurgu mu?" diye bakmaya başlamışsa, bu durum hukukun kendisini aşındırmaya başlamış demektir. Hukuk yalnızca kararlarla değil, o kararlara duyulan güvenle var olur. Güven zedelendiğinde, en doğru karar bile ikna edici olmaktan çıkar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu nedenle bugün yaşananları sadece muhalefete yönelik bir itibarsızlaştırma stratejisi olarak görmek eksik kalır. Çünkü bu süreç yalnızca siyasi aktörleri hedef almıyor; aynı zamanda hukukun meşruiyet zeminini de aşındırıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve bu, çok daha büyük bir tehlikedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü siyaset doğası gereği serttir, değişkendir, hatta zaman zaman kirlenir. Ama hukuk, o sertliğin ve belirsizliğin içinde ayakta kalan son zemindir. Eğer o zemin de kayganlaşırsa, artık kimse için sağlam bir yer kalmaz. O zaman tartışma, kimin haklı olduğu değil; neyin gerçek olduğu sorusuna dönüşür.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki bu noktada ne yapmalı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu soruya verilecek cevap, çoğu zaman beklendiği kadar büyük ya da karmaşık değil. Ama zor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü mesele artık sadece doğru bilgiye ulaşmak değil; doğru olanın varlığına yeniden inanabilmek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün en temel ihtiyaç, reflekslerimizi yavaşlatmak. Her gördüğümüze anında tepki vermemek. Her dolaşıma gireni gerçek kabul etmemek. Çünkü enfokratik düzende asıl güç, yalnızca üretenlerde değil; sorgulamadan tüketenlerde ortaya çıkar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama bundan da önemlisi şu:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğer bir toplumda insanlar hukuki süreçleri dahi birer “senaryo” gibi okumaya başlamışsa, burada bireysel dikkat yetmez. Bu, yapısal bir aşınmadır. Ve bu aşınma, yalnızca siyasal aktörleri değil, hukukun kendisini hedef alır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hukukun itibarı, bir kez zedelendiğinde kolay geri gelmez. Çünkü hukuk, sadece adalet dağıtmakla değil; adaletin var olduğuna dair inancı sürdürmekle ayakta kalır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O inanç kaybolduğunda, mahkeme kararları hükmünü yitirmez belki ama anlamını yitirir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve anlamını yitiren bir hukuk düzeninde, artık kimse gerçekten güvende değildir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu yüzden mesele artık sadece “doğruyu bulmak” değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Mesele, gerçeğin hâlâ var olduğuna ve hukukun hâlâ bir anlam taşıdığına dair zemini kaybetmemek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü o zemin çöktüğünde, geriye tartışılacak bir hakikat değil — sadece rekabet eden şüpheler kalır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">*Byung-Chul Han,&nbsp;<strong>Enfokrasi: Dijitalleşme ve Demokrasinin Krizi</strong>, Ketebe Yayınları, 2022.</span></em></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/hala-gercek-mi-1777662215.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Okul cinayetleri politiktir, çözümü de</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/okul-cinayetleri-politiktir-cozumu-de-13210</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/okul-cinayetleri-politiktir-cozumu-de-13210</guid>
                <description><![CDATA[Toplumsal dayanışma yalnızca mum yakmak değildir. Asıl dayanışma; o mumu yakmadan önce, o çocukların büyüdüğü mahallelere eşit kaynak aktarmak, okullarına nitelikli öğretmen göndermek, karınlarını doyurmak ve onları gerçekten dinlemektir. Bu isimlerin her yıl büyüyen bir listeye dönüşmemesi için gereken tek şey siyasi iradedir. Araçlar elimizde. Bilgi elimizde. Model elimizde. Eğitime yatırım politik bir tercihtir. Ve bu tercihi doğru yapmak, bir lütuf değil; devletin çocuklarına olan borcudur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye arka arkaya iki okul faciasıyla sarsıldı. Şanlıurfa'nın Siverek ilçesinde bir lisenin eski öğrencisi okula pompalı tüfekle girdi, 16 kişiyi yaraladı, ardından hayatına son verdi. Henüz o acı dinmemişken, Kahramanmaraş'ta 14 yaşındaki bir çocuk sırt çantasına koyduğu beş silahla okuluna gitti ve iki sınıfı taradı. Sekizi öğrenci, biri öğretmen 10 kişi hayatını kaybetti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Toplum şoke oldu. Haklı olarak. Ama şok politikaya dönüşmezse geçer gider. Taziyeler biter, soruşturmalar sürüncemede kalır ve bir sonraki saldırıda yeniden başlarız. Bu döngünün kırılması gerekiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>“</strong><strong>Mü</strong><strong>nferit</strong><strong>” Artık Yetmiyor</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her seferinde aynı kelimeyi duyuyoruz: münferit. Bireysel vaka. Terörle bağlantısı yok. Soruşturma başlatıldı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki birbirini günler içinde izleyen, farklı illerde, farklı faillerce gerçekleşen saldırılar hâlâ münferit midir; yoksa bu olaylar bir sistemin ürettiği semptomlar mıdır? Bu ayrımı yapmadan konuyu münferitliğe bağlamak, yangını söndürmek yerine dumanı dağıtmaya çalışmaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Bu Çocuklar Neden Bu Kadar Ö</strong><strong>fkeli?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu soruyu failleri aklamak için değil, gerçek çözüme giden yolun kapısını aralamak için soruyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şiddet olaylarına bakıldığında karşımıza çıkan ilk gerçek şudur: bu olayların büyük çoğunluğu ergenlik çağında yaşanıyor. Bu tesadüf değil; ancak ergenliği tek başına bir risk faktörü olarak görmek yanıltıcı olur. Nörobilim alanında ergenlik araştırmalarının önde gelen isimlerinden Temple Üniversitesi'nden psikolog Laurence Steinberg ve Cornell Üniversitesi'nden nörobilimci B.J. Casey'nin çalışmaları, bu dönemin beyin gelişimindeki yapısal bir dengesizlikle şekillendiğini ortaya koyuyor: Duygu ve ödül işlemeyle ilgili beyin bölgeleri hız kazanırken, dürtü denetiminden ve mantıksal kararlardan sorumlu prefrontal korteks henüz olgunlaşmamıştır. Steinberg bu durumu, güçlü bir motoru fren sistemi yerli yerine oturmadan çalıştırmaya benzetir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak bu biyolojik gerçeklik tek başına şiddeti açıklamaz. Aynı araştırmalar şunu da vurguluyor: söz konusu nörogelişimsel özellik, yoksulluk, dışlanma ve şiddete maruz kalma gibi toplumsal risk faktörleriyle bir araya geldiğinde çok daha yıkıcı bir potansiyele dönüşüyor. Ergenlik bir kader değil; onu patlayıcı hâle getiren zemin, toplumsal ihmaldir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sosyal dışlanmanın şiddetle ilişkisini inceleyen çok sayıda çalışma, kronik reddedilmenin — akran zorbalığı, sosyal izolasyon, karşılıksız sevgi — okul saldırılarını gerçekleştiren ergenlerde ortak bir zemin oluşturduğunu gösteriyor. ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri'nin (NIH) geniş ölçekli gençlik şiddeti raporları ise düşük sosyoekonomik düzey ve yoksulluğun ergenlik çağında şiddet için orta düzeyde ama tutarlı risk faktörleri olduğunu belgeliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Cinsiyet meselesine de burada değinmek gerekiyor. Erkek çocuğa iletilen 'sert ol, ağlama, güçlü dur' mesajı, duygularını sağlıklı biçimde ifade edecek araçları elinden alır. Duygularını ifade etmeyi öğrenememiş bir çocuk, o birikimi eninde sonunda başka bir yolla dışarı çıkarır. Çoğu zaman öfkeyle, bazen şiddetle.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki bu enerji neden sağlıklı kanallara akamıyor? Çünkü o kanallar tıkalı. Gençler etrafa bakıyor ve şunu görüyor: torpil kazanıyor, liyakat kaybediyor. Sahte diplomalarla elde edilmiş unvanlar, siyasi kayırmacılık. Çalışmak artık geleceği garanti etmiyor. Bu tablo bir gencin sisteme olan inancını kemiriyor. İnancını yitiren gencin kurallara bağlılığı da zayıflıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Kantindeki Yarım Tost</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Okulun kantininde, margarinle yağlanmış bayat ekmeğe basılmış yarım tostu veresiye yazdıran çocuğu düşünün. O çocuk her sabah okula geliyor, aç geliyor ve utanarak defteri uzatıyor. O defterde biriken sadece borç değil; damgalanma hissi, aşağılanma korkusu, 'ben burada istenmiyor muyum?' duygusu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">O çocuğa sesleniyorum: Senden özür dilerim. Bu senin suçun değil. Bu, seni bu hâlde okula göndermek zorunda kalan sistemin suçudur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aç bir çocuk öğrenemez. Öğrenemeyen çocuk sisteme dahil olamaz. Dahil olamayan çocuk yabancılaşır. Ve yabancılaşan çocuk; öfkesini, umutsuzluğunu eninde sonunda bir yere boşaltır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu süreç çoğu zaman zincirleme ilerler: ekonomik yoksulluk, psikolojik stres, aile içi çatışma, çocuk ve ergenlerde davranış sorunları ve ardından okul ortamında şiddet. Bu nedenle şiddeti yalnızca okul içinde görülen bir problem olarak değerlendirmek yeterli değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Ekranlar ve Oyunlar da Bir Şeyler Öğretiyor</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Suç, mafya ve silah odaklı diziler bir örümcek ağı gibi neredeyse tüm televizyon kanallarını sarmış, her akşam prime time'da yayınlanıyor. Bu yapımlar şiddeti çözüm yöntemi olarak adeta açıkça dayatıyor. Kanlı intikam sahneleri, güç göstergesi olarak sunulan silah, romantize edilen mafya kültürü; bunlar milyonlarca çocuğun zihnine yıllarca, her gece işleniyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Buna bir de şiddet içerikli bilgisayar oyunlarını ekleyin. Saatlerce süren bu deneyimler; çocuğun dış dünyayla kurduğu bağı zayıflatıyor, empatiyi köreltiyor, şiddeti olağanlaştırıyor. Akran zorbalığı ve fiziksel şiddet de artık sosyal medya aracılığıyla normalleşiyor. Dövüş videoları paylaşılıyor, izleniyor, alkışlanıyor. ABD'de yaşanan okul saldırılarını uzaktan izlerken 'bu bizde olmaz' diyorduk. Olmazdı, ama oldu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>O </strong><strong>Çığlığı Kim Duyacak?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Siverek'teki saldırgan, saldırıdan günler önce okulun sosyal medya hesabına 'Hazır olun, bu okulda birkaç gün sonra saldırı olacak' yazmıştı. Bu bir çığlıktı. Kimse duymadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa o çığlığı duyacak insanlar var: psikolojik danışmanlar, PDR uzmanları... Bu meslek grubu tam da bunun için yetiştirilmişti. Bir çocuğun içe kapanışını, öfkesini, yalnızlığını, kırılganlığını fark etmek için. Silah çocuğun eline geçmeden önce o sinyali okumak için.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ama bugün atama bekleyen yüzlerce PDR uzmanı evde oturuyor. Okullarda ise o kadrolar boş. Bir uzman beş yüz öğrenciye bakıyor ve zamanının büyük bölümünü idari işlerle geçiriyor. Bu, bürokratik bir zafiyet değil; doğrudan bir güvenlik açığıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aynı şekilde, okul sosyal hizmeti büyük bir önem taşımaktadır. Okullar sadece eğitim verilen yerler değil, aynı zamanda çocukların risklerinin erken fark edilebildiği, koruyucu ve önleyici müdahalelerin yapılabildiği kritik alanlardır. Bu süreçte sosyal hizmet uzmanları, psikologlar, psikolojik danışmanlar, çocuk gelişimciler, psikiyatristler ve yerel yönetim birimleri birlikte çalışmak zorundadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Güvenlik Kamerası Öfkeyi Durduramaz</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Saldırıların ardından gelen ilk öneri her zaman aynıdır: daha fazla kamera, daha sıkı kapı denetimi, okullara güvenlik personeli. Bu önlemlerin sınırlı bir değeri vardır; ama bunları çözümün merkezine koymak büyük bir yanılgıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">ABD, okul güvenliğine dünyanın en fazla kaynağını ayıran ülkelerden biridir. Metal dedektörler, silahlı güvenlik görevlileri, aktif atıcı tatbikatları; sonuç ortada: saldırılar azalmadı. Dahası araştırmalar, güvenlik odaklı bu dönüşümün okul iklimini olumsuz etkilediğini, öğrencilerde kronik stres ve yabancılaşma yarattığını ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Okullar; denetim ve kontrol alanına değil, güven ve aidiyete dayalı bir ortama ihtiyaç duyuyor. Gerçek güvenlik; bir çocuğun okulda tanındığını, dinlendiğini ve değer gördüğünü hissetmesidir. Özetle: Merkezinde güvenlik olan değil, içinde güvenlik de olan bir çözüm modeline geçilmelidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Dünya Biliyor, Biz Neden Bilmiyoruz?</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Finlandiya, Japonya, Kanada, Almanya, İsveç, Singapur. Bu ülkelerin eğitim sistemleri tesadüfen başarılı değil. Hepsinin ortak paydası şu: öğrenciyi bir sınav nesnesi değil, gelişen bir birey olarak gören anlayış. Öğretmene toplumsal itibar veren yapı. Psikolojik desteği sistemin zorunlu bir parçası olarak sunan örgütlenme. Müfredatı siyasete değil bilime dayandıran anlayış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye'nin bu modelleri birebir kopyalaması gerekmez. Ama özgür düşünmeyi, eleştirel aklı, özgüveni ve vicdanı merkeze almayı kendi kültürel ve sosyal gerçeklikleriyle harmanlayan özgün bir model kurmak hem mümkün hem de zorunludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun için önce dürüst bir itiraf gerekiyor: Son çeyrek yüzyılda Türkiye'de uygulanan eğitim politikaları bu ilkelerden giderek uzaklaştı. 'Maarif modeli' adı altında sunulan düzenlemeler, bilimden değil ideolojiden beslendi. Ortaya çıkan şey bir eğitim çarpıklığından başka bir şey olamadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Yapılabilir Olan Var </strong><strong>— </strong><strong>ve Kanıtı da Var</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin hayata geçirdiği Yuvamız İstanbul, Halk Süt ve okul yemeği projeleri, doğru sosyal politikanın gerçek sonuçlar ürettiğini gözler önüne seriyor. Bu programlar sadece sosyal yardım değil; bir çocuğa 'sen burada görülüyorsun, değer taşıyorsun' mesajı veren politika araçlarıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Uluslararası araştırmalar açıkça ortaya koyuyor: Erken yaşta sunulan nitelikli destek, yetişkinlikte şiddet ve suç eğilimini anlamlı ölçüde düşürüyor. İstanbul'da işe yarayan Siverek'te de işe yarar. Kahramanmaraş'ta da. Türkiye'nin her köşesinde de. Bu uygulamaların ulusal ölçeğe taşınması için gereken ne vizyon eksikliği ne teknik kapasite. Gereken siyasi iradedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Hükü</strong><strong>mete Somut </strong><strong>Öneriler</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yapılması gerekenler bellidir:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her çocuk devlet okulunda ücretsiz, sıcak ve doyurucu en az bir öğün yemek yiyebilmelidir. Kantinde veresiye defteri tutan çocuk kalmamalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Her okulda yeterli sayıda PDR uzmanı aktif olarak görev yapmalıdır. Evde atama bekleyen uzmanlar derhal okullara kazandırılmalı; bu uzmanlar idari işlerden değil çocuklardan sorumlu olmalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Okullarda güvenlik ihtiyacı gerçektir; ancak bu ihtiyaç, okulları katı bir denetim alanına dönüştürerek karşılanamaz. Görevlendirilecek personelin çocuk gelişimi ve pedagoji konusunda yeterli bir formasyon almış olması zorunludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eğitim sistemi, siyasi müdahaleden bağımsız ve bilim temelli olarak yeniden kurulmalıdır. Öğretmenin mesleki saygınlığı yeniden inşa edilmeli, öğrenci eleştirel düşünen bir birey olarak yetiştirilmelidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ruhsatlı silahların hane içinde güvenli muhafazasına ilişkin standartlar güçlendirilmelidir. Bir babanın kasasındaki silah 14 yaşındaki çocuğun eline geçiyorsa denetim mekanizmaları çökmüş demektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Şiddet içerikli yayın ve oyunlara yönelik denetim standartları güçlendirilmeli, medya okuryazarlığı gerçek anlamda okul müfredatına taşınmalıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Furkan. Belinay. Zeynep. Şuranur. Kerem. Adnan. Yusuf. Bayram Nabi.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kahramanmaraş'ta o öğle saatinde sınıflarında hayatını kaybeden çocukların isimleri bunlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black"><strong>Son Söz</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Toplumsal dayanışma yalnızca mum yakmak değildir. Asıl dayanışma; o mumu yakmadan önce, o çocukların büyüdüğü mahallelere eşit kaynak aktarmak, okullarına nitelikli öğretmen göndermek, karınlarını doyurmak ve onları gerçekten dinlemektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu isimlerin her yıl büyüyen bir listeye dönüşmemesi için gereken tek şey siyasi iradedir. Araçlar elimizde. Bilgi elimizde. Model elimizde. Eğitime yatırım politik bir tercihtir. Ve bu tercihi doğru yapmak, bir lütuf değil; devletin çocuklarına olan borcudur.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/05/okul-cinayetleri-politiktir-cozumu-de-1777636530.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Var olmak direnmektir</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/var-olmak-direnmektir-13206</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/var-olmak-direnmektir-13206</guid>
                <description><![CDATA[Yeraltından yükselen o sese selam olsun. O sesi destekleyen tüm kahramanlara selam olsun. Sendika yöneticisi Başaran Aksu’ya selam olsun. 1886’da Spies’in sözlerini hatırlatan ve o kararlılığı devam ettiren cümleleri ne güzeldi değil mi: ‘‘Bizi gözaltına alarak, tutuklayarak bu ateşi söndüreceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Biz gideriz, yerimize binlerce madenci gelir. Bu kavga hürriyet ve ekmek kavgasıdır.’’ 1 Mayıs, birliğin, alın terinin ve dayanışmanın günü,  kutlu olsun.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1886 yılında, Chicago’da başlayan ve tüm Amerika Birleşik Devletlerine yayılan sekiz saatlik iş gücü mücadelesi, işçi sınıfı tarihinin en kritik dönemeçlerinden birine dönüşür. On binlerce işçi, insan onuruna yaraşır çalışma koşulları talebiyle sokaklara çıkar. Ancak bu talepler, devlet ve sermaye ittifakının sert müdahalesiyle karşılaşır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">4 Mayıs 1886’ da gerçekleşen Haymarket Olayı, bu gerilimin kırılma anı olur. Barışçıl bir miting sırasında patlayan bir bomba, işçi hareketine yönelik büyük bir baskı dalgasının bahanesine dönüştürülür. Olayın faili hiçbir zaman kesin olarak belirlenememiş olmasına rağmen, aralarında Albert Parsons ve August Spies’in de bulunduğu işçi önderleri, siyasi bir yargılama süreci sonucunda idama mahkum edilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">Albert Parsons, boynuna ilmek geçirilmeden hemen önce tarihin suratına şu gerçeği haykırır:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">“</span><em><span style="color:#1b1c1d">Suçsuzum. Bunu bütü</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">n d</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ünya biliyor. Ama suçsuz olduğ</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">um i</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ç</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">in de</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ğ</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">il; i</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">şçi haklarını savunduğum, sosyalist olduğ</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">um i</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ç</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">in as</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ılıyorum</span></em><span style="color:#1b1c1d">.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">Bu söz, hukukun bir tarafsızlık masalı değil, egemen sınıfın elinde bir infaz aracı olduğunun tescilidir de aynı zamanda.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">Parsons ve yoldaşları, bir cinayetin faili oldukları için değil; sermayenin sömürü imparatorluğuna "hayır" dedikleri için katledildiler. Dar ağacına gönderilen tek başına bir beden değil, ayağa kalkan bir sınıftı yani. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">Onlarla aynı kaderi paylaşan August Spies ise mahkeme salonunda cellatlarının gözlerinin içine bakarak sönmeyecek bir yangını müjdelemişti: “</span><em><span style="color:#1b1c1d">Bizi asabilirsiniz, ama bu hareketi ezemezsiniz. Burada bir kıvı</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">lc</span></em><em><span style="color:#1b1c1d">ımı ezeceksiniz, ama o ateş her yerde yükselecek</span></em><span style="color:#1b1c1d">.’’</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#1b1c1d">Bugün bu sözleri birer nostaljik hatıra gibi anmak, en basit ifadeyle, o mirasa ihanettir. Çünkü o mücadelenin büyüklüğüne ve gücüne inananların, bu uğurda hayatlarını ortaya koyanların en büyük arzusu anılmak değil; yarım bıraktıkları kavganın tamamlanmasıdır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün, bu tarihsel miras yalnızca kitaplarda yaşamıyor. Son günlerde yaşanan Doruk Maden eylemleri, bu mücadelenin hâlâ ne kadar acı, ne kadar gerçek olduğunu yüzümüze çarpıyor. İşçiler günlerce, aç, uykusuz, yorgun, ama vazgeçmeden direndi. Sadece haklarını istemek için, sadece duyulabilmek için, bedenlerini ortaya koymak zorunda kaldılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekranlara yansıyan o görüntüler kolay izlenir değildi. Bir insanın bu kadar görünmez bırakılmasının, bu kadar yok sayılmasının ağırlığı vardı o karelerde. Yorgun yüzler, suskun bakışlar, ama içten içe büyüyen bir öfke… Ve belki de en çok, insanın içini sızlatan,&nbsp; duyulmak için bu kadar direnmek zorunda kalınmasıydı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü bu düzende işçiler ancak direndiklerinde fark edilir. Ama bu tek başına yeterli değildir. O direnişi görünür kılan, onu büyüten ve etkili kılan, toplumsal destektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Sessizlik bu düzenin en konforlu alanıysa, toplumsal dayanışma da onun en büyük korkusudur</strong>. Çünkü tekil bir direniş bastırılabilir; ama kolektif bir ses, artık susturulamaz hale gelir. İşte tam da bu yüzden, bugün gördüğümüz kazanım yalnızca bir direnişin değil, o direnişi sahiplenen ortak iradenin sonucudur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yaşananları bir istisna değil,&nbsp; düzenin ta kendisi olarak görmekte yarar vardır. Çünkü devlet-sermaye ittifakı, doğası gereği hak taleplerine karşı sağırdır. Talepler ancak bir “kriz” haline geldiğinde görünür olur. Bu yüzden işçi mücadelesi, yalnızca ekonomik bir mücadele değil; aynı zamanda görünür olma, var olma mücadelesidir. Buradaki temel gerçeklik, gücün&nbsp; kendiliğinden geri çekilmeyeceğidir.&nbsp; O ancak karşısında örgütlü bir direniş bulduğunda sınırlandırılabilir.</span></span></span></p>

<p><br />
<span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">En güçlü görünen yapılar bile, kararlı bir kolektif irade karşısında son derece kırılgandır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu nedenle 1 Mayıs, bir anma günü değil bir hatırlama günüdür.<br />
Bize,&nbsp; hiçbir hakkın lütuf olarak verilmediğini, adaletin mücadele edilmeden kazanılmadığını ve kazanılamayacağını hatırlatır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Dirençli ve kararlı bir mücadele artık bir tercih değil, zorunluluktur. Çünkü bugün sömürü, klasik anlamıyla yalnızca fabrikaların duvarları arasında değil; yaşamın tamamına nüfuz etmiş durumdadır. Emek, sadece üretim sürecinde değil, gündelik hayatın her anında disipline edilirken; güvencesizlik istisna olmaktan çıkarılıp sistemin temel normu haline getirilmiştir. Borçlandırma mekanizmaları ise yalnızca bugünü değil, geleceği de kontrol altına alan bir tahakküm aracına dönüşmüştür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Rosa Luxemburg’un vurguladığı gibi, özgürlük ancak farklı düşünenlerin, yani itiraz edenlerin özgürlüğü olduğunda gerçektir. Bu nedenle <strong>mesele yalnızca direnmek değildir. Asıl mesele, bu düzenin bize dayattığı sahte güvenlik hissini, “</strong><strong>fıtrat” adı altında meşrulaştırılan eşitsizlikleri ve teslimiyeti normalleştiren dili k</strong><strong>ö</strong><strong>kten reddedebilmektir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve belki de en kritik eşik burada başlar: Tahakküm yalnızca zorla işlemez, rıza üreterek derinleşir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İktidar, yalnızca baskı kurarak değil; aynı zamanda kendi dilini, kendi sınırlarını ve kendi “normalini” kabul ettirerek varlığını sürdürür. Bu yüzden gerçek mücadele, yalnızca dışsal baskıya karşı değil; içselleştirilmiş kabullere karşı da verilmek zorundadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bu yüzden mesele yalnızca direnmek değil; neye rıza gösterdiğimizi de sorgulamaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün almamız gereken ders açıktır:<br />
Bu karanlık düzenden çıkış, kendiliğinden olmayacaktır. Ancak örgütlü bir mücadeleyle, ancak kararlı bir direnişle, ancak kolektif bir bilinçle mümkün olacaktır…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü tarih bize şunu defalarca göstermiştir:<br />
Bir kıvılcım bastırılabilir,<br />
ama o kıvılcımın taşıdığı hakikat<br />
er ya da geç<br />
yangına dönüşür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yeraltından yükselen o sese selam olsun. O sesi destekleyen tüm kahramanlara selam olsun. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sendika yöneticisi Başaran Aksu’ya selam olsun. 1886’da Spies’in sözlerini hatırlatan ve o kararlılığı devam ettiren cümleleri ne güzeldi değil mi: ‘‘<em>Bizi gözaltına alarak, tutuklayarak bu ateşi söndüreceğinizi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Biz gideriz, yerimize binlerce madenci gelir. Bu kavga hürriyet ve ekmek kavgasıdır.</em>’’</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1 Mayıs, birliğin, alın terinin ve dayanışmanın günü,&nbsp; kutlu olsun.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/var-olmak-direnmektir-1777567294.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güçlü devlet imgesi ve otoritesizlik</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/guclu-devlet-imgesi-ve-otoritesizlik-13205</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/guclu-devlet-imgesi-ve-otoritesizlik-13205</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de devletin sert ve güçlü imajı ile gündelik yaşamdaki etkisizliği arasındaki çelişkinin açıklaması burada saklı. Sistematik hukuksuzluk, adalet ilkelerini göz ardı eden keyfi uygulamalar ve yaygın yolsuzluk pratikleri aslında mevcut rejimi daha güçlü kılmıyor. En baskıcı uygulamalar eliyle devlet, otorite olmaktan tümüyle çıkıp çıplak bir zor aparatına dönüştürüyor. Bu sorunun mutlaka ve bir an önce çözülmesi şart. Zira otorite olamayan bir devlet, uzun vadede hepimiz için stratejik bir tehdit. Sorunun çözümü ise güçlü devlet imajına daha da çok iman etmekten değil, toplumsal direnci adalet ve eşitlik temelinde bir siyasi harekete dönüştürmekten ve hukuk düzenini yeniden kurarak kamuyu hesap verebilir kılmaktan geçiyor. Bu görevin de muhalefete düştüğüne kuşku yok.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1800’lerin ikinci yarısında Ahmed Cevdet Paşa, vatan denildiğinde Osmanlı askerinin aklına köyünün çeşmesinin geldiğini yazıyordu. Oysa bundan yalnızca yarım yüzyıl sonra Anadolu köylüsü için memleketinden uzaktaki bir karış toprak uğruna ölmek giderek normalleşmiş, hatta övülesi bir davranış olarak görülmeye başlamıştı. Bu dönüşüm, ülkemizde ulus-devletin temellerinin ne kadar hızlı ve sağlam bir biçimde atıldığına işaret ediyor. Her ne kadar geçmişe bakarken uluslaşma sürecindeki direnç hatlarını, mücadeleleri ve isyanları görüyor olsak da genel toplamı değerlendirecek olursak, sürecin büyük oranda başarıya ulaştığı açık. Öyle ki günümüz Türkiye’sinde ortalama insan için kendini siyasi iktidar üzerinden tanımlamak, devlete sadakati kimliğinin kurucu bir unsuru addetmek sıradan bir davranış. Toplumun büyük bölümü, siyasal erkin hayatlarını büyük oranda belirlediği bir toplumda yaşamaktan rahatsız olmuyor. Tam aksine, kendi namına bunu talep ediyor, bu tahakküm ilişkisinde ontolojik bir güven buluyor. Bu bakımdan insanların mutlak devlet imajına ihtiyaç duyduğunu söylemek yanlış olmaz.</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güçlü devlet miti, bu ihtiyaca karşılık olarak siyasal kültürümüzde özenle korunup pekiştiriliyor. Bu anlamda siyasi gücün mistifiye edildiği, devletin adeta kutsallaştırıldığı bir ülkede yaşamaktayız. Örneğin bizim için kamu düzenlemesinin konusu olamayacak herhangi bir alan düşünülemez. Hükümet isterse kadınların doğum biçimlerinden insanların dinlemesi gereken müzik tarzına, çocukların oynayacakları bilgisayar oyunlarından İslam’ın hangi yorumunun doğru olduğuna kadar hemen her konuda söz söyleyip adım atabilir. Devletin müdahale alanı ülkemizde alabildiğine geniştir. Dahası, toplumsal ve tarihi olayları algılayışımızda da devlet hep merkezdedir. Karşı karşıya olduğumuz önemli sorunların arkasında mutlaka başka devletlerin parmağı vardır örneğin. Ya da tarihe bakışımızda önemli olan geçmişin gündelik yaşamı ve adetleri değil, devletler arası siyasi ve askeri gelişmelerdir. Güncel pek çok dizi ve film de devleti mistifiye eden öğelerle bezelidir. Her prime time zamanı ekranlarda bir takım kahraman erkekler kendilerini devlete adar. Onun bekası söz konusu olduğunda ölmek ve öldürmek, bu yapımlarda kutsallaştırılır. Ve ekranlardaki devletin şefkati derin, öfkesi yıkıcı, iradesi mutlaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurgusal yapımlarda durum böyle olsa da pratikte tersi bir durum söz konusu. Ülkemizdeki kamu erki, gündelik yaşamdaki kuralları belirlemekte ve düzeni tesis etmekte giderek zorlanmakta, arzu ettiği dönüşümleri bir türlü hayata geçirememekte. Örneğin sokaklarımızda çeteler cirit atıyor, suç oranları sürekli <a href="https://uskudar.edu.tr/haber/turkiyede-son-10-yilda-suc-oranlari-yuzde-108-artti/62794" style="color:#467886; text-decoration:underline">artıyor</a>. Gıda denetimleri yetersiz ve üreticiler bu konudaki kural ve düzenlemeleri rahatlıkla göz ardı edebiliyor. Düzenli aralıklarla çıkan imar afları eliyle devlet, kendi iskân kanunlarını etkisizleştiriyor. Dahası, “dindar nesiller yetiştirme” fikrini bir amaç olarak belirleyip tüm imkanlarını bu konuda seferber etse dahi toplumun dinle arasındaki mesafenin açılmasına engel olamıyor. Öyle ki diyanete tarihin en büyük bütçesini veren ve dört koldan din propagandası yapan iktidar, seçmeli din derslerinin seçilme oranının %5’te <a href="https://www.birgun.net/haber/ali-erbas-itiraf-etti-dini-agirlikli-derslerin-secilme-orani-dibi-gordu-708127" style="color:#467886; text-decoration:underline">kalmasının</a> önüne geçemiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu örneklerden çok daha kritik olan sorun, kamu gücünün Weberyen anlamda bir otorite olma niteliğini kaybetmiş olması. Devlet, yalnız kural koyarak düzeni sağlamayı başaramıyor. Koyduğu kuralları uygulatmak, arzu ettiği dönüşümleri hayata geçirebilmek için ceza sopasına fazlasıyla muhtaç. Tam da bu nedenle yüz binlerce polis ve bekçi istihdam ediliyor. Yine bu zorunluluk yüzünden kentlerimizde yeni adliye binaları ve devasa hapishaneler yükselmekte. Yapılan araştırmalar devlet kurumlarına olan güvenin gün be gün düştüğünü gösteriyor. Bir yandan devletinin çok güçlü olduğuna inanan insanlar, öte yandan pratik sorunlarında çözümü devletten ziyade devlet dışı aktörlerden bekliyor. Önemli sorunların çözümünde ilk akla gelen isimler artık mafya liderleri, hayırsever müzik yıldızları ya da televizyon programı sunucuları. Sözün özü, gündelik yaşamımızda devlet kapasitesinin her geçen gün daha da azaldığına şahit oluyoruz.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda yanıtlamamız gereken soru şu: Güçlü devlet fikrine bu kadar âşık isek, pratikte de devleti gerçek bir otorite olarak kabul etmemiz gerekmez mi? Neden gündelik yaşamımızda kamu erkinin koyduğu kural ve düzenlemeler bu kadar etkisiz kalıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ikiliği, devletin sınıfsal mücadelelerdeki araçsallaştırılma biçimi ile açıklamak mümkün. Şöyle ki kamu gücü esasen sınıflar arası ilişkilerde bir yarı-bağımsız odak olarak işlev görür. Bu odağın sınıfsal çıkarlardan bağımsızlık düzeyi ise değişkendir. Kimi zaman sınıflar arası mücadelelerde bir arabulucu ve birleştirici rolü oynar. Kimi zamansa egemen sınıfların kontrolünde bir aparat olarak düzenin yeniden üretiminde rol alır. Aslında devletler her durumda bu iki işlevi de aynı anda karşılar. Ancak söz konusu iki kutuptan hangisinin ağır bastığını, devletin daha ziyade bir arabulucu mu yoksa aparat mı olduğunu somut tarihi ve toplumsal koşullar belirler. Türkiye özeline bakacak olursak, AKP iktidarı yerleşik bir hal aldıkça devletin de sınıfsal mücadelelerde neredeyse salt bir aparat haline geldiğini görüyoruz. Asgari ücretin belirlenmesinden dolaylı vergilere odaklı politikalara, grev yasaklarına ve kamu ihale düzenine kadar pek çok boyutta devlet, egemen sınıfların tahakkümü altında çalışan bir ‘toplumsal refahı dağıtım aracı’ niteliğinde. Dolayısıyla bugün geldiğimiz noktada devlet, çoğunluk aleyhine işleyen bir güç odağı niteliğinde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan siyasal kültürümüzdeki devlet miti mülki idareyi öylesine kutsuyor ki, kamu erkini kullananlardan hesap sormak insanların aklına çoğu kez gelmiyor. Örneğin okul saldırısında evladını kaybeden ailelerden bazılarının ilk refleksi “devletimiz sağ olsun” demek olabiliyor. Bu yüksek meşruiyet kamu görevlilerine büyük bir konfor alanı sağlıyor elbette. Her şeye yetkili ancak hiçbir şeyden sorumlu olmadıkları bir pozisyonda hareket ediyorlar. Topluma ve adalete hesap vermek zorunda olmadan kamu gücünü kullanıyorlar. Bu yapı, devletin egemen sınıfların elinde bir araç olarak çok daha nobran bir biçimde kullanılmasını mümkün kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda sözünü ettiğimiz devlet kapasitesindeki düşüş ise, bu devlet biçimine karşı toplumun gündelik hayattaki mikro dirençlerinin toplamından ortaya çıkan bir sonuç. Bir başka deyişle toplum, egemen sınıfların aparatı olarak işlev görme konusunda giderek daha aşırıya kaçan kamu gücü karşısında kolektif bir siyasal muhalefet kurmak yerine, çareyi gündelik hayatta çeşitli direnç noktaları oluşturmakta buluyor. İnsanlar her daim kamu düzenlemelerinin etrafından dolanmaya çalışıyor, ceza tehdidi olmadığında devletin koyduğu kuralları görmezden geliyorlar. Gerçek kazancını beyan etmek akıl dışı bir davranış olarak damgalanırken, okullarda ve televizyonlarda pompalanan ideolojik propaganda tümüyle görmezden geliniyor. Devlet mitini alabildiğine köpürten iktidarlar kamu gücünü kendi sermaye birikimleri için pervasızca kullanırken, böylesi gündelik direnç mekanizmaları da toplumda yayılıyor ve kamunun pratikteki belirleyiciliği azalıyor. Bu da devletin gerçek anlamda bir otorite olmasının önüne geçiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte Türkiye’de devletin sert ve güçlü imajı ile gündelik yaşamdaki etkisizliği arasındaki çelişkinin açıklaması burada saklı. Sistematik hukuksuzluk, adalet ilkelerini göz ardı eden keyfi uygulamalar ve yaygın yolsuzluk pratikleri aslında mevcut rejimi daha güçlü kılmıyor. En baskıcı uygulamalar eliyle devlet, otorite olmaktan tümüyle çıkıp çıplak bir zor aparatına dönüştürüyor. Bu sorunun mutlaka ve bir an önce çözülmesi şart. Zira otorite olamayan bir devlet, uzun vadede hepimiz için stratejik bir tehdit. Sorunun çözümü ise güçlü devlet imajına daha da çok iman etmekten değil, toplumsal direnci adalet ve eşitlik temelinde bir siyasi harekete dönüştürmekten ve hukuk düzenini yeniden kurarak kamuyu hesap verebilir kılmaktan geçiyor. Bu görevin de muhalefete düştüğüne kuşku yok.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/guclu-devlet-imgesi-ve-otoritesizlik-1777566996.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gülistan Doku ve yargı: Bir çiçekle bahar gelir mi?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gulistan-doku-ve-yargi-bir-cicekle-bahar-gelir-mi-13203</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gulistan-doku-ve-yargi-bir-cicekle-bahar-gelir-mi-13203</guid>
                <description><![CDATA[Yıllardır çözülemeyen ve ucu yüksek mevkilere uzanan bir dosyanın, cesur bir savcı tarafından tek başına çözülebileceğine, yani sistemin buna imkân tanıyabilecek nitelikte olduğuna, inanmayı çok isterdim. Ancak bunlar maalesef bana inandırıcı gelmiyor. Yanlış anlaşılmasın, savcı Ebru Cansu’yu çok tebrik ediyorum, emeğini sonuna kadar takdir ediyorum. Eminim adaletin yerini bulması için çok uğraşmıştır. Fakat bu dosyanın ilerlemesi için tek bir savcının yeterli olmayacağını bilecek kadar tanıyoruz bu sistemi. Bu yeni yaklaşım iktidar içerisindeki kliklerin çatışmasından mı yoksa sadece Bakanı parlatma ihtiyacından mı kaynaklanıyor bilmiyorum. Ama başlıkta da belirttiğim gibi, bir çiçekle bahar gelmiyor maalesef. Türkiye’de yargı bağımsızlığını sağlamak ve adalete olan güveni yeniden tesis etmek için atılması gereken pek çok adım var. Buna, haksız yere tutuklu bulunan kişilerin serbest bırakılması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmasıyla başlanabilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">6 yıldır aydınlatılamayan Gülistan Doku dosyasının son günlerde çorap söküğü gibi geldiğini gördük. Doku ailesinin yıllardır sürdürdüğü çaba sonucunda adalete erişecek olması herkesi mutlu etti. Yeni Adalet Bakanı bu dosyanın “ucu nereye giderse gitsin kararlılıkla” araştırılacağını ve çözüleceğini ifade etti. Hatta sadece bu dosyanın değil benzer şekilde şüpheli cinayet dosyaları için özel ekip kurulacağını ve adalet bekleyen diğer dosyaların da çözümleneceğini duyurdu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geç kalınmış olsa da bu adımların atılması çok önemli. Özellikle yakınlarını kaybeden ve adalet bekleyen aileler için ciddi bir umut yeşerdi. Umarım başta Gülistan, Rabia Naz, Rojin, Yeldana ve Nadira olmak üzere tüm şüpheli cinayet dosyaları açıklığa kavuşturulur ve sorumlular cezalandırılır. Kaybedilen canlar yerine gelmese de adaletin yerini bulması çok önemli. Ayrıca, kayıplar açısından yakınlarının bedenlerini bulmak ve kendi inançlarına göre defnedebilmeleri yaşadıkları acının bir nebze olsun azaltılması için elzem. Peki, bu adımların atılması adalet sistemimizde köklü bir değişiklik yaratabilir mi? Bu konuyu değerlendirmek gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de yargı bağımsızlığıyla ilgili ciddi sorunların olduğu ve halkın büyük bir çoğunluğunun adalet sistemine güvenmediği biliniyor. Hem ulusal hem uluslararası pek çok raporda, ankette ve endekslerde bu realite ortaya konuyor. Mevcut siyasal iktidarın yaptığı yargı reformlarına rağmen yargıya güven git gide eriyor. 2004’te AB müzakerelerinin başlamasıyla AKP’nin yargı reformları da bir anlamda başlamış oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adalet Bakanlığı’nın 2008’de kurduğu komisyonun çalışmaları neticesinde “Yargı Reformu Stratejisi ve Eylem Planı” hazırlandı. Bu adımı özellikle yüksek yargıda ciddi değişiklikler yapan 2010 referandumu izledi. 2009-2015, 2015-2019, 2019-2023 ve son olarak 2025-2029 yıllarını kapsayan 4 Yargı Stratejisi belgesi ve sayıları 11’i bulan yargı paketleri ile yargı reform edilmeye çalışıldı. Bu strateji belgeleri ve yargı paketlerine bakıldığında özellikle ilk dönemlerde yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığını güçlendirmeye yönelik ciddi bir vurgu olduğunu söyleyebiliriz. Bunda AB adaylığının ciddi bir motivasyon kaynağı olduğunu unutmamak lazım elbette.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2009-2015 Yargı Reformu Stratejisi’ne bakıldığında ‘yargı bağımsızlığının güçlendirilmesi’, ‘yargının tarafsızlığının geliştirilmesi’, ‘yargının verimliliği ve etkililiğinin artırılması’, ‘yargıda meslekî yetkinliğin artırılması’, ‘yargıya güvenin arttırılması’, ‘adalete erişimin kolaylaştırılması’ ve ‘ceza infaz sisteminin geliştirilmesi’ gibi başlıkların olduğunu görüyoruz. 2015-2019 Yargı Reformu Stratejisi’nde de benzer şekilde ‘yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığını güçlendirmek’, ‘yargının hesap verebilirliğini ve saydamlığını artırmak’, ‘ceza ve hukuk adalet sistemini geliştirmek’, ‘adalete erişimi geliştirmek’, ‘yargısal uygulamalardan kaynaklanan insan hakları ihlallerini önlemek’, ‘insan hakları standartlarını güçlendirmek’ ve ‘ceza infaz sistemini geliştirmek’ gibi hedefler var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2019-2023 Yargı Reformu Stratejisi’nde önceki iki stratejiye benzer bir şekilde ‘yargı bağımsızlığı, tarafsızlığı ve şeffaflığının geliştirilmesi’, ‘hak ve özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesi’, ‘adalete erişimin kolaylaştırılması ve hizmetlerden memnuniyetin artırılması’ ve ‘ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması’ gibi amaç ve hedefler belirlenmiş. Ancak son stratejide öncekilerden biraz daha farklı bir belge çıkıyor karşımıza.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son Yargı Reformu Strateji belgesinde insan haklarına ya da yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığına ilişkin bir hedef yok. Son belgede sadece 5 amaç ve hedef belirlenmiş: ‘kurumsal yapının güçlendirilmesi ve süreçlerin yeniden yapılandırılması’, ‘insan kaynakları kapasitesinin güçlendirilmesi’, ‘ceza adaleti sisteminin etkinliğinin artırılması’, ‘hukuk ve idari yargılama süreçlerinin etkinliğinin artırılması’ ve ‘adalete erişimin kolaylaştırılması’. Metnin tamamına bakıldığında da önceki strateji belgelerinden faklı olarak yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığından neredeyse hiç bahsedilmiyor. Önceki strateji belgelerinde yalnızca hedefler arasında değil metnin genelinde de yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığına yönelik pek çok vurgu varken son strateji belgesinde bu durum değişmiş. Bu değişikliği nasıl yorumlamalıyız bilemiyorum. İktidar daha realist davranmaya karar vermiş olabilir. Sırf dostlar alışverişte görsün diye yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığından bahsetmeye gerek duymamış olabilirler. Bu durumda dürüstlüklerini takdir etmek gerekir. Strateji belgeleri dışında 11 yargı paketinin düzenlenerek uygulamaya konulduğu; ayrıca ilki 2014-2019, ikincisi 2021-2023 tarihli iki İnsan Hakları Eylem Planı’nın açıklandığını da unutmayalım. Peki, bunca strateji, eylem planı ve yargı paketlerine rağmen yargı neden bu durumda? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AKP iktidarının ilk dönemlerinde AB uyum süreci için olumlu adımlar atılmış olsa da 2013 sonrasında başlayan otoriterleşme süreci son 10 yılda şiddetini arttırarak devam etmekte. Nitekim yargı bağımsızlığı endeksinde Türkiye 2015-2025 yılları arasında 38 sıra gerileyerek 143 ülke arasında 118. sırada yer aldı. 12. yargı paketinin hazırlandığı bugünlerde mevcut iktidarın hazırladığı yargı paketinin mevcut durumu iyileştirme ihtimalinden bahsetmek oldukça güç. Çünkü mevzu artık mevzuatta yapılacak değişikliklerle çözülecek boyutta değil. Adaletin sadece var olması değil bir yandan görünmesi gerektiği sıklıkla vurgulanır. Bu, insanların yargı sistemine güvenini ve adaletin var olduğuna ilişkin inançlarını besler. Türkiye maalesef bu noktadan oldukça uzak. Kamu vicdanında hiçbir şekilde kabul görmeyen uygulamalar hız kesmeden devam ediyor. Doğayı ve yaşam alanlarını korumaya çalışan köylüler, maaşlarını alamayan madenciler, arkadaşlarının katledilmesini protesto eden öğrenciler polis şiddetine maruz kalırken bunların sorumlularına, özellikle de patronlara, hiç dokunulmaması insanların vicdanlarında karşılık bulmuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mevcut düzende hak savunucuları, gazeteciler, sendikacılar sudan sebeplerle tutuklanıyor. Öte yandan tutuklanması gereken yani kaçma, delilleri karartma ya da tanık ve mağdurlar üzerinden baskı kurma şüphesi olan pek çok fail aramızda serbestçe dolaşıyor. Cinsel saldırı, uyuşturucu, dolandırıcılık vb. gibi önemli suçlardan yargılanan pek çok sanık tutuklanmazken yalnızca işini yapan ya da hakkını arayan ve dosyalarında hiçbir tutuklama nedeni bulunmayan İsmail Arı, Alican Uludağ, Esra Işık, Mehmet Türkmen gibi insanların tutsak edilmelerinin adil olduğunu savunmak imkânsız. Bu nedenle, hem Gülistan Doku dosyasının hem de çözülmesi vaat edilen diğer dosyaların yeniden ele alınacak olmasının, Adalet Bakanı’nın ya da genel olarak hükümetin imajını düzeltmeye yönelik olduğu yönündeki algı ağır basıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yıllardır çözülemeyen ve ucu yüksek mevkilere uzanan bir dosyanın, cesur bir savcı tarafından tek başına çözülebileceğine, yani sistemin buna imkân tanıyabilecek nitelikte olduğuna, inanmayı çok isterdim. Ancak bunlar maalesef bana inandırıcı gelmiyor. Yanlış anlaşılmasın, savcı Ebru Cansu’yu çok tebrik ediyorum, emeğini sonuna kadar takdir ediyorum. Eminim adaletin yerini bulması için çok uğraşmıştır. Fakat bu dosyanın ilerlemesi için tek bir savcının yeterli olmayacağını bilecek kadar tanıyoruz bu sistemi. Bu yeni yaklaşım iktidar içerisindeki kliklerin çatışmasından mı yoksa sadece Bakanı parlatma ihtiyacından mı kaynaklanıyor bilmiyorum. Ama başlıkta da belirttiğim gibi, bir çiçekle bahar gelmiyor maalesef. Türkiye’de yargı bağımsızlığını sağlamak ve adalete olan güveni yeniden tesis etmek için atılması gereken pek çok adım var. Buna, haksız yere tutuklu bulunan kişilerin serbest bırakılması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmasıyla başlanabilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/gulistan-doku-ve-yargi-bir-cicekle-bahar-gelir-mi-1777545745.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>1 Mayıs, madenciler ve çalışanların ortak yeni sendikal merkezi </title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/1-mayis-madenciler-ve-calisanlarin-ortak-yeni-sendikal-merkezi-13202</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/1-mayis-madenciler-ve-calisanlarin-ortak-yeni-sendikal-merkezi-13202</guid>
                <description><![CDATA[Mevcut bağımsız sendikaları yeni sendikal merkezi ilk nüveleri olarak değerlendirmek gerek. Bu zemin üzerinde demokratik sınıf sendikacılığı perspektifiyle ve işçi kamu emekçisi ayrımını ortadan kaldıracak bir sendikal anlayış ve iletişim- teknoloji çağının karşılık düşecek yeni örgütlenme ve mücadele tarzı ve yöntemiyle inşa edilecek çalışanların ortak yeni demokratik sendikal merkezi artık kendini dayatıyor. Mevcut yapılar milatları doldurmuş ve günün ihtiyaçlarına cevap veremez bir nokta savrulmuşlardır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dayanışmaya ve birlikte mücadeleye en fazla ihtiyaç duyulan bir dönemde insanlar, gelenek olduğu üzere 1 Mayıs için meydanlarını doldurdu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs, 1889 yılında, günde 16 saat çalışan işçilerin 8 saatlik iş günü talebiyle ABD’nin Chicago kentinde yüz binlerce işçinin greve çıktığı gün olarak tarihe geçti. 4 Mayıs’ta Haymarket Meydanı’nda yapılan dayanışma gösterisine atılan bomba sonrasında, aralarında işçilerin de bulunduğu toplam 11 kişi hayatını kaybetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olayların ardından 8 işçi lideri idamla yargılandı. Albert Parsons, August Spies, Adolph Fischer ve George Engel idam edildi. Louis Lingg ise idam edilmeden önce hücresinde ölü bulundu. Diğer sanıklar ise 1893 yılında Illinois Valisi John Peter Altgeld tarafından davanın adaletsiz olduğu gerekçesiyle affedildi. Bombayı atanlar ise hiçbir zaman bulunamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci Enternasyonal, 1889 yılında aldığı kararla 1 Mayıs’ı tüm dünyada “işçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günü” olarak ilan etti. Bu kararın ardından sendikalar ile sol ve sosyalist çevreler, her yıl 1 Mayıs’ı mücadele ve direniş günü olarak değerlendirmeye başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Türkiye’de 1 Mayıs</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de ilk 1 Mayıs gösterisi, Osmanlı döneminde 1911 yılında Selanik’te yapıldı. Cumhuriyet’in ilanından sonra 1923 yılında 1 Mayıs kutlamalarına izin verildi. Ancak 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile kutlamalar yasaklandı. 1935 yılında ise günün adı “<strong>Bahar ve Çiçek Bayramı</strong>” olarak değiştirildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1976 yılında Taksim Meydanı’nda ilk büyük 1 Mayıs gösterisi düzenlendi. 1977 yılında ise Taksim’de gerçekleşen ve “1 Mayıs Katliamı” olarak anılan olaylarda, resmî rakamlara göre 34 kişi hayatını kaybetti, 136 kişi yaralandı. Bu olay, yükselen toplumsal muhalefet açısından bir dönüm noktası oldu. 1979’dan itibaren Taksim Meydanı uzun yıllar 1 Mayıs kutlamalarına yasaklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1980 askeri darbesiyle birlikte 1 Mayıs tamamen yasaklandı. Darbe sonrasında hem 1 Mayıs kutlamalarına izin verilmedi hem de Taksim Meydanı özel olarak yasaklı alan ilan edildi. Bu yasak, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına rağmen uzun yıllar sürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1979 sonrası Taksim yasağı sendikalara, emek örgütleri sol ve sosyalistlerin arasında her zaman başat tartışma ve gerilim konusu oldu ve olmaya devam ediyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>1989 yılında 1 Mayıs yasağını protesto eden bir grup göstericilerden 17 yaşındaki Mehmet Dalkılıç polis kurşunuyla hayatını kaybetti. 1996 yılında Kadıköy Söğütlü Çeşme’de düzenlenen miting öncesinde toplanan kitleye yapılan müdahalede üç kişi aynı biçimde yaşamını yitirdi.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Darbe sonrası ilk izinli 1 Mayıs gösterisi 1992 yılında İstanbul Gaziosmanpaşa’da yapıldı. Sonraki yıllarda Türkiye’nin farklı şehirlerinde de mitingler düzenlendi, ancak Taksim yasağı devam etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sendikal Hareketin Dönüşümü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Darbe öncesinde ağırlıklı olarak DİSK öncülüğünde düzenlenen 1 Mayıs mitingleri, darbe sonrasında daha geniş bir sendikal katılımla gerçekleştirildi. 1 Mayıs’ın resmî bayram ilan edilmesi ve Taksim’de kutlanması mücadelesinde Türk-İş’e bağlı sendikalar da rol aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun yıllar boyunca işçi sendikaları konfederasyonları, kamu emekçileri sendikaları ve meslek örgütleri 1 Mayıs mitinglerini birlikte organize etti. Ancak Taksim konusu, 1 Mayıs bileşenleri arasında sürekli bir tartışma ve gerilim başlığı oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2009 yılında 1 Mayıs “<strong>Emek ve Dayanışma Günü”</strong> olarak resmî tatil ilan edildi. 2010 yılında Taksim’de fiilî kutlamalar gerçekleşti; 2011 ve 2012’de izinli mitingler yapıldı. Ancak 2013’ten itibaren Taksim yeniden yasaklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dönemde sendikal yapı da değişmeye başladı. DİSK, KESK, TTB ve TMMOB birlikte hareket ederken; diğer bazı sendikalar ayrı alanlarda kutlamalar düzenledi. Bazı şehirlerde 1 Mayıs’ın uluslararası ve sınıfsal içeriğinden uzaklaşılarak daha “milli” bir çerçeveye oturtuldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sendikal Kriz ve Yeni Arayışlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel ölçekte sendikal hareketin yaşadığı krize paralel olarak Türkiye’de de sendikalar ciddi bir dönüşüm geçirdi. AK Parti dönemiyle birlikte sendikal kriz derinleşti; örgütlülük zayıfladı, sendikasızlaşma arttı ve mevcut sendikal anlayışlar sorgulanır hale geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşik Metal-İş gibi bazı istisnalar dışında birçok sendika bürokratikleşti, fsiyasetin etkisi altına girdi ya da etkisizleşti. Bu durum, işçilerin hak mücadelesinde ciddi bir boşluk yarattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçte, özellikle 2010’lu yıllardan itibaren farklı iş kollarında bağımsız sendikalar kurulmaya başlandı. Bu sendikalar, yerel ve dağınık olsa da birçok işyerinde etkili direnişler ve grevler örgütleyerek somut kazanımlar elde etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SSS Holding’e bağlı Doruk Madencilik işçilerinin 12 Nisan 2026’da Eskişehir’den başlattıkları Ankara yürüyüşü ve açlık grevi, 28 Şubat’ta başarıyla sonuçlandı. Bu direniş, dayanışma, kararlılık ve örgütlü mücadelenin önemini bir kez daha gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda ortaya çıkan yeni sendikal anlayış ve mücadele tarzı, yalnızca işverenleri değil, mevcut sendikal yapıları da sorgulanır hale getirdi. Geleneksel sendikaların bu direnişlere yeterli destek vermemesi dikkat çekici bir durumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1966 Paşabahçe grevi sonrasında kurulan DİSK’in bugün benzer mücadelelere sahiplenmemesi DİSK açısında önemli bir kırılmadır. Kuruluş misyonunun sonuna geldiğini işaretidir. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda 1 Mayıs mitingleri, sınıfsal karakterinden uzaklaşarak daha geniş bir demokratik muhalefet zeminine dönüşmüştür. Bu durum, sendikal hareketin yaşadığı krizin de bir yansımasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu krizden çıkış, yalnızca sendikal alanda değil, ülkenin genel siyasal ve toplumsal dönüşümüyle birlikte mümkün olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut bağımsız sendikaları yeni sendikal merkezi ilk nüveleri olarak değerlendirmek gerek. <strong>Bu zemin üzerinde demokratik sınıf sendikacılığı perspektifiyle ve işçi kamu emekçisi ayrımını ortadan kaldıracak bir sendikal anlayış ve iletişim- teknoloji çağının karşılık düşecek yeni örgütlenme ve mücadele tarzı ve yöntemiyle inşa edilecek çalışanların ortak yeni demokratik sendikal merkezi artık kendini dayatıyor.</strong> Mevcut yapılar milatları doldurmuş ve günün ihtiyaçlarına cevap veremez bir nokta savrulmuşlardır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünün 1 Mayıs’larını da bu perspektifle baktığımızda göreceğimiz sosyal-siyasal ve sendikal realite bizi bu ihtiyaçla yüzleştirecektir. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 01 May 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/1-mayis-madenciler-ve-calisanlarin-ortak-yeni-sendikal-merkezi-1777545435.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İtaat ve biatle ıslanan beyinler</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/itaat-ve-biatle-islanan-beyinler-13199</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/itaat-ve-biatle-islanan-beyinler-13199</guid>
                <description><![CDATA[İtidar gücü, bu “eski bilincin” var olduğu yapı bu sorulara külli bir cevap verdiği iddiasıyla ayakta duruyor. Ve bazıları o bilinci kazanarak bu sorulara cevap veremediğini anlıyorlar. Bazıları için ise fonksiyonunu kaybetmiş bir apandisitten farkı olmayan bu eski bilinç bir yaşam şekli oluşturuyor. İtaat ve biat etmenin anlamı da burada görülüyor. Hiçbirimiz tam olarak aydınlanamayız. Bu eski bir mitoloji. Yaşadığımız farkındalıklar, bizi belirli bir yere götürse de eski bilincin ürettiği ideolojinin yerine geçirmekte zorlanıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihte düşünürler, neden itaat etmek zorunda olduğumuz sorununa pek çok cevap vermiştir. Esasen bunlar, genel olarak “davranışlarımızı şekillendiren nedir, erdemli olmak nedir?” gibi sorulara verilen cevapların kavramsallaştırılması üzerinden verilmiştir. &nbsp;</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Platon, itaatin ideal bir site devlet vatandaşının erdemle donatılması için gerekli olduğunu söyler; Hobbes eğer böyle bir şey olmasaydı herkesin herkesi korkunç bir kaosla katledeceği bir düzenin olduğunu söyler; Freud, itaat etmenin temelinde cinsel dürtülerin medeniyet lehine bastırılması olduğunu söyler; Locke, doğal hakların korunmasının başka bir yol olmadığını iddia edecektir.&nbsp; Foucault, iktidar gücünün tüm bireylerde olduğundan mütevellit, cinsel iktidarın arkeolojisini yapar. Feminist düşünürler, kadınların erkek egemen iktidar kavramını cinsiyet rolleri üzerinden tartışır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Listeye artık felsefenin alanından çıkıp daha deneysel metotların izlendiği Asch uyumluluk testini, meşhur Milgram deneyini ve Stanford Hapishane deneyini de ekleyebiliriz. Dolayısıyla liste uzar gider. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de tüm bunların hepsinde bir doğruluk payı vardır. Çünkü itaat ve biat etmeye <em><u>introspective</u></em> yani iç gözlemci olarak kendimize baktığımızda varlığını hissettiğimiz bir gerçeklik görmekteyiz. Bu nedir?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İtaat ve biat etme, uzun süreli, ince elenip sık dokunulmuş bir rasyonel düşünce dizgesini sevmez. Siz de bunu düşünceyle ve bunun yetmediği yerde tefekkürle aşmaya çalışırsınız. Bir süre sonra size anlatılan çoğu şeyin aslında bir iktidar manipülasyonu olduğu fikrine varırsınız. Burada iktidardan kastın mevcut bir tekil siyasal rejim yerine ideolojinin her kademesinde, her sınıfında var olan bir hiyerarşi olduğunu anlamanız uzun sürmez. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İtaat etmediğiniz zaman kısa sürede şunu farkedeceksiniz; siz <em>kendi başınıza</em> <em>bir varlıksınız</em>. Bu ne demek? Biri size genel olarak iktidarın örf ve adetlerinin hoşuna giden bir davranışı göstermek istediğinde ve siz de buna karşı çıktığınızda, diğerlerinin uymak zorunda olduğu o davranış biçiminin dışındasınızdır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ise hangi toplumda bulunursanız bulunun bir yalnızlaşma getirir. İtaatin kodlarının çok daha geniş yorumlandığı bir hukuk ve siyaset sisteminde bu yalnızlaşma artar. Oran ve orantı meselesi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fakat bu <em>kendi başına </em>olma hali ile ilgili tuhaf bir durum vardır. Basit bir itaatsizlik sizi diğerlerinden daha zeki, daha anlayışlı ya da daha insani kılmak zorunda değildir. Duruma göre bunların olabildiği de olur ancak bu yalnızlaşma içerisinde size eşlik eden o tuhaf duygunun gerçekliği başka bir kavramla karşılaşmamıza yol açar: Bu yalnızlık sizi daha<em> farkında </em>yapar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin görücü usulü evlendirmenin yoğun olduğu bir bölgede size bu usulle sunulan müstakbel bir izdivacı reddedip bunun sonuçlarıyla yüzleşiyorsunuz. Siz deyim yerindeyse herhangi bir hiyerarşik sisteme başkaldırmış kahraman bir savaşçı olmuyorsunuz, diğer insanlardan pek bir farkınız yok. Ancak o bölgedeki insanlardan daha farkında olmaya başlıyorsunuz. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bir süre sonra davranışlarınızın ne kadarının aslında bu itaatle gerçekleşip gerçekleşmediğini sorar hale geliyorsunuz. Görücü usulü ile evlenme örneğinden devam edersek, “neden Kurban Bayramında dedemin, babamın elini öpüyorum?” sorusuna kadar giden bir dizi soru ile karşılaşırsınız.&nbsp; </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bu soruların size öğretilen değerler sisteminin -ve bu sistemin ister sembolik, ister sembolik olmayan düzeninin sizi biçimlendiren davranışlarınızı- evrensel olmayan, tekil davranışlar biçimleri olduğunu öğrendiğinizde ise daha tehlikeli bir soru ile karşılaşırsınız; ben, beni biçimlendiren davranışları nereden öğreniyorum? Şayet bu davranışların çoğu <em>olumsal </em>ise ki öyledir; o hâlde benim davranışlarımı belirleyen bir davranış kodu var ve ben buna göre eyliyorum. Ama öyle olmak zorunda değildi. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna ilk başta antropolojik bir cevap verilebileceği düşünülür ancak antropolojinin de eriminin yetmediği yerler vardır; neden Trakya’da davullarla zurnalarla gerçekleştirilen bir evliliğin yerini, Çin’de çay seremonisi almasın? Ya da bir cenaze ritüelinde Yasin okunurken, bir presbiteryenin cenaze töreninde caz çalınmasın?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunların çoğunun bölgesel şartlara göre belirlendiği düşünüldüğünde, “coğrafya kaderdir” sözü neredeyse bir düstur gibi bellenebilir. Bu ayrı bir tartışma konusu ama o kader artık her ne ise onun dışında olmaya çalışmanın sizde yarattığı tuhaflığı aşmak “coğrafyanın kader” olması ile de açıklanabilir değildir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tuhaflık nedir? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tuhaf hissin çok çok eski bir adı vardır; Tanrı. Pek çok kişi Tanrı’nın ya da tanrıların nereden çıktığını sorarken Tanrı’nın ontolojik varlığı, teleolojik varlığı ve hiçbir yere sığmayan zamansızlığı hakkında yorum yapmak için ömürlerini heba etmişlerdir. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu acayip cevap size tuhaf gelmeyecek ve bir an için Kant’ın ayak seslerini duyar gibi olacaksınız; bu tehlikeli noktadan uzak durmak için söylüyorum. Hayır, bu Kant’ın son derece Protestan ve ahlak yasası dolu Tanrı’sı değil. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu herkesin kendi varlığı ile dolan ve bir okyanustan bir testi ne aldıysa herkesin de o kadarını aldığı bir Varlık. Bu tasavvufi benzetmeyi de şimdilik bir kenara bırakın ama teşbih de hata olmaz diyelim. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Truva işgal edildiğinde, Odysseus’un Hektor’un karısı Andromache’den olma bebeğini duvarlara vurup parçalamasına, Lady Macbeth’in elini Arabistan’ın ıtırlarının bile temizleyemeyeceği bir kana bulanmasına, Papa II. Urban’ın tüm Kudüs’ün ele geçirilmesini istediği Haçlı Seferleri’nin başlamasına, milyonlarca masum insanın Engizisyon’da öldürülmesine, yine milyonlarca masum Yahudi’nin temerküz kamplarında öldürülmesine sebep olan ama pek çok kişi için “acının dinmesinin tanrı sanatı olduğunu” söyleyen Galenos’a, Einstein’ın ezeli evreninin biricik yaratıcısına, Gödel’in sonsuz iyi varlığına, Aristoteles’in mekanik anlamlandırmasına, Spinoza’nın ne kadar doğadan farksız olsa da “onsuz hiçbir iyiliğin” olmadığını düşündüğü varlık kavramına ilham olan Tanrı. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama neden Tanrı? Metnin ilk başında sorduğumuz o tuhaf hissiyat, o farkındalık ile ilgili sorunun cevabına neden böyle Tanrı gibi bir kavramla aniden sıçrama yaptık? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü siz bir anlamda en basit itaatsizlik ile bir <em>bilinç </em>kazandınız. Bu bilincin kendisi yıllardır ve belki de yüzyıllardır sorgulanmayan başka bir <em>bilinç </em>ile formüle edilen davranışları kodluyordu ancak siz artık bu davranışın gereksiz olduğunu düşünerek, o <em>bilinçle </em>bağınızı kopardınız. Belki o eski bilinç de vaktiyle başka bir gereksiz törenin, davranış kodunun yerine geçmişti. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu psikoloji bilenlere Julian Jaynes’in çift yapılı zihin yani “bikameral zihin” kuramını (<em>bicameral mind</em>) hatırlatacaktır. Ancak Jaynes’in anlatımında bir evrimsel durum da vardır. Benim bahsettiğim ise evrimsel durumdan bağımsız olmasa da, insanların bir şekilde başka bir düzeni gerçekleştirmesinde neden bu kadar ileri gittiğini açıklıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki dolayısıyla itaat ve biat neden beyinlerin ıslak rüyası hâline geliyor? Çünkü bu bilincin değiştirilmesinin maddi anlamda her yerde kabul edilen o Tanrı’yı tahtından etmesi ihtimali olduğu için. Bunun politik implikasyonlarını anlamışsınızdır. Çünkü o bilinç en düşük sınıftan en yükseğine herkesin uyması gereken belirli bir yapıyı kuruyor; o yapıdaki en ufak çatlak, Tanrı’nın saltanatını, onun tahtını sarsıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tanrı’nın size verdiği nimetleri kabul etmek ve buna şükretmek yerine, sermayeye karşı çıkmak gibi büyük ve hepimizin bildiği bir bilinçlenme buna örnek gibi görünse de bu çok büyük bir iddia. Neden söylenen her şeyin doğru olduğuna ilişkin basit bir soru, birinin argümanının hangi bağlamda olduğunu sormak gibi “küçük” şeyler yetiyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa ki aslında bu iktidar gücü, bu “eski bilincin” var olduğu yapı bu sorulara külli bir cevap verdiği iddiasıyla ayakta duruyor. Ve bazıları o bilinci kazanarak bu sorulara cevap veremediğini anlıyorlar. Bazıları için ise fonksiyonunu kaybetmiş bir apandisitten farkı olmayan bu eski bilinç bir yaşam şekli oluşturuyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İtaat ve biat etmenin anlamı da burada görülüyor. Hiçbirimiz tam olarak aydınlanamayız. Bu eski bir mitoloji. Yaşadığımız farkındalıklar, bizi belirli bir yere götürse de eski bilincin ürettiği ideolojinin yerine geçirmekte zorlanıyor. Tarihin hangi dönemine bakarsam bu <em>tuhaf hissin </em>gerçekliğini görüyorum:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tanrı her yerde. </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 02 May 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/itaat-ve-biatle-islanan-beyinler-1777473372.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İddianame adım adım çökerken...</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iddianame-adim-adim-cokerken-13195</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iddianame-adim-adim-cokerken-13195</guid>
                <description><![CDATA[İBB Davası'nda etkin pişmanlık dilekçesi veren Adem Soytekin'in verdiği, "Ekrem Bey tarafından Beylikdüzü Belediye Başkanlığı süreciyle başlayan, öncelikle İBB Başkanlığı sonrasında Cumhurbaşkanlığı için gerekli sermayeyi toplamak amacıyla kurulan, Beylikdüzü'nde temelleri atılıp İstanbul'un tamamına yayılan çıkar amaçlı suç örgütünün tüm yapısı ve faaliyetleri hakkında bildiğim, gördüğüm ve dahil olduğum tüm olayları anlatarak etkin pişmanlıktan faydalanmak istiyorum" şeklindeki ifadesini kendisen sorun duruşma savcısına; "O beyan şöyle sayın savcım, nasıl, oradaki beyanı ben bir şablon olarak gördüm, o ifade bana ait değil. Ben onu şablon olarak gördüm, bana sorulan bir soru olduğunu…. Yani yoksa ben nereden bileyim 2014'te Beylikdüzü’nde Ekrem Bey'in aday olacağını veya aday gösterileceğini? Nereden bileyim? Gidecek aday gösterilecek, gidecek Ekrem Bey 2024'te seçilecek, sonra Cumhurbaşkanı olacak falan... Yani o biraz hayalperest bir şey olur. Dolayısıyla ben onu bana sorulan şablon soru gibi anladım.” diye cevap verdi. Oysa bu suçlam İBB İddinamesinin bir anlamda temeli niteliğinde...]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İBB Davası tüm hızıyla devam ediyor. Kimi savunmaların doğal olarak uzun sürmesi ve bu uzun savunma ve sonrasında avukat savunmaları ve çapraz sorgularla ortaya çıkanlar; 3 bin 800 sayfaya yaklaşan iddianamenin, savunulduğu kadar güçlü olmadığını gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geride kalan 27 günde verdiği ifade ve beyanlar yüzünden onlarca kişinin halen tutuklu olmasına yol açanlar; ifadelerini geri çekiyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İBB soruşturması sürecinden her gün manşet, sürmanşet ve ekranlarında İBB Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarını “suçlu” iddia edenler, “delik” olarak sundukları belgeleri, görüntüleri dava sürecinden savunma gereği duymadıkları için davaları bile neredeyse izlemiyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onlar, benzer amaçlı manşet, sürmanşet ve ekranlarında kilitlendikleri yeni hedeflere ilişkin algı haberleri yapmaya devam ediyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öyle ya, iddianame çıkmadan önce manşetlerden, sürmanşetlerden ve ekranlardan delil olarak sundukları belgelerle, suçlu ilan ettiklerini dinlemeye gitme gereği bile duymuyorlar. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki neden?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaptıkları haberlerin gerecek olmadıklarını bildikleri için mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yoksa o haberlerle oluşturduklarını düşündükleri algıyla zaten amaçlarına ulaştıklarını düşündükleri için mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açıkçası savunmalarını en çok merak ettiğim kişiler, etkin pişmanlıktan yararlanan ya da itirafçı olanlar. Onların mahkemede ne söyleyeceklerinde. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada bir parantez açarak mahkeme başkanına hakkını teslim edelim. Mahkeme başkanı, iddianameye de, ek klasörlere de hakim. Bunu sorduğu sorulardan rahatça anlamak mümkün. Şimdi parantezi kapatalım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarıda ifade ettik, daha önce etkin pişmanlıktan yararlanmak için ifade verenler, verdikleri ifadeleri geri çektiler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çekmeyenler de elbette var. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TEMEL SUÇLAMA ÇÖKERKEN</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İBB İddianamesindeki en temel suçlamalardan birisi mealen; İmamoğlu’nun 2014’de Beylikdüzü Belediye Başkanlığı’ndan bu yana İBB Başkanı, CHP lideri ve nihayet Cumhurbaşkanı olmak için bir yapı, "suç örgütü" kurduğu ve bu hedefler için akçeli işlere girdiği, fon oluşturduğu, şeklinde. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşin fon oluşturma kısmını bir kenara bıraktığımızda siyasete giren birinin siyasi hedeflerini “suç” kategorisine sokmak, o kişi için siyaset yapma hakkını yok saymaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu suçlamayı hatırlatma nedenim, dün savunma yapan Adem Soytekin’e mahkeme savcısının sorduğu soru ve Soytekin’in cevabı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynen aktarıyorum; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Duruşma Savcısı:&nbsp; </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Yine bu savcılık ifadenizde şöyle demişsiniz... Bu 17 Haziran 2025 tarihli ifadenizde, iddianameye konu bir yapıdan bahsediyorsunuz ifadenizin başında. Hatta ifadenizde şöyle geçiyor… 'Ekrem Bey tarafından Beylikdüzü Belediye Başkanlığı süreciyle başlayan, öncelikle İBB Başkanlığı sonrasında Cumhurbaşkanlığı için gerekli sermayeyi toplamak amacıyla kurulan, Beylikdüzü'nde temelleri atılıp İstanbul'un tamamına yayılan çıkar amaçlı suç örgütünün tüm yapısı ve faaliyetleri hakkında bildiğim, gördüğüm ve dahil olduğum tüm olayları anlatarak etkin pişmanlıktan faydalanmak istiyorum' şeklinde beyanınız var. Bu bahsettiğiniz yapı ve sistemle ilgili, sistem aktörlerinden bir tanesi…</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Adem Soytekin: </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>O beyan şöyle sayın savcım, nasıl, oradaki beyanı ben bir şablon olarak gördüm, o ifade bana ait değil. Ben onu şablon olarak gördüm, bana sorulan bir soru olduğunu…. Yani yoksa ben nereden bileyim 2014'te Beylikdüzü’nde Ekrem Bey'in aday olacağını veya aday gösterileceğini? Nereden bileyim? Gidecek aday gösterilecek, gidecek Ekrem Bey 2024'te seçilecek, sonra Cumhurbaşkanı olacak falan... Yani o biraz hayalperest bir şey olur. Dolayısıyla ben onu bana sorulan şablon soru gibi anladım.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa bu suçlama, İBB iddianamesinin girişinde yer alıyor ve davadaki temel niteliği taşıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve Soytekin savcının okuduğu kendisine ait bu ifade yer alanları söylemediğini -"o ifade bana ait değil"- ve ne demekse bunun “şablon soru” olduğunu söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soytekin bu cevabı bile bu iddianamenin suçlamalar, deliller kadar temelinin de olmadığını somut biçimde gösteriyor. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">GERÇEĞİ BİLMEK İSTİYORUZ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet iddianame öncesinde, tutuklu belediye başkanlarını, bürokratları&nbsp;manşet, sürmanşet ve ekranlarında suçlama yarışında olanların aynı çabayı duruşmalarda yapılan savunmalar ile ortaya çıkan gerçekleri halka yansıtmalarını bekliyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü biz sadece gerçeği, sadece gerçeği bilmek istiyoruz. Suçluları da, masum olanları da, mağdur olanları da...</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oluşturulan algıyı değil gerçeği bilmek istiyoruz ve buna da vatandaş olarak hakkımız var. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iddianame-adim-adim-cokerken-1777402504.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siyaset Biliminin araçsallaşması</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyaset-biliminin-aracsallasmasi-13191</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyaset-biliminin-aracsallasmasi-13191</guid>
                <description><![CDATA[Siyasi hayat fazlasıyla lümpenleşti. Siyasetçi kalitesi de düştü. Yaşanan bu büyük erozyon siyaset bilimini de etkiliyor. Olguların kuramsal derinliğinin azaldığı bir dünyada bilim insanları da üzerinde çalıştıkları konuların mental, felsefi ve ideolojik sınırlarına hapsoldu. Siyasi hayat için daha uzun soluklu bir değerlendirmeye ihtiyaç var. Ancak siyaset bilimcilerinin eski parlak günlerine dönmesi siyasetçiler, siyasi partiler, medya ve sosyal medyayla aralarına mesafe koymasına sıkı sıkıya bağlı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soğuk savaş sonrası dünyada siyaset bilimi bakımından iki önemli değişiklik gündemi belirledi: Öncelikle ideolojik angajmanlarla dünyayı okuyan, düşünce tarihi, toplumsal mücadeleler ve tarihsel sosyolojiden beslenen siyaset kuramı giderek yerini ampirik araştırmaya ağırlık veren Amerikan siyaset bilimi okumalarına bıraktı. Bu yeni durum iddiaları küçülttü. Artık siyaset bilimciler daha nüanslı konuşuyor. Yerel birikimi göz ardı eden çalışmalarda büyük bir patlama var. Oysa toplumun örgütlenme biçiminden bağımsız bir şekilde siyasal rejim tartışması yapmak imkansız. Ama bugünün Türkiye’sinde bahsi geçen eğilim çok yaygın. Ülkenin otoriterleşmesi veya demokratikleşmesi parti ve kişi gibi geçici aktörlerle açıklanıyor. Partilerin ve liderlerin üzerinde siyaset yaptığı maddi zemin, yani mülkiyet ilişkileri ve üst yapı, örneğin siyasi kültür ise çoğu kez ihmal edilmekte. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kitapların, özellikle de gerçekten de bir meselesi ve tezi olan kitapların sayısının azaldığı, makalelerin arttığına tanıklık ediyoruz. Bu durum biraz da neo-liberal verimlilik anlayışının üniversitede yarattığı tahribatla ilgili. Kitabın yerini makaleye bırakması ve siyaset bilimcinin ideolojik bloklarla olan temasının azaltması siyasal bilimler etkinliğini giderek steril bir gerçekliğe mahkum etti. Ülkesindeki hiçbir siyasal çatışmada taraf tutmayan, parti, sendika ve dernek üyesi olmayan bilim insanları artık siyaset bilimine yön veriyor. Bu durum sanıldığının aksine iyi bir şey değil. İdeoloji bazen kişiyi kör bir inada mahkum etse de, en azından kavramsal tutarlılık ve geçmiş birikimi kabul ederek aşma noktasında yüksek düzeyde bir motivasyon sağlıyordu. Bilim insanının geçmişten, siyasal eylem ve ideolojiden kopması herkesin her an her şeyi savunabildiği bir kaosun önünü açtı. Tabii bu durum da kaçınılmaz bir şekilde sözün değerini azalttı. Üniversite eskisi kadar itibarlı bir kurum değil mesela. Yazılan makaleler, imzalanan bildiriler eskisi kadar etki etmiyor insanlara. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasinin yükselişi ve düşüşü olguları da siyaset bilimini ciddi ölçüde etkiledi. Soğuk savaşın bitimini takip eden 20 yılda yoğun bir şekilde küreselleşme ve demokratikleşme konuştu bu alanın uzmanları. Çoğu kez kapitalist-liberal düzenin beklentileri doğrultusunda reçete ve formüller ileri sürüldü. Ülke örnekleri, yol haritaları, geçiş prosedürleri siyaset biliminin gözde konuları arasında yer aldı. Bu sürecin bilim insanlarını piyasa ilişkilerine fazlasıyla yaklaştırdığını söyleyebiliriz. Pek çok siyaset bilimci bilgi ve muhakeme birikimlerini siyasi parti, düşünce kuruluşları, anket ve araştırma şirketleri için araçsal bir şekilde kullandı. Ayrıca önce medya, ardından da sosyal medyanın show dünyası tartışma programları aracılığıyla siyaset bilimcilere açıldı. Yaşanan şeyi bilim insanlarının kanaat teknisyenlerine dönüştüğü bir popülerleşerek itibar kaybetme süreci olarak okuyabiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son çeyrek asır ise küresel kapitalizm ve demokrasi inşasına dair beklentilerin bir bir çökmesiyle büyük bir gerileme periyodu olarak geçti. Liberalizm ile demokrasi arasındaki makas farkının daha da açıldığına tanıklık ettik bu süreçte. Türkiye dahil olmak üzere pek çok ülkede otoriterlik kavramlaştırmaya çalışıldı. Ancak siyasi düşünce ve ideolojiyle bağ bir hayli zayıfladığından rekabetçi otoriterlik başlığı altında yeni kavramlar ön plana çıkarken demokrasinin zaten yapısal olarak tiranlığa evirilmeye eğilimli bir rejim olduğu, popülizmin ise faşizmi taklit ederek, hatta bazen onun yerine geçerek var olabildiği gerçekleri unutuldu. Demokrasi hiçbir zaman istikrarlı bir yönetim biçimi olmadı. Bugün tanıklık ettiğimiz bozulma ve içe dönme süreci bu bağlamda hiç de şaşırtıcı değil. Marksizm başta olmak üzere ekonomiyle politikayı birlikte tartışan akımlar göreli olarak zayıfladığı için küresel demokrasi kriziyle kapitalizmin sermaye birikim krizi de yeterince güçlü bir şekilde sorunsallaştırılamadı. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tartışmayı bitirirken şu haklı hatırlatmanın altı bir kez daha çizilmeli: Siyasi hayat fazlasıyla lümpenleşti. Siyasetçi kalitesi de düştü. Yaşanan bu büyük erozyon siyaset bilimini de etkiliyor. Olguların kuramsal derinliğinin azaldığı bir dünyada bilim insanları da üzerinde çalıştıkları konuların mental, felsefi ve ideolojik sınırlarına hapsoldu. Siyasi hayat için daha uzun soluklu bir değerlendirmeye ihtiyaç var. Ancak siyaset bilimcilerinin eski parlak günlerine dönmesi siyasetçiler, siyasi partiler, medya ve sosyal medyayla aralarına mesafe koymasına sıkı sıkıya bağlı. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/siyaset-biliminin-aracsallasmasi-1777373193.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Teopolitik zihniyetten insani uygarlığa</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/teopolitik-zihniyetten-insani-uygarliga-13190</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/teopolitik-zihniyetten-insani-uygarliga-13190</guid>
                <description><![CDATA[Otoriteryanizm, totaliteryanizm ve doğmatizm çözüldüğünde ve çöktüğünde doğan şey, boşluk ve hiçlik değildir. Doğan varlık, insandır. Devlet, siyaset, hukuk ve eğitim doğmatik olandan arındığı ve ayrıldığı zaman ortaya çıkan şey, yıkım değil, özgürlüktür. Hakikat tekleştirildiğinde ve tekelleştirildiğinde ortaya çıkan şey, medeniyet değil, bedeviliktir. Uygarlığı büyüten şey, hakikatin çoğullaşmasıdır. Uygarlık, insanı, hiçbir otoritenin kulu, kölesi, tebası ve nesnesi olarak kabul etmemektedir ve konumlandırmamaktadır. Uygarlık, insana kendi anlam dünyasını kuran, ahlakını oluşturan, yaşamını gerçekleştiren özgür birey olarak bakmaktadır. İnsanın uygarlaşması, gelişmesi ve büyümesi, yeryüzünde düşünmeyi, sorgulamayı, barışı, hukuku ve birlikte yaşamayı öğrenmesiyle başlamaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya çölleşmektedir. Otoriteryanizm, totaliteryanizm, popülizm, ırkçılık, cinsiyetçilik, fanatizm, bedevi teopolitizm, dünyayı çölleştirmekte, kuraklaştırmakta ve kurutmaktadır. Dünyanın çölleştiği mevcut insani durumda demokrasiye, insan haklarına ve hukuka dayalı insani bir uygarlığın temellerini konuşmak, günümüzün en acil ihtiyacıdır. Otoriter, totaliter, bedevi ve kapalı yapıların, kimliklerin, kültürlerin aşılması ve onların referansları içerisinde modernleşmek, medenileşmek, insanlaşmak mümkün değildir. Medeniyet ve modernlik karşıtı yapıları reforme etmeye kalkmak, modern değerlerin bunlar içinde olduğunu vehmetmek, şimdiye kadar denenen, ama hiçbir şekilde yapıcı ve yaratıcı bir insani durumun ortaya çıkmasına katkı sunmayan boş, verimsiz ve yararsız girişimlerden öteye geçmemiştir. Medeniyet ve modernlik karşıtı zihniyet kalıblarından tamamen koparak, onları aşarak insani uygarlığın temellerini yeniden ortaya koymak çok acil bir gerekliliktir. Köhnemiş ve küflenmiş popülizm, otoriteryanizm, totaliteryanizm, kabilecilik gibi kalıblardan tamamen koparak otantik anlamda modern bir medeniyeti oluşturmaya devam etmek için insani uygarlığın temellerini açık bir şekilde ortaya koymak ve kurmak, çok sahici bir insani ihtiyaçtır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uygarlığın en asli temeli, özgürlüktür. Bedevi vahşetin temeli, korkudur. Uygarlık, korkuya değil, özgürlüğe dayanır. Özgürlük, medeniyeti ve modernliği üretir. İnsanı korkutan ve itaate zorlayan, hiçbir sistem ve doğma, medeni ve modern değildir. Modern uygarlık, insanı özgürce düşünmeye, sorumluluk almaya ve anlam kurmaya davet etmektedir. İnsan, korku ve özgürlük arasında kalan, bu ikisi arasında gel gitler yaşayan bir varlıktır. Bedevi zihniyet, korkutarak insanları ve toplumları kendine itaate zorlar. Modern uygarlığın amacı, korkuyu ortadan kaldırmak değildir. Modern uygarlığın amacı korkuyu özgürlüğe dönüştürmektir. Uygarlığın ölçüsü, korkuyu özgürlüğe dönüştürmeye çalışan her türlü çabadır, emektir ve gayrettir. Uygarlık, itaat, korku, kapalı ve katı doğmalar etrafında oluşamaz. İtaat, korku ve kapalı kurgular, bedevi vahşet ve zihniyet üretmektedir. Uygarlığı var eden değerler, sorumluluk, cesaret ve açık düşünmedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teoloji, insan tarafından metafiziksel ve aşkın olarak tahayyül edilenin insan tarafından yorumlanması, açıklanması ve konuşulması faaliyetidir. İnsan, metafiziksel ve aşkını konuşmak ve açıklamak yerine metafiziksel güçler adına iktidar rejimleri oluşturmuştur. Metafiziksel otoriteler adına hakimiyet imtiyazı talep etmek, insanın anlam ve maneviyat ufkunu daraltmış ve çürütmüştür. Uygarlık, iktidar talep eden bir teokrasi ve teoloji üzerine inşa edilemez. Teokrasi ve teopolitik, uygarlığın temeli ve tecrübesi değildir. İnsani bir uygarlığın oluşumu için buyuran, dayatan, norm koyan, davranışları ve düşünceleri düzenleyen, düşünceyi, duyguları ve düşleri sınırlandıran ve kontrol eden bedevi teopolitiğe ihtiyaç yoktur. Uygarlık, insanın kendi iç derinliklerinde tecrübe ettiği, kendini oluşturduğu sahici bir ahlaki ve manevi tecrübeyi gerektirmektedir. Uygarlığın dayandığı temel, otoriter ve totaliter nitelikteki bedevi teopolitik değil, oluşa dayanan özgür ahlak ve maneviyattır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aşkın adına hakim olma saplantısından insanlık kurtulmalıdır. Aşkın olanı oluşturma, bir anlam üretme kaynağına dönüşmemiştir. Aşkın ve metafiziksel olarak kabul edilen kabuller ve kurgular, siyasal ve sosyal hegemonyanın en güçlü kaynaklarından biri olarak kullanılmıştır. Aşkın olanın hegemonyayla birleşmesi, insanı küçültmüş, katılaştırmış ve kapatmıştır. Teopolitik, insanı kendisine ve doğaya yabancılaştırmaktadır ve yapaylaştırmaktadır. Teopolitik, hakikat adına konuştuğunu, buyurduğunu ve hükmettiğini iddia eden zihniyettir. Teopolitik, hakikati hegemonya uğruna her zaman kendi içinde üretmektediir. Teopolitik sistemler, hakikat ve hegemonya ilişkisini kapatırlar, görünmez kılarlar ve mutlaklaştırırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern uygarlık, teopolitiğin hakikat ve hegemonya arasında kurduğu özdeşliği kırar ve aşar. Modern uygarlıkta hakikat, tek değildir ve tekleştirilemez. Uygarlık, hakikatlerin çoğulluluğuna ve sürekli oluşturulmasına dayanır. Bedevi zihniyet, aşkın olanı kabileleştirir ve mutlaklaştırır. Uygarlık, aşkın olanı mutlaklaştırmaz ve insanileştirir. Her birey, yaşadığı aşkınlık ve maneviyat tecrübesini özgürce yorumlayabilir. Hiçbir otorite, aşkın olan üzerinde sahip olma ve yorumlama tekeline sahip değildir. Aşkın olarak yaşanan tecrübenin, hegemonya üretmeyeceği konusunda bir anlayışın oluşturulması, uygarlığın oluşumu için olmazsa olmazdır. İnsanın uygarlaşması ve özgürleşmesi için hegemonik olan ve aşkın olan birbirinden ayrılmalıdır ve uzaklaştırılmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, sekülerdir. Uygarlığı oluşturan ve kuran özne, seküler insandır. Uygarlık, seküler bir oluşumdur. Seküler insan, aklıyla ve tecrübesiyle devleti, siyaseti, hukuku, eğitimi ve ahlakı oluşturur. Seküler medeniyet, siyaset, devlet, hukuk, eğitim ve ahlak üzerinde tahakküm eden bütün teopolitik anlayışlara kapalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seküler uygarlık, bilginin bağımsızlığını gerektiriri. Bilginin, bir kaynağa ve kimliğe bağımlı olduğu bir yerde uygarlık oluşmaz. Seküler uygarlık, insanların çoğul düşünmesine imkan verir. Seküler uygarlıkta mutlak tek düşünce ve doğma yoktur. Seküler uygarlıkta, vicdan özgürdür. Vicdan üzerine tahakküm etmek ve onu dışsal otoriteye bağımlı kılmak, uygarlıkla bağdaşmamaktadır. Seküler uygarlık, insanın ontolojik, epistemik ve aksiyolojik özgürlüğünü savunur. İnsanı boşluğa ve nihiliizme düşüren şey, sekülerlik değildir. İnsanı boşluğa, hiçliğe, silikliğe düşüren şey, teopolitiktir, doğmatizmdir, kabileciliktir ve bedeviliktir. Sekülerlik, uygarlığın dayandığı ve geliştiği varoluşsal zemindir, temeldir ve değerdir. İnsan, özgürce hayata, doğaya ve insana dair düşünebildiğinde ve yaşadığında sahici anlamda insan olmanın ve kalmanın imkanlarına sahip olmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiçbir kimlik, doğma, inanç, kültür ve kaynak, hakikatin kendisi veya temsilcisi değildir. Otoriter, totaliter ve teopolitik düzenler, hakikati kendilerine ait bir mal ve miras gibi dayatırlar Malın ve mirasın mantığı şudur: Mal, miras alınır, korunur ve aktarılır. Hakikat, bir mal ve miras değildir. Hakikatin mal ve miras olarak kabul edildiği yer, bedevi doğmatizmin ve zihniyetin hükümran olduğu yerdir. Modern uygar anlayışta hakikat, sürekli yeniden kurulan süreçlerle oluşturulan deneyimlerdir, birikimlerdir ve bilgilerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uygarlık, hakikate sabit bir mal ve miras olarak bakmaz. Hakikat, sabit değildir. Hakikat, kapalı değildir. Hakikat, mülkiyet değildir. Teklik ve mutlaklık iddiasında bulunan bir hakikat kurgusu, hegemonya stratejisidir. Hakikati tekleştiren ve tekeline alan yapı, eleştiriyi ortadan kaldırır. Eleştiriyi dışlayan, kendisinin mutlak doğru olduğunu iddia eden sabit, kapalı ve tekelci kurgular, hakikat değil, yanılsamadırlar. Uygarlık, hakikate çoğulcu, eleştirel, açık uçlu ve tartışmaya dayalı süreçlerden oluşan bir insani tecrübe olarak bakmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bedevi zihniyetler, teopolitik düzenler, otoriter ve totaliter sistemler, insanı mutlak doğru kabul ettikleri metinlerin ve kaynakların nesnesi haline getirmektedirler. Nesneleştirilen insandan beklenen şey, mutlak otorite olarak kabul edilen metne inanmak, onu tekrar etmek, ezberlemek, her şeyin çözümünün o metinde olduğuna inanmak, o metnin bir yorumcusu ve taşıyıcısı olmaktır. Nesneleştirilen insandan beklenen şey, metne kul olmaktır ve bağımlı olmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uygarlık, insanlığın bütün metinlerine dayanan bir tecrübedir. Hiçbir metin, tek başına bütün insanlık ve uygarlık için yeterli değildirler. Hayatın anlamı ve amacı, hiçbir metinde bulunmamaktadır. İnsan, ihtiyaç duyduğu anlamı ve amacı, aklıyla, birikimiyle ve bilgisiyle kendisi oluşturmaktadır. Anlamın kurucusu ve yaratıcısı metinler değil, insandır. Uygarlık, insana metnin kölesi olarak değil, dünyanın ve hayatın kurucusu olarak bakmaktadır. Hiçbir metin veya kurgu, varlığın temeli değildir. Hiçbir metin, aşkın siyasal, sosyal, kültürel ve entelektüel otorite konumunda değildir. İnsan, varlığın temelidir. Varlığın temeli olarak insanı düşünmek, varoluşsal derinliktir. Uygarlık, insanın ötesinde ve üstünde olduğu vehmedilen otoritelerin, güçlerin ve kurguların eseri değildir. İnsanın felsefe, bilim, sanat, edebiyat, müzik, hukuk, mitoloji, maneviyat, ahlak şeklinde ürettiği anlam süreçleri ve deneyimleri sonucunda ortaya çıkan insanlık durumunun adı uygarlıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, sonsuza kadar hiçbir metnin anlamını yorumlama sorumluluğunu taşıyan bir varlık değildir. Bütün kaynaklar, yazıldıkları zaman ve mekan şartlarının ürünüdürler ve yazıldıkları tarihsel şartlar içinde bırakılmalıdırlar. Hiçbir metni, sürekli olarak korumaya, yorumlamaya ve başvurmayaihtiyaç yoktur. Bütün metinler ve yapılar, çözümlemesi yapılabilecek insani ürünlerdir. Bütün insani metinler, ihtiyaç duyulduğunda kullanılabilirler ve tekrar yerlerine konulurlar. İnsan, sadece başkalarının yazdığı ve ürettiği metinleri yorumlayan kişi değildir. İnsan, sürekli olarak anlam kuran, yeni metinler üreten ve yazan öznedir. Bütün metinlerin yazarı, insandır. Hiçbir metin, insan hayatını yazma ayrıcalığına sahip değildir. Metinler karşısında insan, edilgen bir hizmetkar değildir. İnsan, hiçbir metnin verdiği hükmün taşıyıcısı ve bağımlısı değildir. İnsan, özgür anlam yapıcısıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uygarlık, ahlaktır. Teopolitik düzenler, otoriter ve totaliter ideolojiler, ahlakı emirler, nehiyler ve buyruklar kataloğu olarak dayatmaktadır. Buyruğun olduğu yerde düşünme yoktur. Düşünmenin ve aklın olmadığı bir yerde ahlak, korkuya ve korkutmaya dayalı bir itaat mekanizmasına dönüşmektedir. Uygarlık, ahlaka dış otoritelerin dayattığı bir zorunluluklar ve buyruklar talimatnamesi olarak bakmamaktadır. Uygarlık açısından ahlak, buyruk değildir. Ahlak, korku değildir. Ahlak, itaat değildir. Buyruk, korku ve itaat olan ahlak, ahlak değil, ahlaksızlıktır. Uygarlığın temeli olarak ahlak, bilinçli seçimdir, ötekini tanımadır ve insan onuruna saygıdır. Ahlakın temeli, doğmatizm değildir. Ahlak, hiçbir doğmatizmin tekelinde olan bir mal değildir. Uygarlık, ahlakı, derin ve evrensel bir insani tecrübe haline getirmenin imkanlarını yaratmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın, hiçbir doğmatizmi güncelleme şeklinde bir sorumluluğu ve ihtiyacı yoktur. İnsanlığa ve uygarlığa katkı vermeyen bütün doğmatizmlerden kopulmalıdır. Doğmatizmlerin, aşkın güçler adına hakimiyet kurma iddiası, insanlığın ve uygarlığın ihtiyaçlarıyla ve gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Aşkın güçler adına hakimiyet kurma imtiyazını dayatmak, uygarlığı ve insanlığı bitirmek anlamına gelmektedir. Doğmatizmlerden kopuş, insanlık için yeni bir uygarlık alanı açmaktadır. Doğmatizmlerden kopuşun gerçekleştiği durumda maneviyat bir oluş deneyimine dönüşmekte, devlet teopolitikten ayrılmakta, bilgi özgürleşmekte, ahlak özerkleşmekte ve insan özneleşmektedir. Doğmatizmlerden kopuş, uygarlığın yeniden oluşurulması imkanlarının yaratılması anlamına gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uygarlık, çoğulculuğa, vicdana ve derinliğe dayanan insani durumdur. Yeni insani durum olarak uygarlık, tek hakikat yanılsamasını çoğullukla çözmekte, vicdanla dışsal otoritenin yerine içsel sorumluluğu koymakta, yüzeysel hazcılığı ve doğmatik sertliği ise derinlikle aşmaktadır. Yeni insani durum olarak uygarlıkta, din ve doğma, baskı aracı olarak kullanılamaz. Devlet, hiçbir ideolojinin ve dinin hizmetinde olamaz. Hakikat, kapalı ve karanlık bir gizemler tarlası değil, açık ve sınırsız bir ufuktur. Uygarlık, insanı itaat eden bir nesne, kul ve köle olarak kabul etmemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otoriteryanizm, totaliteryanizm ve doğmatizm çözüldüğünde ve çöktüğünde doğan şey, boşluk ve hiçlik değildir. Doğan varlık, insandır. Devlet, siyaset, hukuk ve eğitim doğmatik olandan arındığı ve ayrıldığı zaman ortaya çıkan şey, yıkım değil, özgürlüktür. Hakikat tekleştirildiğinde ve tekelleştirildiğinde ortaya çıkan şey, medeniyet değil, bedeviliktir. Uygarlığı büyüten şey, hakikatin çoğullaşmasıdır. Uygarlık, insanı, hiçbir otoritenin kulu, kölesi, tebası ve nesnesi olarak kabul etmemektedir ve konumlandırmamaktadır. Uygarlık, insana kendi anlam dünyasını kuran, ahlakını oluşturan, yaşamını gerçekleştiren özgür birey olarak bakmaktadır. İnsanın uygarlaşması, gelişmesi ve büyümesi, yeryüzünde düşünmeyi, sorgulamayı, barışı, hukuku ve birlikte yaşamayı öğrenmesiyle başlamaktadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/teopolitik-zihniyetten-insani-uygarliga-1777372895.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Liberté, Égalité, Fraternité: 1 Mayıs’a dair / Bir Ataletin Teşhisi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/liberte-egalite-fraternite-1-mayisa-dair-bir-ataletin-teshisi-13189</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/liberte-egalite-fraternite-1-mayisa-dair-bir-ataletin-teshisi-13189</guid>
                <description><![CDATA[1 Mayıs alanlarda toplanmaktır, evet. Ama aynı zamanda alanlarda toplanmanın neden artık eskisi kadar anlam taşımadığını da sormaktır. Törenleşen her şey, bir gün kendi anlamını kemirmeye başlar. Slogan da böyledir, bayrak da, hatıra da. Bir şey çok tekrarlandığında güçlenmez her zaman; bazen sadece kabuğa döner. İçi boşalmış bir kabuğa… Yine de kabuk, bütünüyle ölü değildir. Bazen içinden yeni bir şey çıkar. O yüzden mesele gitmemek değil; giderken neyi kaybettiğimizi, neyi yeniden kurmamız gerektiğini bilmektir. Mesele alana varmak değil yalnızca; o alana varan insanın içindeki ataletle de hesaplaşmasıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sabah erkenden kalkıyorsun. Yıllardır aynı refleks: 1 Mayıs. Hava nasıl olursa olsun, bir meydana doğru yürümek var. Bir sesin içine karışmak, bir pankartın gölgesinden geçmek, kalabalığın eski cümlelerine omuz vermek var. Ama bu yıl bacakların ağır. Kol saatinin kayışının altında ince bir ter birikiyor. Sıcaktan değil yalnızca; biraz utançtan, biraz bezginlikten, biraz da insanın kendi tekrarına yakalanmasından.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Neden hâlâ gidiyorsun?</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üç kelime var: Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik. Eski bir kapının üzerinde paslanmış üç anahtar gibi duruyorlar. Dilin onları hâlâ biliyor. Kas hafızan biliyor. Eski bir daktilonun bozuk tuşu gibi basıyorsun: bazen iki kez, bazen hiç. Nabokov’un kelebekleri gibi hafif sanılan ama iğneyle sabitlenmiş kelimeler bunlar; vitrinde güzel duruyorlar, gerçeklikte kıpırdayamıyorlar bile.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgürlük, artık büyük cümlelerin içinde değil; en küçük korkuların kıyısında sınanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan neye “hayır” diyebiliyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hangi kapının önünde susuyor? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hangi zorunluluğu kendi tercihi sanıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün “hayır” diyenlerin sesi yalnızca kalabalığın içinde kaybolmuyor; iktidarın gürültüsünde de bastırılıyor. Daha kötüsü, “hayır” diyemeyenler çoğaldı. Çünkü herkes bir biçimde “evet” demek zorunda. Borca, işe, mesaiye, güvencesizliğe, susmaya, geçinmeye, idare etmeye…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bernhard’ın o bitmek bilmeyen hınç cümleleri gibi içimizde dönüp duran bir tekrar bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şikâyet ediyoruz, biliyoruz, görüyoruz; ancak cümlenin sonunda yine aynı odadayız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bana göre ataletin en sinsi hâli karar verememek değil; kararın artık bir şeyi değiştirmeyeceğini içten içe bilmektir. Buna politik karar yorgunluğu diyelim. Chicago işçilerinin idam sehpalarının gölgesinde korku vardı; şimdi korkunun kendisi dahi yoruldu. Özgürlük, prangaları kırmak değil, prangaları fark etmemek hâline getirildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Faulkner’ın boğucu Güney kasabalarında geçmiş nasıl toprağın altından çıkıp bugünün sofrasına oturursa, bizim de geçmişimiz öyle oturuyor 1 Mayıs sabahına. Eski yenilgiler, eski yürüyüşler, eski yasaklar, eski polis barikatları, eski bildiriler… Hiçbiri tam olarak geçmişte kalmıyor. Hepsi bugünün ayakkabısına kaçmış küçük taşlar gibi. Yürüyorsun ve her adımda eski bir ağrı hatırlatıyor kendini.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Ben o ağrının gerçek hâlini de bilirim.</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Pandemi zamanıydı. Alanlar, sokaklar yasaktı. Memlekette kalabalığa izin yoktu ama bildiğiniz üzere, o günlerde de yoksulluğun kalabalığına her zamanki gibi izin vardı. Yaşadığım şehir Ordu’da o yıl 1 Mayıs için izin verilen sayı yirmi kişiydi. Yirmi kişi. Koca bir emeğin, koca bir tarihin, koca bir itirazın yirmi kişiye sıkıştırılmış hâli…</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>1 Mayıs’tan kısa süre önce ön çapraz bağlarımdan ameliyat olmuştum. Dizimde boydan boya açılı bir atel, kollarımda koltuk değnekleri vardı. Yürümek dediğin şey, o gün benim için irade değil, neredeyse teknik bir meseleydi: Nereye basacağım, nasıl ineceğim, dengemi nasıl kuracağım? Beni araçtan indirirlerken, sayıca bizden fazla olan kolluk kuvvetlerinin şaşkınlığını görmüştüm. Hatta birinin sesini hâlâ hatırlıyorum:</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Bu solculardaki inadı anlamıyorum. Yürüyemiyor, yine de alana inmiş.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>O cümle bana tuhaf biçimde dokunmuştu. Hakaret ve hayranlık karışımı, neredeyse istemeden verilmiş bir teşhisti. Evet, yürüyemiyordum. Alana inmiştim. Çünkü emeğe inanan insan bedeniyle değil, kalan son inadının üstüne basa basa yürür.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün o yok artık bende.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunu bir itiraf gibi yazıyorum, bir çağrıdan kaçış gibi değil. O gün atelle, değnekle, ağrıyla inilen alan, bugün zihnimde daha ağır bir eşiğe dönüştü. Demek ki mesele yalnız dizdeki bağ değilmiş. Bazen kopan şey, insanın kendisini tarihe bağlayan ince lifmiş. İşte bu yazı biraz da o lifin nerede zedelendiğini arama çabası.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buradan “siz de gitmeyin” gibi konforlu ve içe kapanık bir sonuç çıkarmasın kimse. Çıkmamalı. Tam tersine, bu ataleti teşhis etmek, onu meşrulaştırmak için değil, bitirmek için gerekli. Çünkü insanın yorgunluğu kutsal değildir; yalnızca anlaşılması gereken bir işaret.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Yorgunluk bize mazeret değil, adres vermeli.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eşitlik de bundan daha iyi durumda değil. Eşitlikten söz eden bir dünyada yaşıyoruz; ama bu dünyanın en eşitsiz dakikaları, sabah aynı saate uyanan iki insanın bambaşka hayatlara mahkûm edilmesidir. Biri mesaisine giderken diğerinin mülkünü büyütmesi, biri kirasını düşünürken diğerinin arsasına arsa katmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herkes aynı ürünü arzuluyor, aynı mekânda fotoğraf vermek istiyor, aynı cümleyi duvarına asıyor. Arzu eşitleniyor, erişim daralıyor. Herkes aynı vitrinin önünde bekliyor; yalnızca bazılarının içeri girme hakkı var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eşitlik soyut bir kelime değil. Ekmektir, sudur, uyku saatidir, tuvalet molasıdır, kira günüdür, vardiya dönüşü eve sağ salim varabilmektir. “Fırsat eşitliği” deniyor ama aynı şehirde doğan iki çocuğun ömrü bile aynı uzunlukta değil. “Toplumsal eşitlik” deniyor ama kadınlar hâlâ gece yürürken korku içinde. “Gelir adaleti” deniyor ama birinin ay sonu, diğerinin öğle yemeği hesabına sığmıyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mo Yan’ın köylerinde açlık nasıl yalnızca mideye değil, dile, aileye, toprağa, hatta rüyaya kadar sızıyorsa bizim eşitsizliğimiz de öyle sızıyor her yere. Maaşa, kiraya, çocuğun beslenme çantasına, annenin ilaç kutusuna, babanın suskunluğuna, gencin pasaport hayaline… Sonra biri çıkıp “rakamlar” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rakamlar! Sanki insan yoksullaşmıyor da grafik eğiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ataletin buradaki adı rakam bombardımanı. Eşitsizliğe dair o kadar çok istatistik duyuyoruz ki artık hiçbiri canımızı acıtmıyor. Oysa bir rakamın acıtması için bir yüze ihtiyacı var. Bir isme. Bir mutfak masasına. Bir çocuğun defterine. Bugün eşitsizliğin yüzü yok; çünkü eşitsizliğin olduğu yerde artık aynalı camlar var. Bir taraf diğerini görüyor, öteki taraf yalnızca kendi yansımasına bakıyor. Çünkü herkes gözünde taşıdığı aynada kendi kırığını görüyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rulfo’nun ölülerle konuşan kasabalarını düşünün. Orada sesler topraktan gelir; burada bordrodan, icradan, kredi kartı ekstresinden, market fişinden, ekmeğine göz dikilen madencinin baretinden geliyor. Herkes biraz ölü, herkes biraz konuşuyor; ortak paydada kimse duyulmuyor. Türkiye’de yoksulluk çoğu zaman bağırmaz zaten. Kapının arkasında ayakkabılarını sessizce çıkarır, sofraya oturur, çayın şekerini azaltır ve “idare ederiz” der.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte en korkunç cümlelerden biri budur: İdare etmek!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kardeşlik ise kelimelerin en hüzünlüsü. Çünkü en çok ona ihtiyaç duyduğumuz yerde en hızlı yıpranan o oldu. Kardeşlik dendiğinde eskiden dayanışma gelirdi akla; şimdi daha çok yalnız insanların aynı yalnızlıkta birbirini fark etmesi geliyor. Herkes yalnız. Bu da tuhaf bir negatif kardeşlik yaratıyor. Aynı boşlukta duruyoruz ve birbirimize dokunmuyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cortázar’ın seksek oynayan karakterleri gibi biz de kareden kareye atlıyoruz. İş, ev, ekran, market, fatura, seçim, hayal kırıklığı, tekrar iş. Bazen oyunun kuralını biliyor gibi yapıyoruz, bazen oyunun çoktan başkaları tarafından yazıldığını unutuyoruz. Bir ayağımız havada, bir ayağımız yerde. Düşmemek için oynuyoruz, kazanmak için değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs alanları da bazen böyle değil mi? Sendikalar, partiler, gruplar, kortejler… Aynı alanda duruyor, aynı sloganları atıyor, aynı pankartların altından geçiyor ama birbirimize gerçekten temas etmiyoruz. Kardeşlik, kimi zaman sağırlar diyaloğuna dönüyor. Herkes kendi sesini yükseltiyor, kimse ötekinin sesine yer açmıyor hâliyle.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Paul Auster’ın rastlantılarla örülü şehirlerinde insanlar birbirlerine çarpar, kaybolur, başka bir hikâyenin içine düşer. Bizim meydanlarımızda ise rastlantı bile yorgun. Kim kiminle yan yana yürüyecek, kim hangi kortejin arkasında duracak, kim hangi cümleyi daha yüksek söyleyecek; hepsi önceden yazılmış gibi. Hatta bazen insan kendini Eco’nun labirentinde sanıyor. İşaretler var, semboller var, büyük kelimeler var, eski kitap kokusu var; çıkış kapısı hâlâ belirsiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Brecht’in “önce ekmek, sonra ahlak” sözü hâlâ bu yüzden hafızamızda. Çünkü insanın karnı ile vicdanı arasında kurulan ilişki, bütün politik nutuklardan daha çıplaktır. Bugün ne ekmek tam ekmek, ne ahlak tam ahlak. Bir de kardeşliğin sahte bir sureti var: herkesin birbirine “yanındayım” dediği, ama kimsenin kimsenin yanında kalamadığı bir zaman.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bu satırları yazarken 1 Mayıs’a dört gün var. Büyük konfederasyonların takviminde yine güvenli güzergâhlar, makul meydanlar, ölçülü itirazlar…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Taksim, bir hafıza mekânı olmaktan çoktan çıkarılıp her yıl yeniden pazarlık konusu yapılan bir yasak ritüeline dönüştü. Ankara Kurtuluş Parkı’nda ise aylarca maaş alamayan madenciler açlık grevinde; soğuğun, gazın, sessizliğin içinde direniyorlar. Büyük kelimeler orada susunca, insan ister istemez Tamer Durak hocanın o acı alayını hatırlıyor: “Devinimsiz İşçi Sendikaları Konfederasyonu.”</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de Blanchot’nun o eşik duygusuna yakınız. Yazının, sözün, suskunluğun ve yokluğun birbirine karıştığı bir ara yerde duruyoruz. Ne tamamen vazgeçmişiz ne gerçekten başlamışız. Ne meydan bizi çağırıyor ne ev bizi affediyor. Kapının önünde ayakkabılarımıza bakıyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gitmekle kalmak arasında değil yalnızca; inanmakla rol yapmak arasında sıkışmışız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sol hafızanın en büyük derdi, tarihin tekerrür etmesi değil; tekerrür ederken hiçbir şey öğretmemesi bence. 1 Mayıs’ı her yıl yaşıyoruz. Kaç kez? Tam sayısını unuttuk. İşte o unutkanlık bizi deneyim sahibi değil, hasarlı kayıt yapıyor. Her yıl aynı ses, aynı yürüyüş, aynı gerilim, aynı yasak, aynı açıklama, aynı fotoğraf. Tarih ilerlemiyor; patinaj çekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünüyorum da Gorki’nin insanlarında yine de çıplak bir direnç vardı; yoksulluğun içinde kabalaşan ama bütünüyle teslim olmayan bir insan sıcaklığı. Şimdi o sıcaklığın yerini çoğu zaman ekran ışığı aldı. İnsan birbirine omuz vermiyor; birbirinin paylaşımına ?, ✌ bırakıyor. Dayanışma ise bazen yalnızca görünürlük ekonomisinin nazik bir jestine dönüşüyor. “Yanındayım” yazıyoruz, sonra başka bir gönderiye geçiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Hafızamız ve direngenliğimiz sabun köpüğü!</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendimce teşhis koyuyorum elbette. Şimdiki atalet, bir şeyi yapmamaktan değil; o şeyi yaparken onu gerçekten yapmıyor olmaktan kaynaklanıyor. Yürüyoruz ama bacaklarımız yürümüyor. Bağırıyoruz ama sesimiz bir metreden sonra düşüyor. Çünkü içimizdeki şey artık saf öfke değil; yılların bıraktığı bir tahammül tortusu. Hak gaspına, düşük ücrete, liyakatsizliğe, güvencesizliğe, vaat edilip unutulanlara alıştık. İnsan her şeye alışmaz derler; hayır, insan bazen en çok alışmaması gereken şeye alışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Alışkanlığın vasat konforuna!</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Broch’un uyurgezerleri gibi biz de çağın içinde gözümüz açık uyuyoruz. Ahlaki bir çözülmenin tam ortasında hâlâ gündelik nezaketleri sürdürüyoruz. Sabah işe gidiyor, akşam haberleri izliyor, gece içimizden geçen felaketi ertesi güne bırakıyoruz. Herkes biraz biliyor, kimse tam söylemiyor. Herkes biraz suçlu hissediyor, kimse suçu üstüne almıyor. Herkes düzenin yanlış olduğunu seziyor ama düzenin dışına çıkacak ilk adımı başkasından bekliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eskiden işçi sınıfının sınıf bilincinden söz edilirdi. Şimdi çoğu yerde geriye sınıf vicdanı kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilinç eyleme iter, vicdan pişmanlığa. Bilinç örgütler, vicdan iç çektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilinç “ne yapacağız?” diye sorar, vicdan “keşke bir şey yapsaydık” der. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün birçok insan sınıf vicdanıyla yaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yapmadığını biliyor ama yapacak hâli yok.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Atalet ne deseniz en net bu cevabı veririm:</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Yapmamanın vicdanı ile yapmanın imkânsızlığı arasında sıkışıp kalmak.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu cevapta takılıp kalamayız. Ataletin teşhisi, ataletin mazereti olamaz. Bir toplum kendi yorgunluğunu anlayabilir fakat ona yerleşemez. Yorgunluk ev değildir. Olsa olsa bir mola taşıdır. Orada biraz soluklansan dahi gün sonunda oradan kalkılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki bugün yapılacak en özgün şey, o üç kelimeyi bir süre hiç kullanmamaktır; sosyal medyada, içimizi rahatlatmak için, alışkanlıkla…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Özgürlük demeyelim; “hangi korkumuzdan kurtulacağız?” diye soralım mesela.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Eşitlik demeyelim; “kimin fazla ekmeği var, kimin sofrası eksik?” diye soralım.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Kardeşlik demeyelim; “en çok kimin yanında olmalıyız bugün?” diye soralım.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1 Mayıs alanlarda toplanmaktır, evet. Ama aynı zamanda alanlarda toplanmanın neden artık eskisi kadar anlam taşımadığını da sormaktır. Törenleşen her şey, bir gün kendi anlamını kemirmeye başlar. Slogan da böyledir, bayrak da, hatıra da. Bir şey çok tekrarlandığında güçlenmez her zaman; bazen sadece kabuğa döner. İçi boşalmış bir kabuğa…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de kabuk, bütünüyle ölü değildir. Bazen içinden yeni bir şey çıkar. O yüzden mesele gitmemek değil; giderken neyi kaybettiğimizi, neyi yeniden kurmamız gerektiğini bilmektir. Mesele alana varmak değil yalnızca; o alana varan insanın içindeki ataletle de hesaplaşmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gideyim mi, kalayım mı, bilmiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak şunu biliyorum: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik dediğimde ağzımda artık eski bir inancın değil, eski bir yorgunluğun tadı var. Ne ekşi, ne acı. Sadece metalik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Belki de 1 Mayıs artık sadece yorgunluğu kutlama günüdür. Öyleyse kutlu olsun yorgunluğumuz. Çünkü başka neyimiz var ki?</em></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 29 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/liberte-egalite-fraternite-1-mayisa-dair-bir-ataletin-teshisi-1777467065.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Demokratik arınma</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/demokratik-arinma-13187</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/demokratik-arinma-13187</guid>
                <description><![CDATA[CHP Genel Başkanı Özgür Özel, önceki gün partili Belediye Başkanları ile düzenlenen toplantının ardından yaptığı konuşmada, anayasaya ve hukuka aykırı kararlar veren tüm savcı ve yargıçlarla ilgili notlar alacaklarını ve “çeyiz sandığı” dediği bir sandıkta biriktireceklerini açıkladı. Seçimleri kazanmaları halinde bu sandığı açarak gereği için HSK’ya sunacaklarını belirtti. Seçimlere kadar beklemesinin nedeni Adalet Bakanı’nın başkanı olduğu HSK’nın bugüne kadar yaptığı gibi bundan sonra da ana muhalefet partisinin yargı mensupları hakkındaki şikayetlerini gündeme almayacağı çıkarımıydı kuşkusuz.  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyaset alanında arınma (lustration) yakın tarihte SSCB’nin yıkılmasının ardından demokrasiye geçen Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinde (MDAÜ) geçmiş yönetimlerin tasfiyesi vesilesiyle kullanılan bir kavram. Somut olarak, bu ülke yönetimlerinin yeni kurulan demokratik hukuk devletini korumak amacıyla eski totaliter rejimle işbirliği yapmış olan yargı mensupları, yüksek devlet memurları ve politikacılar gibi kamu idaresinde anahtar rol oynamış kişileri görevden alma ve gerektiğinde cezalandırma sürecini ifade ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün birçoğu AB üyesi olan bu ülkeler ilk aşamada halk arasında bekleme odası tabir edilen Avrupa Konseyi’nin (AK) üyesi olmuşlardı. AK totaliter rejimden demokrasiye geçen her ülkenin geçmişle hesaplaşma hakkını tanıyor. Ağır insan hakları ihlallerine neden olan kamu görevlilerinin yargılanmalarını ve kamudan ihraç edilmelerini doğal karşılıyor. Ancak “Geçiş Adaleti” (Justice transitionnelle) olarak da adlandırılan bu sürecin bir tür intikam alma mekanizması değil, demokrasinin korunması için kamu yönetiminin arındırılmasını önceleyen bir önlemler paketi içermesi ve mutlaka bu amaçla çıkarılacak bir geçiş yasası çerçevesinde yürütülmesi gerektiği görüşünde. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda, AK organları ve AİHM bu ülkeler için arınma kriterleri belirlemiş bulunuyor. Çünkü benzeri süreçlerde hedef alınan kamu görevlilerinin temel hak ve özgürlükleri ihlal edilebilir, açılan davalarda iç hukuk yolları tüketilebilir ve davalar AİHM’nin önüne gelebilir. O bakımdan ilgili ülkelerin bu kriterlere uyması önemli. AKPM (Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi) daha 1996 yılında arınma çerçeve yasalarının bilinen hukuk devleti ilkelerine uygun olması için ayrıntılarına girmeye gerek görmediğim 6 kriter belirlemişti. Daha sonra (2006) AİHM önüne gelen “Turek k. Slovakya” davasında demokratik arınma önlemleri uygulayan bir devletin, ilgili kişilere AİHS’in (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi) öngördüğü prosedürle ilgili tüm güvenceleri sağlamakla yükümlü olduğuna hükmetmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buraya kadar Doğu Blok’undan ayrılan ülkelerden söz ettim ama demokratik arınma kriterlerinin hibrit rejimden demokrasiye geçen AK üyesi ülkeleri de bağladığını kabul etmek gerekir. Bu ülkelerden biri Victor Orbán’ın illiberal olarak tanımladığı rejiminin bir süre önce yapılan genel seçimleri kaybettiği Macaristan. 199 sandalyeli Meclis’in 138 sandalyesine sahip olan Başbakan Peter Magyar’ın partisi Tisza ’nın artık anayasayı değiştirme yetkisi de bulunuyor. Ama Macaristan’da işler yavaş işliyor ve yeni Meclis toplanabilmiş değil. Seçimlerin galibi Peter Magyar, Orbán’ın yakını olan ve istifa etmesini istediği Cumhurbaşkanı Tomas Sulyok’tan acele etmesini ve yeni Meclis’i 5 Mayıs’ta toplanmaya davet etmesini bekliyor. Macaristan’da hukuk devletini yeniden inşa etmeye ve yargı bağımsızlığını yeniden sağlamaya kararlı olan Peter Magyar bir tür demokratik arınma yapmayı da arzu ediyor. Bu nedenle resmen görevi devralmamış ve hükümeti kurmamış olmasına karşın, Orbán döneminde atanan üst düzey devlet ve yargı yetkililerine istifa etmeleri için 31 Mayıs’a kadar zaman tanıdı. Aksi takdirde milyonlarca seçmenin verdiği yetkiyle bu isimleri görevden alacağını açıkladı. Hibrit rejimden AK kriterlerini tam karşılayan bir demokrasiye geçmeye hazırlanan Macaristan’daki bu demokratik arınma sürecinin başta AB olmak üzere tüm Avrupa’nın ilgisini çekeceğine kuşku yok. &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Özel’in “Çeyiz sandığı” metaforu&nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hibrit rejimleri ve başat özelliklerini irdelediğim bir önceki yazımda, İngiliz Economist Intelligence Unit’in demokrasi indeksine göre, bugün dünyadaki ülkelerin yüzde 20’sine tekabül eden 34 ülkede hibrit rejimlerin olduğunu ve bu listede Türkiye’nin adının da yer aldığını belirtmiştim. Somut olarak işaret etmek gerekirse, bu ülkelere özgü beş özellikten üçü, muhalefete baskılar, hukuk devletinden uzaklaşma ve medya üzerinde kontrol ve baskı Türkiye’de de var. Özellikle demokratik hukuk devletinin temel ilkelerine aykırı olarak, yargı bağımsızlığı ilkesinin suistimal edildiği, ana muhalefet partisine mensup veya iktidara muhalif yurttaşların yasa önünde eşit muameleye tabi tutulmadığı ve yasal güvencelerden aynı şekilde yararlanamadığı bir durumun varlığı dikkat çekiyor. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda, bazı savcı ve yargıçların anayasa ve yasalarda yer alan kuralları hiçe sayan uygulamalar yaptıkları, fütursuzca AYM, AİHM ve YSK kararlarına aykırı kararlar aldıkları ve haklarında hiçbir soruşturma açılmadığı görülüyor. Anayasa çalışmalarında erkler ayrılığının ve yargı bağımsızlığının tam sağlanabilmesi için kaldırılması demokratlarca sürekli olarak önerilmiş olan, darbeci zihniyetin ürünü, Adalet Bakanı’nın HSK başkanlığı ve müsteşarıyla birlikte kurulun doğal üyeliği bu sorunun başlıca nedeni. Oysa 1961 Anayasası’nın 143. maddesinde Adalet Bakanı’nın HSK toplantılarına katılabileceği ama oy hakkı olmadığı hükme bağlanmıştı. 1971 değişikliğine kadar bu böyle devam etmişti. Bugün anayasaya aykırı bu kararlara Adalet Bakanı’nın kurul başkanlığının destek sağladığı anlaşılıyor. Bu da yürütmenin yargıya nasıl olduğunu bilmek mümkün değil ama müdahale ettiğini kanıtlıyor. Çünkü hiçbir yargı mensubunun en azından ağır yaptırımları olduğunu bildiği için kendi iradesiyle anayasa hükümlerini görmezden gelen kararların altına imza atabilmesi pek mümkün değil. Haklı olarak denebilir ki ama Anayasa’nın “kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimseleri” kapsayan “kanunsuz emir” başlıklı maddesi de var ayrıca. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaptırımları anımsatmak gerekirse, 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu uyarınca HSK tarafından yargı mensuplarına, sıfat ve görevleri gereklerine uymayan hal ve hareketlerinin tespit edilmesi üzerine durumun niteliğine ve ağırlık derecesine göre uyarma, kınama, aylıktan kesme, kademe veya derece ilerlemesini durdurma, yer değiştirme ve meslekten çıkarma gibi disiplin cezaları verilebilir. Ayrıca anayasaya uymama TCK’nın 257. maddesi uyarınca görevi kötüye kullanma kapsamında değerlendirilebilir. 109. maddesi uyarınca örneğin Anayasa ve yasaya aykırı olarak birinin tutukluluğunun devamına karar verilmesi veya haksız yere gözaltına alınması durumunda "kişiyi hürriyetinden yoksun kılma" suçu da oluşabilir. Ayrıca bu nedenle mağdur olan yurttaşlar devlet aleyhine tazminat davası da açabilirler. Bu davalar mağdur lehine sonuçlanırsa, tazminatı ödeyen devlet, ağır kusuru veya kastı bulunan savcı veya yargıca tazminat miktarını rücu eder. Bunlara ilave olarak, hâkimin kasten hukuku yok sayması, şahsi menfaat gözetmesi veya yetkisini kötüye kullanması halinde Yargıtay’da yargılanması da gündeme gelebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında, hukukla ilgili her yazımda sürekli dile getirdiğim Anayasa’nın yargı dahil herkesi bağladığına ilişkin 11. maddesini ihlal eden bir yargıç, ayrıca Anayasa’nın 138. maddesinin ilk fıkrasında yer alan "Hâkimler, görevlerinde bağımsızdırlar; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdanî kanaatlerine göre hüküm verirler" ilkesini de çiğnemiş oluyor. Bu iki maddenin ortak ihlali, demokratik hukuk devletine inanan herkes için, 2802 sayılı yasanın 69. maddesinde kayıtlı “mesleğin şeref ve onurunu bozan veya mesleğe olan genel saygı ve güveni gideren nitelikte” bir anayasa ihlali. Bu nedenle doğrudan meslekten çıkarılmayı gerektiren bir gerekçe oluşturuyor. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP Genel Başkanı Özgür Özel, önceki gün partili Belediye Başkanları ile düzenlenen toplantının ardından yaptığı konuşmada, anayasaya ve hukuka aykırı kararlar veren tüm savcı ve yargıçlarla ilgili notlar alacaklarını ve “çeyiz sandığı” dediği bir sandıkta biriktireceklerini açıkladı. Seçimleri kazanmaları halinde bu sandığı açarak gereği için HSK’ya sunacaklarını belirtti. Seçimlere kadar beklemesinin nedeni Adalet Bakanı’nın başkanı olduğu HSK’nın bugüne kadar yaptığı gibi bundan sonra da ana muhalefet partisinin yargı mensupları hakkındaki şikayetlerini gündeme almayacağı çıkarımıydı kuşkusuz. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgür Özel çeyiz sandığında ayrıca iktidarın kontrol ettiği medyanın büyük bölümünde hukuk kurallarına aykırı olarak CHP’li belediye mensuplarıyla ilgili olarak düzenlenen iddianamelerde bile yer almayan gerçek dışı haberleri yapan ve yazdıran gazetecilerin de olacağına işaret etti. İktidarın lehine olan her haberin DMM’nin (Dezenformasyonla Mücadele Merkezi) radarına takılmadığını göz önüne aldığı için olsa gerek Özel’in bu konuda da seçimleri kazanmayı beklediği anlaşılıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta, CHP Genel Başkanı’nın haklı olarak iktidar olduklarında demokratik bir arınmaya gitmeyi kafasına koyduğu görülüyor. Bu, MDAÜ’lerin lustrasyonundan farklı olarak ayrı bir geçiş yasasına ihtiyaç duymayan bir arınma süreci kuşkusuz. Türkiye’de bugüne kadar hiç tanık olmadığımız, mevcut anayasaya rağmen var olabilen bir hibrit rejim atmosferi var çünkü. Bu atmosfer halkın çoğunluğunu yoksullaştıran son derece başarısız bir iktidarın olanaksız görünen önümüzdeki seçimleri kazanma ihtimalini arttırmak amacıyla oluşturuluyorsa, tüm muhalif siyasi partilerin demokratik hukuk devletini güçlendirmek için asgari müştereklerde birleşerek seçime girmelerinde yarar var. Mümkünse somut olarak gerekli anayasal ve yasal değişiklikleri içeren ortak bir demokrasi paketiyle. Unutmayalım ki yeni anayasa vaadiyle girmiş olduğu 2011 genel seçimlerinde AK Parti tek başına bugüne kadarki en yüksek oyunu (49,83) almıştı. Ama yeni bir anayasa yapılamadığı gibi AK Parti iktidarları demokrasi alanında sürekli geri adım attı. Bu geri adımlar sonucunda bugün solumakta olduğumuz demokrasiden uzaklaşma (dé-démocratisation) havası, Türkiye’nin artık Strasbourg ölçütleriyle tam uyumlu bir anayasaya ivedilikle gereksinme duyduğunu ortaya koyuyor. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/demokratik-arinma-1777319579.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Cumhurbaşkanının çağrısı gerçekçi mi?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/cumhurbaskaninin-cagrisi-gercekci-mi-13186</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/cumhurbaskaninin-cagrisi-gercekci-mi-13186</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’nin Erdoğan’ın deyimiyle bir “barış adası”, “güvenli liman” söylem ve iddiası, Körfez’den çıkan sermayenin gelmesi için yeterli midir? Kabinedeki yetkililer, iktidara yakın isim ve son olarak Erdoğan yaptığı açıklama ile bu soruya olumlu cevap vermiş görünüyor. Peki bu beklenti söylendiği kadar gerçekçi mi? Evet, Türkiye’de savaş yok ve bu haliyle barış adası olabilir ama bunun gerçekleşmesinin koşulu sadece savaşın olmaması değil. Bununla birlikte en makro düzlemde asgari bir yargı bağımsızlığına ve mülkiyet hakları güvencesine de ihtiyaç var. Ne yazık ki, bunlar Türkiye’de yeterince güçlü değil. Bu tespiti, sadece yaşadığımız gündelik pratiklerden değil uluslararası araştırma sonuçlarından da görüyoruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı Dolmabahçe Çalışma Ofisi'nde <strong>“Türkiye Yüzyılı Yatırım İçin Güçlü Merkez Programı”</strong>nda yaptığı açıklamalar ekonomistlerden çok siyasi yorumcular tarafından ele alınıp tartışılmaya devam ediyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda tartışmanın esas noktası ise, Erdoğan’ın yaptığı çağrının karşılık bulup bulmayacağı, bulacaksa bu çağrıya kimlerin cevap vereceğinde. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki Erdoğan’ın yaptığı çağrıda ne var?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan konuşmasında; <em>“<span style="background-color:white"><span style="color:#262626">İstanbul Finans Merkezi dışında da transit ticaret faaliyetlerinde bulunanların bu kazançlarının yüzde 95'ini vergi dışı bırakıyoruz. Bir diğer önceliğimiz küresel şirketlerin bölgesel yönetim merkezlerini Türkiye'ye taşımalarını teşvik etmektir. Bu şirketlerin yurt dışı operasyonlarını Türkiye'den yürüterek elde ettikleri kazançlara güçlü bir vergi avantajı sağlıyoruz. Böylece önümüzdeki 20 sene boyunca İstanbul Finans Merkezi içinde elde edilen kazançların yüzde 100'ü, bunun dışında elde edilenin ise yüzde 95'i kurum kazancından indirilebilecek. Keza buralarda çalışan nitelikli çalışanlara belli şartlarla ücret istisnası getiriyoruz”</span></span></em><span style="background-color:white"><span style="color:#262626"> ifadelerini kullandı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Erdoğan’ın bu konuşması kuşkusuz ABD/İsrail’in İran’a yönelik başlattığı savaşın güvensiz hale getirdiği Körfez’deki sermaye çıkışına yeni adres olma amacını da taşıyor. Yani bu çağrının hedeflerinden birinin, bölgeden çıkış yapan sermeye olduğu söylenebilir. </span></span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">İSTANBUL DUBAİ OLUR MU?</span></span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Nitekim savaşın başlamasından sonra gündeme gelen sorulardan birisi; “İstanbul yeni Dubai olur mu?” Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu çağrısı tam da bu hedefe uygun düşüyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Türkiye’nin Erdoğan’ın deyimiyle bir “barış adası”, “güvenli liman” söylem ve iddiası, Körfez’den çıkan sermayenin gelmesi için yeterli midir?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Ya da devasa binalardan oluşan bir beton yığının olması?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Kabinedeki yetkililer, iktidara yakın isim ve son olarak Erdoğan yaptığı açıklama ile bu soruya olumlu cevap vermiş görünüyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Peki bu beklenti söylendiği kadar gerçekçi mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Evet, Türkiye’de savaş yok ve bu haliyle barış adası olabilir ama bunun gerçekleşmesinin koşulu sadece savaşın olmaması değil. Bununla birlikte en makro düzlemde asgari bir yargı bağımsızlığına ve mülkiyet hakları güvencesine de ihtiyaç var. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Ne yazık ki, bunlar Türkiye’de yeterince güçlü değil. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Bu tespiti, sadece yaşadığımız gündelik pratiklerden değil uluslararası araştırma sonuçlarından da görüyoruz. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626"><strong>İKİ SORUN ALANINDA TÜRKİYE’NİN DURUMU</strong> </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Şimdi bu iki alana bakalım. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya çapında gerçekleştirilen Dünya Adalet Projesi (<strong><a href="https://worldjusticeproject.org/rule-of-law-index/global/2025/T%C3%BCrkiye/" style="color:blue; text-decoration:underline">World Justice Project</a>) – WJP- </strong>verilerine göre Türkiye, yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü konularında ciddi bir düşüş yaşıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2024 ve 2025 verilerine göre Türkiye, genel sıralamada<strong> </strong>143 ülke arasında 117. sıradan 118. sıraya geriliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı konuda Avrupa Komisyonu tarafından her yıl yayımlanan Türkiye raporlarında “Yargı ve Temel Haklar” (23. Fasıl) başlığında; yargının bağımsızlığı, tarafsızlığı ve hakimlerin coğrafi teminatı konularında “ciddi bir gerileme” olduğu tespiti yapılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer bir durumun mülkiyet hakları güvencesi için de var olduğunu söyleyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mülkiyet Hakları Endeksi’nde (<strong><a href="https://internationalpropertyrightsindex.org/#world-map" style="color:blue; text-decoration:underline">International Property Rights Index)</a></strong> -IPRI- Türkiye, araştırmanın alt kırılımı olan yargı sisteminin etkinliği ve fikri mülkiyet haklarının korunması başlıklarında zayıf puan alıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu endekste Türkiye 2014’e kadar yükseliş trendinde (2014’te 10 üzerinden 5.6) iken, o tarihten sonra düşüş eğilimde. 2020’de bu rakam 5.3 iken 2025’te 4 seviyesine kadar düşmüş durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihler ve rakamlar bize bu alanda yaşanan düşüşün ülkenin tesadüfi olmadığını söylüyor. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BU ŞARTLARDA KALICI SERMAYE MÜMKÜN MÜ?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dubai’den ayrılan uluslararası yatırımcılar, sermaye sahipleri ve mülkiyet sahipleri Türkiye ve İstanbul’a bu koşullarda gelir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut koşullar için bu beklenti iyimser değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şunu kabul edelim; yargı bağımsızlığı endekslerindeki düşüş, Türkiye’de "mülkiyet hakkının idari kararlarla veya siyasi müdahalelerle kısıtlanabileceği" algısını pekiştirmekte, bu da mülkiyet güvencesini sarsmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum Dubai’den ya da başka körfez ülkelerinden kaçan sermayenin Türkiye/İstanbul’a gelmesinin önündeki en büyük engeldir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette bu çağrı mutlak karşılık bulmaz değildir. Gelme niyeti olan yatırımcılar ile yapılacak görüşmelerle onlara özel garantiler ya da özel dokunulmazlık anlaşmaları çeşitli güvenceler verilebilir ama bunun ekonomik maliyeti zaman içinde getirisinden daha fazla olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan bu çağrının muhatapları uluslararası hukuk sistemi içinde olanlardan çok sitem dışında olan sermeye ve kişiler gibi görünüyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">YERLİLER NEDEN GİDİYOR?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Elbette Türkiye’ye yabancı sermayenin gelmesi önemli ve gereklidir. Ama sıcak para olarak değil yatırım amaçlı olduğunda anlamlıdır. İktidarının bunu gerçekleştirmek istemesi de çok önemlidir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Bunun gerçekleşmesinin koşulu vardır ve o da yapısal reformlardır. Yani yargı bağımsızlığı, mülkiyet güvencesi bunlardan sadece ikisidir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Belki iktidarın ve Erdoğan’ın yabancı yatırımcıyı çağırırken, şu soruyu da kendilerine sormaları gerekiyor; son yıllarda nitelikli beşeri sermaye ve yerli yatırımcılar neden Türkiye’den gidiyor?&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Sadece m</span></span></span></span><span style="color:#262626; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">eslek büyüğümüz Merdan Yanardağ'ın yaşadığı bunu açıklamaya yeter.&nbsp;</span></span><span style="color:#262626; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hakkında açılan "casusluk davası" nedeniyle sahibi olduğu Tele1'e el konuldu. Kendisi ilk duruşmaya çıkmadan kanal, TMSF tarafından satışa çıkarıldı. Masumiyet karinesi ortada dururken, mülkiyeti satılıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="color:#262626; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zor, çok zor...</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/cumhurbaskaninin-cagrisi-gercekci-mi-1777370834.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı: PKK’nin feshi ve silahsızlanması</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/baris-ve-demokratik-toplum-cagrisi-pkknin-feshi-ve-silahsizlanmasi-13185</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/baris-ve-demokratik-toplum-cagrisi-pkknin-feshi-ve-silahsizlanmasi-13185</guid>
                <description><![CDATA[Kürtlerin eşit ve demokratik yurttaşlar olarak cumhuriyete dahil edilmesini savunmak da demokrat olmanın ve çoğulcu toplumu savunmanın zorunlu bir gereğidir. PKK’nin feshi ve silahsızlandırılmasını savunmak, tutarlı bir barış savunuculuğu için tek başına yeterli değildir. Bunun yanında, Kürtlerin eşit yurttaşlık mücadelesinin ve hak ve özgürlükler mücadelesinin de savunulması gerekir. Bu noktada, demokratlık ve barış savunuculuğunun, Kürt siyasal hareketinin güncel taktiklerinin desteklenmesini gerektirip gerektirmediği sorusu ortaya çıkıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni süreç başlayalı aylar, günler geçti; ancak toplumda Kürt sorununun kalıcı çözümü için tarihsel bir fırsata dönüştürecek ciddi bir gelişme ile duygusal ve düşünsel bir değişim hâlâ yaşanmadı. Adeta toplumun bütün kesimlerinde yaprak kımıldamıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun iç ve dış birçok nedeni var. En önemli ve öncelikli neden ise sürecin mimarisine ilişkin eleştiri ve önerilerin yazılıp çizilmesine rağmen yeterince karşılık bulmamasıdır. Bunların büyük bir bölümü, TBMM’de kurulan, 11 partiden 51 üyesi olan; 21 toplantı ve 58 oturumda 135 kişi ve kurumu dinleyen TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 4239 sayfadan oluşan toplantı tutanaklarında yer alıyor. Hatta bu önerilerin bazıları Komisyon’un Meclis’e sunduğu 44 sayfalık raporda da yer almıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geride kalan 18 ayda yaşananlara baktığımızda, sürecin büyük ölçüde tek taraflı olarak PKK’nin feshi ve silahsızlandırılması hedefine doğru ağır aksak ilerlediği ve ilerleyeceği daha netleşmiştir. Bunun, en azından bir süre daha Kürtlerin siyasal ve sosyal haklarının tanınması ile ülkede hukukun gereğinin yerine getirilmesinden bağımsız ilerleyen bir süreç olduğu anlaşılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bakımdan, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın “barış ve demokratik toplum çağrısı”, gerektiği kadar ne siyasi iktidar/devlet nezdinde ne de toplumda karşılık bulmuştur. <strong>Bu çağrı, ulaşılması gereken bir mücadele hedefi niteliğini bütün boyutlarıyla koruyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başka bir ifadeyle, PKK’nin feshi ve silah bırakma kararı alınmış olsa da süreç tamamlanmış değildir. Bu nedenle silahlı çatışma döneminden, silahsız siyasi mücadele ve müzakere dönemine henüz geçilebilmiş değildir. Buna dair bir zaman tahmininde bulunmak da mümkün görünmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tek Taraflı İlerleyen Silahsızlanma Süreci</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 23 Nisan resepsiyonunda DEM Parti Eş Başkanı Tuncay Bakırhan’a “<strong>durduk m</strong>u?” sorusuna verilen bir tür “hayır” yanıtı sonrası, kendisine yöneltilen süreç sorusuna “<strong>Durmak yok, her şey devam ediyor. Süreç mükemmel yürüyor</strong>.” demesi; son haftalarda DEM Parti çevresinden ve süreci takip edenlerden gelen “süreçte duraklama var” değerlendirmelerine bir yanıt niteliği taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak gazetecinin “<strong>Kürt sorunuyla ilgili yasal düzenlemeler ne zaman çıkacak</strong>?” sorusuna yanıt verilmemesi, Ramazan Bayramı sonrasında çıkarılması beklenen yasal düzenlemelerin ileri bir tarihe ertelenmiş olabileceği ihtimalini de düşündürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda, <strong>Abdullah Öcalan’ın Şubat ayında DEM Parti heyeti ile yaptığı görüşmede kamuoyuna yansıyan “Savaşın da barışın da sahibi kendileri olacak. Beni kendi savaş tarzlarına alet edemezler. Devlet de imhada ısrar ediyorsa onlara da söylüyorum; madem öyle gidin terör ile mücadele eden siyasetçilerinizle terörü bitirin. Harekete de söylüyorum; o zaman gidin kendi savaş tarzınızla beni alet etmeden yürütün</strong>” &nbsp;ifadesinden anlaşılan b sorunların ertelenmesi ve silahsızlanma sürecinin tek taraflı sürdürülmesiyle birlikte, sadece silahlı eylemlerin sonlandırıldığı bir “bekleme” dönemine girilmesi ihtimali ortaya çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bekleme dönemi mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ihtimale dair başka bir işaret ise son günlerde Kürt siyaseti temsilcilerinin ve İmralı heyeti üyelerinin “<strong>yasanın ne zaman çıkacağını fazla abartmamak gerek, önemli olan sürecin devam etmesi</strong>” yönündeki daha düşük tonlu açıklamalarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bu gelişmeler, taraflar açısından üzerinde mutabakata varılmış net bir plan ve yol haritası olmadığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Silahlı mücadeleye son verilmesi, Kürtlerin cumhuriyete dahil edilmesi ve isyanın gerekçelerinin ortadan kaldırılması; sorunun politik ve hukuki zemine çekilmesi ile mümkündür. Bu çerçevede, silahlı güçlerin toplumsal yaşama katılımını sağlayacak yasal düzenlemeler birbiriyle bağlantılı olmakla birlikte, zamanlama ve öncelik açısından ayrıştırılmış durumdadır</strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kürtlerin cumhuriyete kimlikleriyle dahil edilmesi ve isyanın gerekçelerinin ortadan kaldırılması, bu günün müzakere konusu olmaktan ziyade Türkiye’nin demokratikleşmesi ve hukuk devleti olması sorununun bir parçasıdır, gelecek dönemin konusudur. Türkiye’nin temel sorunlarından biri olduğu gibi çözümü de temel hedeflerinden biri olmak zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu hedefe ulaşmayı kolaylaştıracak ve hızlandıracak her türlü silahsızlanma girişimini desteklemek, insan yaşamına değer vermenin bir gereğidir. Ancak bu tek başına yeterli bir barış savunusu değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Barış savunusunun sınırları</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kürtlerin eşit ve demokratik yurttaşlar olarak cumhuriyete dahil edilmesini savunmak da demokrat olmanın ve çoğulcu toplumu savunmanın zorunlu bir gereğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">PKK’nin feshi ve silahsızlandırılmasını savunmak, tutarlı bir barış savunuculuğu için tek başına yeterli değildir. Bunun yanında, Kürtlerin eşit yurttaşlık mücadelesinin ve hak ve özgürlükler mücadelesinin de savunulması gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada, demokratlık ve barış savunuculuğunun, Kürt siyasal hareketinin güncel taktiklerinin desteklenmesini gerektirip gerektirmediği sorusu ortaya çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün süreç, çok boyutlu ve farklı politik bakış açılarından gelen baskılar altında ilerliyor. Birçok muhalifin kafasını karıştıran da tam olarak bu karmaşıklık ve belirsizliktir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu belirsizliklerin başında ise, yol haritası olmayan, birkaç kişinin kontrolünde ve hukuki zeminden yoksun bir sürecin; otoriter bir iktidarın sürekliliğini sağlama ve seçim hesaplarına hizmet etme ihtimali geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Tutarlı bir barış savunuculuğu, Kürtlerin eşit yurttaşlık mücadelesini savunmayı &nbsp;gerektirdiği gibi, otoriter ve gerici bir yönetimi güçlendirmeye yönelik siyasal taktiklere karşı &nbsp;mesafeli durmayı ve yeri geldiğinde karşı çıkmayı gerektir. Bu anlamlı bir sonuç üretmesi için barışı pasif değil aktif savunucu olmak gerek. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yazık ki bu konuda sınıfta kalındı. Sürece ilişkin kaygılar, muhalefetin bir bölümünü etkisi altına almış; bu nedenle muhalefet bu tarihsel fırsatı gerektiği gibi değerlendirememektedir. Bu durum aynı zamanda örtük bir güvensizliği ve muhalefetin Kürt sorununa yaklaşımının sınırlarını da ortaya koymaktadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/baris-ve-demokratik-toplum-cagrisi-pkknin-feshi-ve-silahsizlanmasi-1777303431.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Belinden kırık bir ülke: Türkiye</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/belinden-kirik-bir-ulke-turkiye-13184</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/belinden-kirik-bir-ulke-turkiye-13184</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye toplumu beline yakın bir yerden “kırık” vaziyette. Ortalama olarak bakarsak Kürt illeri hariç kişi başına gelir 10 bin dolarsa, bu sayı Kürt illerinde yarısı (5bin dolar) kadar. Bu da toplumun sağlıksız bir durumda olduğunu gösteren en önemli kanıttır. Bunları yazıyorum çünkü Kürt meselesini konuştuğumuz bu günlerde Türkiye’nin gerçek anlamda refah üreten bir ekonomiye, belirli bir özgürlük düzeyinin yaşanabildiği bir sosyal ve siyasi hayata sahip olabilmesi Kürt meselesini halletmesiyle mümkündür. Bir başka ifadeyle Türkiye’nin önündeki bahis, ekonominin de sosyal ve siyasi hayatın da “normalleşmesi” ancak ve ancak Kürt meselesinin çözümüne bağlıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye ekonomisinde bireyler arasında eşitsizlik kadar önemli bir diğer eşitsizlik toplumda farklı gruplar ve bölgeler arasındaki eşitsizliktir. Genellikle zenginler ve fakirler arasındaki eşitsizlikten söz ederiz ama mesela Kürtler ve Türkler arasındaki eşitsizlikten söz etmeyiz. Ya da muhafazakârlar ve seküler kesimler arasındaki eşitsizlikten. Ya da Doğu illeri ve Batı illerindeki eşitsizlikten. Literatürde birinci tür eşitsizliğe “dikey eşitsizlik” denirken gruplar ya da bölgeler arasındaki eşitsizliğe de “yatay eşitsizlik” adı verilmekte.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son yıllarda bu konu özellikle ulus-devletler içindeki kutuplaşma, çatışma ve iç savaş gibi konularda çalışan akademisyenlerin dikkatini çekmekte. Bu konuda yüzlerce ufuk açıcı çalışma yapıldı. Bu çalışmaların önemli bir kısmı da İskandinav akademisyen ve kurumlarından geldi. Afrikalı, Asyalı ve Güney Amerikalı ulus-devletler bağlamında yapılan bu çalışmalar sonunda demokrasi, barış, ekonomik büyüme konularında uzlaştırıcı öneriler üretildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz ise hala şunun farkında değiliz. Bizim ekonomimizin istikrarsızlığının, yeterince refah üretmemesinin arkasında “dikey eşitsizlikten” çok belki de “yatay eşitsizlik” olgusu yer almaktadır. Çünkü bizim ulus-devletimizin içinde de etnik ve kültürel olarak farklı kesimler var ve siyaset bu kesimlerin aralarındaki güç ilişkilerinden etkilenmektedir. Örneğin en önemli ayırım Türkler ve Kürtler arasında olan ayrımdır.&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tabii bu ayrımın bilimsel bir çalışmaya konu olabilmesi için, mesela Türklerin ve Kürtlerin toplam kaynaklar içindeki paylarını bilmek gerekir. Oysa böyle bir pay dağılımını istatistiki olarak bulmak mümkün değildir. Bu nedenle de araştırmacılar çeşitli “vekil” değişkenler bularak bu durumu araştırmak durumunda kalıyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu vekil değişkenlerde biri de “bölge” kavramıdır. Kavramı ortaya atanlardan biri olan D. Skrentny’ye göre “bölge” kavramı, “Sadece coğrafya değil, kimlik ve iktidar ilişkilerini yansıtan, eşitsizliklerin nasıl kalıcılaştığını ve politikanın bunları nasıl dönüştürebileceğini anlamayı sağlayan” bir kavramdır.&nbsp; Kısacası “bölge” kavramı, tarihsel, sosyal ve siyasal bir süreçte oluşan, tıpkı “kimlik” ve “ırk” gibi kavramlarla doğrudan ilişkisi olan bir kavramdır” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kavramlaştırmadan gidersek bizdeki “Kürdistan” olarak nitelenen bölgenin Kürt kimliğini ve dolayısıyla da Kürtlerin devlet hizmetlerinden ve ekonomiden ne pay aldığını belirlemek için kullanabilecek bir kavram olduğunu kabul edebiliriz. Buradan da bu bölge içindeki doğu illerimizde yaşayanların Kürt kimliğini yansıttığı kabulüyle istatistikler bulup değerlendirmeler yapabiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben halihazırda bu konuda çalışma yapan biriyim. Bulgularımı bir kitapta tartışmaya açacağım. Ama şimdilik buradan şunu söyleyebilirim ki Kürt illeri-yani Kürtlerin yoğun olarak yaşadıkları iller- ile diğer iller arasında çarpıcı bir fark var. Diğer bir ifadeyle bütün bölgelerin birbirleriyle sahip oldukları eşitsizlik düzeyi Kürt bölgeleriyle kıyaslandığında inanılması güç bir biçimde farklı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Abartma olsa da durumu kavramak bakımından şöyle bir benzetme yapabiliriz. Türkiye toplumu beline yakın bir yerden “kırık” vaziyette. Ortalama olarak bakarsak Kürt illeri hariç kişi başına gelir 10 bin dolarsa, bu sayı Kürt illerinde yarısı (5bin dolar) kadar. Bu da toplumun sağlıksız bir durumda olduğunu gösteren en önemli kanıttır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunları yazıyorum çünkü Kürt meselesini konuştuğumuz bu günlerde Türkiye’nin gerçek anlamda refah üreten bir ekonomiye, belirli bir özgürlük düzeyinin yaşanabildiği bir sosyal ve siyasi hayata sahip olabilmesi Kürt meselesini halletmesiyle mümkündür. Bir başka ifadeyle Türkiye’nin önündeki bahis, ekonominin de sosyal ve siyasi hayatın da “normalleşmesi” ancak ve ancak Kürt meselesinin çözümüne bağlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuya bir de bu gözle bakmanın yararlı olacağını düşünüyorum.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 28 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/belinden-kirik-bir-ulke-turkiye-1777303056.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>OECD’nin 2025 eğitim raporunda durumumuz berbat ama…</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/oecdnin-2025-egitim-raporunda-durumumuz-berbat-ama-13180</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/oecdnin-2025-egitim-raporunda-durumumuz-berbat-ama-13180</guid>
                <description><![CDATA[OECD’nin bütün çıplaklığı ile sunduğu ve ülkemiz Türkiye’nin beşeri sermaye yatırımlarında çok çok gerilerde olduğu bu berbat tablo ortada iken biz okullarımızda velilere temizlik yaptırıyoruz, güvenlik harcamalarında velilerin kapılarını çalıyoruz, sözde tarikatlarla protokoller imzalıyoruz (gerçek bir tarikat devletle iş yap(a)maz).]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin de üyesi olduğu OECD 2025 senesi üye ülkelerde eğitim-öğretimin çok detaylı bir resmini yayınladı (Education at a Glance 2025, OECD Indicators).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim yatırımları için iktisatçılar beşeri sermaye yatırımı derler, bu beşeri sermaye yatırımını kamusal artı özel parasal eğitim harcaması olarak değerlendirmek yanlış değildir ama yeterli de olmayabilir, uzun vadede oluşacak kalite konusu bazen eğitim süreçlerine eşit büyüklükte kamusal artı özel parasal yatırım iki ülke arasında eğitim çıktıları (hesaplanması da çok zor) düzeyinde farklılıklar yaratabilir ama bu detaya bugün girmek istemiyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başka bir ifadeyle parasal eğitim harcaması gerekli ama yeterli değil, yeterli koşul ise bu yatarımla birlikte niteliği de gözetmek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önce OECD’nin 2025 eğitim raporunun bir bölümünün özetini sunmak sonra da yazıyı bitirirken başlıkta kullandığım “durumumuz berbat ama……” ifadesine gelmek istiyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">OECD’nin 37 üyesi var ama OECD bu tür raporlarda kalkınma süreçlerine yardımcı olmak amaçlı olarak üye olmayan bazı ülkeleri de analizine katıyor, bunu da geçerken belirtmek istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">OECD bu raporunda her eğitim-öğretim aşamasında öğrenci başına yapılan kamusal artı özel yatırımları değerlendiriyor, başka bir ifade ile de okul öncesi eğitimden üniversiteye (doktora dahil) kadar üye ülkelerin öğrenci başına ve, burası çok önemli, satın alma gücü paritesine göre (PPP) harcamalarını sıralıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Harcamaların PPP olarak analize dahil edilmesi mukayeseyi daha gerçekçi yapıyor, Türkiye gibi ülkeler için daha üst sıralara tırmanmak için bir avantaj oluşturuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sıralamanın en tepesinde öğrenci başına (2025) 31 bin dolar harcayan Lüksemburg var ama Lüksemburg bu tür mukayeselerde çok atipik bir ülke, kişi başına geliri de dünyada uzak ara en yüksek, küçük ama muazzam sermaye çeken bir ülke zaten; bu sabah başka bir OECD çalışmasında gördüm, Lüksemburg OECD üyesi ülkeler arasında ortalama kadın ücretlerinin erkeklerden fazla olduğu yegane OECD ülkesi mesela.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Lüksemburg mesela Peru’ya oranla öğrenci başına 12 kat daha fazla harcama yapıyor, Lüksemburg bugün Peru’dan daha zengin bir ülke ama mesele şu ki bu öğrenci başına harcama farkı nedeniyle çok muhtemeldir önümüzdeki senelerde kişi başına gelir uçurumu bu iki ülke arasında daha da fazla açılacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tepedeki Lüksemburg’u Norveç (22.8 bin dolar), Avusturya (20.8 bin dolar), ABD (22.4 bin dolar) izlemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortalara doğru Birleşik Krallık (19.1 bin dolar), Almanya (18 bin dolar), İsveç (17.8 bin dolar), Fransa (15.4 bin dolar), İtalya (13.8 bin dolar), Macaristan (10.3 bin dolar) gibi ülkeler var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biraz daha aşağı inerseniz Bulgaristan’ı (8.7 bin dolar), Romanya’yı (7.2 bin dolar), Yunanistan’ı (7.1 bin dolar) görüyorsunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En son beş ise maalesef şöyle: Türkiye (5.3 bin dolar), Çin (5.2 bin dolar), Güney Afrika (4.4 bin dolar), Meksika (4.1 bin dolar), Peru (2.6 bin dolar).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">OECD ortalaması ise öğrenci başına 15 bin dolar, Finlandiya tam da OECD ortalamasında öğrenci başına harcama yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tablodan da anlaşılıyor ki öğrenci başına eğitim harcaması ülkelerin kalkınmışlık düzeylerinin de bir göstergesi olmuş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğrudur, bugün iyi bir mühendis, iyi bir doktor, iyi bir profesör yetiştirmek çok büyük maliyet gerektiriyor ama emin olabilirsiniz bu kadroları yetiştirmemenin maliyeti uzun vadede çok daha ağır, bu zaman tercihini yapmak siyasetçilere, parlamenterlere düşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeterli ve gerekli beşeri sermaye yatırımı yap(a)mayan ülkeler orta vadede bu yatırımı yapan, yapabilen ülkelerden gelişmişlik açısından negatif anlamda ayrışacaklar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim başlıktaki “durumumuz berbat ama……” ifadesine.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">OECD’nin bütün çıplaklığı ile sunduğu ve ülkemiz Türkiye’nin beşeri sermaye yatırımlarında çok çok gerilerde olduğu bu berbat tablo ortada iken biz okullarımızda velilere temizlik yaptırıyoruz, güvenlik harcamalarında velilerin kapılarını çalıyoruz, sözde tarikatlarla protokoller imzalıyoruz (gerçek bir tarikat devletle iş yap(a)maz).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">OECD’nin bu raporu çıktı ama biz toplum olarak bu raporun ortaya koyduğu berbat manzarayı tartışma gündemimize bile alamadık. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütçeden eğitime çok daha fazla ödenek ayırmalıyız, bunu yaparken de nerelere odaklanacağımızı iyi düşünmeliyiz, özel sektör de daha fazla nitelikli eğitim yatırımı yapmalı</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/oecdnin-2025-egitim-raporunda-durumumuz-berbat-ama-1777211335.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kelimelerin tarihsel yükü ve gazetecilik sorumluluğu</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kelimelerin-tarihsel-yuku-ve-gazetecilik-sorumlulugu-13179</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kelimelerin-tarihsel-yuku-ve-gazetecilik-sorumlulugu-13179</guid>
                <description><![CDATA[Bir insan uzun yıllar gazetecilik yapmış olabilir. Çok okunmuş, çok tartışılmış, çok görünür olmuş olabilir. Fakat bütün bunlar, kullanılan sözün tarihsel ağırlığını ortadan kaldırmaz. Aksine sorumluluğu artırır. Belli bir yaşa gelmiş, Türkiye’nin toplumsal dokusunu hâlâ okuyamayan, kelimenin nereye varacağını hesap edemeyen, eleştiriyi tarihsel acıların diliyle kuran bir kalemin nokta koymayı düşünmesi, en azından kamusal sorumluluğunu yeniden düşünmeyi bilmesi gerekir. Türkiye’de demokratik siyaset, ancak eleştiriyi düşmanlıktan, muhalefeti nefretten, polemiği kimlik yaralamaktan ayırabildiğimiz ölçüde güçlenebilir. Bu ayrımı yapamayanların ise topluma vereceği ders değil, önce kendi dilleriyle yüzleşme borcu vardır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de siyasi tartışmanın en temel sorunlarından biri de eleştirinin çoğu zaman fikirler, politikalar ve tutumlar üzerinden değil; kişilerin kimlikleri, kökenleri, aidiyetleri ve tarihsel acılarla ilişkili imalar üzerinden kurulmasıdır. Bu durum sadece dilin kabalaşması meselesi değildir. Aynı zamanda siyaset kültürünün, toplumsal barış fikrinin ve ortak yaşam iradesinin zedelenmesi anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazeteci Mine Kırıkkanat’ın Sayın Kemal Kılıçdaroğlu için kullandığı “kılıç artığı” ifadesi de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Bu söz, sıradan bir polemik, sert bir siyasi eleştiri ya da anlık bir öfke ifadesi olarak geçiştirilemez. Çünkü bazı kelimeler vardır ki, sadece muhatabını hedef almaz; tarihsel hafızaya, toplumsal acılara ve kimlikler arasındaki kırılgan ilişkilere de dokunur. “Kılıç artığı” ifadesi tam da böyle bir ifadedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye gibi etnik kimlik ve inanç açısından zengin, çok kültürlü ve tarihsel travmaları derin bir toplumda, kelimeler yalnızca kelime değildir. Her kavramın bir hafızası, her ifadenin bir toplumsal karşılığı, her imanın bir siyasal sonucu vardır. Dolayısıyla kamusal alanda söz söyleyenlerin, hele de uzun yıllar gazetecilik yapmış, Türkiye’nin en görünür gazetelerinde yazmış, kendisini aydın, entelektüel, gazeteci, yazar olarak konumlandırmış kişilerin bu sorumluluktan azade olması düşünülemez.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada mesele Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun eleştirilip eleştirilememesi de değildir. Elbette herkes eleştirilebilir, siyasiler doğası gereği daha çok eleştirilirler. Siyasi tercihleri, liderlik pratiği, CHP’deki izi, seçim stratejileri, ittifak politikaları ve Türkiye demokrasisi içindeki rolü tartışılabilir. Hatta sert biçimde de tartışılabilir. Demokratik siyaset, eleştirinin varlığıyla mümkündür. Ancak eleştiri, siyasal terbiye ve ahlaki sorumluluk sınırları içinde kaldığı ölçüde anlam kazanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir siyasetçiye yönelik eleştirinin, tarihsel olarak katliamı, tasfiyeyi, hayatta kalanı aşağılamayı ve toplumsal acıların üzerine basmayı çağrıştıran bir ifade üzerinden kurulması, artık eleştiri olmaktan çıkar. Bu, sadece kişisel bir hakaret değil; Türkiye’nin tarihsel fay hatlarını kaşıyan, toplumsal barışı örseleyen ve kamusal dili zehirleyen bir tutumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Asıl vahim olan da şudur: Belli bir yaşa gelmiş, yıllarca Türkiye basınının merkezinde yer almış, ülkenin siyasal ve toplumsal tartışmalarına dair söz söylemiş bir gazetecinin, “kılıç artığı” ifadesinin bu toplumda nereye temas ettiğini bilmiyor olması kabul edilebilir değildir. Bilmiyorsa bu, Türkiye sosyolojisine, tarihsel hafızaya ve kimlikler arası duyarlılıklara ilişkin ciddi bir cehalettir. Biliyor da buna rağmen kullanıyorsa, sorun daha da ağırdır; çünkü o zaman karşımızda bilinçli bir incitme, bilinçli bir aşağılama ve bilinçli bir nefret dili vardır. Gazetecilik yazı yazma, cümle kurma ya da gündeme müdahale etme mesleği olduğu kadar, kelimelerin nereye gideceğini bilme mesleğidir. Bir gazeteci, kullandığı sözün hangi tarihsel acıyı çağırdığını, hangi toplumsal kesimleri inciteceğini, hangi siyasal yarayı kanatacağını öngöremiyorsa, orada yalnızca üslup sorunu yoktur; mesleki bir tükeniş, entelektüel bir yetersizlik ve kamusal sorumluluk kaybı da vardır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey, siyasal rekabeti düşmanlaştıran, eleştiriyi aşağılamaya indirgeyen, kimlikleri ve tarihsel travmaları polemik malzemesine dönüştüren bir dil değildir. Türkiye’nin ihtiyacı; çoğulculuğu, demokratik nezaketi, siyasal ahlakı ve ortak yaşam fikrini güçlendiren bir kamusal dildir. Bu dilin kurulmasında gazetecilere, yazarlara ve kamusal kanaat üreticilerine özel bir sorumluluk düşer.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Türkiye’de ana muhalefet partisinin uzun yıllar genel başkanlığını yapmış, yüzde 48 ile milyonlarca yurttaşın oyunu almış, demokratik siyasal mücadelenin merkezinde yer almış bir siyasi aktördür. Ona yönelik eleştiri, siyasetin doğası gereğidir. Ancak bu eleştirinin, kişinin kökeni ve tarihsel acılarla ilişkilendirilebilecek aşağılayıcı kavramlar üzerinden yapılması en hafif tabirle ahlaksızlıktır. Bu nedenle Mine Kırıkkanat’ın kullandığı ifade sadece Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’na dönük bir saygısızlık olarak görülemez. Bu ifade, Türkiye’nin toplumsal yapısına, ortak yaşam iradesine ve demokratik siyaset kültürüne yönelmiş ağır bir sorumsuzluktur.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelinen noktada mesele artık bir özür meselesinin de ötesindedir. Elbette Mine Kırıkkanat, başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere bu sözün tarihsel yükünü bilen, hisseden ve bu ifadeden incinen herkesten açıkça özür dilemelidir. Ancak bununla yetinmek de mümkün değildir. Bu olay, Türkiye’de kamusal alanda söz söyleyenlerin, özellikle de gazetecilik iddiası taşıyanların, kelimeyle kurdukları ilişkiyi yeniden düşünmeleri gerektiğini göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü siyasi dil, yalnızca bugünü anlatmaz; geçmişle ilişkimizi, toplum tasavvurumuzu ve geleceğe dair ortak yaşama irademizi de kurar. Bu nedenle “kılıç artığı” gibi bir ifadeyi kullanan bir gazetecinin, artık yalnızca kullandığı kelimeyi değil, kendi mesleki konumunu, entelektüel yeterliliğini ve kamusal meşruiyetini de sorgulamasının zamanı gelmiştir. Bir insan uzun yıllar gazetecilik yapmış olabilir. Çok okunmuş, çok tartışılmış, çok görünür olmuş olabilir. Fakat bütün bunlar, kullanılan sözün tarihsel ağırlığını ortadan kaldırmaz. Aksine sorumluluğu artırır. Belli bir yaşa gelmiş, Türkiye’nin toplumsal dokusunu hâlâ okuyamayan, kelimenin nereye varacağını hesap edemeyen, eleştiriyi tarihsel acıların diliyle kuran bir kalemin nokta koymayı düşünmesi, en azından kamusal sorumluluğunu yeniden düşünmeyi bilmesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de demokratik siyaset, ancak eleştiriyi düşmanlıktan, muhalefeti nefretten, polemiği kimlik yaralamaktan ayırabildiğimiz ölçüde güçlenebilir. Bu ayrımı yapamayanların ise topluma vereceği ders değil, önce kendi dilleriyle yüzleşme borcu vardır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kelimelerin-tarihsel-yuku-ve-gazetecilik-sorumlulugu-1777210896.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Umudu yükselten mücadeledir</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/umudu-yukselten-mucadeledir-13178</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/umudu-yukselten-mucadeledir-13178</guid>
                <description><![CDATA[“Korkma, içindeki o yüz bin yıllık ağının, korkunun üstüne yürü, ona başkaldır. Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir... Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin… Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana.”]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Aynı suda iki kez yıkanılmaz” demiş Herakleitos. Hiçbir şey durağan değil, her şey sürekli olarak değişir anlamına gelir bu söz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geleceği kurmak, sözün anlamını bilmekle başlar. Değişimi, gelişimi, insanın içini, toplumun dinamiğini bilmek de bu sürecin bir parçasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En çok da iktidar partisinin bilmesi gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidarda olmazsa sönümlenip gideceğinin farkında. Bu nedenle kendisine hayat veren dünya nimetlerinden yararlanmayı sürdürmek için iktidarını korumak için her yola başvuruyor. Kendi varlığını idame ettirmenin yolu olarak da, diğer siyasal partileri parçalamanın yollarını arıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>HER KUŞUN ETİ YENMEZ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hatırlayın; bunu ilk kez MHP’de denedi ve başardı. Elinden kayıp giden partisi, gerisin geri Bahçeli’ye teslim edildi. O güne dek muhalefetin önemli bileşenlerinden biri olan MHP, dönüp dolaşıp, mevcut iktidara can suyu oldu. Türkiye’yi içinden çıkılmaz hale getiren ve adına “Cumhurbaşkanlığı sistemi” denilen sistemin yasallaşması da böyle mümkün oldu. Tabi “2.5 milyon mühürsüz oyun geçerli sayılmasına” sessiz kalan iradeyi de unutmayalım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">MHP’nin bölünüp, ana aksının bağımlı hale gelmesi, iktidarı bir süreliğine de olsa rahatlattı ama toplumsal muhalefetin vadisindeki suların çağıl çağıl akması önlenemedi. “Amiral Gemisi” CHP olan muhalefet, gün geçtikçe daha da etkili oldu. 2019’da, 11 büyükşehir belediye başkanıyla yeni bir aşamanın kapısı aralanırken, 2024’de 14’ü büyükşehir, 21’i il olmak üzere toplam 402 belediye CHP’li başkanlar tarafından yönetilir oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar açısından önüne geçilmez görünen bu gidişatı durdurmak için önce “silkeleme” talimatı verildi. Borçların önemli bölümü, önceki dönemden kalmaydı. İktidar, kendi dönemlerinden kalma borçları tahsil yoluna giderek, planlanan projelerin uygulanmasını geciktirmek; gecikme nedeniyle de halkta memnuniyetsizlik oluşturmak ve böylece CHP’li belediyeleri zorda bırakmayı amaçlamıştı ama olmadı. CHP’li belediyeler hem kendilerinin neden olmadığı borçları ödemiş hem de vaat ettikleri projeleri yapmak için birbirleriyle yarışır olmuşlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum karşısında iktidar, ikinci kez düğmeye basmış; pek çoğu, yaşadıkları bölgede itibarsız olan ihbarcı ve itirafçılar aracılığıyla CHP’li başkanları gözaltına alıp tutuklamanın önünü açmıştı. Esenyurt ile başlayan süreç, İBB ile devam etmiş; sonra bütün belediyelere sirayet ettirilmişti bu durum. Etkili muhtemel rakiplerden biri olan İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesiyle yetinilmemiş; tutuklanması da gerçekleştirilerek, muhalefete gözdağı verilmek istenmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üstelik bu gözdağı, yalnızca Cumhurbaşkanı adayının tutuklanmasıyla sınırlı kalmamış; Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurumsal kimliğine de, tıpkı MHP’ye yapılmak istenen operasyon yapılması da planlanmıştı. Yandaş kanallar üzerinden başlatılan “kapatma”, “butlan” gibi tartışmaların fitili de bu sırada ateşlenmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa “aynı suda iki kez yıkanılmaz” sözü, tarihin imbiğinden geçerek bugüne gelmiş, hayat tarafından doğrulanmış bir gerçekliği ifade eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CHP, BİR HALK HAREKETİDİR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar, bütün kamusal olanakları kullanarak, pek çok parti üzerinde operasyon yapabilir ama CHP, yalnızca bir parti değil, bir halk hareketidir. En kötü koşullarda dahi her dört seçmenden birinin desteğini almış güçlü bir toplumsal tabana sahiptir. Her kuşun eti yenmez yani! MHP örneğinde olduğu gibi hukuksal yöntemler kullanılarak operasyon yapılamaz; yapılmak istenen operasyon yapanların ayağına dolanır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim dolanmış bulunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaşadıklarımız, Tarlakuşu ile Kartalın öyküsünü andırıyor. Hani yüksek bir uçurumun üzerinde oturup, kendi iktidarının keyfini çıkartan kartalın kendisine selam veren tarlakuşunu aşağılamasının sonucunda içine düştüğü sefil durumu anlatan öyküden bahsediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şöyle başlar o öykü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kartal, tarla kuşuna, “ben kuşların kralıyım, sen kim oluyorsun ki ben konuşmadan, konuşma cüretinde bulunuyorsun?” deyince tarla kuşunun yanıtı, “hepimiz aynı aileden değil miyiz?” şeklinde olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kartal, “istersem seni gagamın bir darbesiyle ezer geçerim” diyerek, uzlaşmaz tavrını sürdürür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarlakuşu, kartalın okkalı bir dersi hak ettiğini düşünür ve aniden hızla yükselip, kartalın sırtına konar. Konar konmaz da tüylerini yolmaya başlar. Kartal öfkelenir; tarlakuşunu sırtından atmak için her yolu dener ama beceremez. Kaderine razı olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kıssadan hissesi şudur bu öykünün. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiçbir güç mutlak değildir ve aşılması en zor görünen zorluk da, inançla, kararlılıkla ve mücadele ile aşılır. Örgütlü gücüyse kimse yenemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesele, yenmek ve yenilmek ikilemine gelmişken biz sözü Yaşar Kemal’e bırakalım. Usta yazar, İnce Memed’de, Ferhat Hoca’ya şu sözleri söyletir:</span></span></p>

<p><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Korkma, içindeki o yüz bin yıllık ağının, korkunun üstüne yürü, ona başkaldır. Önce içindeki, yüreğindeki zinciri kopar, başkaldır. Sonra dünyanın bütün zincirlerini kır, tekmil kötülüklere başkaldır, iyilik getir... Eeeeey, insanoğlu, sen solucan, sen karınca, sen böcek değilsin… Allah sana büyük bir hazinesini, tek kıymetli varlığını armağan etti, yüreğindeki umudu verdi sana… Başkaldırman için umuttan daha değerli bir şey, bir silah veremezdi sana.”</span></span></em></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/umudu-yukselten-mucadeledir-1777204269.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>&quot;Bu olan biteni seyredemeyiz&quot;: Peki ne yapmalı?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bu-olan-biteni-seyredemeyiz-peki-ne-yapmali-13176</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bu-olan-biteni-seyredemeyiz-peki-ne-yapmali-13176</guid>
                <description><![CDATA[Mansur Yavaş’ın söylediği gibi “bu olan biteni seyredemeyiz.” Ama farklı ne yapılabilir?  Bir siyasal partinin sivil toplumu harekete geçirme biçimini bu açıdan, yani bir fark yaratmak için her zaman yetersiz bulmuşumdur. Bu soruyu bence yalnızca siyasetçiler sormamalı. Bu kavşakta bu dönüşümün yalnızca siyaset aracılığıyla yapabileceğini düşünmüyorum. Eğer farklı bir adım atılacaksa, bu bağımsızlardan gelmeli. Peki kim bu bağımsızlar? Şöyle bir baktığınızda kimler var? Sol örgütler, meslek kuruluşları, sendikalar... Ya da sermayenin kuruluşları... Yok onlar yetmez. Onlardan daha görünür, daha güçlü, daha sesi gür çıkan örgütler yok, biliyorum. Ama güçlü olmak yetmiyor bu tür durumlarda. Farklı bir şey yapmak için güçlü olanlara değil, başka bir şey yapma becerisi olanlara ihtiyaç var. Örgütler, siyasal partiler, STK’lar birlikte daha güçlü olabilirler ama bir kamusal alan olmadan fark yaratmaları mümkün değil.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neo-klasik rejimlerde çoğu zaman iktidarlar ve daha çok da iktidarların imtiyazlarını kullananlar sürekli bir “beka sorunu” yaşıyorlar, sivil alana taştıkları için. Bu tür rejimlerin ortak özelliği bu. Bu yüzden, yani imtiyazlarını kaybetmemek için iktidarların değişmemesi için direniyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Taraflar birbirlerine görünür bir şiddet uygulamasalar bile. Bu mücadele biçimiyle hukuktan ve ortak bir kamusal alandan söz etmek güçleşiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanki devletin içinde ayrı milletler varmış gibi oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden neo-klasik rejimlerde hukukun üstünlüğünden söz etmek imkansızlaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu temel meselenin geçmişi zannedersem epey derinlerde. Modernleşme sürecinde kültürel kamusal alanın inşa ediliş biçiminde. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biraz tarihi işe karıştırmamı mazur görün. Eğer modernleşmenin inşa edilme sürecinin bu özelliklerinden doğan sorunlar teşhis edilebilirse, bu yaşanan kriz bir fırsata da dönüşebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilindiği gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun modernleşme sürecinde milletler ayrı kamusal alanlara sahiptiler. Bu kamusal alanlar neo-klasik anlamda inşa edildiler, kültürel kamusal alanları seküler değildi. Yani entelektüel üretim milli sınırları içinde gerçekleşiyordu ve birbirleriyle çok sınırlı bir alanda temasta bulunuyordu. Seküler kamusal alana örnek teşkil edebilecek ilk modern belediyeler ve parklar, kültür ve sanat ortamları daha çok seçkinlere ve ticaret burjuvazisine açıktı. Alt sınıflar şehrin kompartımanlaşmış mahallelerine izole edilmiş ve daha çok dini kurumların kamusal alanında yer alıyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlginç olan konulardan biri 2. Abdülhamit’in 1880’lerin ortasında Osmanlı-ABD ilişkilerinde bir kırılma noktası oluşturan, kendisini yakından tanıyan, açık sözlü önemli bir entelektüel ve yazar olan ABD Elçisi Samuel Cox’a danıştığı en önemli konulardan biri de buydu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başkan’ın da yakın arkadaşı olan elçiye sorduğu soru şuydu: “Bu çok milletli devleti idare etmeyi nasıl başarabiliriz?” Hükümdarın o tarihteki sorunu devleti parçalanmadan ayakta tutmayı başarabilmekti. Nitekim Birleşik Devletler deneyimini öğrenmek için Nüfus İdaresi’nin de başında olan Cox’a neredeyse yarım ton belgeyi getirtiyor. Belgeler Abdülhamit'in önüne konuyor ve Nazım Paşa yönetiminde bir araştırma komisyonu oluşturuluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cemaat-millet sisteminin de imparatorluğun modernleşme sürecinde benzerliklerin, bir bakıma sonradan "kültür" adı verilen özellikleriyle prototipleştirildiğini, tipolojik denebilecek niteliklerinin kamu kurumlarıyla, resmi temsil sahalarıyla, okullarıyla, edebiyatlarıyla modellere dönüştürüldüğünü, bir bakıma tıpkı ulus-devletler gibi yapılandıklarını söylemek mümkün. Bu modelde kamusal alan elbette ki &nbsp;diğerlerini kapsamıyor. Seçkinler kendi imtiyazlarını elde ettikleri için ötekilerin dışarıda kaldıklarını pek hissetmiyorlar. Osmanlı millet sistemi de klasik değil, modernleşme sürecinde inşa edilen neo-klasik anlamda, yani benzerlikler üzerinden tasarlanmış, icad edilmiş yeni bir modeldi. Bunun İmparatorluğun klasik dönemindeki cemaatler, yani dini kurumlar etrafında örgütlenen topluluklar ile ilişkisi yalnızca biçimdeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neo-klasik devletlerde kamusal alan yalnızca ekonomik alandaki imtiyazlı çıkar gruplarından oluşmuyor. Özellikle milletlerin varlığı, kamusal alanları kültürel sembolik alanda inşa ediliyor. Eğitim, yayın, siyaset, bilim kurumlarında kamu gücünü kullanan imtiyazlı zümreler, seçkinler oluşuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla imparatorluklardan ulus-devletlere geçildiğinde “beka sorunu” bir vaka. Neo-klasik türdeki rejimler, ulus-devletlerin kamusal alanında sanki bir tür ilan edilmemiş savaş yaşıyorlar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Modern bir ulus-devlet olduğunu unutmak</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merkeziyetçilik farklı olanı ötekileştirdi ve dışladı. Bunun en önemli örneği yakın tarihte bu coğrafyada, sonra da İstanbul’da Hırıstiyanların yok olması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Bunun günümüzle ya da konumuzla hiçbir ilişkisi yok” diye düşünebilirsiniz, ama bence öyle değil. Devlet gücünden, imtiyaz ilişkilerinden yararlanan seçkinler bu ayrımcılığı görmezden geldiler, tıpkı bugün olduğu gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kamu modelinin nasıl inşa edildiğini görmeden günümüzdeki olanları anlamak çok kolay değil gibi geliyor bana.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu geçiş sürecinde bir takım toplulukların dışarıda bırakıldıklarını, hatta yok olduklarını zannedersem pek fazla kimse sorun etmedi. Ya da bilerek görmezden gelindi. Dönemin seçkinleri resmi kültürel kamusal alanlardan, meslek kuruluşlarından, devlet kurumlarından arındırılmaları için ellerinden geleni yaptılar. Türkiye vatandaşı olmak demek, öncelikle Türk olmak demekti. Türk olmak da daha çok Müslüman olmak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna karşılık Müslüman olmayanları&nbsp;dışlasa&nbsp;da ulus-devlet&nbsp;hiçbir&nbsp;zaman tek bir milletten ibaret, kamusal alan da&nbsp;hiç bir zaman tam anlamıyla kapsayıcı olamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tasarlama ideallerinin kamusal alanda amaçlandığı gibi bütünlük değil, ayrışma yarattığı görüldü. Rumların, Ermenilerin başına gelenler unutulmuş olabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama Kürt meselesi, arkasından derin kökleri olan iki millici hareketin hakimiyet mücadelesi rejimi krize soktu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyet, bu akımı yani İttihat ve Terakki Cemiyeti ve onun tasarım ideallerini yeniden üreten İstanbul’un kültür seçkinlerini, “milli” yani kendi kendisini oryantalize eden ve devletin imkanlarını kullanan bu imtiyaz topluluğunu tasfiye etmek için Büyük Savaş öncesinin ve dönemin ruhuna uygun “2. Milli” adı altında arınmacı, etnisiteye dayanan bir model inşa etmeye çalışmıştı.</span></span><br />
<span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki buna “modern bir ulus-devlet olduğunu unutmak” da denebilir. Ya da biraz abartılı görünse de neo-klasik dünyada yaşadığını hayal etmek de.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü bildiğimiz ulus-devletler Büyük Savaş’tan sonra yaşadıkları felaketin etkileriyle bir dönüşüm geçirmeye zorlandılar. Bu dönüşümün etkileri uzaktan da olsa, buralarda da hissedildi.Bu huzurlu kamusal alanı rahatsız eden dediğim gibi Kürt meselesi oldu. Başından beri üzeri askeri yöntemlerle ve şiddetle örtülerek. Ama bir başka yarılma da “Siyasal İslam” adı verilen milli akım ile yeniden su yüzüne çıktı. “Yeni- Osmanlıcılık” ya da buna resmi kültür alanında verilen adıyla “1. Milli “ akımı bir dip akıntı olarak kalmıştı. Bu akım ulus-devletin kurucu kadroları tarafından daha çok resmi kamusal alanın alt katmanları içinde hazmedilmeye çalışılmıştı. 90’larda aniden ve güçlü bir şekilde bir siyasal hareket olarak kamusal alanı tanımlamaya çalıştı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamu sahasını tasarlama idealleri üzerine kurulan neo-klasik rejimlerde günümüzde ideolojiler sürekli anayasal krizler yarattıkları için geri çekilmiş gibi yapıyorlar. Ama geri çekilmiş gibi durmaları onların tamamıyla ortadan kalktıkları, etkisiz hale geldikleri anlamına gelmiyor.&nbsp;Tam tersine birer 'sihirli değnek' gibi haksızlıkları, kuralsızlıkları, yolsuzlukları meşrulaştırıyorlar. Geçmiştekinden&nbsp;bu nedenle daha farklı bir rol oynuyorlar. Hukuku, akılcılaştırma fırsatlarını ortadan kaldıran, kamu işlevlerini araçsallaştıran, neredeyse her şeyi mübah hale getiren bir 'kutsal bagaj' işlevi görüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Refah Partisi örneğin 94’deki yerel seçimlerden adeta bir sol parti gibi yürüttüğü kampanya ile başarıyla çıktığında, iktidarda olduğu belediyelerin imar bölümlerinin koridorlarına herkesin göreceği bir şekilde “rüşvet alan da, veren de melundur” sloganını taşıyan tabelalar astırmıştı. Bu tabelalar uzun bir süre asılı kaldı ancak daha seçimlerden bir kaç ay sonra tuhaf bir hal kazanmıştı. Çünkü asıl meselesi merkezi iktidardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugüne kadar bu meseleye, şehirlerin yönetimleri ile yerelliği askıya alan merkeziyetçiliğin karşılıklı olarak birbirini besleyen yapısına dair bugüne kadar zannedersem fazla bir şey söylenmedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mekanın yalnızca bir nesne olarak kalmadığı, politik alanı koşullandıran bir etken olduğu görülüyor. Şehir planları, imar izinleri, ulaşım kararları ile bir taraftan bir nesne olarak inşa edildiği düşünülürken, diğer taraftan da bir fail olarak politikayı biçimlendirdiğini&nbsp;görmek mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yerellikleri birer “demokrasi vahası” haline getirmek&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki ne yapmalı?&nbsp;Mansur Yavaş’ın&nbsp;söylediği gibi “bu olan biteni </span>seyredemeyiz<span style="color:black">.” Ama farklı ne yapılabilir?&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir siyasal partinin sivil toplumu harekete geçirme biçimini bu açıdan, yani bir fark yaratmak için her zaman yetersiz bulmuşumdur. Bu soruyu bence yalnızca siyasetçiler sormamalı.&nbsp;</span>Bu kavşakta bu dönüşümün yalnızca siyaset aracılığıyla yapabileceğini düşünmüyorum. Eğer<span style="color:black">&nbsp;farklı bir adım atılacaksa, bu bağımsızlardan gelmeli.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Peki kim bu bağımsızlar? Şöyle bir baktığınızda kimler var? Sol örgütler, meslek kuruluşları, sendikalar... Ya da sermayenin kuruluşları... Yok onlar yetmez. Onlardan daha görünür, daha güçlü, daha sesi gür çıkan örgütler yok, biliyorum. Ama güçlü olmak yetmiyor bu tür durumlarda. Farklı bir şey yapmak için güçlü olanlara değil, başka bir şey yapma becerisi olanlara ihtiyaç var. Örgütler, siyasal partiler, STK’lar birlikte daha güçlü olabilirler ama bir kamusal alan olmadan fark yaratmaları mümkün değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Fark yaratmak demek bu nedenle yalnızca muhalefetin gücünü göstermek değil. Kamusal alanı herkesin, bütün tarafların benimseyecekleri ya da kabul etmek zorunda kalacakları farklı bir eşiğe taşımak.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gidişi değiştirmek için yerellerde “demokrasi vahaları” yaratmaktan başka çare olmadığını düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki yerellikleri “demokrasi vahası” haline gelmesini sağlayan deneyimler yok mu? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neo-klasik kamusal alan tasavvurlarının temsil sahnesinin, ya da sembolik hakimiyet ve çatışma alanının nasıl dönüştüğünü, Taksim ve Gezi’yi hatırlamak&nbsp;yeter.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu “mucizevi” demokrasi deneyiminin nasıl sonlandırıldığını, ya da açılan parantezin nasıl kapatıldığını da yeniden hatırlamaya çalışalım: Gezi’deki “mucizevi” müşterekleştirme deneyimi, kendiliğinden oluşan barışçı ortam merkezi siyasetin çatışma eksenine taşınarak yok edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demek ki asıl soru şu: Böyle devam etsin mi istiyoruz? Yoksa bu neo-klasik rejimi değiştirmek, hukukun üstünlüğünü sağlamak mı istiyoruz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Can Yüce, "Türkiye 2. Dünya Savaşı’na girmedi, bu nedenle böyle oldu" demişti ve ne demek istediğini anlamayanları, yani bizi fena halde kızdırmıştı. Ama söylemek istediği galiba tam da buydu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün bunları yeniden hatırlamanın bir alternatif yaratmak için iyi geleceğini düşünüyorum.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 27 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bu-olan-biteni-seyredemeyiz-peki-ne-yapmali-1777288072.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir cisim yaklaşırken CHP</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-cisim-yaklasirken-chp-13174</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-cisim-yaklasirken-chp-13174</guid>
                <description><![CDATA[Bir kez daha ifade etmekte yarar var; içinde bulunduğumuz şu günlerde halef-selef iki lidere siyaseten büyük sorumluluk düşüyor. Ve bu sorumluluk, iki liderin kişisel duruş, düşünceleri kadar önemlidir. Bu sorumluluktan kaçmak iki lidere de kaybettirir. Kazanan bir bütün olarak bu düzenin sürmesini isteyenler; kaybedenler ise bu düzenin değişmesini isteyenler olur. Tabi burada bir sorumluluğun da; her şeyi görmesine rağmen sadece sahip oldukları “küçük iktidarlarını” korumak uğruna susanlara düştüğünü söylemeye gerek yok sanırım. Yine şunu da ekleyelim; mutlak butlan gelmese bir halef selef liderlerin bir araya gelmesi CHP’nin iç cephesini güçlendirmesi kadar; muhalefette güçlü bir çekim merkezi olmasının önünü de açacaktır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidara yakın medyayı takip ettiğimizde mutlak butlan kararının eli kulağında olduğunu çıkarıyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan böyle bir kararın ekonomik yıkımını iktidar göze alabilir mi, onu da kestirmek güç.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama iktidarın, iktidar olma halini korumak için her şeyi yapabilme potansiyeli mutlak butlan kararının alınmasını imkansız olmaktan çıkarıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle bir durumda bir önceki Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu, yeniden partinin başına gelecek. Ki, kendisi böyle bir karar çıkması durumunda görevi kabul etmemesi halinde, partiye kayyum atanma durumu söz konusu olduğu için görevi kabul edeceğini açıklamıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu ana kadar halef-selef genel başkanların birbirleri ile bu konuda temas olmaması basit bir iletişimsizliği değil, tarafların iradi tercihlerinden dolayı görüşmediklerini çıkarabiliriz. Karşı karşıya olduğumuz durum; partinin üzerine gelen tehlikeden partiyi kurtarmak için genel başkanların siyasi hiçbir adım atmamasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bu durum kime yarıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’ye mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut Genel Başkan Özgür Özel’e mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önceki Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soruların tek bir cevabı var; hiçbirine. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumun tek kazananı var; iktidar ve iktidar bloku. Yani Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Erdoğan, MHP Lideri Bahçeli ve bütün olarak iktidar bloku. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle bir karar, yüzde 30’un üzerindeki partinin de facto olarak bölünmesi ve toplamı yüzde 30’a ulaşamayan iki parti demek olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki neden?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">KILIÇDAROĞLU’NA DÜŞEN</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden Kemal Kılıçdaroğlu, Özgür Özel ile böylesine hassas bir süreçte görüşme gereği duymuyor? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel’e kırgın ya da kızgın olduğu için mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’na kırgın ve kızgın olduğu için mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Genel Başkanlığı kaybettiği için mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">38. Olağan Kurultay’da şaibe olduğuna inandığı için mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Varsayalım bütün bunlar doğru. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kılıçdaroğlu bu neden(ler)le Özel ile görüşmüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve diyelim mutlak butlan kararı alındı. Kılıçdaroğlu yeniden Genel Başkan oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda ne olacak, CHP bir bütün olarak Kılıçdaroğlu’nun varsaydığı şaibelerin kaynakları “temizlenmiş” mi olacak?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası bugün eğer şaibeli olduğuna inanıyorsa, inandığı bu kişiler çok değil yakın zamanda kendisini destekleyen, kendisinin siyasete taşıdığı isimler değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olmayacak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Varsayalım oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle bir CHP’nin yani bölünmüş, küçülmüş CHP’nin AK Parti, MHP ya da bir bütün olarak Cumhur İttifakı ve Erdoğan ile siyaseten rekabet etmesi mümkün mü?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mümkün değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gerçeğe rağmen Kılıçdaroğlu’nun Özel’le kurmadığı ilişki bize; ancak ve ancak kişisel hırslarını aklının önüne geçirmiş bir liderlik portresi çizer. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ÖZEL’E DÜŞEN</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki Özel’in Kılıçdaroğlu ile görüşmesine engel olan ne?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kişisel kızgınlık mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yakın çevresinde gelen telkinler mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kılıçdaroğlu’nun iktidar medyasına konuşmuş olması mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne, ne olabilir ki; böylesine hassas bir süreçte partinin geleceğini, karşı karşıya olduğu riskleri siyaseten en aza indirmek için eski genel başkanı ile konuşmasına engel olan?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden bir kez daha ifade etmekte yarar var; içinde bulunduğumuz şu günlerde halef-selef iki lidere siyaseten büyük sorumluluk düşüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bu sorumluluk, iki liderin kişisel duruş, düşünceleri kadar önemlidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sorumluluktan kaçmak iki lidere de kaybettirir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kazanan bir bütün olarak bu düzenin sürmesini isteyenler; kaybedenler ise bu düzenin değişmesini isteyenler olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tabi burada bir sorumluluğun da; her şeyi görmesine rağmen sadece sahip oldukları “küçük iktidarlarını” korumak uğruna susanlara düştüğünü söylemeye gerek yok sanırım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine şunu da ekleyelim; mutlak butlan gelmese bir halef selef liderlerin bir araya gelmesi CHP’nin iç cephesini güçlendirmesi kadar; muhalefette güçlü bir çekim merkezi olmasının önünü de açacaktır. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TEMİZ SİYASETE EVET AMA HERKES TEMİZ OLURSA</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada şunu ifade etmekte yarar var. Elbette parti ne olursa olsun, siyaseten tüm kademelerinden şeffaflık esas olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu, tek partinin temizliği, şeffaflığı ile gerçekleşmeyecek kadar da açıktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü, kurulan siyasi düzenin kendisi bizatihi bu kirliliğin nedenidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi Partiler Kanunu başta olmak üzere ilgili yasaları değiştirmeden, siyasi etik yasası gibi ilkesel düzenlemeler yapmadan, bir partinin temizliği ancak konjoktürel olur ve o iddiada olan parti de kitle partisi olmaktan uzaklaşıp, marjinal bir partiye dönüşür. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bir-cisim-yaklasirken-chp-1777148486.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Karl Marx ve diyalektik materyalizm ilişkisi üzerine kısa anatomi (2)</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/karl-marx-ve-diyalektik-materyalizm-iliskisi-uzerine-kisa-anatomi-2-13166</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/karl-marx-ve-diyalektik-materyalizm-iliskisi-uzerine-kisa-anatomi-2-13166</guid>
                <description><![CDATA[Toplumsal dönüşümler sadece yavaş bir evrimle değil; niceliksel ekonomik birikimlerin yarattığı çelişkilerin devrimci bir sıçrayışla niteliksel bir kopuşa yol açmasıyla gerçekleşir. Marksist yaklaşımı önceki tüm felsefelerden ayıran temel fark, dünyayı yalnızca bilimsel olarak yorumlamakla yetinmeyip, onu diyalektik yasalar ışığında devrimci bir eylemle dönüştürmeyi amaçlamasıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marx'ın diyalektik maddeciliği, Hegel'in ortaya koymuş olduğu dizgeselleştirilmiş diyalektiğin bir bilimsel yöntem olarak tarihe toplumsal olgulara uygulanması görünümündedir. Marx bu diyalektik gelişim sürecini tarihin içeriğinde görmekte, diyalektik yasaları aynı zamanda tarihin içeriğinden çıkmaktadır. Marksist diyalektik anlayışın özünü oluşturan diyalektik çelişki, tarih ve toplum söz konusu olunca temelini her tarihsel dönemde egemen olan ve egemenlikten yoksun bırakılmış ya da sömürülmekte olan sınıflar arasında gösterir ve bu çelişki, kendini en belirgin biçimde ortaya koyan bu iki karşıt toplumsal sınıfın erek ve çıkarları açısından uzlaşmaz nitelikteki varlığında bulur. Marx'a göre tarihsel dönüşümün başlangıcını oluşturan sınıf olgusu, tarihsel bir dönem olarak toplumda var olan üretim gücü ve üretim ilişkilerinin belli bir aşamasına karşılık gelir. Üretim gücü ya da bir toplumda var olan üretici güçler bir başka deyişle kullanılan emek biçimi ve üretim sürecinde uygulanmakta olan teknik ve yöntemlerin tümü, işbölümü ve sınıfları ayrıştırdığı gibi, üretim ilişkilerinin de belirli bir biçim altında oluşmasına yol açar. İlkel toplumlarda bireysel ve toplumsal yaşamın sürdürülmesi için kullanılan "üretim" araçları ya da aletler ve buna dayalı üretim ilişkileri sınıflı bir toplumun oluşmasına başlangıçta izin vermez. Burada sorulması gereken soru, ilk sınıflı toplumun ve tarihin itici gücünün ne şekilde oluştuğu sorusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar sadece kendi yaşamlarını sürdürmek için doğaya uyum sağlamak ve egemen olmak için araçlar üretmekle kalmazlar, Marx'a göre, böylece aynı zamanda kendi bireysel ve toplumsal yaşamlarını da sürdürecek araçları da üretirler. Maddesel yaşamını sürdürmek için insanların kullanmış oldukları araçlar, diğer yandan insanlar arasında egemenlik ve buna bağlı üretim ilişkilerinin de ortaya çıkmasına yol açar. Bu nedenle Marx, tarihin ilk ilkel ortaklaşmacı sınıfsız toplumu dışında ve sınıfsız toplumun ortadan kalkmasıyla birlikte, tarihin başlatıcısı ve dönüşümünün temelini, egemenlik ilişkilerinden kaynaklanan sınıf mücadelelerinde görür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar tarihi yapabilmek için yaşayabilecek durumda olmalıdırlar. Varsayımdan işe başlamak zorundayız ama yaşayabilmek için her şeyden önce içmek, yemek, barınmak giyinmek ve daha bazı şeyler gerektir. İlk tarihsel olay bu gereksinimlerin sağlanmasını elverişli kılan araçların üretimi, maddi yaşamın kendisinin üretimidir ve bu, binlerce yıl önce olduğu gibi, bugün de insanları hayatta tutmak için günbegün, saatbessaat yerine getirilmesi gereken tarihsel bir olay, bütün tarihin temel bir koşuludur. İlk gereksinimin kendisi bir kere sağlandığında, onu sağlama işi ve bu sağlama işinden kazanılmış olan alet yeni gereksinmelere iter ve yeni gereksinmelerin bu üretimi, ilk tarihsel olaydır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marksist felsefede tarihi başlatan ve onu sürdürmekte olan ilk olay, insan tarafından gerçekleşen doğrudan doğruya maddesel yaşamın üretimidir. Marx'a göre, aynı zamanda insanlar kendi yaşamlarını sürdürebilmek için birtakım araçlar üretirlerken, kendilerini diğer varlıklardan farklı kılmış ve dolaylı olarak kendi gerçek maddesel yaşamlarını da üretmiş olurlar. Bu nedenle tarih, insanın belli bir zorunluluk altında, fakat kendi istencini aşan koşullar altında gerçekleştirdiği maddesel bir zorunluluk taşıyan eylemlerinin bir sonucudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marx'ın tarih anlayışında, her toplumsal ve tarihsel dönem, o döneme damgasını vuran, o dönem içinde egemen olan ekonomik üretim, üretilen malların değişim ve paylaşım biçimi ve aynı zamanda bu ekonomik üretim biçimine dayanan ve ona uygun bir biçimde oluşmuş toplumsal örgütlenme biçimiyle açıklanır. Her dönem, kendi içinde var olan üretim biçimine dayalı ve üretim ilişkilerinin bir sonucu olmak üzere, mülkiyet biçimleri ve mülkiyet ilişkileri açısından karşıt sınıflar oluşturur. Toprağın ortak mülkiyetine dayanan ilkel kabile toplumunun dağılmasıyla tarihsel olarak ortaya aynı zamanda siyasal egemenlik ilişkisini de pekiştiren, mülkiyete dayalı ekonomik ya da üretim ilişkisi açısından sömüren ile sömürülen olmak üzere iki farklı karşıt sınıf çıkmıştır. Toprağa bağlı (feodal) mülkiyet ilişkisi ve üretim biçiminin bulunduğu toplumda, üretim araçlarının sanayileşme sonucu niteliksel değişimi ile birlikte, üretim araçları üzerindeki mülkiyet ve üretim biçimine bağlı olarak ortaya çıkan karşıt sınıflar arasındaki savaşım, yerini anamalcı toplum ya da toplumlarda farklı sınıflara bırakarak daha dayanılmaz bir noktaya ulaşmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marx'a göre karşıt sınıflar arasında gerçekleşen bu uzlaşmaz mücadele, kendini tarihte, tarihin oluşum ve oluşturucu süreci olarak gösterir. Bu karşıt iki sınıf arasında gerçekleşen mücadele önce, ortak mülkiyetin ortadan kalktığı ilk sınıflı toplum olan eski köleci toplumda, efendi ile köle; toprağa bağlı toplumda, feodal bey ile toprağa bağlı serf; feodalizmin sonunun yaklaşmasıyla buna meslek örgütüne bağlı emek ustası ile topraktan kopuk halk da eklenmiştir. Son olarak bu mücadele, toprağa bağlı sınıfın ortadan kalkmasıyla kentsoylu toplumda, kentsoylu ile emeğini pazarlayan işçi sınıfı arasında gerçekleşmektedir. Tarihsel süreç içerisinde karşıt sınıflardan ezilen sınıf bir sonraki aşamada, kedisine karşıt sınıfla olan mücadelesinde, bu karşıt egemen sınıfa üstün gelerek tarihin diyalektik seyrine uygun kendi egemen sınıfını ve yeni egemen toplumu yaratmıştır. Fakat her egemen toplum ya da sınıf, kendi içinde kendine karşıt bir sınıfı yaratarak tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalacaktır. Dolayısıyla, Marx'a göre, kentsoylu ya da üretim araçlarının mülkiyetini elinde bulunduran kentsoylu aynı zamanda anamalcı toplum da kendi karşıtını içinde barındırmaktadır. Kentsoylu sınıf her şeyden önce, kendi mezar kazıcılarını üretmektedir. Dünya tarihini, sınıf mücadelelerinin tarihi olarak yorumlayan Marx, ortaya koymuş olduğu maddeci belirlenimci düşünceden hareketle sonuçta bir kılgısal felsefe, bir eylem felsefesi ortaya koymuş olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihsel maddecilik, tarihin bilimsel maddeci kavranışını gerçekleştiren bir kuram olmanın ötesinde, bu kuramın ortaya koyduğu gerçekliğe dayanarak, tarihi kendi diyalektik yasalarına bağlı kalarak dönüştürmeye olanak sağlayan bir felsefedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marksist felsefenin bu yönü, onu kendinden önceki felsefelerden ayırır. Çünkü Marx, kendinden önceki filozofları, var olan gerçekliği ya da dünyayı sadece yorumlamakla yetindikleri için eleştirir ve kendi felsefesi için asıl önemli olanın var olan gerçekliği değiştirmek olduğunu bildirir. Marx için doğru bir kuram, yaşama uygulanabilir sonuçlar doğurduğu oranda ancak bir değer taşıyabilir. Böylece Marx'a göre, evrensel tarih, sınıf mücadelelerinin, daha doğrusu ekonomik toplumsal, maddesel temeller üzerinde yükselen ezilen sınıfların gerçekleştirdiği devrimci mücadelelerin tarihidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sınıf mücadeleleri tarihi oluşturmakla birlikte, her tarihsel çağa damgasını vuran karşıt sınıfları oluşturan sınıfsal yapı, ekonomik üretimde kullanılan üretim araçları tarafından belirlenir. Belirli bir biçimde yapılanmış olan üretim güçleri ile üretim ilişkileri karşılıklı olarak birbirlerini koşullar ve destekler. Bir toplumun egemenlik ilişkisinin yapısını, açıkça o toplumda var olan maddesel üretim güçleri ve üretim ilişkilerinin durumu belirler. El aleti gücüyle çalışan bir topluluk, makine kullanan topluluktan tümüyle ayrı bir sınıflar arası ilişki ya da sınıf karşıtlığı yaratır. Bir toplumun oluşturduğu üretim yöntemi ya da üretici gücünün gelişimi, aynı zamanda sömüren ve sömürülen sınıflar arasındaki zorunlu bir biçimde oluşan uzlaşmaz karşıtlığı doğurmuştur. Anamalcı üretim biçimi, zaman içinde sermayenin birikmesi ve belli ellerde toplanmasına olanak kazandırırken, hiçbir sınır tanımayan kazanç amaçlı üretim, egemen sınıfın zararına ve yok olmasına yol açabilecek biçimde, karşıt toplumsal sınıfların gittikçe tümüyle ayrışmasına neden olmaktadır. Marx'a göre, "Burjuvazi çağının ayırt edici özelliği, sınıf çatışmalarını basitleştirmiş olmasıdır". Çünkü Marx açısından, kentsoylu toplumda başlangıçta anamalcı girişimci sınıfın dışında birbirinden farklı toplumsal katmanlar bulunsa da, sonuçta zaman içinde anamalcı ve işçi olmak üzere iki karşıt sınıftan birine katılmış olacaklardır. Bu keskin ve uzlaşmaz karşıtlık, işçi sınıfının mücadelesi ve başarısıyla son bulacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tarihsel gelişim, Hegelci diyalektik tarih anlayışından farklı, sadece evrimsel değil, evrimsel olmaktan daha çok devrimsel bir nitelik taşımaktadır. Marksist devrim, aynı zamanda evrim sürecini de içermektedir. Çünkü diyalektik açıdan, nitel değişim olan devrim, nicel ya da evrimsel dönüşümler aracılığıyla hazırlanır. Toplumların niteliksel olarak dönüşümü, daha önceki toplumsal yapıdan kesin ve sonul nicel bir farklılaşmayı dile getirir. Toplumsal devrim, evrim sürecinin gerçekleştiremediği toplumsal kurumların köklü bir değişimiyle, evrim sürecinin tersine tarihsel süreçte ancak bir sıçramayla, niceliksel olanın nitel bir değişimi ve dönüşümüyle olur. Toplumsal tarih, Marx'a göre, diyalektik yasalar çerçevesinde oluşmaktadır. Sınıflar arasında diyalektik bir özellik ya da ayrım olarak karşıtların birliği ve savaşı ve sınıf mücadelelerinin bir sonucu olan toplumsal devrimler, niceliğin niteliğe geçişi ve "olumsuzlamanın olumsuzlanması" gibi diyalektik yasalarla açıklanır. Kısaca Marksist felsefe açısından, tarihsel süreç, diyalektik yasalar tarafından belirlenir ve dolayısıyla diyalektiğe uygun bir gelişim gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaynakça: </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marx, Karl-Engels, Friedrich (28.08.2019), Das Kapital (Karbon Kitaplar).</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marx, Karl (Nisan 2003), Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi (Sol Yayınları).</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/karl-marx-ve-diyalektik-materyalizm-iliskisi-uzerine-kisa-anatomi-2-1777124786.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bakandan beklediğimiz başka hassasiyetler de var</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bakandan-bekledigimiz-baska-hassasiyetler-de-var-13165</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bakandan-bekledigimiz-baska-hassasiyetler-de-var-13165</guid>
                <description><![CDATA[Sayın Gürlek'ten Gülistan Doku cinayeti konusunda gösterdiği siyasi iradeyi sürmekte olan toplum tarafından siyasi olarak algılanan davalardaki yaşanan uzun tutuklama başta üzere yaşanan de facto hukuksuzlukların ortadan kaldırılması konusunda da bekleme hakkımız olduğunu düşünüyorum. AYM ve AİHM kararlarına uyulması, Tayfun Kahraman, Can Atalay, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala’nın bir an önce bu mahkeme kararları uyarınca tahliye edilmeleri konusunda hassasiyet bekliyoruz  Eğer bu konularda kısa süre içinde bir adım atılmaz ise, Doku cinayeti konusunda atılan adımlar sembolik kalır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gülistan Doku’nun öldürülmesi üzerinden geçen 6 yıl sonra, rafa kaldırılan o dosya, kaldırıldığı raftan indi. Ve aradan geçen kısa sürede suçlu ya da suçluların bulunması için gösterilen çaba gerçekten takdire değer. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun için Tunceli Cumhuriyet Başsavcısı Ebru Cansu’yu da, Adalet Bakanı Akın Gürlek’i de tebrik etmek gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Umarız Doku’yu öldüren kişi ya da kişiler, onlara yardım edenler, bugüne kadar delilleri saklayanlar dahil olmak üzere bu zincirleme kötülüğün parçası olan herkes hak ettiği cezayı alır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak hepimiz biliyoruz Doku cinayeti tek değil son yıllarda faili meçhul bırakılan. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim, Adalet Bakanı Gürlek’in açıklamalarından bakanlık bünyesinde 'Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı' kurulduğunu öğreniyoruz. Bu büronun son yıllarda kamuoyunda çok tartışılan ve failleri hala bulunmayan cinayetleri de sonuçlandırmasını aynı hızla bekliyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rabia Naz, Rojin Kabaiş, Nadira Kadirova bunlardan sadece ilk aklımıza gelenler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ve benzer cinayetlerin faillerinin, azmettiricilerinin, failleri koruyanların ucu nereye giderse gitsin bulunması ve cezalandırılması bakanın en büyük sınavlarından biri olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YAPILMASI GEREKENİN YAPILMASINDAN DUYULAN MEMNUNİYET</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Farkındaysanız yukarıda hem Cumhuriyet Başsavcı’na hem de Adalet Bakanı’na Doku cinayeti konusunda gösterdikleri çaba için teşekkür ettim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece ben değil pek çok yorumcu gibi siyasiler ve vatandaşlar da benzer biçimde teşekkürlerini sundular. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa bu insanlar sadece görevlerini yaptılar. Ve sadece görevlerini yaptıkları için teşekkür eder hale geldik yetkililer. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer biz sadece görevlerini yaptıkları için teşekkür ediyorsak; bundan önce aynı görevde olan Tunceli Cumhuriyet Başsavcıları ve Adalet Bakanları’nın görevleri boyunca bu cinayetin aydınlatılamamasından dolayı bir sorumluluğu olmayacak mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doku cinayetinde son 10 günden ortaya çıkanlar bile, zamanda yapıldığı söylenen soruşturmaların nasıl yapıl(a)madığını gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi soralım; dönemin savcılarını engelleyen kişi, kurum ya da güç, güçler kimlerdi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya da dönemin Adalet Bakanları bu soruşturma için neden güçlü bir siyasi irade koymamışlardır? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir engelle mi karşı karşıyaydılar yoksa başka bir neden mi vardı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta bugün ortaya çıkanlar, 6 yıl boyunca bu görevde olan savcılara da bakanlara da hukuki ve siyasi bir sorumluluk yüklemesi ve bunun bir yaptırımının olması gerektiğini hatırlatıyor bize.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">6 yıl boyunca yapılmayanı neden şimdi bir savcı ve bir bakanın siyasi iradesi ile ortaya çıkabiliyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP lideri Özgür Özel’in ifade ettiği gibi, bakanlık adına gazetecilere yollanan ve Bakan Gürlek’in siyasi iradesine vurgu yapan “bilgi notu” önceki dönemin Adalet Bakanlarına siyasi bir sorumluluk da yüklüyor. Ve bunun gereği olarak eski bakanlar toplumu ikna edecek birer açıklama yapmak zorundadırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tabi ki bu siyasi sorumluluk sadece savcı ve bakanların değil bir bütün olarak hükümetin yani yürütmenindir de. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer bir açıklama ve özeleştirinin oradan da gelmesi gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">PEKİ YA TAPULARDA SON DURUM NE?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adalet Bakanı Gürlek’in Doku cinayeti konusunda gösterdiği siyasi iradeden dolayı tebrik ettik, teşekkürümüzü sunduk. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugüne kadar yapılmayanları yaptığı içindi bu teşekkür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sayın&nbsp;bakandan benzer bir duyarlılığı sürmekte olan toplum tarafından siyasi olarak algılanan davalardaki yaşanan uzun tutuklama başta üzere yaşanan de facto hukuksuzlukların ortadan kaldırılması konusunda da bekleme hakkımız olduğunu düşünüyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yargının bu kadar siyasallaştığı, yargı üzerinden ana muhalefet partisi CHP’nin hem yerelde hem merkezi olarak siyaseten felç edilmeye çalışıldığı bir siyasi iklimde yargının toplumsal güveni kazanması konusunda bakana çok daha fazla sorumluluk düşmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine AYM ve AİHM kararlarına uyulması, Tayfun Kahraman, Can Atalay, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala’nın bir an önce bu mahkeme kararları uyarınca tahliye edilmeleri konusunda hassasiyet bekliyoruz Sayın Bakan’dan.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer bu konularda kısa süre içinde bir adım atılmaz ise, Doku cinayeti konusunda atılan adımlar sembolik kalır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bakandan-bekledigimiz-baska-hassasiyetler-de-var-1777061929.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Köhnemiş medya aparatçiklerinden makine falı</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kohnemis-medya-aparatciklerinden-makine-fali-13161</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kohnemis-medya-aparatciklerinden-makine-fali-13161</guid>
                <description><![CDATA[Eski medyanın can çekişen propaganda aygıtları neden ısrarla dijital içeriklere ve oyunlara saldırıyor? Sera Kadıgil’in paylaştığı ürkütücü çocuk suçluluğu verileriyle, 50 bin liralık kira kıskacında hayata tutunmaya çalışan ailenin dramı arasındaki bağ ne? Bu yazı, emperyalizmi uzak bir 'teolojik rabıta' olmaktan çıkarıp bugünün dişlilerine, yani buraya ve şimdiye indiriyor. Sermayenin bizi bölünmüş gruplar halinde ağıllara soktuğu bu 'sahte aydınlanma' çağında, takılan tasmalar her gün biraz daha sıkılırken; makine falı bize tek bir çıkış yolu fısıldıyor: Bu devasa yalnızlıktan ancak kolektif bir iradeyle sıyrılabiliriz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen haftaki <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/turkiyenin-gunah-kecileri-okul-katliamlari-ve-bilgisayar-oyunlari-13123">yazımda</a>, kendilerine insan demeye dilim varmadığı bazı insanların Kahramanmaraş saldırısında ölen çocuklar ve öğretmenin adeta anısına hakaret edilecek şekilde, onların ölümünden nemalanıp öfke ve nefret kusarak kendilerine nasıl bir günah keçisi aradığından bahsetmiştim. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca o yazıda da meselenin bilgisayar oyunlarından daha büyük bir problemin semptomlarından biri olduğunu da söylemiştim. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazının o konusu o “büyük problem” olacak. Hani bazı bilimlerde yapıldığı gibi basitten komplekse gidelim. Önce dişlilere bakalım. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ali Murat Kırık diye bir “uzman” var. Bu arkadaş bir “yapay zekâ uzmanıymış.” CNN Türk’te “Robot süpürgelerin gizli kamerası olduğu ortaya çıktı” veya “Türkiye’de satanizm sosyal medya ile yeniden yaygınlaşıyor mu?” gibi gerçekten ufkumuzu açan, bizi sefil bir şekilde esir almış olan karanlık cehalet hapishanelerimizden özgür bırakarak haberlerde “uzmanlığını” konuşturan bu arkadaş, yine CNN Türk’e müthiş sansasyonel iddialarla konuk oldu. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilgisayar oyunları hakkındaki olağanüstü (!) bilgisini akla zarar ve nöronlarınızı tahrip ederek azaltacak olan bu videoda açıklayan bu arkadaşın haber linkini dipnot olarak şöyle bırakıyorum.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arkadaşın çıktığı haberler pek bir eğlenceli. Kendisi hevesli duruyor. Hele elinin işaret parmağını indirerek, “bu var ya bu” jestinde bulunan hareketleri epey bilgilendirici görünüyor. Bunun yanında benim meselem bu arkadaş değil. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir de Tuncay Özkan var. Onun da oyunlarla arası pek bir bozuk. Onun da akla zarar ve ipe sapa gelmez konuşmalarını şöyle dipnot olarak bırakıyorum. Konuşmanın orijinalini bulamadım. O yüzden içerik üreticisi “Pintipanda” lakaplı Tuna Akşen’in videosundan izleyebilirsiniz.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dediğim gibi bu insanlar çok küçük dişliler ve bu yazının amacı da bu dişlilerden oluşan makinenin falına bakmak olacak. Hadi biz makinenin kendisine bakalım. Tam bu yazıyı yazacağım sırada bir arkadaşım Telegram grubumuzdan, TİP milletvekili Sera Kadıgil’in bir konuşmasını paylaştı. Kısa bir konuşma.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a> </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Bu arada Ali Murat hocamız Telegram da yasaklansın istiyor. Ben de beni bu dünyadan olabildiğince hızlı bir şekilde Kepler 22b gezegenine götüren en hızlı gemiyi istiyorum ama olmuyor, olamıyor işte.)</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neyse; Sera Kadıgil, Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre senede 1200 çocuğun yani günde 3 çocuğa tekabül eden bir sayıda çocuğun cinayet suçuna karıştığını söylüyor. Yine Kadıgil’in Bakanlık verilerine göre 500.000 çocuk hakkında savcılık soruşturma başlatmış. Kadıgil başka bir veriyi de MESEM kurslarından veriyor; sadece geçen aylarda 18 çocuk ölmüş.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sayıyı görünce hemen “anladım” demeyin. Puzzle parçaları yerine oturmuyor henüz. Bazı sorularla başlayalım. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Merak etmeyin, bu sorular çapraz psikolojik test soruları değil. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ülkede en son ne zaman birlikte -ailenizle değil sadece- bir toplulukla, yakın hissettiğiniz bir grupla bir kutlama yaptınız? Ne zamandan beri kendinizi mutlu hissediyorsunuz? Uyku düzeniniz nasıl? Çocuğunuz varsa çocuğunuz hakkında endişelenip gece uyandığınız oluyor mu? Gençseniz geleceğiniz hakkında düşünmediğiniz bir zaman var mı? Bir kadınsanız ya da başka bir cinsel yöneliminiz varsa -buraya üç sayfa daha soru yazabilirim- ama en önemlisini sorayım; kendinizi güvende hissediyor musunuz? Kendinize her gün ama her gün bir tasma takıldığını düşünüyor ve bu tasmanın giderek sıklaştığı hissine kapılıyor musunuz? Doktor ve öğretmenseniz mesleğinizi sevmenize rağmen güvende hissediyor musunuz?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hadi bunlar idrak-i maali sorular, bizim tartımız çekmez diyelim. Trafikte korna çalmaya korkar oldunuz değil mi? Ya da köşede bir grup genç erkek çocuk dikkatinizi çekiyor? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte puzzle’ın parçaları yerine oturmaya başlıyor. Çünkü Türkiye kimsede kendi hali pür melalini düşünecek bir vakit, bir alan, bir boşluk bırakmıyor. Tabiatıyla o boşluk dolmak zorunda kalıyor. Gereksiz düşünce ve nefretle, birbirini boğazlama fikriyle, kaotik düşüncelerle. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadıgil’in kısa özet geçilen konuşmasında cevap kendini gösteriyor zaten. İktidar, bundan besleniyor. Nefretin bileylenmesiyle kılıcını parlatıyor, daha da sivri hale getiriyor. Bugün oyunlar, yarın dizi, şu ya da bu fark etmez. Eski günah keçilerine de başvurmak zor; Fethullahçılar, Aleviler, bunları artık kimse yemiyor. Bir hedef bulunmak zorunda. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü esas problem orada bir yerde duruyor ve hafazanallah birileri buna uyanırsa her şey ters yüz olur: Sermaye ilişkileri. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendisini severim; Tuna Akşen de o kısa videosunda “eski medyanın” para musluğu çekildiği için dijital medyaya böyle savaş açtığını söylüyor. Dolayısıyla dijital medyada tüketilen içeriklere verilen reklam gelirlerinin giderek artması ile eski konvansiyonel medyanın -ki çoğunun da havuz olduğu biliniyor zaten- bir önemi kalmadığı, propaganda aracı olarak işlevini yitirdiği için bu yaygaracıların derdinin devletin buna “el atması” olduğu yönündeki fikrini doğru buluyorum.&nbsp; </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama bundan sonrası mesele. Sermaye, işine gelirse herkesten yana olur. Dünya tarihinde tersi bir örnek var mı bilmiyorum. Varsa da çok nadirdir. Dolayısıyla “artık dijital medyaya reklam veriyorlar, biz daha güçlüyüz” demek bir yanılsamadır. Gezi olaylarında hükümetin en zayıf olduğu noktada protestoculara otelini açan Mustafa Koç’un dedesi, 12 Eylül’de Kenan Evren’e darbe için teşekkür etmişti. Eğer o esnada hükümetin bir anlık zayıflığına kani olmasaydı, Koç o otelin kapılarını çoktan kapatmıştı. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla soruyorum, yanlış anlaşılma olmasın, meraktan. Aylık 50 bin liralık kira ile üç kişilik bir aileyi geçindirme derdindeyken bir insan çocuğunun -onu da satın alabiliyorsa tabii- tablette ya da bilgisayarda neye baktığıyla nasıl ilgilenebilir? İstanbul gibi bir yerde anne ve babanın 9-6 arası, 100 kilometrelik yolu teptiği bir kaos ortamında, çocuğunuzla nasıl ilgilenebilirsiniz? Aile yapısının giderek bozulmasını, para ilişkilerinin insanları giderek bireyselleştirdiğini, bu sebeple çocukların ve gençlerin yalnızlaştığını da bu tabloya ekleyin. Bu tablonun üzerine bir de dijitalleşmenin tüm eğitim yapılarını yapısızlaştırdığı dünya gerçeğini de ekleyin. Türkiye’de eğitimden umudu kalmıyorsa bile yurt dışındaki eğitimin ona ne katacağını kara kara düşünen bir nesil geliyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elinizde ne var? Puzzle tamamlandı değil mi? Amaç yok. Umut yok. Hadi umut biraz daha subjektif, felsefi bir konu diyelim. Amaçsız bir toplumu nereye taşıyacaksınız? Siz henüz kendiniz bu belirsizlik içerisinde geminin rüzgârda nereye gideceğini bilmiyorsunuz, çocuk nasıl bilsin? </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">IŞİD bir dönem korkunç cinayetleriyle ve katliamlarıyla dünyayı dehşete sürüklemişti. Bizden bir bakan da “bir avuç öfkeli genç” demişti. Elbette bu şekilde ele almak laubaliliktir ama IŞİD gibi bir örgütü oluşturan sosyoloji ve antropolojiye bakıldığında, hepsinin Irak savaşı kalıntısı ve dünyanın terk etmiş olduğu askerlerden oluştuğu görüldü. IŞİD’e dünyanın her yerinden insan geldi. Bunlara Avrupa’nın gettolaşmış yerlerinden gelen, sonradan Müslüman olan Avrupalılar da dahildi. Hiç unutmuyorum, izlediğim bir videoda IŞİD Rakka’yı ele geçirdiğinde, bir internet kafede Fransa’daki akrabalarıyla konuşan Cezayirli bir kadın, modern dünyanın dehşetinden IŞİD’in sözde huzurunu tercih ettiğini açıklamıştı. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Formül ve puzzle basit: Step One: İnsanları önce bu bireysel karanlığa, çıkmaz ekonomik belirsizliğe, hayattan zevk almamaya mahkûm et. Step Two: Onları o karanlıktan çıkaracak “sahte yapılar” yarat. Menzil olsun mesela, IŞİD olsun, Fethullah olsun fark etmez. Step Three: Bu karanlığa mahkûm olmak istemeyenleri, o karanlıktan çıktığına inanan sahte aydınlananlarla karşılaştır. Step Four: Birbirine çarpıştır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sıcak servis etmeniz önerilir. Tadından yenmez. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadıgil konuşmasının sonunda bu formülü zaten bildiği için bunu emperyalizme bağlıyor. Doğru, katılıyorum. Ama sanki emperyalizmle açıklamak tek başına basit bir şeye indirgiyor. Meseleyi bizden uzaklaştırıyor; hayır Trump ya da Trump’ı yöneten kuklacılar, uzaktan bir yerden, ölen çocukları, MESEM’i, katledilen ormanları, kırk küsür kere iflas etmiş şirketlere açılan madenlerin sahiplerini elinde tutmuyor. Fiziksel olarak demiyorum; aktör olarak katkılarını yadsımıyorum. Sadece teolojik bir “rabıta” kurmayalım diyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Emperyalizm, soyut bir şey değil. Orada, ABD’de koltuğunda oturan bir avuç kravatlı insan karar veriyor, bu doğru. Ama bu tek başına yeterli değil; bu meseleyi sanki uzağa bir yere, göremediğimiz bir noktaya “şutluyor.” </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçek bu dişlilerde. Gerçek burada ve şimdide. Bu dişlilere iyi bakmak ve doğrudan problemi işaret eden insanları dinlemek gerek. Problem bu. Problem bizi bu korkunç atomik yapıya boğan sermaye sistemi; bizi “daima ben, hep ben” yapan sistem ve bu sistemin ateşli sözcüsü iktidar ve onun medya aparatçikleri. Sokaktaki köpeğinden, eşcinseline, transseksüeline, çalışan kadından, inanan Müslümanına kadar, hepimizi bölüp parçalayıp, ikişerli üçerli gruplarla ağıllarına sokan sistem. </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bizi yalnız bırakıyor. Yalnızız. Karanlıkta yapayalnızız. Eğer inandığınız Tanrı varsa, o bir avuç sahtekârın elinde, bir sektörün ürünü olarak satılıyor. Eğer başka bir şeye inanıyorsanız ya da hiç inanmıyorsanız sizin gibi olanı bulamıyorsunuz. Bu devasa atomizasyon bizi boğuyor; hepimize takılan tasmanın daha da sıkı hale getirilmesini kolaylaştırıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elinizde tek bir meşale var ve o bulunduğunuz o devasa karanlık holü aydınlatmaya yetmez. Ta ki herkes bir araya gelene kadar. Bunu ortaya koyalım. Bu gerçeği kabul edelim. Başka bir yolumuz olduğunu da sanmıyorum. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[1]</a> https://www.youtube.com/watch?v=_88EvmISN9k</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[2]</a> <a href="https://www.youtube.com/watch?v=v4MH9QYCu1w" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://www.youtube.com/watch?v=v4MH9QYCu1w</a> </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[3]</a> https://x.com/tipgenelmerkez/status/2046991167863054621?s=20</span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kohnemis-medya-aparatciklerinden-makine-fali-1777060145.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>En güzel çocuk kim?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/en-guzel-cocuk-kim-13160</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/en-guzel-cocuk-kim-13160</guid>
                <description><![CDATA[Dünya genelinde her 10 saniyede bir çocuk yetersiz beslenme nedeniyle ölüyor. Bunun anlamı yılda 3 milyon çocuğun yetersiz beslenme nedeniyle hayatını kaybetmesi anlamına geliyor. Hastalık nedeniyle ise 5 yaş altı çocuk ölümlerinde 2023 yılında 4,8 milyon çocuk hayatını kaybetmiş durumda bu sayı çocuk sayısına göre (21,375 çocuk) Türkiye’de binde 11,25 olarak gözüküyor.  Diğer yandan ise dünya savunma ve askeri harcamaları hız kesmiyor SİRI göre 2024 harcamaları nerdeyse 4 trilyon doları bulmuş durumda Türkiye 30 milyar dolar harcama ile dünyada 17. sırada bulunuyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Türkiye’de çocuklar bayram yönünden şanslı, iki ayrı bayram günleri var keza ilki 23 Nisan ikincisi Birleşmiş Milletler (BM) tarafından kabul edilen 20 Kasım Dünya Çocuk günü…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">23 Nisan aynı zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılış günüdür ve bu vesileyle bugün aynı zamanda Mustafa Kemal tarafından 1929 yılında çocuk bayramı olarak ilan edilmiş. 20 Kasım ise BM tarafından 1954 yılında çocukların refahını, eğitim hakkının korunması için uluslararası ölçekte teşvik amacıyla kabul edilmiştir. 20 Kasım tarihi özellikle seçilmiş bir tarihtir zira bu tarihte hem 1959 Çocuk Hakları Bildirgesi hem de 1989 Çocuk Haklarına Dair Sözleşmesinin kabul edildiği tarihtir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Şüphesiz çocuklar için bayram ve günler yapılması oldukça heyecan veriyor ve çocukların cıvıl cıvıl eğlendiği kutlamaların, törenlerin yapılması çocuklar için unutulmaz günleri arasında yer alıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Ancak dünya çocukların hiç unutamayacağı gerçeklerde var. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Ve her gün bu gerçeklerle yüz yüze gelen çaresiz çocuklar, savaşlarda ölümlerden tutunda açlık ve yetersiz beslenme sorunu nedeniyle bebek yaşta ölen çocuklara kadar uzanan yüzbinlerce çocuk var. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">İLO Kıdemli Proje Koordinatörü&nbsp;<strong>Fatma Gelir Ünal</strong>, dünya genelinde her dört çocuktan birinin ''şiddetli gıda yoksulluğu'' içinde yaşadığını söyledi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Ünal, 2024 itibarıyla 138 milyon çocuk işçinin olduğunu belirtti.&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">İLO Kıdemli Proje Koordinatörü Fatma Gelir Ünal, CNBC-e'den Derya Yüce'ye&nbsp;</span><span style="color:black"><a href="https://www.cnbce.com/gundem/esitsizlik-cocuklari-vuruyor-4-cocuktan-1i-yetersiz-besleniyor-138-milyon-cocuk-calisiyor-h28849" target="_blank"><span style="color:#007fc4">konuştu.&nbsp;</span></a></span><span style="color:#212529">Ünal, küresel ölçekte çocukların temel haklara erişiminde son yıllarda ciddi bir kırılma yaşandığını belirtti. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Uzun vadede bazı ilerlemeler olduğunu, ancak son yıllarda krizlerin şiddeti nedeniyle tablonun yeniden ağırlaştığına ve eşitsizliğin derinleştiğine dikkat çekti. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Ünal, UNICEF'in verilerine göre dünya genelinde 5 yaş altı yaklaşık 181 milyon çocuğun, yani her dört çocuktan birinin "şiddetli çocuk gıda yoksulluğu" içinde yaşadığını belirtti. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Ünal, bu durumun çocukların yaşlarına uygun ve besleyici gıdaya düzenli erişememesi anlamına geldiğini söyledi. "Bu gruptaki çocuklar akut yetersiz beslenme riskiyle daha fazla karşı karşıya" dedi</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Çocuk işçiliğine dair tabloyu da değerlendiren Ünal, </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">ILO ve UNICEF'in en güncel ortak tahminine göre 2024 itibarıyla 138 milyon çocuğun çalıştığını, bunun da 5-17 yaş grubundaki çocukların yüzde 7,8'i olduğuna dikkat çekti. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">2020 yılında 20 milyondan fazla çocuğun, çocuk işçiliğinden çıktığını; 2000 yılına göre toplam düşüşün ise 100 milyonun üzerinde olduğunu söyledi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Dünyanın 2025'e kadar çocuk işçiliğini bitirme hedefini kaçırdığını ifade eden Ünal, "Çalışan çocukların 54 milyonu, yani tüm çocukların yüzde 3,1'i, doğrudan sağlıklarını, güvenliklerini veya gelişimlerini tehdit eden tehlikeli işlerde çalışıyor" dedi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Ünal, ILO'nun 2024 küresel tahmin raporuna göre çocuk işçiliğindeki çocukların 79 milyonunun yani yüzde 57'sinin 5-11 yaş aralığında olduğunu belirtti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Evet…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Çocuk işçiliği ve açlığında tablo bu yani ağır bir tablo ile karşı karşıya bulunuyoruz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Peki ya savaşlar kaybettiğimiz çocuklar; UNİCEF Ortadoğu, Doğu ve Kuzey Afrika Bölge Direktörü Edouard Beigbeder “Gazze şeridinde 50 binden fazla çocuğun öldüğünü ya da yaralandığı” söylüyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Bunun anlamı İsrail saldırıları sonucu Gazze’de 80 bine yakın insan hayatını kaybetti işte bunların yarısından fazlası çocuk ölümleri demektir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Çocuk açlığı ve yoksulluğu da dünya genelinde diğer başka bir çocuk dramının yaşanan krizleri arasında bulunuyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Türkiye’de sadece 2025 yılında çocuk yaşta 94 çocuğumuzu iş cinayetleri sonucunda hayatını kaybetti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Dünya genelinde her 10 saniyede bir çocuk yetersiz beslenme nedeniyle ölüyor. Bunun anlamı yılda 3 milyon çocuğun yetersiz beslenme nedeniyle hayatını kaybetmesi anlamına geliyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Hastalık nedeniyle ise 5 yaş altı çocuk ölümlerinde 2023 yılında 4,8 milyon çocuk hayatını kaybetmiş durumda bu sayı çocuk sayısına göre (21,375 çocuk) Türkiye’de binde 11,25 olarak gözüküyor. (Kaynak UNİCEF)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Diğer yandan ise dünya savunma ve askeri harcamaları hız kesmiyor SİRI göre 2024 harcamaları nerdeyse 4 trilyon doları bulmuş durumda Türkiye 30 milyar dolar harcama ile dünyada 17. sırada bulunuyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Kuru kuruya bayram çocuk ölümlerini ve açlığını iyileştirmiyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Maraş’ta ikinci katliam gibi seri cinayetler sonucu 10 ölüm ve 23 Nisan öncesi sanki tüm çocukların can güvenliği tehdit altında kutlanıyor. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">En güzel çocuk ölü ve engelli çocuk değil sağlıklı eğitimli çocuktur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#212529">Bu dileklerle iyi bayramlar çocuklar…</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white">&nbsp;</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 25 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/en-guzel-cocuk-kim-1777037699.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kimlik sorunu: Sadece milliyetimiz ve dinimiz mi var?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kimlik-sorunu-sadece-milliyetimiz-ve-dinimiz-mi-var-13157</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kimlik-sorunu-sadece-milliyetimiz-ve-dinimiz-mi-var-13157</guid>
                <description><![CDATA[Her insanın bir şekilde yaşadığı ülkeyle ve dünyayla özdeşleşmek için çaba içinde olması gerekir. Birçok insan, kimliğini bazen dışlanma aracı, bazen de kavga nedeni haline gelmiş olan tek bir boyutuyla tanımlamayı tercih ediyor. Bunun yerine kendi çeşitliliğimizi üstlenmeyi ve kendimizi yalnızca bir yönümüzle değil, kimliğimizi oluşturan tüm zenginliklerimizle birlikte bir bütün olarak tanımlamayı öğrenmeliyiz. Birtakım sudan sebeplerle insanların birbiriyle ve kendileriyle kavga ettikleri bu anlayıştan kurtulup geniş insanlık ailesiyle buluşmanın tek yolu bu gibi görünüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimlik konusunda daha önce bir <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kimlik-mi-kisilik-mi-11480" style="color:#0563c1; text-decoration:underline" target="_blank">yazı</a> yazmıştım. Orada kimlik ile kişilik arasındaki farka değinmiş ve özellikle dışarıdan (aile, toplum, devlet vb.) kazandığımız kimliklerden çok bizim kendi üretimimiz olan kişiliğimizin önemine vurgu yapmıştım.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimlik konusunun insanların ve toplumların yaşamında ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Bugün dünyada yaşanan sorunların en temel nedenlerinden birisi ekonomi ise diğeri de -hatta belki bazen ondan da önemli olacak şekilde- kimlik sorunudur diyebiliriz. Durum böyle olunca da bu sorunlar ortadan kalkana kadar bu konularda düşünmeye, tartışmaya, yazıp çizmeye devam edeceğiz gibi görünüyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün bu konuda oldukça ufuk açıcı olduğunu düşündüğüm bir kitaptan söz etmek istiyorum. Ünlü yazar ve düşünür Amin Maalouf’un “Ölümcül Kimlikler”<strong>*</strong> adlı kitabından.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1.jpeg" style="height:281px; width:180px" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beyrut (Lübnan) doğumlu Amin Maalouf, Hıristiyan bir aileden geliyor. 1949 doğumlu. Büyükannesi Türk, büyükbabası Mısır Maruni’si. Anadili Arapça. Lübnan iç savaşı sırasında Fransa’ya göç ediyor. 1976’dan beri Fransa’da yaşıyor. Fransa vatandaşı olması nedeniyle de kendisini Fransız olarak <em>da</em> görüyor. Ekonomi ve sosyoloji okuduktan sonra gazeteciliğe başlıyor. Çeşitli konularda çok sayıda kitabı bulunuyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok yönlü kökeni ve yaşam öyküsünün de etkisiyle Doğu-Batı arasındaki kimlik ve kültürel çatışmalarla ilgileniyor. Özellikle tarihi hikâyeler üzerinden bugünün kimlik sorunlarını anlatan, Doğu-Batı arasında köprü kurmayı amaçlayan bir yaklaşımı var.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalouf’a göre her bireyin kimliği, birçok bileşenden oluşur. İlk akla gelenler; dinsel bir gelenek, etnik ya da dilsel bir grup, aile, meslek, kurum, belli bir sosyal çevre… Ancak liste bununla bitmez. O’na göre insan bir eyalete, bir köye, bir mahalleye, bir kabileye, bir spor takımına ya da bir meslek kuruluşuna, bir arkadaş grubuna, bir sendikaya, bir işletmeye, bir partiye, bir derneğe, bir cemaate, aynı tutkuları, aynı cinsel tercihleri, aynı fiziksel özürleri paylaşan ya da zararlı etkilere maruz kalan bir insan topluluğuna ait olduğunu da hissedebilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kuşkusuz bu aidiyetlerin hepsinin aynı derecede önem taşıdığını söyleyemeyiz. Ancak hiçbirisi de tam olarak anlamsız değildir. Bunlar, kişiliğin yapı taşlarını oluşturan temel bileşenlerdir diyebiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ögelerin her birine çok sayıda bireyde rastlamak mümkünse de iki farklı insanda tıpatıp aynı bileşimi bulmak asla mümkün değildir. Maalouf’a göre her bir insanın zenginliğini, kendine özgü değerlerini oluşturan da işte tam olarak budur. Her varlığın önemli, biricik ve potansiyel olarak yerinin doldurulamaz oluşunu sağlayan, söz konusu olan bu eşsiz bileşimdir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çağımızda dinsel kimlik neden yükselişe geçti?</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimlik, insan için olduğu kadar toplumlar için de son derece önemli bir kavram. İnsanlığın belirli dönemlerinde kimliklerin belirli yönlerinin ön plana çıktığını görüyoruz. Zaman zaman milliyet, zaman zaman sınıf, zaman zaman aile/aşiret/kabile gibi. İçinde bulunduğumuz şu çağda da -özellikle son kırkı yılda- dinsel aidiyeti vurgulamak, onu kimliğinin ana öğesi gibi görmek yaygın bir tavır haline geldi. Belki üç yüzyıl önceki kadar değil ama örneğin bir elli yıl öncesine göre çok daha fazla bir yönelim olduğundan bahsedebiliriz. Bu da üzerinde düşünmeyi hak eden bir nokta gibi duruyor. Peki neden böyle oldu? Neden günümüzde özellikle ekonomik olarak az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde insanlar çıkışı dinde arıyorlar?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun nedenleri arasında söz konusu ülkelerin yoksullukları, az gelişmişliğe bağlı sorunları, özellikle Batı dünyasına karşı yaşadıkları hayal kırıklıkları, felaketle sonuçlanan seçimleri, milliyetçiliğin/sosyalizmin iflası, devletlerin ve iktidarların yıkıcı ve halkları sömürücü tavırları, vd. sayılabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun yanında insanlar, oldukça hızlı değişen bu dünyayı anlamakta ve referanslarını bulmakta genellikle zorlanıyorlar. Hem dünyanın büyük bir hızla değişmesi hem de kendi ülkelerinde yaşadıkları çeşitli sorunlar, bu tür toplumları derinden etkiliyor. Ülkelerinde yaşadıkları sıkıntılı hayatlarından kurtulmak isteyip de Batı’daki yaşama özlem duyanlar, kurulu düzenden şikâyet edenler, yozlaşmaya, devlet zorbalığına, eşitsizliğe, işsizliğe, gelecek endişesine isyan edenler çözümü dinde arıyor. Orada hem kimlik, bir gruba ait olma, maneviyat, hayatın karmaşık gerçekliklerinin basit bir biçimde açıklanmasına yönelik ihtiyaçlarını, hem de eylem ve başkaldırı ihtiyaçlarını gideriyorlar.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalouf, bu durumu şöyle açıklıyor: <em>“Hızlı küreselleşmenin kimlik ihtiyacının güçlenmesi gibi bir tepkiye yol açtığına hiç kuşku yoktur. Bu arada bu kadar ani değişimlere eşlik eden varoluş sıkıntısı yüzünden maneviyat ihtiyacının çoğalmasına da. Bu anlamda dinsel aidiyet, söz konusu iki ihtiyaca da cevap verme iddiasında olduğu için son birkaç on yılda yükselişe geçmiş bulunuyor.”</em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Gerçek Hıristiyanlık/Müslümanlık/Sosyalizm bu değil!</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle 20. yüz yılda yaşananların da etkisiyle geldiğimiz noktada hiçbir doktrinin mutlaka kendiliğinden özgürlükçü olamayacağını, hepsinin (liberalizmin, milliyetçiliğin, sosyalizmin, büyük dinlerden her birinin, hatta laikliğin) kontrolden çıkabileceğini ve yozlaşabileceğini görmüş olduk. Fanatizmin hiç kimsenin tekelinde olmadığını ve aynı şekilde hiç kimsenin de insanlığın tekeline sahip olamayacağını deneyimledik.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun için bu tarz kimlikleri ve inanç/düşünce sistemlerini (Hıristiyanlık, İslamiyet, sosyalizm, milliyetçilik vb.) taraftarlarının çok sevdiği “gerçekte ne dediği” üzerinden sorgulamak çok anlamlı görünmüyor. Onun yerine o doktrinin özüne değil, onu benimseyenlerin tarih boyunca sergiledikleri davranışlara bakmak daha gerçekçi bir yaklaşım olabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimliğin önemli bir boyutu olan maneviyat açısından bakıldığında Maalouf için inançlı insan, bazı değerlere inanan kişidir. Bu değeri de tek bir başlık altında özetliyor: insanın onuru. Bunun dışındaki hiçbir şeyin insanlık için bir fayda getirmeyeceğine inanıyor:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Kendilerinden emin toplumlar, yansımalarını güven verici, huzur dolu, açık bir dinde bulurlar. Güvensiz toplumlarsa korkak, bağnaz, çatık kaşlı bir dinde. Dinamik toplumlar, yenilikçi, yaratıcı bir İslam’da yansırlar. Oldukları yerde kalan toplumlar, durağan, en küçük değişime bile isyan eden bir İslam’da yansırlar.”</em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Neremiz yaralıysa kimliğimiz orasıdır</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimliğimizin en önemli bileşeni nedir?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalouf, bu soruya “dil” diye cevap veriyor. Çünkü dil, milliyetler ve dinler gibi insanları, toplumları bölmez. Aksine farklı millet ve dinlerden insanları da birleştirir. Maalouf, bu konuda doğrudan kendi yaşantısından örnek veriyor. Hıristiyan olmasına karşın anadilinin Arapça olması nedeniyle Müslüman topluluklarıyla çok güzel bir şekilde iletişim kurabildiğini söylüyor. Fransızca ile çok çeşitli toplumlarla ve yine İngilizce ile de neredeyse bütün dünyayla iletişimde bulunabildiğini belirtiyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalouf’a göre insanlar din olmadan yaşayabilirler ancak herhangi bir dil olmadan yaşamak mümkün değildir. O’na göre din özel ve mutlak olmaya çağrılıdır ancak dil öyle değildir. İnsan İbraniceyi, Arapçayı, İtalyancayı ve İsveççeyi aynı zamanda kullanabilir. Ama aynı zamanda Musevi, Müslüman, Katolik ve Protestan olamaz. <strong>Bu nedenle dili kimlik bütünlüğünden ayırmanın mümkün olmadığını belirtiyor ve kültürel kimliğin ana ekseni olarak görüyor. Dildeki çeşitliliği de bütün çeşitliliklerin merkezi olarak değerlendiriyor.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında genel olarak baktığımızda insan, bir konuda baskı altında olduğunu düşünüyorsa kendisini en çok o yönüyle tanımlamaya eğilimlidir. Böyle bir durumla doğrudan mücadele edemese bile alttan alta bunun sıkıntısını yaşar ve içinin derinliklerinde saklar. O zaman söz konusu aidiyet, bütün kimliğini işgal eder. Artık insanın kendini özdeşleştirdiği kimlik odur. Bir insanın dilini kullanmasının önünde engel varsa dil onun kimliği haline gelir. Cinsel olarak ayrımcılığa uğradığını düşünüyorsa cinsel yönelimi, yine fiziksel bir engelden dolayı mağdur ediliyorsa fiziksel durumu, onun kimliğinin en önemli boyutu haline gelir. Kadınlar şiddete uğruyorsa kimlikleri kadın olur. Dolayısıyla, <strong>neremiz yaralıysa kimliğimiz orasıdır</strong>, diyebiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimliklerin önceliği değişir mi?</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarih boyunca ağır basan din gibi, milliyetçilik gibi düşünceler ille de gelecek on yıllarda aynı şekilde kalacak demek değildir. Yeni gerçeklikler (hak tanımları, yeni hassasiyetler, dünyadaki gelişmeler vb.) ortaya çıkmaya başladığında kimliğe bakışımız da değişmektedir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazarın da kitapta verdiği örnekte eski Yugoslavya zamanında insanların çoğu kendini Yugoslav olarak tanımlarken (ve belki bundan gurur duyarken!) daha sonraki çatışmaların da etkisiyle Sırplar kendilerini daha çok Sırp, Hırvatlar daha çok Hırvat, Bosnalılar ise daha çok Müslüman olarak görmeye başladılar. Belki geçmişte yaşanan çatışmaların etkisinin azalması ve Avrupa Birliği’nin genişlemesinin de etkisiyle bir zaman sonra hepsi için “Avrupalı” kimliği daha çok öne çıkan kimlik olacak. Dolayısıyla herkesin kimliğini oluşturan öğeler arasında her zaman belli bir hiyerarşi olsa bile bunun sabit olmadığını ve zamana göre değiştiğini söyleyebiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak ne yazık ki çoğu zaman kimlik, başka birilerinin varlığı üzerinden ters yönde inşa ediliyor. Dünyada hayatını bu şekilde bir kimlik kavramı üzerine kuran çok sayıda insanın olduğunu biliyoruz. Bu insanların yaşamlarını kurdukları temelin ne kadar zayıf, kaygan ve kırılgan olduğunu bilince çıkarmalarında büyük yarar var aslında. Aksi halde yanlış bir referansın peşinde ömürlerini boşa geçirmeleri yüksek bir ihtimal.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>“Kimlik sahte bir dosttur”</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalouf, insanların vicdan muhasebesi yaptıkları gibi kendisinin de zaman zaman kimlik muhasebesi yaptığını söylüyor. Böylece kimliğinde ne kadar alt bileşen varsa onları ortaya çıkarmayı ve her birisiyle barış içinde yaşamayı amaçladığını ifade ediyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kimlik böyle tüm bileşenleriyle birlikte tanımlandığında aslında her bir bireyin diğerinden farklı olduğu açıkça görülür. Örneğin bir Hırvat, bir Sırp’tan farklıdır ama her bir Hırvat diğer bütün Hırvatlardan da farklıdır. Aynı şekilde her bir Sırp da diğer bütün Sırplardan farklıdır. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun için işin kolayına kaçıp “Sırplar katliam yaptı.”, “İngilizler yağmaladı.”, “Yahudiler el koydu.”, “Siyahlar ateşe verdi.”,.. gibi genelleyerek yapılan yargılar, aslında birçok suçsuz insanı da suçlamak anlamına gelir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anlamda her birimizin sözlerinin masum olmadığının, tarih boyunca kötü ve ölümcül olduğu ortaya çıkan önyargıların sürdürülmesinde payı olduğunun bilincine varılması da oldukça önemli oluyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çünkü Maalouf’un dediği gibi başkalarını çoğu zaman en dar aidiyetleri içine sıkıştıran bizim bakışımız ve onları özgür kılacak olan da gene bizim bakışımızdır.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/2%20(1)(1).jpg" style="height:560px; width:700px" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kimlik arayışı ne yöne doğru evrilecek?</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evrenselliğin temel kabulü, insanlık onuruna ilişkin haklardır. Buna göre hiç kimse din, dil, ırk, milliyet, cinsiyet ya da daha başka nedenler yüzünden bu haklardan yoksun bırakılamaz. Bunun pratikteki anlamı şudur: Bir tarafta Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi; diğer tarafta bir gruba özel yasalar (örneğin bir Hıristiyan şeriatı, bir İslam şeriatı, bir Yahudi şeriatı, bir Afrika yasası, bir Asya yasası, vd.) beraber olamaz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki çok farkında değiliz ama kimlikler üzerinden farklılıklarımızı büyük bir hırsla vurguluyor olmamızın temel nedeni, gitgide daha az farklı hale gelmemizdir. Çünkü aksi yönlü bütün inanışlara rağmen küreselleşen dünyayla beraber her geçen gün farklılıklarımız biraz daha azalıyor ve benzerliklerimiz biraz daha çoğalıyor. Bunun sonucunda kimlik kavramına yaklaşımımız da değişiyor. Bütün aidiyetlerimizin toplamı gibi algılanacak ve içinde bütün insanlığa ait olma duygusunun giderek daha fazla önem kazandığı yeni bir döneme giriyoruz denebilir. Kendimize ait özelliklerimizi de kaybetmeden ama nihayetinde insan olma özelliğimizin bir gün esas aidiyetimiz haline geleceği bir kimlikte buluşmamız gerekiyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan baktığımızda, dünya kime ait? Aslında hiçbir özel ırka, ulusa, devlete, topluma değil, tarihte kendine bir yer açmayı isteyen herkese ait. Bunu böyle algılayıp yaşam sahnesinde oyuncu olmak yerine içe kapanıp boynunu bükerek, edilgenliğe sığınarak ve bu durumdan ancak şiddet yoluyla çıkılabileceğini düşünerek yaşayan insanların ve toplumların bir an önce değişmeye başlaması gerekir. Bu da ancak tüm insanlıkla hatta tüm doğayla barışık, çok daha geniş bir aidiyete doğru ilerlemekle mümkündür.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalouf, kitaba başlığını da veren “ölümcül kimlik” kavramını, insanların kimliği tek bir aidiyete (milliyet, din, vb.) indirgeyen, taraf tutucu, katı, hoşgörüsüz, baskıcı, kimi zaman kendini yok etmeye kadar götüren bir tavra sahip olması ve onları çoğu zaman katillere ya da katillerin yandaşlarına dönüştürmesi anlamında kullanıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halbuki insan, kimliğinin yalnızca din ya da milliyetten oluşmayıp çok daha fazla sayıda aidiyetten oluştuğunu kavradığı an, kendi içinde farklı mecralar, farklı katkılar, farklı melezlikler, farklı boyutlar görmeye başlar. Böyle olunca kendi milleti/ümmeti/ailesi ile olduğu gibi başkalarıyla da daha farklı bir ilişki kurar. <strong>Bu yaklaşımın sonunda artık sadece “biz” ve “siz” yoktur. Bizim tarafta aslında çok az ortak noktamız olan birçok insanın, onların tarafında ise kendimizi son derece yakın hissettiğimiz birçok insanın var olduğunu fark ederiz.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her insanın bir şekilde yaşadığı ülkeyle ve dünyayla özdeşleşmek için çaba içinde olması gerekir. Birçok insan, kimliğini bazen dışlanma aracı, bazen de kavga nedeni haline gelmiş olan tek bir boyutuyla tanımlamayı tercih ediyor. Bunun yerine kendi çeşitliliğimizi üstlenmeyi ve kendimizi yalnızca bir yönümüzle değil, kimliğimizi oluşturan tüm zenginliklerimizle birlikte bir bütün olarak tanımlamayı öğrenmeliyiz. Birtakım sudan sebeplerle insanların birbiriyle ve kendileriyle kavga ettikleri bu anlayıştan kurtulup geniş insanlık ailesiyle buluşmanın tek yolu bu gibi görünüyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maalouf’un dilekleriyle bitirelim: </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Aidiyetlerimin her birini yüksek sesle talep eden ben, doğduğum bölgenin de kabileler çağını, kutsal savaşlar çağını, ölümcül kimlikler çağını geride bırakarak ortak bir şeyler inşa etmek için aynı yolu izleyeceği günü hayal etmekten kendimi alamıyorum. Tıpkı Lübnan’a, Fransa’ya ve Avrupa’ya dediğim gibi bütün Ortadoğu’ya “vatan” ve her isimde, her kökenden Müslüman, Yahudi ve Hıristiyan, bütün çocuklara “vatandaş” diyebileceğim günün hayalini kuruyorum.“</em></span></span></p>

<div>
<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>
</div>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>*&nbsp;</em></strong><em>Ölümcül Kimlikler, Amin Maalouf, YKY Yayınları, 2000, Çev: Aysel Bora</em></span></span></p>

<div>
<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>
</div>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kimlik-sorunu-sadece-milliyetimiz-ve-dinimiz-mi-var-1777194424.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Karl Marx ve diyalektik materyalizm ilişkisi üzerine kısa anatomi (1)</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/karl-marx-ve-diyalektik-materyalizm-iliskisi-uzerine-kisa-anatomi-1-13155</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/karl-marx-ve-diyalektik-materyalizm-iliskisi-uzerine-kisa-anatomi-1-13155</guid>
                <description><![CDATA[Diyalektik felsefe, her şeyin birbirine bağlı olduğu sürekli değişim düşüncesinden hareket eder. Olgular dünyasında ya da dış dünyada var olan diyalektik değişim, diyalektiğin Hegel tarafından dizgesel bir biçimde dile getirilmiş olan temel yasaları aracılığıyla gerçekleşir. Burada "karşıtların birliği ve mücadelesi" yasası diyalektik değişimin içeriğini belirleyen en öncelikli ya da en temel yasalarından biridir. Diyalektiğin bu yasası, olgusal devinimin kaynağını ve gelişmenin en belirleyici olan itici gücünü oluşturur. Bu gücün bir yasa olarak kendisi ya da kuramsal bilgisi, aynı zamanda değişim olgusunun gerisinde yatan etkiyi, toplumsal dizgenin bütünlüğü, söz konusu nesnelerin ve görüngülerin bütünlüklü ve içsel yapısı içinde arama ve açıklama olanağını bize vermektedir. Dolayısıyla bu yasa aynı zamanda diyalektik çelişki kavramı üzerinde temellenen bir yasadır. Diyalektik çelişki, Marx felsefesinde nesnel bir karakter taşır. Diyalektik çelişki, gelişmenin hem kaynağını hem de itici gücünü oluşturur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karl Marx 5 Mayıs 1818 yılında Prusya Krallığı'nın Trier kentinde dünyaya gelmiştir. 19. yüzyılda yaşamış Alman filozof, ekonomist ve bilimsel sosyalizmin kurucusudur. Bir müddet gazetecilik de yapan Marx, iktisâdî ve beşerî konularda eleştirel fikirler ortaya koymuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marx'ın ekonomi alanındaki çalışmaları, günümüzde emeği, emek-sermaye ilişkisini ve bunları takip eden ekonomi düşüncesini kavramanın büyük bir kısmı için temel oluşturdu. Sosyoloji ve sosyal bilimleri başlatan isimlerdendir. Hayatı boyunca sayısız kitap yayımlamıştır. Karl Marx, hakkında en fazla eser yazılan kişiler listesinde ilk sırada yer almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marx, Genç Hegelcilerin felsefe düşünceleri ile ilgilendiği Bonn ve Berlin Üniversiteleri'nde öğrenim görmüştür. Çalışmalarından sonra Köln'de radikal bir gazetede yazmaya ve tarihsel materyalizm üzerinde çalışmaya başlamıştır. 1843'te diğer radikal gazetelerde yazmaya başlayacağı ve kendisinin ömür boyu dostu ve çalışma arkadaşı olacağı Friedrich Engels ile tanışacağı Paris'e taşınmıştır. 1849'da sürgüne gönderildi ve karısı ve çocukları ile beraber toplumsal ve ekonomik hareketler hakkında teorilerini yazacağı ve olgunlaştıracağı Londra'ya taşınmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eski doğu düşüncesinden başlamak üzere diyalektik düşünce, henüz Platon'da bir karşılıklı konuşma ve tartışma biçimi olarak bilginin olduğundan daha üst bir evreye taşınması yöntemi olmadan önce, öncelikle Herakleitos'ta ve Zenon'da Hegel felsefesindeki içeriğine yakın düşecek bir biçimde kullanılmıştır. Her şeyin bir akış içinde gerçekleştiği bir oluş felsefesi ortaya koyan Herakleitos, doğada var olan oluşun karşıtlar arasında bir çatışma sonucu gerçekleştiğini öne sürmüştür. Kendi diyalektik düşüncesini oluştururken Hegel, karşıtların çatışkısı ve aynı zamanda birliği ya da özdeşliği düşüncesini Herakleitos felsefesi aracılığıyla benimseyerek, diyalektiği sadece bir usavurma biçimi olarak görmez. Hegel aynı zamanda olguların gerçek içeriği olarak ele aldığı diyalektik düşünceden yola çıkarak, farklı bir mantık anlayışı ortaya koyar ve bu diyalektik mantıktan tümüyle gerçekliği içeren bir bilim dizgesi türetir. En basit ve biline gelen yüzeysel anlatımıyla, Hegel'e göre, bir olgu ya da düşünce karşıtını da birlikte gerektirir, onunla bir arada bulunur. Bir başka deyişle en soyut biçimde düşünce ya da varlık, karşıtını kendi içeriğinde zorunlu olarak barındırır. Böylece, düşünce kendi içsel yapısında kendine karşıt bir düşünce olarak karşıtını doğurur ve karşıtıyla etkileşimi ve mücadelesi sonucunda düşünce, daha bir üst aşamaya gelişerek ya da geçerek, bu üst aşamada, düşünce ve karşı düşünceyi de içinde barındıran bir birlik oluşturur. Bu birlik ya da bireşim de salt kendi başına yeni oluşmuş bir düşüncedir. Düşüncenin ya da varlığın devinimi ve gelişimi açısından, bu yeni oluşmuş düşünce, kendi içinde tamamlanmış olmakla birlikte, yeni bir başlangıç olan yeni bir düşüncedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hegel'de diyalektik, kendini Tin olarak ortaya koyan, kavrama dayalı olan nesnel düşüncenin, en genel anlamıyla saltık ideanın ya da aklın gelişmesidir. Fakat burada düşüncenin diyalektik olarak gelişimi demek, aynı zamanda Hegel'in özne ile nesneyi özdeşleştiren saltık özdeşlik ve idealizm düşüncesinden dolayı, diyalektik yasanın sadece düşüncede değil, dış dünyada da geçerli olduğu ya da olgusal bir içeriğe sahip olduğu anlamına gelmektedir. Dış dünya Hegel'de maddesel değil, Tin'in kendi dışında varlığı ya da Tin'in kendine yabancılaşmış bir biçimidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hegel'in akıl ile olgusal gerçekliği özdeşleştirmiş olması onun nesnel ve saltık idealizminin özgün yanını oluşturur. Kısaca Hegel bu düşüncesini, "Ussal olan edimseldir ve edimsel olan ussaldır" biçiminde belirtir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marx'ın felsefesi, Hegel'den bu noktada ayrılmaktadır. Marx, Hegel felsefesindeki özne ile nesne arasındaki özdeşliği yadsıyarak, diyalektiğin maddeci ve bilimsel bir yorumunu gerçekleştirmeye çalışır. Marx, Hegel'in dış dünyayı Tin'in bir yansıması olarak gören ve özne ile nesneyi birbirinden ayırmaksızın birleştiren saltık idealist özdeşlik anlayışını, Hegel felsefesinin diyalektik düşünceye aykırı metafizik ve mistik yanı olarak görmektedir. Marx bu düşüncesini Kapital'in Almanca ikinci baskısına yazdığı ön sözde dile getirir: "Hegel'de diyalektik baş aşağı duruyor. Mistik kabuk içersindeki akla uygun özü bulmak istiyorsanız, onun yeniden ayakları üzerine oturtulması gerekir." Marx, diyalektik maddeci bir anlayışla dış dünyayı bilincin diyalektik bir yansıması değil, dış dünya ile bilinci diyalektik bir ilişki içerisinde ele alır ve bilinci dış dünyanın bir yansıması olarak kavrar. Böylece maddesel gerçeklik bilincin oluşum ve gelişim sürecinde temele yerleştirilmiş olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyalektik, Hegel ve Marx'ta varlığın gelişim sürecini belirleyen, varlığa dışarıdan etkide bulunan dışsal bir güç olmaktan çok, varlığın kendi içsel çelişki ve çatışkılardan kaynaklanan, varlığın değişimine ve belirlenimine etkide bulanan içkin bir süreçtir. Diyalektik felsefe, ayrıca varlığı bir bütünlük içinde, farklı olguların etkileşimlerinin birliği olarak kavramak ister. Marx'a göre, diyalektik öncesi felsefeler, varlığı bütünlüğü içinde ele alamadıklarından ve aynı zamanda gerçekliği kendi içkin çelişkileri içinde bir devinim olarak kavrayamadıklarından, gerçekliği tek bir yönüyle ve sadece dışsal görünümleriyle ele alırlar. Dolayısıyla bu felsefeler, soyut özdeşlik mantığıyla sadece dışsal etkiler aracılığıyla durağan bir zaman kesiti içinde varlığı açıklamaya çalıştıklarından metafizik ya da bilimsel olmayan felsefelerdir. Özellikle Fransız maddeciler, arı maddeci bir düşünce oluşturmuş olmalarına rağmen, maddeyi sadece dışsal etkiler ve tek yönlü bir neden sonuç bağıntısı içinde gerçekleşen bir belirlenimci düşünceyle kavradıkları için, geleneksel metafizik düşüncenin dışına çıkamamış sayılmaktadırlar. Marx açısından, kendinden önceki maddeci felsefe, tüm maddeci ve devrimci içeriğine karşın, gerçekliğin doğru bir kavrayışını gerçekleştirebilecek diyalektik ve bilimsel düşünceden tümüyle yoksundur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marx için diyalektik, salt doğanın ve toplumun zaman içinde evrensel gelişim ve dönüşüm yasalarının varlıkbilimsel bir öğretisi değil, o aynı zamanda tüm varlık alanının ve gerçekliğin doğru araştırılmasına katkıda bulanacak olan bir bilgi edinme yöntemidir. Marx, diyalektik varlıkbilimsel ile bilgi kuramsal diyalektik süreçleri birbirinden ayırt etmeye çalışsa da her iki süreci de karşılıklı diyalektik bir etkileşim süreci ile iç içe kavramaya çalışır. Ayrıca, Hegel'in özdeşlik felsefesi açısından bir sorun oluşturmayan, fakat kendi felsefesinde var olan varlık ile bilgi düzeyi arasındaki ayrım ve uzaklığı Marksist eylem felsefesi aracılığıyla birleştirmeye ve kapatmaya çalışır. Bu eylem felsefesi gerçekliğin doğru diyalektik kavranışının bir sonucu olmakla birlikte, bireylerin istekli eylemleri aracılığıyla gerçekliği oluşturucu ve dönüştürücü bir güce de sahiptir. Bilgilenme süreci varlığa dışsal olmanın yanı sıra, ona koşut olan diyalektik bir bilgilenme sürecini gerektirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyalektik felsefe, her şeyin birbirine bağlı olduğu sürekli değişim düşüncesinden hareket eder. Olgular dünyasında ya da dış dünyada var olan diyalektik değişim, diyalektiğin Hegel tarafından dizgesel bir biçimde dile getirilmiş olan temel yasaları aracılığıyla gerçekleşir. Burada "karşıtların birliği ve mücadelesi" yasası diyalektik değişimin içeriğini belirleyen en öncelikli ya da en temel yasalarından biridir. Diyalektiğin bu yasası, olgusal devinimin kaynağını ve gelişmenin en belirleyici olan itici gücünü oluşturur. Bu gücün bir yasa olarak kendisi ya da kuramsal bilgisi, aynı zamanda değişim olgusunun gerisinde yatan etkiyi, toplumsal dizgenin bütünlüğü, söz konusu nesnelerin ve görüngülerin bütünlüklü ve içsel yapısı içinde arama ve açıklama olanağını bize vermektedir. Dolayısıyla bu yasa aynı zamanda diyalektik çelişki kavramı üzerinde temellenen bir yasadır. Diyalektik çelişki, Marx felsefesinde nesnel bir karakter taşır. Diyalektik çelişki, gelişmenin hem kaynağını hem de itici gücünü oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyalektiğin diğer ikinci önemli yasası ise varlığın içkin yapısında yer alan "nicel değişimlerin nitel değişimlere dönüşmesi" yasasıdır. Bir ölçüde bir geçiş yasası olarak bunun tersi, değişimin görelilik taşıyabilen yönüne göre, bir olumlu ya da olumsuz görülebilecek bir süreç de mantıksal ve olgusal olarak olanaklıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çelişki, niceliğin niteliğe geçiş yasası ile birlikte, diyalektiğin üçüncü önemli yasası "olumsuzlamanın olumsuzlanması" yasasıdır. Olumsuzlamanın olumsuzlanması yasası, aynı zamanda karşıtlıklardan ya da çelişik olan iki öğeden her birinin olumlu yanının korunarak ya da saklanarak aşılması yoluyla, çelişkinin hem olumlu hem de geliştirici yanını bize göstermiş olur. Olumsuzlama bu anlamda kendi içinde olumlu bir içeriğe sahiptir. Soyut ve tek yanlı olumsuzluğa ve karşıtlığın tümüyle ortadan kaldırılmasına değil, karşıtlıkların dolayımlanmış olarak somut ve olumlu bir özellik taşımasına olanak sağlamış olur. Bu evre böylece, ayrımları ortadan kaldıran bir bütünlük (totalite) oluşturduğu için en fazla eleştirilen bir ilke olarak, diyalektiğin olumlu olan üçüncü evresini de oluşturmaktadır. Marx, tüm bu süreç ve diyalektik yasaları, tarihin gelişim sürecinde görüp kavrayarak kendi tarihsel maddecilik kuramını oluşturmuştur.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaynakça: </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marx, Karl-Engels, Friedrich (28.08.2019), Das Kapital (Karbon Kitaplar).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Marx, Karl (Nisan 2003), Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi (Sol Yayınları).</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/karl-marx-ve-diyalektik-materyalizm-iliskisi-uzerine-kisa-anatomi-1-1776957804.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Süreç oyalamak/oyalanmak</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/surec-oyalamakoyalanmak-13152</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/surec-oyalamakoyalanmak-13152</guid>
                <description><![CDATA[Gelinen noktada “oyalayan kim, oyalanan kim?” soruları daha sık sorulmaya başlandı. Sürecin planlandığı gibi ilerlemediği ve ciddi belirsizlikler içerdiği daha görünür hâle geldi. İktidar kanadında hâkim görüş, yasal düzenlemelerin ancak silah bırakma ve fesih sürecinin tamamlanmasının tespit edilmesinden sonra yapılması gerektiği yönünde. Hatta bazı çevreler, mevcut yasaların yeterli olduğunu savunuyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adalet ve Kalkınma Partisi’nin çeyrek yüzyıla varan iktidar döneminde, cumhuriyetin kuruluşundan günümüze taşınan sorunlara yönelik geleneksel politikalardan farklı yeni yaklaşımlar “süreç” kavramıyla tanımlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alevi açılımı, Kürt açılımı, dış politika açılımı gibi pek çok örnekte bu kavrama pozitif anlamlar yüklendi. Kürt sorununda “Milli Birlik ve Bütünleşme Süreci”, “Oslo Süreci”, “Habur Süreci” ve “Çözüm Süreci” gibi farklı aşamalar yaşandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreçlerin tamamında, sorunun çözümü ve Türkiye’nin daha fazla demokratikleşmesi beklentisi toplumda karşılık buldu. Ancak hiçbirinde sorunu kalıcı biçimde çözecek ve toplumsal dönüşümü sağlayacak ciddi bir ilerleme kaydedilemedi. Bazı süreçler ise sorunun kronikleşmesine yol açtı; taraflar ve toplumsal kesimler arasında güvensizlik yarattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öncekilerden birçok açıdan farklı olan ve 18. ayını geride bırakan PKK’nın feshi ve silahsızlandırılması sürecinin, son iki aydır durduğu ya da kriz yaşadığı yönünde toplumda yaygın bir kanaat oluşmuş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar çevrelerinde dile getirilen “<strong>oyalanmaya ve oyalamaya &nbsp;gerek yok</strong>” ifadeleri de bu algıyı güçlendiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">PKK’nın silahsızlandırılması ve feshi için Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 18 Şubat 2026’da açıkladığı rapor sonrasında dikkatler iki noktaya yoğunlaştı:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlki, raporun 6. ve 7. maddelerinde yer alan ve sürecin ilerlemesi için gerekli yasal düzenlemelerin Meclis tarafından yapılması gerekliliği.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkincisi ise sürecin güvenlik bürokrasisi, özellikle Milli İstihbarat Teşkilatı ve Milli Güvenlik Kurulu tarafından silah bırakmanın tespiti, teyidi ve ilanı boyutu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Raporun yayımlanmasının üzerinden iki ay geçti. İktidar çevreleri, gerekli yasal düzenlemeler için Ramazan Bayramı sonrasını işaret etmişti. Ancak bayram sonrasında Devlet Bahçeli’nin “oyalanmamak ve oyalamak gerek” açıklaması, sürecin hızlandırılması gerektiği yönünde bir uyarı olarak yorumlandı. Buna rağmen somut bir adım atılmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">DEM Partisi yetkililerinin benzer uyarıları ve Abdullah Öcalan’ın statüsüne ilişkin talepleri, son dönemde iktidar çevrelerinde rahatsızlık yarattı. Bu durum köşe yazılarına ve televizyon tartışmalarına da yansıdı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Batman’da yaptığı açıklamada DEM Parti’ye “Devlete rol biçmek yerine ‘Biz ne yapmalıyız?’ sorusunu sormalılar” çağrısında bulundu. Böylece taraflar arasındaki tartışmanın dozu arttı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelinen noktada “<strong>oyalayan kim, oyalanan kim</strong>?” soruları daha sık sorulmaya başlandı. Sürecin planlandığı gibi ilerlemediği ve ciddi belirsizlikler içerdiği daha görünür hâle geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni sorular gündemde:<br />
İktidar neden gerekli yasal düzenlemeleri hayata geçirmiyor?<br />
PKK’nın feshi ve silah bırakma sürecinde verilen sözlerin yerine getirilmesinde sorun mu var?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar kanadında hâkim görüş, yasal düzenlemelerin ancak silah bırakma ve fesih sürecinin tamamlanmasının tespit edilmesinden sonra yapılması gerektiği yönünde. Hatta bazı çevreler, mevcut yasaların yeterli olduğunu savunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak süreç mimarisindeki boşluklar, belirsizlikler ve anlaşmazlıklar ciddi zaman kaybına yol açma ve sürecin sürdürülebilirliğini zorlaştırma&nbsp; krizi &nbsp;potansiyeli ne sahip.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Seçim Gölgesinde Sürecin Geleceği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önümüzdeki üç ay içinde Meclis’in gerekli yasal düzenlemeleri yapacak bir çalışma planı oluşturması kritik önem taşıyor. Aksi hâlde süreç, sonbahardan itibaren seçim atmosferinin baskısı altına girecek ve daha da zorlaşacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçim takvimi ne olursa olsun, siyasi partiler sonbahardan itibaren seçim stratejileri doğrultusunda hareket edecektir. Bu da sürecin kaçınılmaz biçimde seçim gündeminin bir parçası hâline gelmesine yol açacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle, Türkiye’nin içinde bulunduğu çoklu siyasi kriz ortamında silahsızlandırma ve fesih sürecinin zamanlaması özellikle DEM Parti açısından daha kritik hâle gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Süreç ile rejim değişikliği tartışmaları arasında sıkışma riski yüksektir. Bu sürecin seçim aracı hâline getirilmesi de kuvvetle muhtemeldir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda, belirsizlikleri gidermek için öncelikli olarak Meclis’in gerekli iki temel yasal düzenlemeyi hızla hayata geçirmesi gerekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uluslararası deneyimler de göstermektedir ki silah bırakanların topluma entegrasyonunun yasal güvence altına alınması ile silahsızlanma sürecinin paralel yürütülmesi gerekir. Bu nedenle Birleşmiş Milletler çatısı altında geliştirilen DDR (Silahsızlanma, Terhis ve Yeniden Entegrasyon) modeline uygun bütüncül bir çerçeve yasa hazırlanmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca Abdullah Öcalan’ın statüsünün belirlenmesi ve İmralı–MİT–Cumhurbaşkanlığı hattında yürütülen sürecin yasal zemine kavuşturulması da bu kapsamda değerlendirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu adımlar, silah bırakma ve PKK’nin feshi sürecin meşruiyetini güçlendirecek; kurallarını, kurumlarını ve işleyişini netleştirecektir. Belirsizlikleri, bilinmezliklerini gerekli ve yeterli ölçüde giderecek ve boşlukları dolduracaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aksi takdirde bugün dile getirilen <strong>“oyalanmaya ve oyalamak gerek yok</strong>” söylemi, yarın “<strong>kim kimi neden aldattı</strong>?” tartışmasına dönüşebilir ve bu durum yeni toplumsal kırılmalar yaratabilir ve kutuplaşmayı derinleştirebilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/surec-oyalamakoyalanmak-1776946939.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Muhalefette ezber bozma vakti</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefette-ezber-bozma-vakti-13149</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefette-ezber-bozma-vakti-13149</guid>
                <description><![CDATA[Muhalefeti toplumsal tabanda kurma, sine-i millete dönmek yerine milletin sinesinden bir demokrasi hareketi türetme ve adayını bu harekete emanet etme fikrini yabana atmamak gerektiğini düşünüyorum. CHP’nin siyasi seçkinleri önemli kararların arifesindeler. Eğer yola böylesi bir ezber bozucu hamle ile devam ederlerse, hem iktidarın eline geçmiş görünen inisiyatifi geri kazanma hem de Erdoğan’ı yeniden siyaset yapmaya zorlama şansı ellerinde. Başkanlık sisteminin tüm yetkileri tek bir makamda toplayan ve o makamın seçiminde siyasi partilere rol biçmeyen doğası da bu alternatif muhalefet tarzının tesisi için bir şans. Bu şansı değerlendirmek ve Türkiye’de siyasetin koordinatlarını yeniden belirlemek artık onların elinde.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet, 19 Mart sonrası girdiği patikanın artık verimli olmaktan çıktığını ve yeni bir adım atması gerektiğini nihayet görmeye başladı. Son dönemde mitinglerdeki heyecanın düşmesinden ve kamuoyu yoklamalarında muhalefet lehine olan ivmenin tersine dönüşünden hareketle 19 Mart’ın toplumda yavaş yavaş kanıksandığı anlaşılıyordu. Bu durum ana muhalefetin bugüne değin yanlış bir yol izlediği anlamına gelmiyor elbette. Özel’in peşi sıra düzenlenen mitinglerle partiye dinamizm katma ve İmamoğlu sembolü çevresinde toplumu birleştirme stratejisi önemli kazanımlar elde etti. Bu kazanımların en büyüğü de iktidarın İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyım atamaktan vazgeçmesi oldu.</span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak gelinen noktada mevcut stratejiden elde edilebilecek fazla bir fayda kalmadığı anlaşılıyor. CHP mitinglerinin marjinal faydası iyice düştü. Birbiri ardına gelen belediye operasyonlarının iktidara olan siyasi ve ekonomik maliyeti ise sıfıra yakınsamış durumda. Belli ki farklı bir strateji belirlenmediği müddetçe, Özel meydanlarda kendi seçmenine konuşup patinaj yapmayı sürdürecek. Erdoğan da fırsattan istifade CHP’li belediyelere birer birer kayyım atayacak ve genel merkezi hukuki yollarla tehdit etmeye devam edecek. Muhalefet açısından bugünkü durum sürdürülebilir değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bundan bir yıl önce İmamoğlu’nu aday göstermek önemli bir adımdı. Bu hamlenin ardından İstanbul belediye başkanını tutuklamak, iktidar için daha zor ve çok daha maliyetli bir hale geldi. Neticede AKP bu maliyeti göze aldı ancak seçmen gözünde kaybettiği prestiji ve desteği yerine koyması aylar aldı. Hala da bunu tam olarak başardığı söylenemez. Öte yandan CHP için de aradan geçen on iki ayın ardından İmamoğlu gündeminin ötesine geçme, iktidarın yıkmakta zorlanacağı ikinci bir sosyopolitik duvar örme zamanı geldi. Mansur Yavaş’ın “olan biteni seyredemeyiz” açıklaması biraz da buna işaret ediyor. Genel merkezi farklı bir adım atmaya çağırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kavşakta CHP’nin yapabilecekleri çeşitli. Meclis komisyon çalışmalarında ortak bir protesto tavrı takınmaktan partiler arası yeni ittifaklar kurmaya, çözüm sürecinden çekilmekten ara seçimler için somut adım atmaya değin pek çok öneri bu çerçevede dile getirilmekte. Belki en keskin önerilerden birisi de CHP’li seçilmişlerin topluca sine-i millete dönmesi, hep birlikte istifa ederek içi boş bir demokrasi müsameresinin parçası olmayı reddetmeleri idi. Tüm bu adımların artı ve eksileri tartışılabilir. Fakat mevcut rejimin otoriter doğası ve halkla ilişkiler imkanları düşünüldüğünde, seçimle kazanılmış meşru haklardan geri adım atmanın faydadan çok zarar getireceğini kestirmek güç değil. CHP üst yönetiminin de böylesi bir yola gireceğini düşünmek için elimizde bir neden yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bana kalırsa bu noktada atılabilecek iddialı bir adım, muhalefeti parti şemsiyesi altından çıkarmak ve toplumsal bir hareket olarak yeniden tanımlamak olabilir. 19 Mart’tan bugüne değin CHP mücadeleyi kendi öncülüğünde ve kurumsal parti çatısı altında yürüttü. Partinin iç mekanizmalarıyla belirlenen bir söylem, genel merkezdeki birimlerce kararlaştırılan vaatler ve örgütün sağladığı altyapı ile gerçekleşen mitinglerle bugüne geldik. CHP’nin bu yolla halka inme çabasına şahit olduk. Muhalefetin bu çabayla eriştiği noktadan daha ileri gidebilmesi için, partinin kurumsal yapısı dışında tesis edilen, gönüllülük esaslı ve ademi merkeziyetçi bir adaylık kampanyası ile yola devam etmesi akılcı olabilir. Böylesi taban hareketlerinin dünyanın pek çok yerinde başarılı olduğunu biliyoruz. Bu anlamda Pablo Iglesias’ı İspanya siyasetinde yükselten <em>Podemos</em>, Macron’un <em>Le Republique en Marche!</em> hareketi, Zelensky’nin Halkın Hizmetkarları oluşumu, Milei’nin <em>La Libertad Avanza</em>’sı ve tabii ki Trump’ın MAGA’sı ilk akla gelen örneklerden. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmamoğlu Gönüllüleri de Türkiye’de böyle bir hareketin nüvesi olabilirdi. Ancak Ekrem başkan üzerindeki abluka, bugün alternatifler üzerine düşünmemizi zorunlu kılmakta. Fakat aday isminden bağımsız olarak böylesi bir toplumsal demokrasi hareketinin tesis edilmesinin ve ülkedeki adalet mücadelesinin bu toplumsal hareket üzerinden yola devam etmesinin birkaç önemli avantajı beraberinde getireceğini varsaymak yanlış olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefetin toplumsal tabana inerek bir gönüllülük hareketi olarak yola devam etmesinin ilk ve en önemli faydası ülkenin siyasal sosyolojisi ile ilgili. 19 Mart’tan bu yana gelen iktidar karşıtı dalga Türkiye’nin geleneksel sol-sağ kimlik bariyerine çarpmış gibi görünüyor. Yapılan <a href="https://t24.com.tr/gundem/veri-enstitusu-bir-yilda-imamoglu-davasi-tamamen-siyasi-diyenlerin-sayisi-da-ofke-de-azaldi,1312089?_t=1776938231844" style="color:#467886; text-decoration:underline">araştırmalar</a> iktidara yakın seçmenlerde İmamoğlu davasının hukukiliğine dönük algının artmakta olduğuna işaret ediyor. Üstelik tam da İmamoğlu davası başlamışken ve dosyanın içinin ne kadar boş olduğu her gün daha açık şekilde görülmekteyken. Bu durumda demokrasi mücadelesini ileri taşımanın yolu iktidarın nüfuz alanındaki seçmenlere erişebilmekten geçiyor. Muhalefet CHP tabelası altında yürütüldüğü müddetçe bunu yapabilmek, son bir yılda erişilen seçmenlerin ötesine geçebilmek kolay değil. Ancak bu mücadele partiler üstü bir toplumsal hareket olarak yeniden tanımlanır ve gönüllülük esasıyla sine-i millette kurulursa, söz konusu engel büyük ölçüde bertaraf edilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası, siyasi partilerin kurumsal yapısının dışında bir muhalefet, iktidarın elindeki iki önemli silahı da boşa düşürecektir. Bir defa cumhurbaşkanının kullanmayı çok sevdiği söylemler anlamsızlaşacaktır. Tek parti dönemi hatırlatmalarından darbecilik ithamlarına değin birçok ezber, ancak karşıda kurumsal bir CHP adayı olduğu sürece anlamlı. Oysa toplumsal bir demokrasi hareketinin adayı, partinin desteğini alsa dahi gücünü ve meşruiyetini doğrudan tabandan alacağı için bu söylemlerin etkisi çok sınırlı kalır. Dahası, otoriterlik karşıtı mücadele daha organik ve kurumsallık-dışı bir yapıya kavuştukça, üzerindeki yargı tehdidi de azalacaktır. Örneğin toplumsal bir hareketi tesis edildikten sonra CHP hakkında gelecek bir mutlak butlan kararı muhalefeti parçalamayı başaramaz. Özel ve arkadaşları resmi parti örgütü dışında kurulmuş bu gönüllü yapı etrafında bir arada kalmayı ve siyaset yapmayı sürdürebilir. Yeni bir parti üzerinden de meclis seçimleri için mücadeleye devam edebilirler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü olarak böyle bir toplumsal hareketin içerisinden çıkacak cumhurbaşkanı adayının, diğer muhalefet partilerince de herhangi bir partiler-arası pazarlığa tabi olmadan desteklenme ihtimali çok daha yüksek olur. Zira tabandan gelen güçlü bir isim karşısında diğer partiler, kendi adaylarını çıkarmakta zorlanacaktır. Kurumsal adaylar belirleseler dahi, seçmenlerini toplumsal bir demokrasi hareketinin ortak adayının çekim alanından uzak tutmakta başarısız olacaklardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla muhalefeti toplumsal tabanda kurma, sine-i millete dönmek yerine milletin sinesinden bir demokrasi hareketi türetme ve adayını bu harekete emanet etme fikrini yabana atmamak gerektiğini düşünüyorum. CHP’nin siyasi seçkinleri önemli kararların arifesindeler. Eğer yola böylesi bir ezber bozucu hamle ile devam ederlerse, hem iktidarın eline geçmiş görünen inisiyatifi geri kazanma hem de Erdoğan’ı yeniden siyaset yapmaya zorlama şansı ellerinde. Başkanlık sisteminin tüm yetkileri tek bir makamda toplayan ve o makamın seçiminde siyasi partilere rol biçmeyen doğası da bu alternatif muhalefet tarzının tesisi için bir şans. Bu şansı değerlendirmek ve Türkiye’de siyasetin koordinatlarını yeniden belirlemek artık onların elinde. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 24 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefette-ezber-bozma-vakti-1776946230.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hibrit rejimler</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hibrit-rejimler-13145</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hibrit-rejimler-13145</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye bugün doğrudan anayasasından kaynaklanmayan demokratik aşınma veya gerileme sorunuyla karşı karşıya. Bu sorun, Türkiye’yi demokrasiden otoritarizme geçen hibrit rejime sahip bir ülkeye dönüştürüyor. Bu nedenle, Türkiye’nin hibrit rejimi olan ülkeler listelerinde yer alması hiç şaşırtıcı değil. Demokratik hukuk devletini daha çok demokrasiyle taçlandıracak yeni bir anayasa, zaman, zaman gündeme gelirken bu gerilemenin izahı da kabulü de mümkün değil. Ama neyse ki bu demokratik gerilemenin anayasal boyutu yok ve sandıktan çıkacak yeni bir iradeyle aşılması pekâlâ mümkün.    ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hibrit rejim ifadesi genel olarak otoriter bir rejimden demokrasiye geçiş süreci henüz tamamlanmamış siyasi sistemler ya da aksine giderek otoriterleşen demokratik rejimler için kullanılıyor. İkinci şıkka demokratik aşınma veya gerileme, otokratizasyon ya da ters demokratikleşme anlamında “dé-démocratisation” da deniliyor. Bu tür rejimlerde otokratik ve demokratik özellikler, örneğin siyasi baskılar ve düzenli seçimler bir arada var olabiliyor. Kanada Waterloo Üniversitesi öğretim üyesi Mariam Mufti, hibrit rejimlerde demokratik kurumların dekoratif nitelik taşıdığına, örneğin seçimlerin iktidar değişikliğine yol açmadığına, tüm medyanın güdümlü olduğuna ve olaylara sürekli hükümetin görüş açısından yaklaştığına dikkat çekiyor. Ona göre demokratik aşınma, başka bir deyişle otoritarizme geçiş hibrit rejimlerin temelini oluşturuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne demokratik ne otokratik olan bu rejimleri tanımlamak için iki kavram daha var aslında. Biri “illiberal demokrasi”. Viyana Orta Avrupa Üniversitesi’nden Profesör Matthijs Bogaards, yargı bağımsızlığı ilkesinin suistimal edildiği, yurttaşların yasa önünde eşit muameleye tabi tutulmadığı ve herkesin yasal güvencelerden aynı şekilde yararlanamadığı bir durumu illiberal demokrasinin çarpıcı örneklerinden biri olarak değerlendiriyor. Geçen hafta Macaristan’da iktidarını yitiren eski Başbakan Victor Orban 2014 yılında yaptığı bir konuşmada illiberalizmin savunuculuğunu üstlenmişti.&nbsp; Bazı gözlemciler benzer gelişmelerin Romanya, Rusya, İsrail, Venezuela, Türkiye, hatta Fransa’da da rastlandığına işaret ediyor. Fransız tarihçi, sosyolog ve siyaset bilimci Pierre Rosanvallon Fransız siyaset kültürünün özünde illiberal olduğunu öne sürüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasi ve otokrasi arasında sıkışmış rejimleri tanımlamak için kullanılan ikinci kavram “seçimli otoriterlik” (autoritarisme electoral). Otoriterlik özünde dominasyon, represyon ve eleştiri ve itiraza hoşgörüsüzlük anlamına geldiği için bu kategoriye giren bir ülkede seçimler yapılıyor olsa da temel hak ve özgürlüklerin olması gerektiği gibi kullanılamadığı görülüyor. Bu kavramı 2000’li yılların başlarında siyaset bilime kazandıran Andreas Schedler’e göre, bu tür rejimlerde seçimler ya manipüle ediliyor ya da muhalefetin törpülendiği, gerçek rekabetin olmadığı seçimlere gidiliyor. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Harward Üniversitesi’nden siyaset bilimci Profesör Steven Robert Levitsky bu tür rejimleri “rekabetçi otoriterlik” (autoritarisme compétitif) olarak adlandırıyor ve muhalefet partilerinin var olduğu ama sansürle veya kamuoyu manipüle edilerek zayıflatıldığı siyasi sistemler olarak tanımlıyor. Kamuoyunun manipülasyonu ise daha çok medyanın kontrolüyle sağlanıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hibrit rejimler üzerine çalışmaları olan Kanadalı Dr. Jean-François Gagné’ye göre ne illiberal demokrasi ne de seçimli otoriterlik kavramları tam olarak hibrit rejimleri tanımlayabiliyor. &nbsp;İsveç Södertörn Üniversitesi’nden Siyaset Bilimi Profesörü Joakim Ekman, hibrit rejimlerin kötü işleyen demokrasiler değil, otoriter rejimlerin yeni türleri olduğunu savunuyor. Benzer bir görüşü dile getiren İtalyan siyaset bilimci Leonardo Morlino’ya göre, hibrit rejimler bugün otoriter yöneticilerin bazı demokrasi öğeleriyle güçlendirdikleri siyasi alanlarını ifade ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu konudaki çalışmalar yukarıda aktardıklarımla sınırlı değil. Liberal otokrasi, yarı demokrasi (Semi-démocratie) ya da kusurlu demokrasi gibi kavramlarla demokrasi görünümlü ama demokratik olmayan hibrit rejimler üzerine birçok çalışma var. Bu rejimlerin birçok tanımı da. Yale Üniversitesi’nden Profesör Juan José Linz’in şu tanımı belki de en anlamlısı: “bugün başlıca üç tip siyasi sistem var: demokrasiler, totaliter rejimler ve bu iki rejim arasında kalan, çeşitli hibrit özellikler taşıyan otoriter rejimler.”</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye hibrit bir rejime mi sahip?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu, iktidarın anayasal ilkelere aykırı uygulamalarını değerlendirmeden bir çırpıda yanıtlanabilecek bir soru değil. &nbsp;İngiliz Economist Intelligence Unit’in demokrasi indeksine göre, bugün dünyadaki ülkelerin yüzde 20’sine tekabül eden 34 ülkede hibrit rejimler var. Bazı Latin Amerika, Afrika, Asya ülkelerinin listede yer aldığı bu 34 ülkeden biri de Türkiye. Demokrasi indeksine göre, bu ülkelerde şu beş özelliğin bir veya birkaçı var: seçim hile ve usulsüzlükleri, muhalefete baskılar, yolsuzluklar ve hukuk devletinden uzaklaşma, medya üzerinde baskılar ve yönetişim sorunları. Bu özelliklerinden bazıları Türkiye’de var ne yazık ki. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uluslararası Demokrasi ve Seçim Yardımı Enstitüsü IDEA’nın (Institut international pour la démocratie et l’assistance électorale) 2021 tarihli Global Demokrasinin Durumu Raporu’na göre, hibrit rejime sahip 20 ülkeden biri de Türkiye. Genelde Afrika ve Asya ülkelerinden oluşan bu listede Avrupa’dan sadece Sırbistan var. Türkiye’nin yukarıda sözü edilen yargı bağımsızlığı ilkesinin suistimal edildiği illiberal demokrasiye sahip ülkeler arasında adının geçiyor olması da kuşkusuz demokrasi konusunda ciddi bir sorunumuz olduğunu ortaya koyuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa Anayasa’nın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” 2. maddesi, çok daha demokratik bir yaklaşımla kaleme alınabilirdiyse de Türkiye Cumhuriyeti’ni “laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti” olarak tarif ediyor. Darbeciler tarafından yazılmış bir anayasa olduğu için bu maddenin içi başlangıçta olması gerektiği gibi doldurulamamış olsa da sonra işbaşına gelen sivil hükümetlerin attığı demokratikleşme adımları önemliydi. Özellikle Helsinki Zirvesiyle başlayan Kopenhag siyasi ölçütlerine uyum süreci sonunda varılan nokta, Türkiye’nin hibrit rejimler listesinde olmamasını gerektiriyordu. 2004 Brüksel Zirvesi’nde AB Konseyi, Komisyon tarafından belirlenen 6 yasal düzenlemeyi yürürlüğe koyması halinde, Türkiye’nin Kopenhag siyasi kriterlerini karşılamış olacağı kararına varmış ve 3 Ekim 2005 itibariyle Brüksel Ankara’yla müzakere sürecine geçmişti. Peki ama ne olmuştu da Türkiye’nin ismi daha sonra hibrit rejimler arasında geçmeye başlamıştı? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrı bir tartışma konusu kuşkusuz ama bugüne kadar yapılan anayasa değişiklikleri doğrudan demokrasi alanında bir gerilemeye yol açan nitelikte değildi, Ne var ki bugün demokratik hukuk devleti alanında yaşanan belirgin gerilemeyi Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine bağlayan uzmanlar var. O dönemde Cumhurbaşkanı’nın partili olmaya devam etmekle birlikte mutlaka partisinin Genel Başkanlığı’ndan ayrılması için -ki pekâlâ anayasaya da yazılabilirdi- Siyasi Partiler Kanunu’nda gerekli değişikliğin yapılması başta olmak üzere uyum yasalarının çıkarılması kabul ediliyordu. Bunların yapılmamış olması denge denetlemeyi ortadan kaldırabilir ve erkler birleşmesine yol açabilirdi. Örneğin Cumhurbaşkanı partisinin Genel Başkanı olarak milletvekilleri listesini pekâlâ hazırlayabilir ve yasama erkine müdahale etmiş olurdu. Çeşitli yargı kurumlarına üye atamasının doğrudan yargının tarafsızlığına gölge düşürdüğünü söylemek mümkün değil elbette ama Adalet bakanlarının HSK başkanlığı esasen parlamenter sistemde de sorundu ve sistem değişikliğinde mutlaka kaldırılmalıydı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu eksiklik ve çarpıklıklara karşın, sistem değişikliğinin bugün yaşanmakta olan yargının tarafsızlık ve bağımsızlık sorununu ve anayasanın uygulanmamasını doğrudan tetiklediğini söylemek pek mümkün değil. Sonuçta Anayasa’nın yürütme, yasama, yargı ve idare dahil herkesi bağladığına hükmeden 11. maddesi yerinde duruyor. Seçmen de sandıkta sadece Cumhurbaşkanı seçmiş olduğuna, ayrıca anayasaya uymama yetkisini kimseye vermediğine göre, sorunun özünde sistemden değil açık bir yetki aşımından kaynaklandığını kabul etmek gerekir. Her ne kadar bu yetki aşımını bugün bazı savcı ve yargıçların kararlarında görüyor olsak da bu insanların hukuk bilmediklerini ve bu kararları yürütmeden bağımsız olarak aldıklarını iddia etmek mümkün değil. Öyle olsaydı HSK herhalde AYM, YSK ve AİHM kararlarını hiçe sayan savcı ve yargıçlar hakkında soruşturma başlatırdı. Böyle bir şey olmadığına göre, yürütmeden yargıya kendi istekleri doğrultusunda karar alması için baskı ve müdahalede bulunduğu açıkça gözleniyor. Bu ayrıca tartışılması gereken çok ciddi bir konu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta Türkiye bugün doğrudan anayasasından kaynaklanmayan demokratik aşınma veya gerileme sorunuyla karşı karşıya. Bu sorun, Türkiye’yi demokrasiden otoritarizme geçen hibrit rejime sahip bir ülkeye dönüştürüyor. Bu nedenle, Türkiye’nin hibrit rejimi olan ülkeler listelerinde yer alması hiç şaşırtıcı değil. Demokratik hukuk devletini daha çok demokrasiyle taçlandıracak yeni bir anayasa, zaman, zaman gündeme gelirken bu gerilemenin izahı da kabulü de mümkün değil. Ama neyse ki bu demokratik gerilemenin anayasal boyutu yok ve sandıktan çıkacak yeni bir iradeyle aşılması pekâlâ mümkün. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hibrit-rejimler-1776870024.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bu ülke çocuklarına ne borçlu?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bu-ulke-cocuklarina-ne-borclu-13144</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bu-ulke-cocuklarina-ne-borclu-13144</guid>
                <description><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği sözdür borcumuz; “Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir saadet parıltısısınız. Memleketi asıl aydınlığa boğacak olan sizsiniz.”
Kısacası umut dolu bir gelecek borçlu. Ve bu borç bir bakıma namus borcudur ertelenemez.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan.”<br />
Küçük eller bayrak tutar, küçük sesler marş söyler.<br />
Ve bir an için inanırsın: Bu ülke çocuklarına sahip çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonra gerçek avdet eder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">10 Kasım’da bu ülke durur. Saat 09.05 hayat susar, boğazlar düğümlenir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O an herkes aynı yerde buluşur: geçmişin büyüklüğüyle, bugünün eksikliği arasında.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">30 Ağustos’ta meydanlar dolar.<br />
18 Mart’ta başlar eğilir.<br />
19 Mayıs’ta gençliğe söz verilir.<br />
29 Ekim’de cumhuriyet alkışlanır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve 23 Nisan…<br />
Çocuklara adanmış tek gün.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama bir ülke çocuklarına bayram vererek sorumluluktan kurtulamaz.<br />
Çocukları korumak bir tercih değil, devletin en temel görevidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kahramanmaraş’ta bir okulda korunması gereken çocuklar bir başka çocuk tarafından öldürüldü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu sadece bir saldırı değil.<br />
Bu, devletin koruma yükümlülüğünü yerine getirememesidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Okul dediğimiz yer, bir çocuğun en güvende olması gereken yerdir.<br />
Eğer bir çocuk okulda öldürülüyorsa, orada sadece fail yoktur; bir güvenlik boşluğu vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve o boşluk tesadüf değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Herkes konuşuyor.<br />
Ama devlet adına kim hesap veriyor?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kim görevden alınıyor?<br />
Kim sorumluluğu üstleniyor?<br />
Hangi eksik kabul ediliyor?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hiçbiri.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bunun örneklerini son yıllarda sık sık görüyoruz.<br />
Depremler, yangınlar…<br />
Bu ülke üst üste çok acı gördü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü bu ülkede artık sorumluluk, görevle birlikte gelmiyor.<br />
Yetki var.<br />
Ama hesap yok.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Oysa devlet dediğin şey tam olarak budur:<br />
Vatandaşını, özellikle de çocuğunu korumak.<br />
Koruyamadığında ise hesap vermek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün hâlâ aynı sorular ortada:<br />
Bu nasıl oldu?<br />
Neden engellenemedi?<br />
Ve neden bir sorumlu yok?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu ülke çocuklarını kaybetti.<br />
Bir okulda.<br />
En güvende olmaları gereken yerde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Onları koruyamadık.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama asıl kırılma burada değil.<br />
Asıl kırılma, onları kaybettikten sonra bile devletin gerçek bir sorumluluk üstlenmemiş olması.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bu yüzden bu yıl 23 Nisan neşe dolmadı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü bayram, sadece ilan edilerek yaşatılmaz.<br />
Güvenceyle yaşatılır. Huzurla yaşatılır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve eğer bir ülkede çocuklar güvende değilse,<br />
orada bayram, bayram değil—<br />
devlet olması gereken yerde hiç değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Mesele artık sadece yas değil.<br />
Mesele, sorumluluğun sürekli ertelenmesi, hesabın hiç sorulmaması.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve şimdi sorulması gereken asıl soru şu:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu ülke çocuklarına ne borçlu?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir bayram mı?<br />
Bir şiir mi?<br />
Bir tören mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hayır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu ülke çocuklarına güvenli bir hayat borçlu.<br />
Adalet borçlu.<br />
Hesap veren bir düzen borçlu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Mustafa Kemal Atatürk’ün söylediği sözdür borcumuz:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">“Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı, bir saadet parıltısısınız. Memleketi asıl aydınlığa boğacak olan sizsiniz.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kısacası umut dolu bir gelecek borçlu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve bu borç bir bakıma namus borcudur ertelenemez.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 23 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bu-ulke-cocuklarina-ne-borclu-1776869753.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Medeniyet bir salıncaktır (ama kim sallıyor?)</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/medeniyet-bir-salincaktir-ama-kim-salliyor-13141</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/medeniyet-bir-salincaktir-ama-kim-salliyor-13141</guid>
                <description><![CDATA[İktidar, birey ve toplum: Tıpkı fizikteki 'üç cisim problemi' gibi, bu üçlünün hareketleri de tahmin edilemez ve birbirinin kütleçekiminde savrulup durur. Bir şoförün yanlış sokağa sapmasıyla başlayan dünya savaşları gibi, başlangıç koşullarındaki ufacık bir sapma tüm denklemi altüst eder. Biz fırtınaya isim koysak da, aslında kelebeğin kanat çırpışlarını yönettiğimizi sanan birer illüzyonistiz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçen yazımda sormuştum: “İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?” Üç cisim demiştim: iktidar, birey, toplum. Birbirinin kütleçekiminde döner durur, hareketleri tahmin edilemez. Fizikteki üç cisim problemi gibi: başlangıç koşullarındaki ufacık bir değişim, bütün denklemi altüst eder. Kelebek etkisi. Örneğin 1914, Saraybosna. Bir şoförün yanlış sokağa sapıp, aracı geri alırken suikastçının önünde durması ile Franz Ferdinand öldü. Ardında on yedi milyon ölü bırakan ve dört yıl süren, tarihin buna ‘Birinci Dünya Savaşı’ dediği kocaman bir yıkım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başlangıç koşulu: yanlış bir dönüş. Kelebek kanat çırptı. Fırtınaya biz isim koyduk.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yazının yayınlanmasından sonra bir okurum (Saygıdeğer Sebahattin Toraman) yazıma şöyle bir yorum bıraktı, ki beni bu yazıyı yeniden düşünmeye iten o oldu: “Kaos’dan kozmos’a, kozmos’dan kaos’a salınan bir sarkacın aynadaki yansısı… İktidar, birey, toplum tanım ve kavramlarının zaman sahnesindeki alegorik ve metaforik vodvili…”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vodvil. Ne güzel söylemiş. Vodvil, bilirsiniz, tekrarlanan şaşkınlıklar, yanlış anlamalar, kapıların açılıp kapanmasıyla ilerleyen bir tiyatro türüdür. İşte bizim tarih dediğimiz şey de tam olarak bu: Bir perdede mutlak monark girer, öbür perdede anarşist bağırır, üçüncü perdede “orta yol”cu tatlı dille sahneye çıkar. Aynı oyun, farklı maskeler. Ve her perdenin sonunda seyirci şaşırır: “Ee bu da mı olmadı?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarih boyunca insanlık hep iki duvar arasında sıkıştı. Önce “biri emretsin” dedik. Krallar geldi, tanrının gölgesine sığındılar. Max Weber’in tarif ettiği geleneksel otorite biraz da buydu. Örnek mi? Osmanlı’da padişahın “zıllullah fi’l-ard” yani Allah’ın yeryüzündeki gölgesi sayılması gibi. Ancak o gölge çok ağır bastı, nefes alamadık. Sonra “defolup gidin” dedik. Proudhon’un “mülkiyet hırsızlıktır”ı, Bakunin’in “özgürlük verilmez alınır”ı… Bütün otoriteyi devirdik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortada ne bir yol ne de bir ışık kaldı, Hobbes’un herkesin herkese savaşı diye tarif ettiği karanlık kapladı sahneyi. Örnek? 1990’larda Balkanlar’da devlet çökünce komşunun komşuyu vurduğu o kısa ama kanlı kaos gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ardından “akıl var, mantık var, gelin ortada buluşalım” dedik. Demokratik usuller, haklar, özgürlükler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Locke, Montesquieu, Rousseau... </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuvvetler ayrılığı, toplum sözleşmesi, temsili demokrasi… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kağıt üzerinde her şey muazzamdı. Ta ki fark edene kadar: Bu yeni dünyada da sömürenle sömürülen aynıydı. Sadece kılıf değişmişti. Bugün bir asgari ücretlinin alım gücüyle bir CEO’nun ikramiyesi arasındaki uçuruma bakın. Bireyin kazandığı güç, girişimcilik, rekabet, “kendi ayakları üzerinde durma”, başka bireyleri ezen bir çelik silindire dönüştü. Marx bunu yabancılaşmanın başka bir kılığı olarak görürdü; Foucault ise bedenin ve hayatın içine kadar sızmış bir iktidar tekniği olarak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Ayn Rand’ın kulakları çınlamıştır okurumun dediği gibi ;)) Onun kahramanı Howard Roark belki kazandı, ama geride kalanların çoğu, görünmeyen bir canavarın dişlilerinde eziliyor bugün.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okurumun yorumunda bir cümle daha var ki, üzerinde durmadan geçemeyeceğim: “Bir organizmanın yaşam akışının kolajı… Eklektik ve senkretik evrim… Lâkin, doğal seçilimsiz, yapay, sentetik ve kurgusal.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte tam burada bir şey kırılıyor. Doğal evrim nedir? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Darwin’in anlattığı gibi: rastgele mutasyonlar, çevreye uyum, hayatta kalma mücadelesi, nesiller boyu yavaş değişim. Hata yapma, geri dönme, çıkmaz sokağa girme lüksü vardır doğal evrimin. Fakat biz medeniyeti öyle kurmadık ki. Biz her şeyi tasarladık. Anayasaları, ekonomik sistemleri, eğitim müfredatlarını, hatta arzularımızı bile. İdeolojilerle, reklamlarla, sosyal medya algoritmalarıyla, kredi notlarıyla… Sentetik bir evrim yarattık. Ve bu evrimin doğal seçilimi yok; onun yerini yapay seçilim aldı: kimin kazanacağına piyasa değil, iktidarın kuralları karar verir. Örnek? Bir ülkede hangi iş fikrinin destekleneceğine devlet teşvikleri karar veriyorsa, orada doğal girişimcilikten değil, kurgulanmış bir rekabetten söz ederiz değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de sorun tam olarak bu: Doğal evrimi terk ettik. Hayek’in spontane düzen dediği, yani kimsenin tasarlamadığı, dil veya piyasa gibi kendiliğinden oluşan düzenler fikri kulağa güzel geliyor. Organik. Saf.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bir dakika: hangi piyasa kendiliğinden oluştu? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kimin parasıyla dönen, kimin yasasıyla korunan, kimin sınırından geçen piyasa? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Spontane düzen çoğu zaman kurucusunu unutmuş bir düzendir sadece. Hafıza kaybı masumiyet sayılmaz. Bir organizma gibi evrilmek varken, bir makine gibi kurmaya çalıştık toplumu ve o makinenin “kendiliğinden” işlediğini söyledik üstüne. Makineler hatayı sevmez, esnemez, merhamet etmez. Ve makine her zaman birilerini ezecek şekilde tasarlanmıştır. Çünkü makinenin doğası budur: verimi maksimize etmek, sürtünmeyi azaltmak, artığı en üstte toplamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne yapmalı? Bilmiyorum. Kimse bilmiyor. Karl Popper’ın tümevarım sorunu aklıma geliyor: <strong><em>Geçmişteki tüm kuğuların beyaz olması, gelecekteki bir kuğunun da beyaz olacağını kanıtlamaz.</em></strong> Aynı şey medeniyet modelleri için de geçerli. Şimdiye kadar işlemiş hiçbir sistem, yarın da işleyeceğini garanti etmez. Kant’ın numen dediği şeyi hatırlıyorum: Kendinde şeyi asla bilemeyiz, yalnız görünüşüne yaklaşabiliriz. Nihai hedef de öyle.&nbsp; Nihai hedefin bilinemez olduğunu kabul etmek, en cesur arayış biçimidir kim bilir? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konaklıyoruz, arıyoruz, bulamıyoruz.&nbsp; Bulmamak, bulduğumuzu sanmaktan çok daha iyi zannımca. Çünkü bulduğumuzu sanmak, ideolojilerin, totalitarizmlerin ve yeni putların beşiğidir. Yirminci yüzyılda “tarihin sonu” sandıkları şeyin nasıl bir kibir taşıdığını, sonrasında neye dönüştüğünü hepimiz gördük.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bildiğim bir şey elbette var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu salıncağı durdurmak mümkün değil. Kaos’tan kozmos’a, kozmos’tan kaos’a salınmaya devam edeceğiz. Bize “evrim” diye dayatılan sentetik kurguyu teşhir etmek, doğal olanla yapay olanı ayırt etmek, makinenin dişlileri arasında un ufak olmadan önce “dur” diyebilmek… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de özgürlük, sarkacın dışında bir yerde değil, salınımın farkında olmakta gizlidir. Ne tam düzenin uyuşturucu simetrisinde ne de kaosun sarhoş edici dansında. İkisinin arasında, gözleri açık, sallayan eli sorgulayarak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Bu yazının doğmasına vesile olan okuruma, o derinlikli ve ilham dolu yorumu için teşekkür ederim. Sarkacı fark etmek kolay değil; onu aynada görmek ise ayrı bir incelik ister. Sağ olsun.) </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okuyan bilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ya bilmeyen? Onlar da okuyor muydu?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/medeniyet-bir-salincaktir-ama-kim-salliyor-1776803194.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Taraf olmak ya da olmamak…</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/taraf-olmak-ya-da-olmamak-13140</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/taraf-olmak-ya-da-olmamak-13140</guid>
                <description><![CDATA[Bir aydının gerçek niteliği, sadece kendi mahallesinin değil, en zıt kutbundaki insanın ifade özgürlüğünü kendi canı pahasına savunup savunamadığıyla ölçülür. Maalesef "ileride tehlikeli olacaklar" argümanı, her dönemin kendi muhalifini yaratma ve yok etme makinesinin yakıtıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Böyle saçma sapan bir başlık olamaz! Herkes biliyor ki “bitaraf olan bertaraf edilir!” Yani “taraf tutmayan, tarafsızız olan dışlanır, yok edilir.” Son derecede gerçekçi bir söylem. Bir dönemler Marksist düşünceyi savunup komünistlerin yanında yer aldığınızda bertaraf edilirdiniz. Ülkücü-milliyetçi ideolojiyi benimsediğinizde devletin resmi milliyetçiliğinin “hafiften” dışına çıktığınızdan “tabutluklara” girdiniz ve bazıları ulusalcılıkla “çağdaşlaşıp” statükonun yanında yer alarak sizi ekarte etti. Diyalogdan yana oldunuz, “şucudur-bucudur” yaftasıyla damgalandınız. Anadolu’da yaşayan tüm etnik , inançsal kimlikleri için eşitlik- özgür alanından dem vurdunuz, zindanlara düştünüz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yüksek düzeydeki tüm yönetici ve bilgelerimiz(!) “taraf olmayanın bertaraf edilmesinden” dem vuruyor. O halde ya saçmaladınız ya da aymazlık içindesiniz. Belki de salaksınız! Kusura bakmayın… Neden gerçeği anlayıp akışın içinde yer almıyorsunuz? Kafayı kullanıp şatafatlı söylemlere sarılsaydınız rahat eder, huzurlu, keyifli ve esenlikli bir yaşamın mutluluğuna kavuşurdunuz. Boş verin bu tür abuk subuk sorunsalları sorgulamayı… Koyverin gitsin… Sizi ne alakadar eder?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nesnellik (objektif olmak) bir ütopyadır… Sofist Protagoras’ın (M.Ö.481-420) dediği gibi “her şeyini ölçütü insandır”… Bırakın evrensel ahlak ilkelerini, Kutsal Kitapların dediklerini… En büyük günah “kul hakkının yenilmesiymiş”; Hristiyanların, Yahudilerin kendi kutsal kitapları ve Kur’an-ı Kerim nerelerde kul hakkının yendiğinin örneklerini veriyor. Boşverin be ya hu!… Kimsenin umurunda değil… İbadetlerini artırıyor, üç beş kez Hac farizesini tekrarlıyorlar ve Allah’tan af ve mağfiret dileyerek meseleyi hallediyorlar. Hristiyan Katolik için iş daha kolay; günah çıkartıyor, affa mahzar oluyor. Bitti, gitti…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İmanlı olduğunu iddia edenlerden, “şirkle (Allah’a ortak koşmak) birlikte affı mümkün olmayan” bu Allah kelamına uyanlardan kaç kişi kaldı? İncil’deki 10 Emire riayet eden var mı? Faşist Netanyahu mu, Evangelist-yobaz Protestanların lideri tutarsız Trump mı? Tüm özgürlükleri ayaklarının altında çiğneyen mollalar mı; ya da Hz. Muhammed’in sülalesine mensubiyetlerini iddia edenler mi? Kocaman bir HAYIR!… Tam tersine, “kendilerinden yana olmayanları” bertaraf edenlerin başında din ve ideolojilerini ihtiraslarına alet eden “mümin” devlet yöneticileri gelmektedir ve onlar Allah iradesine ihanet etmektedirler. Mümin iseniz dininizi; inançsızsanız insani değerleri ayaklar altına alıyorsunuz. Yolsuzluğa karışanlar; kendi eğilim, ideoloji ve inancında olmayanları ötekileştirenler, savaş bezirganlığı yapanlar, güç ve konumlarını sürdürmek isteyenler ve onlara destek çıkanlar da aynı safta bulunmaktadırlar. Çağdaşlıktan dem vurup inanç hak ve özgürlüğünü yaşamak isteyenlere engel ve yasak getirenler de bu kategorideydiler.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ünlü Fransız düşünür Voltaire’e atfedilen bir söz vardır: “<em>Söylediklerine katılmıyorum ama bunları söyleme hakkınızı savunmak için canımı veririm…”</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kaç kişi, kaç aydınımız bu anlayış içindedir? Canını vermek bir kenara, “evet, güzel söylemiş ama’…” cevabını seçenlerin oranı, eminim ki çok yüksektir. “Ama” ile başlayan cümleler ötekileştirme zihniyetini örtmeğe çalışanların ruh halidir. Gizlenen zihniyet “bırak Allah’ını seversen o herif karşı düşüncenin adamıdır, şucudur, bucudur…” deyip otoriter ve totaliter eğilimlerini saklamaya çalışır. Kendisi gibi düşünenleri bulunca sadede gelirler: “Biliyorsun bugün değil ileride tehlikeli olacaklar… Enayi miyim ben?! Karşı taraf bertaraf edilmezse güçlenerek daha fazla talepte bulunur… İyisi mi şimdiden susturulup bertaraf edilmesinde yarar var!…” </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kuşku yok ki hırsız, cani, düzenbaz, ırz düşmanı, dolandırıcı, rüşvetçi, yolsuzluk türünden suçları işleyenler “bertaraf” edilmelidirler. “Evrensel hukuk “anlayışının öngördüğü kural ve ilkeler içerisinde bu tür suçların cezalandırılmasının amacı bireyin korunması ve düzen sağlanmasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Doğaldır ki zulüm, haksızlık, eziyetin karşısında olup taraf tutacaksın. Gerekçe ne olursa olsun soykırımcıları, savaş çığlıkları atanları, ötekileştirme ve ayırımcılıktan yana olanları desteklemeyecek, “barıştan, doğrulardan, bilimden taraf” olacaksın.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Sorun düşünce, inanç, kimlik, aidiyet gibi konularındaki farklılıklar bağlamında ötekileştirme, karalama ve bertaraf etme psikozunda yatmaktadır. Ülkemizdeki antidemokratik süreçlerin kanayan yaralar olarak devam etmesi bu tür yaşamsal değer ve olguların ifade edilememesinin sonucudur. Bu önemli değerler bahane edilerek, “kendi menfaatlerine taraf olmadıkları” içine muhalifler ötekileştirilip “bertaraf ediliyorlar.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gerçek demokrasilerde nefret ve hakaret içermeyen her düşünce serbestçe ifade edilir. Düşüncenin suç haline gelmesi için aranan tek ölçüt” hazır, yakın, doğrudan ve hemen tehlike arzetmesidir”. Nefret ve hakaret dışında her şeyi söyleyebilirsiniz. Düşünceniz rezil, aşağılık, ilkel, sefil, manyakça olabilir ama yargılanmaya maruz kalmazsınız. Bizde bir zamanlar olduğu gibi, devlet büyüklerinin komik maskelerini yüzlerine geçirip onların sesini taklit ederek konuşan şovlarla insanları eğlendirmek yasak değildi. Yasak bir kenara, liderlerin hoşuna gitmekteydi… Tabi eğer hakaret, aşağılama ve nefret söylemi yoksa…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hazır, yakın, doğrudan ve hemen tehlike ölçütünün kaale alınmamasının en hazin ve bugün karşılaştırmalara yol açan örneğini, henüz İstanbul Belediye başkanıyken Sayın Cumhurbaşkanımız yaşamıştı. Ziya Gökalp’e atfedilen, “<em>Minareler süngü, kubbeler miğfer, Camiler kışlamız, müminler asker” </em>dizelerini okuduğu için kendisi hapse atılmıştı. Böyle bir düşünce ya da arzunun ifadesi nerede “hazır, yakın, doğrudan ve hemen tehlike” doğurmaktadır? Eğer “kalkın ahali, bu şiirin ruhuyla eyleme geçin” ifadesiyle konuşmasını sürdürseydi belki tartışma başlayabilirdi. O dönemlerin derin devleti “kendinden taraf olmayanı bertaraf etmek” istedi. Ve tam anlamıyla çuvalladı…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üzüldüğümüz husus ötekileştirilmelerin hala sürdürülmesi, ifade özgürlüğü bağlamında farklı düşünceye sahip insanları karşı tarafta görüp bertaraf edilerek hapislerse süründürülmesidir.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/taraf-olmak-ya-da-olmamak-1776781477.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>23 Nisan’ın gölgesinde okul ve çocukluk krizi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/23-nisanin-golgesinde-okul-ve-cocukluk-krizi-13139</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/23-nisanin-golgesinde-okul-ve-cocukluk-krizi-13139</guid>
                <description><![CDATA[Modern dönemin en büyük kazanımlarından biri olan "çocukluk statüsü", son çeyrek asırda yerini tekrar suçun, cinselliğin ve lümpenleşmenin içine itilen bir "küçük yetişkinlik" modeline bırakıyor. Bugünün çocukları, bir gelecekleri yokmuş gibi davranan, pespayeliğin ve umutsuzluğun etkisiyle savrulan bir kuşak haline geldi. Suçlu ve kurban sıfatlarının çocuklarla yan yana anıldığı bu "yeni normal", tüm toplumu haklı bir kaygıya sevk ediyor. Türkiye’nin bu sıkışmışlıktan kurtulmasının tek yolu, çocuğu yeniden modern kazanımlarla koruma altına alacak pedagojik bir hassasiyettir. Bayramı bayram gibi kutlayabilmek için önce bu yapısal çocukluk krizini samimiyetle tartışmamız gerekiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Yarın 23 Nisan. Türkiye Şanlıurfa saldırısı ve Kahramanmaraş katliamının gölgesinde ulusal egemenlik ve çocuk bayramını kutluyacak. Saldırıların üzerinden bir hafta geçti. Ama ne şok ne de öfke atlatılabildi. Gelinen yeri sosyolojik bir kriz olarak kabul etmek ve çözüm yollarını soğukkanlı bir şekilde tartışmak gerekli. Yazının temel iddiası ise şu: Ülke olarak aynı anda bir okul ve çocukluk krizi yaşıyoruz. Tedbir olarak düşünülen seçenekler ise daha çok yasaklara odaklanmış durumda. Oysa yasa ve yasakla toplumsal bir sorunu çözmek imkansız. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Öncelikle Yusuf Tekin’le eğitim bileşenleri arasındaki uçurumun ciddi şekilde arttığı açıkça ortada. Pek çok sendika okullardaki sorunları hakkaniyetli ve reformcu bir şekilde ele almamakla suçluyor sayın bakanı. Şurası açık, iktidar ile muhalefet arasındaki kutuplaşma düzeyi çok yüksek. Tekin’in doğrudan muhalefeti hedef tahtasını koyan siyasi polemikleri muhalif çevrelerdeki bakan ve bakanlık eleştirisini arttırdı. Buna benzer bir kangrenleşme süreci en son Süleyman Soylu döneminde yaşanmıştı. Ayrıca anaokulundan doktoranın sonuna kadar 20 milyondan fazla çocuk ve genç eğitim sistemi içerisinde yer almakta. Her dört yurttaşımızdan biri eğitim alıyor. Bu kişiler aileleriyle birlikte düşünüldüğünde Türk toplumunun neredeyse tamamının eğitim-öğretim kurumlarıyla ilgili olduğunu görüyoruz. MEB ise bu tüm ülkeye yayılmış ilgiyi soğukkanlı ve katılımcı bir şekilde yönetemiyor. Herkesin okulla ilgili olduğu bir toplumsal vasatta bakanlık iradesinin herkesi sürece dahil edecek, veli, öğrenci ve öğretmenleri aynı anda ikna edecek bir formül bulması gerek. Ama ne yazık ki negatif algıl çok yoğun. Bakanlığın yaptığı iyi şeyler, yani sahadaki olgular algıların altında eziliyor.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Türkiye okul kriziyle boğuşuyor. Çünkü eğitim kurumları kapitalizm, sivil toplum ve aile karşısında özerkliğini yitirdi. Toplumdaki tüm eşitsizlikler olduğu gibi okula yansıyor. Kamucu eğitimden uzaklaşıldı. Müşteri temelli kapitalist mantık öğrenci ve velinin her durumda haklı olduğu bir eğitim modeline dönüştü. Öğretmen alımları sorunlu. Yüksek puanlı pek çok adayın mülakatta elendiği bir ülkede yaşıyoruz. İktidar okul müdürlerini liyakat durumuna bakmaksızın genellikle belli bir sendikadan seçiyor. Tüm eğitim-öğretim faaliyeti içeriklere dönüştürülerek sosyal medyaya taşınmakta. Disiplin ve ciddiyet unutulan erdemlere dönüştü. Öğrenciler çalışmasalar dahi sınıf geçiyorlar. Böyle bir düzende çocuğa istikrarlı bir şekilde bilgi aktarılması, hatta onda istenilen tutum ve davranış değişiklikleri yaratmak bağlamında değerlerin aşılanması imkansız. Eğitim ideallerini yitirdi, eyyamcı bir şekilde sürükleniyor.&nbsp; </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Çocukluk krizi ise bir diğer sorun. Çocukluk zamanla inşa edilmiş bir statüdür. Modern dönem öncesinde çocuğa küçük yetişkin gibi bakılırdı. Çocukların ağır işlerde çalıştırılması ve ergenlik çağına gelenlerin evlendirilmesi toplumsal hayatın normallerinden biriydi. Modern yaşam geliştikçe çocuk ile yetişkin arasındaki fark açıldı. Çocuk iş ve evlilik hayatından çekildi. Çocukların vakitlerinin büyük bir kısmını okulda geçirmesi ve (veya) parklarda oyun oynaması çocukluk sosyolojisinin yeni normaline dönüştü. Ancak son çeyrek asırda çocukluğa dair modern kazanımlardan uzaklaşıyoruz. Çocukların suç, cinsellik ve iş hayatından çekildiğine tanıklık etmekteyiz. Tekrar yetişkin gibi davranıyor çocuklar. Ama tabii bugünün çocukları ve gençleri geçmişe göre çok daha umutsuz. Bir gelecekleri yokmuş gibi eylemde bulunuyorlar. Pespayelik ve lümpenliğin çocuk davranışlarındaki etkisi artmakta. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#262626">Çocukluk ve okulun aynı anda krize girdiği yeni toplumsal normalde herkes kaygılı. Suçlu ve kurban çocukların yeni sıfatlarına dönüşmüş durumda. Türkiye’nin bu sıkışıklıktan kurtulması için ideolojik rezervleri bir kenara bırakan pedagojik bir hassasiyete ihtiyacı var. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/23-nisanin-golgesinde-okul-ve-cocukluk-krizi-1776780625.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İnsanı bastıran düzenin iflası</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/insani-bastiran-duzenin-iflasi-13138</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/insani-bastiran-duzenin-iflasi-13138</guid>
                <description><![CDATA[Okullarda yaşanan katliamlar, sadece bireysel bir sapma değil; insanı merkeze almayan, onu ruhsuz bir performans nesnesine indirgeyen eğitim düzeninin en sert iflasıdır. Eğitimi sınav, not ve disiplinden ibaret gören otoriter anlayış, insanın iç dünyasını imha ederken; bastırılan duygular ve görünmez kılınan birey, kendini ancak şiddetle görünür kılmaya çalışmaktadır. Okul saldırıları bir güvenlik sorunu değil; anlamla, güvenle ve özgürlükle buluşamamış, ihmal edilmiş bir insanlığın yıkıcı çığlığıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okullarda ardı ardına gerçekleşen katliamlar, derin bir çöküş ve çürüme durumunu göstermektedir. Okul saldırıları, eğitim dahil her şeyin radikal bir şekilde sorgulanmasını gerektirmektedir. Eğitimi bilgiyi aktaran yapı, sistem ve kurum olarak tanımlamanın ve anlamanın günümüzde hiçbir geçerlilliği ve gerçekliği kalmamıştır. Eğitim, insanı insan olarak tanıma, anlama, geliştirme ve ogunlaştırma deneyimidir ve sürecidir. Eğitim, teknik ve bürokratik bir sorun değildir. Eğitimin başında, ortasında ve sonunda insan vardır. Eğitim, her yerinde insanın olduğu insan merkezli bir tecrübedir. İnsanı merkeze almayan bir eğitim sisteminde olan sadece disiplindir, bürokrasidir, ezberdir, itaattir, sınavdır, notlardır. İnsan merkezli eğitimden kastettiğimiz şey, varoluşsal anlamda insanın onurunu, aklını, duygusunu, özgürlüğünü ve düşünü aynı zeminde biraraya getiren, bireyin bütün farklı boyutlarından yaratıcı felsefi, bilimsel, sanatsal, ahlaki, manevi, sosyal ve kültürel pratikler ve stiller ortaya koyan deneyimdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim, insana özgü bir tecrübedir. İnsanın insanlaşması eğitimle mümkündür. Eğitim, kuru, katı ve kapalı bir öğretim faaliyeti değildir. Eğitim, insanın sürekli olarak kendini gerçekleştirme sürecidir. İnsan merkezli olmayan eğitim, insanın kendini gerçekleştirmesine ve geliştirmesine izin vermez ve imkan tanımaz. İnsan merkezli olmayan eğitim, uysallaştırır, standartlaştırır, vasatlaştırır, sıradanlaştırır, anormalleştirir. İnsani eğitimin öznesi ve merkezi, bireydir. Bireyin duyguları, idealleri, düşünceleri, ihtiyaçları, kırılganlıkları, korkuları, yetenekleri ve kapasitesi, insani eğitimin dayandığı asli kaynaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birey, bilginin yanında sevgiye, güvene, ilgiye, ilişkiye, tutkuya, anlama ve üretmeye dayalı bir hayatı kurmaya ihtiyaç duyar. İnsanın doğal yönelimlerini ve ihtiyaçlarını devlet, toplum, aile, din gibi kurumlar bozduğunda ve yozlaştırdığında birey, kendine, topluma ve dünyaya yabancılaşır ve kendi içine kapanır. Okulun en büyük yanılgısı, çocuğu birey olarak değil, not merkezli bir performans nesnesi olarak görmesidir. Çocuklar için kullanılan yarış atı tabiri bu bağlamda çok yerinde bir nitelemedir. Not, başarı, rekabet, disiplin, testler, insanın önüne geçirilmektedir. Notları, sınavları, testleri, rekabeti insanın ölçüsü ve önceliği haline getiren otoriter eğitim süreçleri, insanın iç dünyasını ihmal ve imha etmekte, onu ruhsuz, duygusuz, düşüncesiz ve düşsüz bir nesneye indirgemektedir. İnsani eğitim, insanın iç dünyasını esas alan ve önceleyen eğitimdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsani eğitim, bireyin aklını, düşüncesini, düşünü ve duygusunu büyüten ve geliştiren eğitimdir. Birey, büyüyen ve gelişen bir akılla kendini sabit doğmalara, kalıblara, kurumlara ve kaynaklara karşı savunabilir. Birey, büyüyen bir okulla korkularını anlayabilir ve kendini korkularından, kaygılarından özgürleştirebilir. İnsan, gelişen bir akılla kendine yön oluşturablir ve değişimler gerçekleştirebilir. İnsani eğitim, bireyin aklını geliştirmek suretiyle onun kırılganlıklarını, dayanıklılığını ve korkularını da tanımasına ve tartmasına imkan sağlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim, bireyi hayata hazırlamanın ötesinde hayat tarzının kendisini oluşturan tecrübedir. Eğitim, bireyi ezerek, sindirerek ve silikleştirerek hayata hazırlayamaz. Bireyi güçlendirmeyi ve geliştirmeyi amaçlayan bir eğitim, bireyin kendi tarzını oluşturmasına katkı sunabilir. Bireyi sürekli olarak yarışa, baskıya, sınava, rekabete, kaygıya ve korkuya sürükleyen bir eğitim pratiği, gerilimin, çatışmanın ve krizin oluşmasına kaynaklık eder. Otoriter eğitimin sonunda bireyde içe kapanma, kararma, yabancılaşma, uzaklaşma ve şiddet yönelimleri ortaya çıkabilir. Kendini inkar eden, baskılayan ve önemsemeyen bir düzende insan, kendini gerçekleştiremez ve geliştiremez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bireyi baskılayan, duymayan, görünmez kılan bir düzende okul ve üniversite, bir şiddet mekanına dönüşebilir. Öğrenci-öğretmen ilişkisi, akran zorbalığı, okul içi saldırılar ve ani öfke patlamaları, yalnızca bireysel bozukluklar değil, insan merkezli olmayan eğitim düzeninin sonuçlarıdır. Okul şiddeti, toplumsal ve pedagojik çürümenin göstergesidir. Kendini ifade edemeyen, sözlerini söyleyemeyen insanlar, saldırganlıkla, bağırmayla, gürültüyle ve şiddetle kendilerini ifade ederler, kendilerini şiddetle görünür kılmaya çalışırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim, hayatı üretimle, sanatla, felsefeyle, bilimle, düşünmeyle, düşle, duyguyla, duyarlılıkla kurma deneyimidir. İnsani eğitimde birey, pasif alıcı değil, yaratıcı öznedir. Eğitim, insanın kapasitesine ve yeteneklerine karşı değil, onlara uygun olmalıdır. İnsan, bilgi yığınıyla doldurulacak boş bir çuval ve çöplük değildir. Eğitim süreçlerinde birey, düşünme, hissetme, arzu etme, gelişme, düş kurma ve anlamlar kurma imkanlarına sahip olmalıdır. Eğitim, bireyi kendi insani bütünlüğüne yakınlaştırmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan merkezli eğitimin eleştirel derinliği olmalıdır. Eğitim, dogmatik bağımlılıklardan kurtuluşun alanıdır. İnsan merkezli eğitim, bireyin aklını özgürleştirirken onu ruhsal ve zihinsel tahakkümden de korumalıdır. İnsanın merkezde olmadığı bir düzen, kolayca otorite merkezli bir yapıya dönüşmektedir. Eğitim dahil her alanda insanın iç özgürlüğü savunulmalıdır ve korunmalıdır. Birey, bir ideolojinin, bir gelenek kalıbının ya da bir kutsallaştırılmış otoritenin içinde eriyip gitmemelidir. Eğitim, insanı çoğaltmalı, daraltmamalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan merkezli olmayan eğitim, bireyin duygu dünyasını baskılamaktadır. Bastırılan şey, ortadan kalkmamaktadır. Baskılanan şey, başka bir biçimde geri dönmektedir. Bu geri dönüş, bazen sessiz bir iç çöküş, bazen öfke, bazen de şiddet şeklinde olmaktadır. Okul saldırıları, yalnızca güvenlik sorunu değildir. Okul saldırıları, insanı merkeze almayan eğitim anlayışının en sert sonucudur. Eğitim, insanın duygusunu, kırılganlığını, öfkesini ve umutlarını tanımadığı zaman, şiddeti üreten bir kaynağa dönüşmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sahici eğitim, insanı merkeze alan eğitimdir. İnsanı merkeze almayan hiçbir sistem, uzun süre ayakta kalamaz. İnsan, sadece öğrenen bir varlık değildir. İnsan, hisseden, düşünen, yaralanan, kırılan, iyileşen, arzu eden, bağ kuran ve anlam oluşturan bir varlıktır. İnsani gerçeklikleri ve derinlikleri ihmal ettiğinde eğitim, eğitim olarak nitelenmeyi hak etmemektedir. İnsan merkezli eğitim, bilgi aktarımından ve beceri öğretiminden daha fazlasını ifade etmektedir. İnsan merkezli eğitim, insanın onurunu koruyan, aklını geliştiren, duygusunu tanıyan ve özgürlüğünü büyüten bir varoluş tecrübesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okulda ortaya çıkan şiddeti, bireyin ahlaki ve psikolojik zayıflığına indirgeyemeyiz. Okuldaki şiddet, insanı merkeze almayan düzenin iflasıdır. Eğitim, insanı anlamla, güvenle ve özgürlükle buluşturamadığında okul, bilginin değil, gerilimin ve şiddetin mekânına dönüşmektedirr. Okuldaki şiddet, bir sapma olmanın ötesinde boyutlar kazanmaktadır. Okuldaki şiddet, ihmal ve imha edilmiş insanlığın çarpık ve yıkıcı bir ifadesidir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/insani-bastiran-duzenin-iflasi-1776710867.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Toprak rantı “ceza” ya da “kıyak” değil, gasp edilmemesi gereken bir toplumsal üründür!</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/toprak-ranti-ceza-ya-da-kiyak-degil-gasp-edilmemesi-gereken-bir-toplumsal-urundur-13136</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/toprak-ranti-ceza-ya-da-kiyak-degil-gasp-edilmemesi-gereken-bir-toplumsal-urundur-13136</guid>
                <description><![CDATA[Toprak rantının toplumsal olarak üretilmiş olan bir değer olduğunun farkına varılır ve bu fark ediş kayırmacı uygulamaların sonunu getirir. Umarım artık, kentsel rantın nasıl üretilmesi ve dağıtılması gerektiği konusu hukukçular, iktisatçılar, maliyeciler ve plancıların kendi aralarında tartıştıkları ve yeni politika geliştirdikleri bir alan haline gelir ve bu durum siyasetçiler tarafından da topluma açıkça anlatılır. Aksi takdirde popülizme alışmış toplumdaki eski siyasi anlayış hükmünü bambaşka bir biçimde, içinde bulunduğumuz ve kendine özgü nitelikleri olan şirket küreselleşmesi ve post kentleşme döneminde, sürdürür ve toprak rantının yağmalanmasına küreselleşme dinamikleri içinde rahatça devam ederler.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemlere belediyelere yapılan sistematik operasyonları hukukçular “ikili hukuk”, “düşman hukuku” ya da “hukukla savaş” (lawfare), medya “rant kavgası”, iktidar “yolsuzlukla mücadele”, siyasal muhalefet ise “darbe” olarak tanımlıyor. Medyada devam eden bu tartışmalara bakıldığında henüz herkesin uzlaştığı bir tanıma ulaşılmadığı görülüyor. Sondan başlayacak olursak, toplumda ne iktidarın “hukuksalmış” gibi algılanmasını umduğu “yolsuzlukla mücadele” tanımı, ne de muhalefetin “darbe” tanımı yaygın kabul gördü. “Darbe” tanımı, muhtemelen askeri darbelere alışık bir toplumda yaşadığımızdan, bu müdahalelerin ordu tarafından değil de “siviller tarafından sivillere”, “silahla” değil “hukukla” yapılıyor olması nedeniyle hala tam benimsenmedi. Bu yazıda, bu dönemde yapılan sistematik operasyonların anlamını, diğer yazılarımda olduğu gibi, toplumsal değişme dinamikleri açısından yorumlamaya çalışacağım. Bu müdahalelerin kaynağında sadece Türkiye’de değil, “şirket küreselleşmesi” döneminde “post kentleşme” sürecini yaşayan diğer Güney ülkelerinde de önemi artan “toprak rantının” yattığını düşünüyorum. Bu yazıda önce hukukçuların tanımlamalarını, sonra toprak rantını tartışarak muhalefetin “darbe” diye tanımladığı müdahalelerin anlamını yorumlamaya çalışacağım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle ele alacağım bu konu aslında hukuk sosyolojisiyle ilgili çalışma yapanları ilgilendirmesi gereken çok ilginç bir konudur. Ancak, maalesef Türkiye ile ilgili böyle bir çalışmaya rastlamadığım için burada sadece bazı gözlemlerimden kalkarak konuyu irdelemekle yetineceğim. Hukukçuların bu dönemde güç kazanmakta olan muhalefete iktidar tarafından yapılan sistematik müdahaleleri “ikili hukuk”, “düşman hukuku” olarak tanımlamalarını çok anlamlı buluyorum. Bu tanımlama aslında cemaatçi/otoriter toplumlarda içselleştirilmiş olan geleneksel hukuk anlayışının devam ettiğini gösteriyor. Zira, cemaatçi, çoklu ve esnek geleneksel hukuk anlayışının, gücü elinde bulunduranların düzeni sürdürmek için yüzyıllardır kullandığı bir yöntem olduğunu biliyoruz. Bu bağlamda özellikle, modern hukukun ve özerk birey anlayışının henüz tam anlamıyla yerleşmediği toplumlarda, gücü elinde tutanların muhaliflerine, bırakın “insan haklarını”, “yurttaşlık haklarını” bile layık görmediğini yaşayarak da görüyoruz. Bir bakıma bu tanıma göre, gücü elinde tutanlarda, tıpkı geleneksel toplumlarda olduğu gibi, cemaatlerin diğer cemaatlere uyguladığı “düşman hukuku” anlayışı sürmektedir.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihsel olarak baktığımızda “toprak rantı”, geleneksel toplumların çözülmesi sırasında toplumsal sarsıntıların en önemli kaynağı olmuştu. Bu bağlamda, tarihsel süreç içinde “toprak rantı” farklı kapitalist rejimlerde vergi hukukundan şehircilik kurallarına kadar farklı düzenlemelerle kamuya, bireylere ya da piyasaya aktarılmıştır. Burada dikkati çekmek istediğim konu, “rant” kavramının Türkiye’de son dönemlerde, haklı nedenlerle de olsa, kötü anlamlarla yüklü, doğayı ve insanca yaşamı yok edenlere karşı kullanılan, kimi zaman küfür etkisi yaratan bir itham haline gelmiş olmasıdır. </span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı hukukçular ise, aynı olguyu, “Hukuk Savaşı” ya da Mehmet Pehlivan’ın çevirisiyle “Yargı Silahı” (lawfare)<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> kavramıyla tanımlıyor. Göreli olarak yeni olan bu kavramı kullanan Avukat Mehmet Pehlivan hapishaneden yazdığı kitabında Brezilya’da Devlet Başkanı Lula da Silva’ya yapılan uygulama örneklerini aktararak, Türkiye’de seçilmiş belediye başkanlarına yapılan uygulamalarla karşılaştırmamıza imkan veriyor. Hukukçular açısından da çok önemli olması gerektiğini düşündüğüm bu kavramın anlamının, hukukçu olmayan biri olarak, yasama ya da karar alma gücünü eline geçiren yönetimlerin hukuku “denge/denetleme” kurumu olmaktan çıkarması ve muhaliflerin etkisiz hale getirilmesinde bir araç olarak kullanmaya başlaması diye yorumluyorum. Bu tanımı yine kendi ilgi alanımdan bakarak otoriter yönetimlerde “modern” olmaya bakıştaki değişmeye bağlıyorum. Buna göre bence, enformalitenin ya da kuralsızlığın yaygın olduğu “çağdaş” (!) otoriter rejimlerde yeni moda olan bir söylem var. Bu söylemde modernlik ancak biçimsel “hukuk” devleti olma ve “seçimlerin” yapılması ile mümkün olabilir. Siyaset bilimciler bu yeni yönetim biçimlerini “seçimli otoriter devlet yönetimi” olarak tanımlıyor. Bu tür otoriter popülist rejimlerde hukuk üretimi, seçimleri kazandıktan sonra, sadece biçimsel bir faaliyet olarak kabul ediliyor ve uygulamaların da “meşru” olduğu algısı yaratılmaya çalışılıyor. Anlaşılan, bu tür yönetimler için kuralların meşruiyeti, toplumsal etik ve toplumsal uzlaşma ile değil, gücü ele geçirmeyi başardıklarında parlamentolardaki çoğunluğun kabulü ile sağlanıyor ve “hukuk” da sonunda muhalefete yönetilen bir silah işlevi görebiliyor. Yeni nesil iletişim teknolojisi de bu ortamda otoriter popülist rejimlerin gücüne güç katabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada ele alacağım ikinci konu ise devlet/toplum/toprak ilişkileri açısından ekonomik ve siyasal rejime damgasını vuran “rant” konusu olacak. Tarihsel olarak baktığımızda “toprak rantı”, geleneksel toplumların çözülmesi sırasında toplumsal sarsıntıların en önemli kaynağı olmuştu. Bu bağlamda, tarihsel süreç içinde “toprak rantı” farklı kapitalist rejimlerde vergi hukukundan şehircilik kurallarına kadar farklı düzenlemelerle kamuya, bireylere ya da piyasaya aktarılmıştır. Burada dikkati çekmek istediğim konu, “rant” kavramının Türkiye’de son dönemlerde, haklı nedenlerle de olsa, kötü anlamlarla yüklü, doğayı ve insanca yaşamı yok edenlere karşı kullanılan, kimi zaman küfür etkisi yaratan bir itham haline gelmiş olmasıdır. Popüler dilde kullanılan “rant” kavramının “emek harcanmadan elde edilen haksız kazanç” anlamında kullanıldığını anlıyorum. Kavramın yaygın biçimde bu anlamda kullanılışının sebebinin muhtemelen son dönemlerde görülmemiş biçimde artan, iyice görünür hale gelen ve toplumdaki servet dağılımını kayırmacılıkla yeniden kuran uygulamalara gösterilen toplumsal tepki olduğunu da anlıyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada, önce, klasik ekonomi biliminin “rantı” üretim faktörlerinden biri olarak kabul ettiğini hatırlatmak istiyorum. Basitçe, bu yaklaşıma göre toprak ve doğal kaynakların geliri “rant”, emeğin geliri “ücret”, paranın geliri ”faiz”, girişimcinin geliri ise “kar” olarak sınıflandırılır. Kapitalist piyasa ekonomilerinin hakim olduğu farklı siyasal rejimlerde üretim faktörlerinin, dolayısıyla servetin ve gelirin dağılımı ve dolayısıyla rantın paylaşımıyla ilgili farklı düzenlemeler mevcuttur. Üstelik, toplum/devlet/toprak ilişkilerinin düzenlenmesindeki kuralların çoğu tarihsel deneyimlere dayanır. Burada insan/doğa ilişkisindeki afetlerle mücadelenin birikiminin dahi izleri vardır. Sonuçta, bugünün kapitalist dünyasında, liberal rejimlerde farklı, sosyal demokrat rejimlerde farklı olsa da, toprak mülkiyeti ve rantın denetimi ile ilgili düzenlemeler mevcuttur. Bu bağlamda, tıpkı, ücret, kar ve faiz gibi farklı üretim kaynaklarının farklı düzenlenmesinde olduğu gibi “rant”ın kaynağının ve yarattığı değerin paylaşımı da farklı siyasal yaklaşımların önemli konularındandır. Benim dikkatimi çeken nokta, köylülüğün çözüldüğü ülkemizde, sadece kentsel rantı hesaba katan şehircilik kurallarının bile neredeyse tümünün alt üst edildiği bu dönemde oluşan “toprak rantının” politika üretme konusunda duyarlı olması gereken çevrelerde bile gündeme gelmemesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enformelliğin, kuralsızlığın ve kayırmacılığın yaygın olduğu ortamda inşaat ve istihraç ekonomisinde görülen patlamanın kaynağında acaba “post kentleşme” sürecinde “toprak rantının” yağmalanması yatıyor olabilir mi? Son dönemlerde, halen yaşadığımız kurallı ve kuralsız rant dağıtım mekanizmasının yaygınlaşmış olmasının kaynağında, mevcut bütün siyasal partilerin üzerinde sessizce uzlaştığı bir popülist politika olup olmadığı sorusunu kendime sorup duruyorum. Bu kuşku nedeniyle, rantın anlamı, nasıl oluştuğu ve nasıl düzenlenmesi gerektiği konusunda farklı uzmanların bir araya gelerek tartışmalarında yarar görüyorum. Bu bağlamda, daha önceki yazılarımda da vurguladığım gibi, hakim sektör haline gelmiş olan inşaat ve istihraç sektörlerinin diğer sektörlerden farkını ve toplumsal, ekonomik ve siyasal yaşama etkisini derinlikli bir biçimde tartışmamız gerekir. Kanaatimce, her iki sektörün risksiz olması, bu sektörde kazanç elde etmek için siyasette var olmanın dışında başka bir hünere gerek duyulmaması sayesinde üretilen rantın kitlesel yağma haline dönüşmüş olması otoriter popülist siyasetin sürmesinde etkili oluyor. Dolayısıyla seçimli otoriterliğin verdiği güçle “risksiz ve hünersiz” yaratılan rantın enformalite (ya da toplum tarafından meşru kabul edilen kuralsız kazanç) ve kayırmacıkla ilişkisinin çözümlenmesinin önemli olduğu kanısındayım. Bir bakıma toplumsal yaşamımızın kalitesini anlamak için siyasal yaşamda yüksek sesle dillendirilen “söylemlerin” gürültüsünü susturup, “eylemlerin” sesini duymaya çalışmamız gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelelim son olarak iktidarın “yolsuzlukla mücadele” muhalefetin ise “darbe” diye adlandırdığı davalar ve tutuklamalar furyasına… Son yerel seçimlere kadar hemen bütün siyasal partilerin kentsel rantın kayırmacılıkla dağıtılmasında mahzur görmediklerini, bu konuda sessiz bir uzlaşma içinde olduklarını biliyoruz. Ancak son dönemlerde gerçekleşen tutuklamalar bu uzlaşmanın bozulmaya başladığının göstergesi olabilir. Bu bağlamda son dönemde yapılan tutuklamalara ve ileri sürülen ithamlara bakıldığında yerel siyasette kentsel rantın evrensel kurallara uygun olarak dağıtılmasını öngören ve yeni yeni belirginleşen yerel kadroların “hukuk savaşı”na (lawfare) maruz kalmaya başladığını gözlemliyoruz. Yerel siyasette imar (ya da kısaca rant üretme ve rant dağıtma) kararlarını ve yerel kamusal kaynakların dağıtımını kayırmacılıkla değil kamusal yarar gözeterek üreten seçilmiş yöneticilerin ve teknokratların hedef alınmaya başlanmasının “darbe” olarak tanımlanıp tanımlanamayacağını siyaset bilimcilere bırakacağım. Ancak, Silivri’deki duruşmaları medyadan izlediğimde gözüme çarpan en önemli nokta, İBB davasında yargılananların sadece seçilmiş yerel yöneticiler değil onlarla birlikte çalışan, bazılarını yakından tanıdığım, liyakat sahibi hukukçular, bürokratlar, teknokratlar olmasıydı. Bu noktada, bu yeni nesil kent siyasetine yöneltilen “rüşvet, ihaleye fesat karıştırma…” gibi ithamların, kırmızı ışıkta geçmeyi bile düşünemeyen, “kurallı” yaşamaya alışık olanlarda yaratacağı etki ile, bu tür olguları gündelik yaşamlarında sıradanlaştırmış olanlarda yapacağı etkinin farklı olacağı muhakkak. Geleceğimizi de kitlesel desteğin hangi yöne döneceği belirleyecek.</span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumda sorumsuzca dağıtılan rantın yarattığı “kıyak” kazanç edinme algısı, deprem sonrasındaki yıkımlar, seller ve su baskınları sonrasında değiştirmiştir. Belki de, popülist rant üretme ve dağıtma politikalarına karşı çıkan teknokratların ve yerel siyasetçilerin sesi, kentlerdeki betonlaşma, çevre kirliği kırsalda doğal yaşamın ve tarım alanlarının yok olmasıyla duyulmaya başlamıştır. Belki de bu son operasyonlar, popülist partilerin aralarındaki, toprak rantının kayırmacılıkla dağıtılması konusundaki sessiz uzlaşmanın sona erdiğinin bir göstergesidir.</span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir anlamda, son dönemlerde yaşadıklarımızı, Özal döneminde yerel yönetimlere bahşedilen imar yetkisinin sonuçları olarak da yorumlayabiliriz. Mevcut iktidarın, yerel yönetimlerdeki seçimleri kazandığı ilk dönemlerde enformel ekonomik faaliyetleri desteklediğini ve özellikle kuralsız üretilen konutların, imar afları yoluyla meşruiyet kazanmasına destek olduğunu biliyoruz. Bir bakıma mevcut yönetim, o dönemlerde kentlerde kuralsız üretilen rantı dağıtmada gösterdiği cömertlik ve sınır tanımazlık ile kitlesel destek aldı ve bu destek sonunda onları merkeze taşıdı. Bu anlayışın ulusal düzlemde de karar alma yetkisini kazanmasının yarattığı sonuçlardan biri imar ve rant üretme alanının sınırlarının dolayısıyla inşaat ve istihraç ekonomisinin kapsama alanının orman alanlarına kadar genişlemesi, diğer ise bu alanlarda kural koyma yetkisine ya da “yargı silahı” (lawfare) olanaklarına kavuşması oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte ben, bugünlere geldiğimizde, son dönemlerde yeni tür yerel siyaset yapmak isteyenlere yapılan yargı operasyonlarının anlamını bu açıdan da değerlendirmenin gerekli olduğunu düşünüyorum. Belki de artık, kentsel rantın kayırmacı ve popülist uygulamalarla dağıtımından faydalananlarla zarar görenler arasındaki fark iyice açılmıştır. Belki de, özellikle kentsel alanlarda yaşayanlar, imar affı ya da plansız, teknik bilgisiz, liyakatsiz ama “yasal” kararlarla üretilen rantın yağmalanmasının yarattığı geri dönülmez kötü etkilerin farkına varmaya başlamıştır. Belki de, toplumda sorumsuzca dağıtılan rantın yarattığı “kıyak” kazanç edinme algısı, deprem sonrasındaki yıkımlar, seller ve su baskınları sonrasında değiştirmiştir. Belki de, popülist rant üretme ve dağıtma politikalarına karşı çıkan teknokratların ve yerel siyasetçilerin sesi, kentlerdeki betonlaşma, çevre kirliği kırsalda doğal yaşamın ve tarım alanlarının yok olmasıyla duyulmaya başlamıştır. Belki de bu son operasyonlar, popülist partilerin aralarındaki, toprak rantının kayırmacılıkla dağıtılması konusundaki sessiz uzlaşmanın sona erdiğinin bir göstergesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Umarım artık toprak rantının toplumsal olarak üretilmiş olan bir değer olduğunun farkına varılır ve bu fark ediş kayırmacı uygulamaların sonunu getirir. Umarım artık, kentsel rantın nasıl üretilmesi ve dağıtılması gerektiği konusu hukukçular, iktisatçılar, maliyeciler ve plancıların kendi aralarında tartıştıkları ve yeni politika geliştirdikleri bir alan haline gelir ve bu durum siyasetçiler tarafından da topluma açıkça anlatılır. Aksi takdirde popülizme alışmış toplumdaki eski siyasi anlayış hükmünü bambaşka bir biçimde, içinde bulunduğumuz ve kendine özgü nitelikleri olan şirket küreselleşmesi ve post kentleşme döneminde, sürdürür ve toprak rantının yağmalanmasına küreselleşme dinamikleri içinde rahatça devam ederler. Bizler de böylece antik dönemden bu yana insanlığın üretmiş olduğu doğayla uzlaşmalı bir yaşamın bilimsel kurallarını görmezden gelerek, günü yaşamaya devam ederiz. Ama bu durumda, doğa ve çevre tarafından verilecek cezalara da toplumca katlanmamız gerekitiğini bilmeliyiz. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<div>
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Av. Mehmet Pehlivan(2026): Yargı Silahı (Lawfare), Kırmızı Kedi Yayınları 2026.</span></span></p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/toprak-ranti-ceza-ya-da-kiyak-degil-gasp-edilmemesi-gereken-bir-toplumsal-urundur-1776697655.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>23 Nisan: Cumhuriyet mi, Demokrasi mi?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/23-nisan-cumhuriyet-mi-demokrasi-mi-13134</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/23-nisan-cumhuriyet-mi-demokrasi-mi-13134</guid>
                <description><![CDATA["Türkiye, son yirmi beş yılda 'cumhuriyetçi olmadan demokrat olma' deneyiyle yüzleşti ve sonuç ortada: Milli irade fetişizmine dayanan, sandıktan ibaret bir yetki aşımı. Tarık Zafer Tunaya’nın işaret ettiği sağlam tarih bilinciyle görüyoruz ki; cumhuriyetin laik ve kamusal temelleri sarsıldığında, demokrasi sadece bir 'araçsallaştırma' nesnesine dönüşüyor."]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yapıtları buram buram Atatürk, Cumhuriyet ve Türkiye kokan Muammer Sun’un, yıllar önce bestelediği <em>“bugün 23 Nisan, hep neşeyle doluyor insan” </em>dizeleri eminim hepimizin zihinlerine kazınmıştır. Basit bir çocuk şarkısı olmaktan öte cumhuriyet rejiminin dayandığı felsefe, duygu ve tarihi birleştiren önemli ikonlardan birisini kurmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ulusal kimliğin erken yaşlardan itibaren içselleştirilmesini sağlayan şarkılarıyla hafızalarımızda yer edinmişti. Benzer şekilde Atatürk ve Cumhuriyet anlatılarında ilk akıllara gelen Turgut Özakman’ın <em>“Kurtuluş” </em>ve <em>“Cumhuriyet” </em>dizilerinin de pek çok müziğini yapmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak gelinen noktada neşeyle dolduğumuz bir bayrama giremedik ne yazık ki.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz hafta meydana gelen Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırıları bayramı biraz buruk karşılamamıza yol açacak gibi duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslına bakarsanız Türkiye’nin son yirmi-yirmi beş senesinde 23 Nisanlar bir tarafıyla hep benzer burukluklarla karşılanıyor. Millî bayramların siyaseten araçsallaştırılması, Meclis Başkanlığı koltuğuna çocuk yerine İmam Hatip mezunu 21 yaşındaki bir gencin oturtulması, bayramların yakın tarihine denk gelen başka tarihsel hadiselerin çok daha coşkun kutlanması gibi pek çok nedeni var bunun.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama sanıyorum en büyük sorun sürekli cumhuriyet ve demokrasi arasında bir karşıtlık ilişkisi kurularak gerilim hattı meydana getirilmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">23 Nisan 1920 günü açılan parlamento, Atatürk’ün cumhuriyet ve demokrasi idealizminin önemli bir göstergesi olarak ele alınır. Buna paralel olarak 12 Eylül sonrasında yükselişe geçen Siyasal İslamcı dalga, Türkiye’nin Atatürk döneminden bakiye bazı demokrasi sorunları olduğundan hareketle demokratikleşmeyi odak noktasına yerleştirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Söz konusu demokratikleşme söylemlerinin millî irade fetişizmine dayanan, salt sandıktan ibaret ve seçimle gelenin milletten sınırsız yetki aldığı ön kabulü taşıdığının henüz ayırdına varılamamıştı tabi…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasal İslamcı çevrelerin, Atatürk karşıtlığı üzerinden kurduğu demokrasi söylemleri doğal olarak karşıtlarını üretmekte fazla zorlanmadı. Kendisini kentli, seküler ve Atatürk çizgisiyle bağdaşık gören kesimler demokrasiyle yüklenen yeni anlamlara koşut cumhuriyeti daha çok sahiplenmeye başladı. Hatta demokrasiye karşılık cumhuriyeti muhafaza etme noktasına gelindi bile diyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu tür karşıtlıklar önemli ölçüde yapaydır. Cumhuriyet ile demokrasi arasında kurulan ilişki daha ziyade siyaset katında biçimlenmiş ve popüler kültürde yer edinmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhuriyet ve demokrasiye etimolojik bakımdan yaklaşıldığında arada derin uçurumlar olmadığı rahatlıkla görülebilir. Cumhuriyet, Arapça <em>“cem” </em>kökünden gelen <em>“cumhur”</em> sözcüğünden türemiştir. Halka ya da kamuya ait olma anlamındandır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasi ise Antik Yunanca’da halk manasını taşıyan <em>“demos” </em>ile yönetim anlamındaki <em>“kratos” </em>kelimelerinin bir araya gelmesiyle oluşmuştur. Halkın yönetimi demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani demokrasi ve cumhuriyet, kavramsal açıdan çok da uzak sayılmaz. Ancak üstlendikleri işlev gereğince bazı farklılıklardan söz edilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokrasi bir siyasal kültürü ifade ederken cumhuriyetin ona elverişli bir altyapı sunduğu söylenebilir. Başka bir deyişle cumhuriyetin içini dolduran, ona ruh üfleyen esasında demokrasidir. Bu nedenle cumhuriyetle yönetilen ülkeler ağırlıkla kendisini demokrasiye referansla meşrulaştırmaya özen gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye örneğindeyse Tarık Zafer Tunaya’nın da altını önemle çizdiği gibi cumhuriyet ve demokrasi arasındaki ilişkinin anlaşılabilmesi için çok sağlam bir tarih bilincine ihtiyaç vardır. Türkiye’yi cumhuriyet rejimiyle buluşturan tarihsel koşullar çok iyi analiz edilip içselleştirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bakımdan Türkiye ve dünya açısından suyun aktığı yön cumhuriyete doğru giderken Atatürk’ün vizyoner bir yaklaşımla bizi tarihin doğru noktasında konumlandırması elbette önemlidir. Cumhuriyet rejimiyle kurulan güçlü temellerin demokrasiyle taçlanması da bu bağlamda ele alınmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hatta Türkiye’nin kendine özgü tarihsel ve siyasal koşullarını göz önünde bulundurarak cumhuriyetçi olmadan demokrat olunamayacağının imkânsızlığının altını çizmek gerekiyor. Zira Türkiye, bütün ikazlara karşın öbür türlüsünü denedi ve gelinen nokta ortadadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 22 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/23-nisan-cumhuriyet-mi-demokrasi-mi-1776798082.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ülkenin bekası: CHP – DEM Parti ilişkisi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ulkenin-bekasi-chp-dem-parti-iliskisi-13133</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ulkenin-bekasi-chp-dem-parti-iliskisi-13133</guid>
                <description><![CDATA[Antalya Diplomasi Forumu ile aynı günlerde, İspanya’nın Barselona kentinde Başbakan Pedro Sanchez’in ev sahipliğinde Küresel İlerici Seferberlik (GPM) toplantısı yapıldı. Türkiye’den CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve DEM Parti Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları katıldı. Toplantının gündemi, dünyadaki olumsuz gidişata karşı sol, sosyal demokrat ve sosyalist partiler arasında iş birliği ve dayanışmayı güçlendirmek, kapitalist küresel düzene karşı ortak stratejiler geliştirmekti. CHP ve DEM Parti’nin, AK Parti’nin bu stratejisini boşa çıkaracak bir siyasal yaklaşım geliştirmeleri; hem Tom Barrack’ın Türkiye’yi de kapsayan öngörülerinin yanlışlığını ortaya koyacak hem de Barselona’daki arayışlara somut bir katkı sunacaktır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın dört bir yanında toplumlar, “siyasal gericilik” ve otoriter yönetimlerin yarattığı “belirsizlik döneminden çıkışın” ağır sancılarını ve sorunlarını yaşıyor. Her biri farklı bağlamlarda, kendine özgü biçimlerde bu konular değişik toplantılarda tartışılıyor. Krizlere ve sorunlara çıkış yolları aranıyor ya da krizler sürdürülebilir kılınmaya çalışılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dışişleri Bakanlığı’nın ev sahipliğinde hafta sonu yapılan 6. Antalya Diplomasi Forumu da bunlardan biriydi. 150 ülkeden beş binden fazla kişinin katıldığı forumun konuşmacılarından biri de ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’tı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Barrack, konuşması nedeniyle CHP Genel Başkanı Özgür Özel tarafından “<strong>istenmeyen diplomat</strong>” ilan edildi. Barrack’ın Orta Doğu ülkelerini kastederek monarşi ve “güçlü liderlik” modellerini övmesi, demokratik değerleri ve temel hakları yok sayması, doğal olarak ülkemizdeki iktidar partisine destek olarak anlaşıldı. Üstelik bunu, diplomasi kurallarını yok sayan, adeta bir “müstemleke valisi” edasıyla yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu konuşma, Ankara yönetimi ile ABD yönetimi arasındaki ilişkinin ve iş birliğinin siyasal çerçevesini tanımlayan bir nitelik taşıdığından; bilinmedik, şaşırtıcı ya da hayrete düşürücü değildi. Büyükelçinin fütursuzluğunun dozunu aşması dışında yeni bir durum yoktu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Ankara’nın, ABD’nin keyfi ve yasa dışı İran ve Gazze politikalarına karşı düşük profilli, mesafeli duruşuna karşılık; ABD yönetimi de AK Parti iktidarının yasaları, anayasayı ve uluslararası hukuku ihlal eden uygulamalarıyla ana muhalefet partisini etkisizleştirmeye yönelik yargısal ve siyasal operasyonları karşısında derin bir sessizlik içinde.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD yönetiminin Türkiye’ye karşı bu suskunluğu, CHP’li belediye başkanları ve yöneticilerinin —yedi sülaleleri dâhil— tutuklanmalarına varan ve bu gidişle dışarıda CHP’li yerel yönetici bırakmama ihtimali oldukça yüksek olan siyasi operasyonlar karşısında sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye muhalefetsizliğe doğru sürüklenirken, PKK’nin silahsızlandırılması süreci dolayısıyla Kürt sorununun silahsız müzakere sürecinin sürüncemede bırakıldığı görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye her sabah yeni bir güne, bir CHP belediye yönetimine yönelik operasyonla başlıyor. Aynı zamanda son iki aydır her gün, yeni çözüm sürecine ilişkin “oyalamak, oyalanmak” tartışmalarıyla güne merhaba diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">DEM Parti yetkilileri sürekli olarak Meclis Komisyonu raporunun gereği olan yasaların zaman geçirilmeden çıkarılması çağrısı yaparken; iktidar çevreleri, bu yasaların çıkarılması için silah bırakma sürecinin tamamlanması ve bunun güvenlik kurulları tarafından teyit edilmesi gerektiğini öne sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Şam yönetimi ile PYD yönetimi arasında bir anlaşma ihtimalinin güçlenmesi ve İran merkezli çatışma riskinde Kürtlerin bir tehdit unsuru olma ihtimalinin zayıflaması sonrasında, iktidar açısından seçimlerde Kürt siyasal hareketinin potansiyel bir risk oluşturduğu görülüyor. Bu durum, iktidar partisinin kendisi için siyasal “beka”&nbsp; sorunu. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni çözüm süreci ya da PKK’nin silahsızlandırılması meselesinin, iktidar tarafından seçimlere endeksli bir takvim ve yaklaşımla ele alınacağı yönündeki görüşler giderek daha fazla kabul görüyor. PKK’nin silahsızlandırılması ve Kürt sorununun silahsız siyasal mücadele zeminine taşınması sürecinin, iktidar partisinin seçim hesaplarının bir parçası hâline gelmesine rıza gösteren bir anlayış her geçen gün güçleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürecin başında birçok siyasal çevre ve kişi tarafından dile getirilen “yeni süreç, seçimleri kazanmakla sınırlı, demokratikleşmeyi içermeyen bir süreçtir” görüşünü büyük ölçüde doğrulayan bir tablo ortaya çıkmış görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Bunlar Türkiye’nin siyasal kilitlenme ve toplumsal çözülme süreci ile &nbsp;Orta Doğu’nun yeniden dizaynı süreciyle eş zamanlı olarak gelişiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Toplum ve siyasal muhalefet açısından, Ankara’nın siyasi krizi derinleştirme ve toplumsal çürümeyi büyütme potansiyelinin yeterince fark edilmediği bir süreçten geçiliyor ve kritik bir eşikte bulunuluyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim CHP’ye karşı iktidarın, yargı eliyle yürüttüğü çok yönlü siyasi operasyonların seçmen iradesini yok eden ve seçimleri anlamsızlaştıran bir noktaya gelmiş olması da yeterince toplumsal bilince çıkarılabilmiş değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ülkenin siyasal bekasını belirleyen ise iktidarın ama muhalefet karşı süpürme ve Kürt meselesinde oyalanma/oyalama siyasetleri. Yani CHP’li belediyelere yönelik operasyonlar siyaset dışına etme ile oyalanma ve oyalama taktikleriyle Kürt seçmenini muhalefetten uzaklaştırmayı, birbirinde yalıtma hedefleyen süreç yönetimi. Bu yaklaşım, PKK ve Kürt sorununun çözüm ihtimalini oya tahvil etme anlayışını yansıtıyor..</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu siyaseti geçersiz kılacak olan ise CHP ve DEM Parti yönetimlerinin, bu iki hayati siyasal sorun karşısında ortaklıklarını güçlendirmeleri ve bunu diğer muhalefet partilerine doğru genişletmeleridir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CHP, Meclis Komisyonu raporunun 6. ve 7. maddelerinin gereğinin bir an önce yürütme tarafından yerine getirilmesi için zorlayıcı bir siyaset üretmek zorundadır. DEM Parti ise CHP’ye yönelik siyasal operasyonlara ve seçmen iradesinin gaspına karşı daha etkili bir duruş sergilemelidir</strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Bu iki sorunu birbirinden kopuk değerlendiren ya da birini diğerine göre daha önemsiz gören her yaklaşım, istemeden de olsa ülkenin beka sorununa katkı sunmuş ve iktidarın muhalefet saflarını bulanıklaştırma çabalarını kolaylaştırmış olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Antalya Diplomasi Forumu ile aynı günlerde, İspanya’nın Barselona kentinde Başbakan Pedro Sanchez’in ev sahipliğinde Küresel İlerici Seferberlik (GPM) toplantısı yapıldı. Türkiye’den CHP Genel Başkanı Özgür Özel ve DEM Parti Eş Başkanı Tülay Hatimoğulları katıldı. Toplantının gündemi, dünyadaki olumsuz gidişata karşı sol, sosyal demokrat ve sosyalist partiler arasında iş birliği ve dayanışmayı güçlendirmek, kapitalist küresel düzene karşı ortak stratejiler geliştirmekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP ve DEM Parti’nin, AK Parti’nin bu stratejisini boşa çıkaracak bir siyasal yaklaşım geliştirmeleri; hem Tom Barrack’ın Türkiye’yi de kapsayan öngörülerinin yanlışlığını ortaya koyacak hem de Barselona’daki arayışlara somut bir katkı sunacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin içinde bulunduğu mevcut siyasal durum ve toplumsal-siyasal güç dengeleri, CHP ve DEM Parti yönetimlerinin güncel politik yönelimlerini,&nbsp;&nbsp; en azından tek adam yönetimine son verecek seçim taktikleri açısından bir an önce gözden geçirmelerini zorunlu kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başka çıkış yolu görünmüyor. Kürt sorunu bağlamında silahsız çatışma çözümünün müzakeresine geçişinin ve CHP’ye karşı geliştirilen, tarihte benzeri görülmeyen yargı operasyonlarını durdurulmasının sigortası, bu iki partinin ortaklaşma mücadele zeminlerinin daha güçlü kılınmalarıdır. &nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ulkenin-bekasi-chp-dem-parti-iliskisi-1776696570.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Köksüzlüğün Anatomisi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/koksuzlugun-anatomisi-13129</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/koksuzlugun-anatomisi-13129</guid>
                <description><![CDATA[Bugün köksüzlük artık bir istisna değil, çağın görünmez normudur. İnsanlar yerlerinden edilmeden de köksüzleşebiliyor; modern hız ve yüzeysellik içinde kalıcı aidiyetler birer yük gibi algılanıyor. Oysa kök, sadece geçmiş değil; insanın kendini tanıdığı ve varlığını sürdürdüğü yegâne zemindir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İnsan, kök salmadan var olamaz; çünkü insan, anlamla, bağlarla ve aidiyetle ayakta duran bir varlıktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ancak modern dünya, insanın bu en temel ihtiyacını karşılamak yerine, onu sistematik biçimde aşındırır. Simone Weil’in Kökler (L’Enracinement) adlı eseri, bu aşınmanın yalnızca bir çözülme değil, aynı zamanda yapısal olarak üretilen bir kopuş olduğunu gösterir. Bu kopuş, bireyin yalnızca toplumsal bağlarını değil, aynı zamanda kendisiyle kurduğu ilişkiyi de zayıflatır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Weil için köksüzlük, yalnızca sosyolojik bir sorun değil; doğrudan insan ruhunun yapısına yönelen bir yıkımdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İnsan, ancak bir topluluğun, bir geleneğin ve anlamlı bir faaliyetin içinde var olabilir. Bu bağlar ortadan kalktığında geriye yalnızca yönünü kaybetmiş bir varlık kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Weil’in analizinin merkezinde “ruhun ihtiyaçları” yer alır. Ona göre insan ruhu, tıpkı bedeni gibi belirli koşullara ihtiyaç duyar. Bu ihtiyaçlar karşılanmadığında yalnızca bireysel bir eksiklik değil, toplumsal bir çöküş başlar. Weil bu ihtiyaçları çift yönlü kavramlar üzerinden tanımlar: düzen ve özgürlük, itaat ve sorumluluk, eşitlik ve hiyerarşi, güvenlik ve risk, mülkiyet ve kolektif aidiyet.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu kavramlar arasında bir gerilim değil, bir denge vardır. Ancak modern dünya bu dengeyi kurmak yerine, bu çiftleri birbirinden koparır. Özgürlük, bağlardan kurtulmak olarak yeniden tanımlanır; eşitlik, farklılıkların silinmesiyle karıştırılır; düzen ise mekanik bir yönetime indirgenir. Tam da bu noktada köksüzlük ortaya çıkar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ancak bu köksüzleşme yalnızca bir sonuç değildir; belirli araçlar ve mekanizmalar aracılığıyla sistematik olarak üretilir.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Modern dünya, köksüzleştirmeyi çok katmanlı yapılar üzerinden gerçekleştirir:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Sanayileşme ve emek rejimi:&nbsp; </strong>Sanayi toplumuyla birlikte insan, üretim sürecinin içinde yer almaya devam eder. Ancak anlam ve düşünce dünyasının dışına itilir. Weil’e göre işçi, yaptığı işin sadece fiziksel bir parçasıdır. Fakat o işin neden yapıldığına ya da nasıl bir bütünün parçası olduğuna dair bir bağ kuramaz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu durum, insanın yalnızca emeğine değil, dünyaya olan aidiyetine de yabancılaşmasına yol açar. İnsan, içinde bulunduğu dünyanın işleyişine katılır ancak o dünyanın anlamına dahil edilmez.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Benzer bir kopuş köylüler için de geçerlidir. Toprakla kurulan tarihsel bağın çözülmesi, insanın mekanla kurduğu ilişkinin kırılması anlamına gelir.&nbsp; Aynı zamanda Weil’e göre, köylülere ruhsal bir ev inşa ederek onları düşünce dünyasına dahil etmeliyizdir. Çünkü köylüler, düşünce dünyasından dışlandıkları için düşünmeyi bırakırlar ve günü birlik hayatlara dönüşürler. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Ulus Devlet, bürokratikleşme ve merkeziyetçilik</strong>:&nbsp; Weil’e göre insanın kök salabilmesi için somut ve yaşanabilir bağlara ihtiyacı vardır. Mahalle, topluluk, gelenek ve ortak yaşam pratikleri gibi…Ancak modern ulus devlet, bu somut bağların yerine soyut bir aidiyet biçimi koyar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İnsan artık belirli bir topluluğun parçası olmaktan çok, geniş ve çoğu zaman erişilemez bir yapının ‘‘vatandaşı’’ haline gelir. Bürokratik düzen, bireyi bir hikayenin parçası olmaktan çıkarır ve onu bir kayıt, bir numara haline indirger. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu durum, bireyin kendisini anlamlı bir bütünün içinde hissetmesini zorlaştırır. Çünkü aidiyet artık yaşanan bir deneyim değil, dayatılan bir kimlik haline gelir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Özellikle totaliter rejimlerde devlet ve lider sevgisinin geçerli olan tek sevgi tipi olması bu durumun bir üst aşamasıdır. Olabilecek tüm sevgi türleri yok edilerek lidere ve ulusa olan&nbsp; bağlılık kutsallaştırılır. Devlet sevilebilecek her şeyi öldürüp ortadan kaldırırsa, o ülkede yaşayanlar sadece devleti sevmeye mecbur bırakılırsa, manevi bir azapla beraber köksüzlük meydana gelir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Eğitim ve kültürel standartlaşma:</strong> Weil, köksüzleşmenin yalnızca ekonomik ya da siyasi değil, aynı zamanda kültürel bir süreç olduğunu vurgular. Eğitim sistemleri, bireyi yaşadığı toplumun anlam dünyasına dahil etmek yerine, onu bu dünyadan koparan soyut bilgiyle donatır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İnsan kendi tarihine, kültürüne ve topluluğuna yabancılaşır. Düşünme, anlam kurma ve bağ geliştirme kapasitesi zayıflar. Böylece birey, yaşadığı dünyanın içinde olmasına rağmen, ona ait hissetmez. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Modern h</strong><strong>ız ve parçalanma: </strong>&nbsp;İnsan, süreklilik ve derinlik yerine hız ve yüzeysellik içinde yaşamaya başlar. Bu da kalıcı aidiyetleri zayıflatır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu süreçlerin ortak sonucu, bireyin geçmişiyle, mekânla ve toplulukla kurduğu bağların çözülmesidir. Böylece insan, kendi hayatının öznesi olmaktan çıkar ve yönlendirilmeye açık hale gelir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada Hannah Arendt’in totalitarizm analizleriyle güçlü bir kesişim ortaya çıkar. Arendt’e göre totaliter rejimler, yalnızlaşmış ve köksüz bireyler üzerine kurulur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Çünkü k</strong><strong>ö</strong><strong>klerinden kopmuş insan, anlamı dışarıdan verilen ideolojilere daha kolay teslim olur.Totaliter y</strong><strong>ö</strong><strong>netimler bu nedenle k</strong><strong>ö</strong><strong>ksüzleşmiş insanlara ihtiyaç duyar. Bağlarından koparılmış birey, direnç üretmez; yalnızca uyum sağlar.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Weil’e göre köklerinden koparılmış bir ruh hasta bir ruhtur. Bu hastalık yalnızca bireysel değil, bulaşıcıdır; tüm toplumu etkiler. Ona göre; köksüzleşmenin ilk sonucu, toplumsal bir durgunluktur. İnsanlar itiraz etmez, direnmez ve mücadele etmez. Weil, Fransa’nın İkinci Dünya Savaşı öncesindeki durumunu buna örnek olarak gösterir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Köksüzleşmenin diğer sonucu&nbsp; ise ‘‘başkalarını köklerinden etme eğilimi’’ dir. Almanya örneğinde bu durum açıkça görülür. Devlet, sevilebilecek her şeyi ortadan kaldırmış ve bireyi yalnızca devlete bağlamıştır. Bu boşluk sahte aidiyetlerle doldurulmuştur.</span></span></span></p>

<h5><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#243f60"><span style="color:black">Naziler, tüm toplumu kapsayan politikalar üretmiş, işçilere işçi, köylülere köylü, burjuvaya da burjuva gibi gözükmeyi başarmıştır. Bunu bir başarı olarak değerlendiren Weil, Nazilerin kötü amaçlar için yarattıkları&nbsp; bu sahte durumu,&nbsp; iyi amaçlar için oluşturulması gereken bir durum olarak görmüştür. </span></span></span></span></h5>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yahudiler açısından ise&nbsp; köksüzlük tarihsel bir süreklilik taşır. Diaspora ve dışlanma, onların belirli bir bölgede kök salmasını sürekli olarak engellemiştir. Ancak buna rağmen varlıklarını sürdürebilmeleri, güçlü kimlik ve anlam bağları sayesinde mümkün olmuştur. Bu da anlam ve değer sayesinde, bir vatana sahip olunamsa dahi, köklenmenin mümkün olabildiğini göstermiştir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün karşı karşıya olduğumuz durum daha farklıdır. Artık köksüzlük belirli bir topluluğa özgü bir kader değil, modern dünyanın geneline yayılmış bir norm haline gelmiştir. İnsanlar artık zorla koparılmıyor; köksüzlüğe alıştırılıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Bugün k</strong><strong>ö</strong><strong>ksüzlük, g</strong><strong>ö</strong><strong>rünmez bir süreçtir. İnsanlar yerlerinden edilmeden, bağlarından kopmadan da k</strong><strong>ö</strong><strong>ksüzleşebilmektedir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Köksüzlük artık bir istisna değil, çağın normudur. Ancak bu normallik, tehlikenin görünmezleşmesidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Çünkü k</strong><strong>ö</strong><strong>klerinden koparılmış insan yalnı</strong><strong>zca y</strong><strong>ö</strong><strong>nünü kaybetmez; aynı zamanda y</strong><strong>ö</strong><strong>nlendirilmeye razı hale gelir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Modern dünya bize hareket etmeyi öğretti ama kök salmayı unutturdu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Simone Weil’in ‘‘<em>K</em><em>ö</em><em>kler</em><em>’’&nbsp; </em>kitabı işte tam da unutulan şeyi hatırlatıyor. İnsanın yalnızca haklara değil, köklere de ihtiyacı vardır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü kök, sadece geçmiş değildir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kök, insanın kendini tanıdığı, anlamlandırdığı ve varlığını sürdürdüğü zemindir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve bu zemin kaybolduğunda, insan yalnızca yerinden edilmez. Kendinden de uzaklaşır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün yaşadığımız şey belki de tam olarak bu:<strong> YER DE</strong><strong>ĞİŞTİ</strong><strong>REN DE</strong><strong>Ğİ</strong><strong>L, Y</strong><strong>ÖN</strong><strong>Ü</strong><strong>NÜ KAYBEDEN İ</strong><strong>NSANIN H</strong><strong>İKAYESİ. </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Köklerinden koparılan insan, artık neye ait olduğunu bilmeyen ama sürekli bir yere ait olmaya çalışan bir varlığa dönüşür. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve belki de en büyük yoksulluk, bir insanın evsiz kalmasız değil, kendine ait ait bir anlamdan mahrum kalmasıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu nedenle kök salmak, yalnızca bireysel değil, siyasal bir zorunluluktur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Düşünmek, sorgulamak ve anlamlı bağlar kurmak, bir tercih değil; bir direnç biçimidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Aksi halde insan yalnızca köksüz kalmaz kendi hayatını yaşamayı da bırakır.</span></span></span><br />
&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 21 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/koksuzlugun-anatomisi-1776609538.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ya bir yol açacağız ya da bir yol bulacağız</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ya-bir-yol-acacagiz-ya-da-bir-yol-bulacagiz-13128</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ya-bir-yol-acacagiz-ya-da-bir-yol-bulacagiz-13128</guid>
                <description><![CDATA[Yargının hiçbir dönemde bu kadar siyasi bir silah olarak kullanılmadığına şahitlik ediyoruz. İmamoğlu ile başlayan, Ümit Erkol ve Onursal Adıgüzel ile süren gözaltı fırtınaları, aslında bir toplumun direnç hattını kırma operasyonudur. Demokrasiyi savunmak, evrensel hukukun siperine girmekle ve 'masumiyet karinesini' yüksek sesle haykırmakla başlar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarihe iz bırakacak günlerden geçiyoruz. Bu belirleme bana Gülek Boğazı ile ilgili efsaneyi hatırlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Akdeniz ile Orta Anadolu’nun bağlantı noktasıdır Gülek Boğazı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki nasıl oluştuğuna ilişkin bir fikriniz var mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben efsanesini bilirim; Yaşar Kemal de, İnce Memed’de, Kör Haydar’ın ağzından anlatır bu efsaneyi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Efsaneye göre İskender, çift başlı atının üstünde, ordusunun başında, Toros Dağlarına kadar gelir. Emir verir askerlerine; “bir yol bulun, geçip gidelim buralardan” der.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Askerler, ararlar, tararlar; ince eleyip sık dokurlar ama bir yol bulamazlar. Görkemli kayalıklar, geçit vermez haldedir. Dağ aşılacak, kayalıklar geçilecek gibi değildir. Gelip, İskender’de dediler ki, “bu dağı aşmanın, bu kayalıkları geçmenin mümkünü çaresi yok; geri dönelim”.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İskender, “dönmek de ne söz” der, itiraz eder. Atının kulağına bir şeyler fısıldar, sonra gözlerinden öper ve yıldırım gibi gider kayalıklara doğru. Kılıcından yedi kez şimşek gibi ateş çıkar. Dağ gümbürder ve ikiye bölünür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rivayet edilir ki geçidi açan İskender, kılıcıyla kayalara, Gülek Boğazını açtığını yazar. O yazı, hala durur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>ANLATILAN BİZİM ÖYKÜMÜZDÜR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu efsanede de anlatılan bizim öykümüzdür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vazgeçme ile karşı durmanın; boyun eğme ile kafa tutmanın; bencillikle diğerkâmlığın mücadelesini içerir bu öykü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zor günlerden geçiyor Türkiye. İktidar artık yönetemiyor; halk da bu iktidar tarafından artık yönetilmek istemiyor. Bu nedenle “iz bırakacak günler” şeklinde tanımlıyorum bu günleri. Ekonomik, sosyal ve siyasal bunalımın her geçen gün arttığı bu koşullarda, karşımıza Toros Dağları gibi aşılmaz; o kayalıklar gibi geçilmez engeller çıkabilir, çıkıyor da.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Efsanede anlatıldığı üzere ya İskender’in askerleri gibi geri döneceğiz ya da İskender gibi o aşılmaz görünen dağları, o kırılmaz sanılan kayaları parçalayıp yolumuzu açacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">19 Mart 2025’de, İmamoğlu ile başlayan gözaltı ve tutuklamalar süreci hız kesmeden sürüyor. Geçen hafta “incir çekirdeğini doldurmaz” bir nedenden ötürü CHP Ankara İl Başkanı Ümit Erkol tutuklanmıştı. Ona ilişkin tepkiler daha dinmeden bu kez Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel gözaltına alındı. Bu yazının yayınlanacağı ana kadar neler olur, bilinmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bildiğim, tarihin, geleceğin aynası olduğu gerçeğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu topraklar nice saldırılar gördü; küresel hükümdarlar, bu topraklara ilişkin nice senaryolar yazıp uygulamak istedi. Hatta saldırganlar da, küresel hükümdarlar da, buranın, o güzelim ikliminin kenarına köşesine gizlenmiş işbirlikçiler de buldular kendilerine…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama direniş ruhunu hesap edemediler. Fuzuli, Anadolu insanı için, “zarif insanlar ve ruh papağanımın aynası” tanımı yapar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>ZARİF İNSANLARIN ÜLKESİDİR BURASI, DİRENİŞLE TANIMLANAN…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fuzuli’nin, “Anadolulu dedik ya, mesele anlaşılıyor” dediği bu toprakların ruhunda direniş var. O direniş ruhudur, Ahi Evran’da karşılık bulan; o direniş ruhudur Mustafa Kemal’i Samsun’a ayak bastırıp, Amasya’da “Anadolu İhtilalinin Bildirisi”ni okutan.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dönelim bugüne…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ülkenin özgürlükçü, demokratik ve laik bir ülke haline gelmesi için mücadele hattının ön kısmında, “muhalefetin amiral gemisi” konumundaki CHP var. Yürütülen bu operasyonların hemen tümünün arka planında, CHP’nin direncinin kırılması yatıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiç kuşkusuz, soruşturulacak şeyler varsa elbette soruşturulmalı ama bir insana yönelik suçlamanın sübuta erebilmesi için iddia edilenin yargı kararı haline dönüşebilmelidir. Aksi halde kimse, bir iddia nedeniyle kamuoyu önünde suçlanamaz; suçlu ilan edilemez. Yargılama sonuçlanana dek herkesin masum olduğu gerçeği unutulmadan, hukukun evrensel ilkelerini yüksek sesle dile getirerek, iktidarın hukuku, siyasetin üstünde silah olarak kullanmak istediğini deşifre etmemiz gerektiği açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu ülkenin toplumsal muhalefeti çok baskı gördü; 12 Mart, 12 Eylül gibi idamlarla sonuçlanan süreçler yaşadı. Siyasetin abluka altına alındığı dönemler olmuştu ama yargı hiçbir zaman bu kadar abluka altına alınmamıştı. Dolayısıyla demokrasiyi savunmak, hukuku savunmakla başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürecin, karanlığa doğru sürüklenmek istendiğini görüyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne yapmalı o zaman?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir yol bulmak, bir yol açmak, örgütlü siyasetin işidir. Bunun için ihtiyacımız olan Nazım Hikmet’in dizelerinde olduğu gibi “akarsu gibi umutlu, buğday tanesi gibi cesur” olmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Korku iklimi, cesaretle aşılır çünkü…</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ya-bir-yol-acacagiz-ya-da-bir-yol-bulacagiz-1776609373.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dindar ve kindar nesil yetiştirme amacı çok çok kötü de, CHP ne diyor?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dindar-ve-kindar-nesil-yetistirme-amaci-cok-cok-kotu-de-chp-ne-diyor-13126</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dindar-ve-kindar-nesil-yetistirme-amaci-cok-cok-kotu-de-chp-ne-diyor-13126</guid>
                <description><![CDATA[Mesele 'dindar nesil' mi yoksa 'Kemalist nesil' mi yetiştirmemiz gerektiği değildir; asıl mesele devletin 'nesil yetiştirme' yanlışına düşmesidir. CHP ve iktidar arasındaki müfredat kavgası, aslında aynı yöntemlerin (inculcation) farklı içeriklerle yarıştırılmasından ibarettir. Oysa laik ve demokratik bir hukuk devletinde, ne din ne de resmi ideoloji tarih dersinin içinden koparılıp birer 'dayatma dersine' dönüştürülemez.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Urfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan facialardan sonra nedense akıllara yine eğitim-öğretim sistemi geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Nedense” ifadesini kullandım çünkü bizde yaşanan eğitim faciası kronik, hükümetler üstü, adeta bir devlet politikası faciası, krizlerde akla gelmesi bana hep tuhaf gelir, çünkü aslında akıldan hiç çıkmaması gereken bir alan bu.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şunu da belirtmek isterim yazımın hemen başında, her meseleye “her işin başı eğitim” diyen zihniyete pek yakın değilimdir, ilk bakışta çelişki gibi gözükebilir yazının en başında yazdıklarımla ama umarım yazının sonunda muradımı anlatmış olurum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okul kavramından ne bekliyoruz, Milli Eğitim Temel Kanunun amaç maddesi ile bir meselemiz var mı, benim vardır mesela, öncelikle bunun netleşmesi gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu konuda da ben daima öğretim kavramını eğitim kavramına tercih etmişimdir, insanların çocuklarını okula eğitilmeleri için değil, çok farklı alanlarda bilgilendirilmeleri amacıyla göndermelerinin gerektiğini düşünürüm, eğitim kavramı altında ima edilen şeylerin daha ziyade ailenin, toplumun, mahallenin, çevrenin işi olduğunu düşünürüm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa, bizim milli eğitim sistemi, buradaki milli kelimesini bile tartışmamız lazım, matematiğin, yabancı dilin, fiziğin, hatta tarihin millisi olmaz, olmamalı, latince kökenli “inculcation” kavramı üzerine inşa edilmiştir, “inculcation kelimesi ise latince “inculcare” fiil kökeninden geliyor, anlamı ise “içine basmak, ezmek, damgalamak, ısrarlı tekrarla zorla kabul ettirmek, zihne kazımak”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben kendi çocuğumu okula iyi matematik, iyi yabancı dil(ler), iyi fizik, iyi Türkçe (anadil), iyi tarih öğrensin diye gönderirim, kimsenin benim çocuğumun aklına kimi yaklaşımları basmasına, ezmesine, damgalamasına, zorla kabul ettirmesini istemem doğrusu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa, bizim milli eğitim sisteminde matematik dökülüyor, üniversite giriş sınavlarında kırk soruda ortalama doğru sayısı yedi, çok çok az sayıda okul dışında lise bittiğinde yabancı bir dilde kitap okumaları olanaksız, Türkçede de daha de, da eklerini ayırmayı beceremiyorlar, beş yüz kelime ile konuşuyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşin ilginç tarafı ise, esas buraya gelmek istiyorum, eğitim(!) sistemimizde bu büyük facia değil, başka şeyler tartışılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut iktidar üniversite sınavındaki matematik rezaletini, çocukların iki kelime İngilizce cümle kuramamalarını, okuyamamalarını konuşmuyor, işi gücü yeni müfredat diyerek laik devletin okullarında din kültürü ve ahlak bilgisi, Hz. Muhammed’in hayatı, temel dini bilgiler, Kur’an-ı Kerim dersleri okutmayı Türk edebiyatının temel klasik kitaplarını okutmaya tercih ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada, geçerken, bizdeki çok yanlış laiklik anlayışına da değinmek isterim doğrusu, gerçek bir laik devlet herhangi bir inanç için, sünni İslam, Alevilik, Musevilik, Hristiyanlık farketmez, bir kuruş kamu parasının kullanılmasına izin vermeyen devlet sistemidir, Anayasanın ikinci maddesi ile (laik devlet) ile aynı Anayasanın 136. Maddesi (Diyanet İşleri Başkanlığı), liselerde din dersleri bir arada olamazlar mesela.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Din çok önemli bir kurum ama din kurumunun anlaşılması, öğretilmesi yukarıda saydığım din dersleri ile değil (bu konuların öğrenilmesini devlet dışı kurumlara bırakmanın anayasa ile çatışmadan, mesela vakıf kurumları, yollarını bulmamız lazım) haftalık saatleri arttırılacak sosyoloji ve felsefe derslerinde din sosyolojisi, dinler felsefesi bölümleri altında yapılmalıdır diye düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki başlıkta dindar ve kindar nesil yaratma facia projesi karşısında CHP’yi neden sorgulamak gerektiğine değiniyorum?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP ders saatleri ve verilme biçimleri laik bir devletle çatışan din derslerine haklı olarak karşı çıkıyor ama ne öneriyor daha demokratik bir hukuk devleti adına?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir CHP’liden ortaöğretim müfredatından hem din derslerini hem de Atatürk ilke ve inkılapları derslerini beraber kaldıralım fikrini işittiniz mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden din dersleri ile Kemalizm derslerini aynı kefeye koyuyorsun diye sorarsanız, her iki dersin (!) ele alınış biçiminin benim eleştiri kalkış noktam olan “inculcation” (kafaya zorla, ısrarlı tekrar ile sokmak, damgalamak) kavramına denk düştüğünü düşündüğüm için diyebilirim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küçük bir anı: 2000’lerin hemen başı, 28 Şubat havası esiyor, ben de Bahçeşehir Üniversitesi İşletme Fakültesi dekanıyım, programı yeni yapıyorum, karşıma YÖK’ün mecburi Atatürk İlke ve İnkılapları dersi çıkıyor, beni aşan bir konu ama bir formül ürettim, bu dersi vermek için lise arkadaşım Galatasaray Üniversitesinden çok iyi bir tarih profesörünü davet ettim (iznini almadığım için adını veremiyorum), sağ olsun kabul etti, ben de dersi lütfen çok kaliteli bir 20. Yüzyıl Türkiye tarihi dersi olarak verelim dedim, anlaştık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sene sonunda YÖK’ten müfettişler geliyor, ders müfredatına ve derslerin syllabus’lerine bakıyorlar, benle görüşmek istediler, gittim tabii, Allah için çok kibar insanlardı, bana “Hocam, sizle, dersi (Atatürkçülük) veren hoca ile, çok iyi tanıyoruz ve seviyoruz sizleri, bir sorunumuz yok, dersin içeriği de çok akademik ama bu dersin konulmasının amacı bu içerik değil, amaç başka, bu içerik için başka ders açın” dediler. Ne demek istediğimi anlatabiliyorum değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Atatürk ve dönemi tarihimizin en önemli bölümlerinden biri ama bu konuyu ayrı bir ders ve üstelik “inculcation” temelli bir ders olarak değil iyi verilecek tarih derslerinin bir bölümü, isterseniz ağırlıklı bir bölümü olarak verelim, özel bir ders açmayalım. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lütfen çocuklarımıza iyi matematik, fizik, iyi yabancı dil, iyi tarih, felsefe, sosyoloji öğretelim ama “inculcation” temelli inanç ve resmiyet kokulu konuları devlet sistemine sokmayalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki yanlışı yarıştırmayalım, kendimizi de asla ikisinden birinin yanında durma mecburiyeti içinde hissetmeyelim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kolay iş değil farkındayım ama mesafe alacak isek zaten zoru başarmak zorundayız.&nbsp;&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesele dindar ve kindar nesil yetiştirme ile Kemalist nesil yetiştirme yarışı, hangisinin daha iyi olduğu değildir, mesele nesil yetiştirme yanlışına düşmemektir. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bırakın nesiller evrensel hukuk ilkeleri çerçevesinde özgürce kendi yollarında gitsinler.&nbsp; &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/dindar-ve-kindar-nesil-yetistirme-amaci-cok-cok-kotu-de-chp-ne-diyor-1776608893.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Rober Hatemo haklıydı</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/rober-hatemo-hakliydi-13125</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/rober-hatemo-hakliydi-13125</guid>
                <description><![CDATA[Çocuğun sorumluluğunu veliye, hatasını öğretmene yükleyen bu yeni düzen; aslında 'birey' olmayı yanlış anlayan bir toplumun eseridir. Ödevini yapmamanın hesabını ödemeyen, kural ihlalini 'ayrıcalık' sanan çocukların büyüdüğü bir dünyada; poligonlarda 'heves alan' mermilerin okullarda patlaması bir tesadüf değildir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu korkunç ambiyansta kitle iletişim araçlarından ve yeni medyadan ne kadar uzak durmaya çalışsam da elimizdeki telefonlar ile bu durum her geçen gün daha da imkansızlaşıyor. Günlerdir düşünüyorum “Buna nasıl bir önlem alabilirim?” diye ama bunu düşünürken bile görüyorum ki elimde telefon ve ben “Reels” kaydırıyorum. Hem de hiçbir şey anlamadan, görmeden, algılamadan. Eminim size de oluyordur “Bir şeyler izliyorum ama hiç anlamıyorum, görmüyorum.” hissi. İşte sanırım tam bu noktada insanın “Burada bize bir şey yaptırılmaya çalışılıyor.” demesi gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz günlerde Sevgili <strong>Rober Hatemo</strong>’nun bir açıklamasına denk geldim yine bu “Kaydırmacalı” anlarımdan birinde. (“Kaydırmacalı” eski yazılarımdan birinin de ana konusu bu arada, meraklısı okuyabilir.) Hatemo açıklamasında 2012 yılında öldüğünü düşündüğünü söylüyordu. Bu beyan beni o anda da çok etkilemişti ve birkaç gündür de beynimde dönüp duruyor. Oldukça metaforik bir açıklama. Ciddi meseleleri romantize etmekten nefret ettiğimi düzenli şekilde yazılarımı okuyanlar hatırlar; kadın cinayetleri, fanatizm, şiddet, çocuklar vs gibi konularda özellikle yapılan “Melek oldu” gibi sosyal medya paylaşımları midemi bulandırır. Olayın ciddiyetini kaybetmesine çanak tutan bu saçmalıklar iletişimin de geldiği noktayı bize gösteriyor aslında. O nedenle Hatemo’nun açıklamasını da “Evet, insanlığımız öldü” gibi romantik bir dille ve bakış açısı ile ele almayacağım fakat bu Hatemo’nun haklılığından bir şey kaybettirmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2012’den sonra olanları düşündüğümüzde gerçekten de dünyanın yavaş yavaş bir cehenneme dönüştüğünü hepimiz görüyoruz ve eminim hepimiz bu konuda hemfikiriz. Olayın şurasını kaçırıyoruz ama: madem öldük ve cehennemi yaşıyoruz; demek ki cehenneme layık birer insanlık yaşamışız. Kimse olaya bu açıdan bakmıyor ne yazık ki.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ülkemizin gündemine bomba gibi düşen olaylara baktığımızda gerçekten de cehennemden bir farkı yok. Hatta tüm dünyaya baktığımızda. Ne kadar basit bir denklem aslında: dün açılan Hürmüz Boğazı bugün kapatılıyor. Kim neyin üzerinden para kazandı mesela oyuncağa dönen kurlardan, petrol fiyatlarından; ancak şeytanın aklına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>AMERİKAN RÜYASI</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir okulu elinde silahla basmak da ancak şeytanın aklına gelecek bir kurgu. Yıllardır Amerika ile özdeşleşmiş olan <strong>“School Shootings”</strong>in ülkemize sıçradığını görmek beni maalesef şaşırtmadı. Her anlamda kendi özünden ayrılan ve <strong>“Batılı”</strong> değerleri kendine entegre etmeye çalışan bir ülke için sıradan bir gelişme.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fakat beni asıl üzen, yine ve yine her kafadan bir ses çıkması durumu. Her durumda olduğu gibi sonuca neden olan bir <strong>Günah Keçisi</strong> arama refleksi. Biraz da kendimize bakalım, bakalım:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan ilişkilerinin geldiği <strong>nokta</strong> üzerinde çok fazla kafa yoruyoruz; bu gereksiz. Bunun analizini yapmak bir başarı değil. Çünkü insan ilişkileri <strong>süreçlerde</strong> şekillenen bir sistem. “Neredeyiz?” diye sormak yerine “Buraya nasıl geldik?” şeklinde sormamız gereken sorular bizi çok rahatsız edecek evet ama asıl cevaplar orada. Her zaman arkasında durduğum gibi, yine söyleyeceğim ki insan ilişkilerinin dönüşümünü anlamaya çalıştığımız noktalarda elli yıl, yüz yıl gibi süreçler çok kısa süreçlerdir. İnsanoğlu bir sabah uyandığında katil olmaz, bir sabah uyandığında “Ben bu dünyadan nefret ediyorum.” demez. Hepsi bir süreçtir. Malum olayda görev alan sağlık personelinin arabasında ağlarken video çekip bunu paylaştığı görüntüleri izlerken, bunu süreçle beraber ele almamız gerekir. Çünkü hiçbir insan bir sabah uyanıp “Ben bir video çekip paylaşırsam gündem olurum.” gibi bir motivasyonla uyanmaz. Yıllar içerisinde buna güdülenmiştir. O nedenle olayları kavrayabilmek için çok çok gerilere gitmemiz gerekiyor. Bizim ölümümüz ne zaman başladı, buraya bakmak gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şahsi kanaatimce bizim ölümümüz kendi <strong>özdeğerlerimizi</strong> terk ettiğimiz an başladı. Bunlardan utandığımız, utandırıldığımız an başladı. “Saygı” denen kavramın-ki insan ilişkilerinin çimentosu olduğunu düşünüyorum-terk edilmesi ile başladı. Bunu tam da “Liberalizm” denilen ideolojinin ekonomik bir terim olmaktan çıkıp insan ilişkilerine sirayet ettiği dönemde görebiliyoruz. Biz “bireysel” olmayı, “birey” olmayı çok yanlış anlayan bir toplumuz ne yazık ki. Örneğin çocuk yetiştirirken “O bir birey, kendi istekleri var” şeklinde bir argümanı 5 yaşındaki çocuk için kullandığımızın pek farkında olmuyoruz. 5 yaşındaki çocuğun mantıklı karar verebileceğini düşünecek kadar ne ara aklımızı yitirdik, asıl nokta sanırım burası. Bir anne olarak çok üzüldüğüm başka bir nokta da şu, biz bunu kendi evlatlarımıza ne kadar yapmaya çalışsak da maalesef “Çoğunluğun Tiranlığı”na maruz kalıyoruz. Günlerdir öğretmen-veli tartışmalarını okuyoruz. Öğretmenler kendilerine bir saygının kalmadığı konusunda haklılar, sonuna kadar destek veriyorum. Fakat biraz çuvaldızı da kendimize batıralım. Kendi öğrencilik dönemlerimi hatırlıyorum-ki öğretmen çocuğuyum aynı zamanda-kimsenin bana “Ödevlerini yaptın mı?” diye sorduğunu hatırlamıyorum. Veya çantamı annemin-babamın hazırladığını bilmem. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir şiir ezberlemek için televizyonun izlendiği ve soba olan tek odadan çıkıp evin soğuk bir odasında kendi kendime yüzlerce tekrar yapardım çünkü o benim sorumluluğumdu; annemin veya babamın değil. Annem, babam beni sadece sabah uyandırmakla mükellefti, geri kalanı benim sorumluluğum. Fakat şu an maalesef ki öğrencinin tüm sorumluluğu evde veliye yüklenmiş durumda: “Ödevleri yaptıralım, kontrol edelim.” gibi. Hayır, bu benim sorumluluğum değil; bunu yapmak öğrencinin, kontrolünü yapmak öğretmenin sorumluluğu. Ben akıllı telefon kullanmak zorunda ve öğretmen ile 7/24 irtibata geçmek zorunda değilim, ki geçmemeye çalışıyorum da. Bu nedenle “İlgisiz veli” olarak algılandığımın da farkındayım; önemli değil. Çoğu zaman çocuğuma da “Ödevlerini yapmak istemiyorsan yarın sabah bunun sorumluluğunu sen alacaksın” diyorum fakat buna müdahale etmediğim günlerin sabahında ben okuldan uyarı alacağım “Oğlunuz ödevlerini yapmadı” diye. Ben isterdim ki, yapmasın. Bir gün, iki gün, üç gün yapmasın ama bunun hesabını da ödesin. Bana bu bildirilsin tabii ki ama yapmış olduğu veya yapmamış olduğu şeylerin sonucunu yaşayacağını öğrensin. Düşük not alsın ama sorumluluk sahibi olmayı öğrensin. Ben isterdim ki hiçbir veli arkadaşım çocuklarının ödevlerine müdahale etmesin, hepsi kendi çabasıyla yapsın veya yapamasın. Yine ben isterdim ki bütün veli arkadaşlarım çocuğu kendi sorumsuzluğu nedeniyle düşük not aldığında öğretmene kafa tutmasın. Her evde “Öğretmenin doğrusunu bilir” denebilsin. Bu konuyu neden okul, öğretmen ve veli durumuna indirgiyorum? Çünkü bir toplum burada şekilleniyor. Biz evde evet, çoraplarını kirliliğe atmadığı takdirde onların yıkanmayacağını öğretiyoruz fakat toplu yaşam alanlarında farklı davranış biçimleri ile karşılaşan çocuk bocalamaya başlıyor. Kendisine çizilmiş olan sınırların, başka çocuklar tarafından delik deşik edildiğini gören çocuk kendi ailesine düşman olmaya başlıyor. Emin olun sizin, okul “Veliler bugünden sonra okula lütfen gelmesin” dediği kreşlerde okula gitmeye devam eden anne-babaların yapmış olduğu şey bile çok ciddi bir saygısızlık ve sorumluluk türü. Bu davranışın başka bir anne-baba ve çocuğu arasındaki bağa ne kadar zarar verdiğini umursamadığınız için, <strong>saygısızlık.</strong> “Aman ne var bunda?” diyeceğiniz her kuraldışı davranış insan ilişkilerinde bir kartopu etkisine neden oluyor. Bu bireysellik değil; çok üzgünüm, bu saygısızlık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görüyorsunuz ki bir baba da “Aman ne var bunda, çocuğumu poligona götüreyim” demiş. Eminim ki bu olayın da öncesinde birçok “Aman ne var bunda” yaşanmıştır. Yine sonuç düşünülmeden, sürecin farkında olmadan birçok şey halı altına süpürülmüştür. Babanın ifadesinde de gördüğümüz üzere çocuğun “zeki” oluşu birçok şeyi bertaraf etmiş ama sosyal hayatta var olabilecek bir birey yetiştirilememiş. Sorumluluk verilmemiş, yapmış-yapmamış olduğu davranışların hesabı sorulmamış. “Ama onun babası emniyet mensubu” denilerek birçok şey görmezden gelinmiş. Bunlar günlerdir defalarca konuşuldu zaten, daha fazla uzatacak değilim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu olay sonucunda yaşanan kayıplar, hayatı evladının mezarı ile birlikte toprağa verilen anne-babalar; hepsi bir yana, insan ilişkilerinin artık gelmiş olduğu nokta gerçekten de bir “Ölüm” durumu. Maalesef ki biz yarın yine bu dünyaya uyanmayacakmışız, sanki yetiştirdiğimiz evlatlarımızın yapmış olduğu her şeyin mimarı biraz da biz değilmişiz gibi hoyratça yaşıyoruz. Bu dünyaya fiziki olarak yeterince zarar vermiyormuşuz gibi bir de insanlığın en çok ihtiyacı olan maneviyata her geçen gün vurdukça vuruyoruz. Yaşamayı “Günü kurtarmak” olarak görüyoruz ve evet Rober çok haklı. Ölüm, tam da böyle bir şey olmalı. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/rober-hatemo-hakliydi-1776608555.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Özel ve Kılıçdaroğlu’na çağrı</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozel-ve-kilicdarogluna-cagri-13121</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozel-ve-kilicdarogluna-cagri-13121</guid>
                <description><![CDATA[Görünen o ki, halef-selef olan iki lider, birbirleri ile böylesine önemli bir konuyu yani Erdoğan’ın siyasi mühendislik projesini konuşamayacak kadar mesafeliler. Ya ciddiye almıyorlar ya önemsemiyorlar ya da birbirleri ile gerçek konuşamayacak kadar uzaklaşmışlardır. Ama bir araya gelerek bir anlamda parti içi iç cepheyi güçlendirmeleri mutlak butlan riskini siyaseten azaltabilir. Birlikte verecekleri ortak mesaj, fotoğraf, olası mutlak butlan kararını siyaseten boşa düşürecek bir yol haritası, CHP üzerine planlanan siyasal mühendisliği siyaseten etkisizleştirebilir. Sonuçta mutlak butlan kararı da değil hukuki gerekçesi olsa da siyasi bir karar olacaktır.   ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçtiğimiz günlerde AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan sosyal medyada bir mesaj yayınladı. Mesaj; <em>“Türk demokrasisi önümüzdeki dönemde hak ettiği ana muhalefete kavuşacak.”</em> şeklinde idi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan bu paylaşımını, muhtemelen AK Parti Genel Başkanı kimliği ile yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim, pek çok siyasetçi ve yorumcu, Erdoğan’ın bu paylaşımını CHP’nin 38. Olağan Kurultay ile ilgili istinaf mahkemesinde olan “mutlak butlan” davasının, mevcut yönetim aleyhine sonuçlanacağı yönünde yorumladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ki Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olduğu günden itibaren bu olasılık Ankara kulislerinde yüksek sesle konuşulmaya başlanmıştı. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olası bir mutlak butlan kararı ile 4-5 Kasım 2023’te gerçekleşen ve Özgür Özel’in Genel Başkan seçilmesi ile sonuçlanan seçim yok sayılacak ve hukuki olarak önceki yönetim tekrar göreve gelecek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aradan geçen bunca zamana, gerçekleşen 39. Olağan Kurultay’a rağmen, önceki yönetimin bu görevi kabul etmesi açıkçası kabul edenler açısından siyaseten büyük bir hayal kırıklığı olur. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">GERÇEKTEN SORUN PARTİYİ KAYYUMA BIRAKMAMAK MI?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olası bir mutlak butlan kararı sonrasında görev önceki genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibine verilecek. Kılıçdaroğlu görevi kabul etmesi, her şeye rağmen kendisine insani olarak da saygı duyanlar açısından hayal kırıklığı olacağı açıktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak kendisinin bu konu bağlamında gerekçesi var ve bunu da mutlak butlan davasının konuşulduğu dönemde; mealen görevi kabul etmezsem partiye kayyum atanır ve ben bunu istemem diye açıklama yapmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan Kılıçdaroğlu’nun yakın çevresi kulislerde onun, 38. Olağan Kurultay’da “şaibe” olduğu yönünde düşüncesinin olduğunu ifade ediyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle bile olsa bu aşamada gerçekten sorun ya da öncelik partiyi kayyuma bırakmamak mıdır yoksa böyle bir seçeneği (mutlak mutlan) siyaseten bertaraf etme yönünde adım atmak mıdır?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sorum sadece önceki lider Kılıçdaroğlu’na değil şimdiki başkan Özel’edir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan her iki lider de tarihi bir sorumlulukla karşı karşıyadır. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">SADECE KAZANMAK DEĞİL CHP’Yİ DE BÖLME PLANI </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü şu çok açık; Erdoğan bir sonraki seçimde sadece ve sadece kazanmak istiyor. Ve bunun için de karşı karşıya olduğu tüm riskleri en aza indirmek istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası Erdoğan’ın kazanmak istediği sadece Cumhurbaşkanlığı değil partisi AK Parti’nin de Meclis’te açık ara çoğunluğu kazanmasını en azında Anayasa değiştirecek bir ittifak çoğunluğu elde etmek istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim Erdoğan karşısında olası güçlü cumhurbaşkanı adaylarını yargı yoluyla tasfiye ile karşı karşıyalar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İBB Başkanı ve CHP Cumhurbaşkanı Adayı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali de, merkezine konumlandırılan İBB Davası da bunun için. Yine Yavaş’a yönelik soruşturma izni verilmesi de. Hatta Özel’in dokunulmazlığının kaldırılması konusunda yazılan yazıların amacı da bu. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">MUTLAK BUTLAN İLE HEDEFLENEN PARTİYİ BÖLMEK </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mutlak mutlan ile hedeflenen de, CHP’yi bir anlamda ikiye bölmek ve yüzde 30-35 bandında yerleşen oyları dağıtmak. Bölünmüş bir CHP ile bunu başarmak zor olmasa gerek.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma, Geneva, sans-serif"><span style="font-size:16px">Hedeflenen bölünmüş CHP'nin bir parçasının "Yerli ve Milli" yani Erdoğan'ın ifade ettiği haliyle "<em>T</em></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>ürk demokrasisi önümüzdeki dönemde hak ettiği ana muhalefet" </em>partisi olacak.&nbsp;</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğeri ise mevcut CHP siyasetini taşıyacak bir part.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böylece genel seçimde muhalefetin zayıflaması ve partisinin ve Cumhur İttifakı’nın milletvekili sayısı olarak daha güçlü olmasını sağlamak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan/iktidar bloku ve ideolojik aygıtları bunu başarmak için hem siyasi hem de hukuki hem de algı makinalarının sonuna kadar çalıştıracaklardır. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">KILIÇDAROĞLU VE ÖZEL’E DÜŞEN SORUMLULUK </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte, CHP lideri Özgür Özel’in de, önceki lider Kılıçdaroğlu’nun da görmesi -ki görmemeleri imkansız-gereken siyasi gerçek bu. Ve iki liderin bu gerçeği veri alarak geç olamadan durum değerlendirmesi yapmaları gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünen o ki, halef-selef olan iki lider, birbirleri ile böylesine önemli bir konuyu yani Erdoğan’ın siyasi mühendislik projesini konuşamayacak kadar mesafeliler. Ya ciddiye almıyorlar ya önemsemiyorlar ya da birbirleri ile gerçek konuşamayacak kadar uzaklaşmışlardır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki de onların yapmadıklarını parti büyükleri devreye girerek sağlayabilir, sağlamalı da. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak iki liderin bir araya gelerek bir anlamda parti içi iç cepheyi güçlendirmeleri mutlak butlan riskini siyaseten azaltabilir. Birlikte verecekleri ortak mesaj, fotoğraf, olası mutlak butlan kararını siyaseten boşa düşürecek bir yol haritası, CHP üzerine planlanan siyasal mühendisliği siyaseten etkisizleştirebilir. Sonuçta mutlak butlan kararı da değil hukuki gerekçesi olsa da siyasi bir karar olacaktır. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adım atıp, atmamak liderlerin elinde. Ama şunu unutmamaları gerekiyor ki, mutlak butlan ile kazanan Erdoğan, kaybedecek olan ise sadece CHP olmayacaktır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası velev ki, mutlak butlan olasılığı ciddi olmasın. Bu yine de iki liderin bir araya gelmesine engel olmamalı.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan tarih bu iki lidere önemli bir sorumluluk yüklemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve adım atan kazanacaktır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ozel-ve-kilicdarogluna-cagri-1776535740.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şiddet sonrası okulda güveni sevgi bağı ile yeniden kurmak</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/siddet-sonrasi-okulda-guveni-sevgi-bagi-ile-yeniden-kurmak-13120</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/siddet-sonrasi-okulda-guveni-sevgi-bagi-ile-yeniden-kurmak-13120</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de birçok aile hala çocuklarıyla en çok not üzerinden konuşuyor. Çocuğu başarı üzerinden sevmek ile ilişki üzerinden sevmek aynı şey değildir.  Bazı aileler “Bizim çocuk yapmaz” diyerek risk işaretlerini görmek istemiyor. 
Bu kafa karışıklıkları içerisinde pazartesi sabahı sadece öğrenciler değil, veliler de kendi korkuları ve soru işaretleriyle okula gelecekler. Anne ve babaların bu süreçte çocuklarının yanında sakin olması, vedaları gereksiz yere uzatıp kaygıyı büyütmemesi gerekir. Gün sonunda çocuğa “Nasıl geçti?” diye sormak yerine, “Bugün kendini nasıl hissettin?” gibi açık uçlu sorular sorulmalı, çocuğun düşünceleri öğrenilmeye çalışılmalıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir önceki yazımda okulda şiddetin tek bir nedenden doğmadığını, aileden dijital çevreye, okul ikliminden ruh sağlığına kadar uzandığını belirtmiştim. Şiddeti yalnızca güvenlik meselesi olarak konuşamayız. Gerçek koruma, ilişki ile başlar. Çocuğu tehlikeden uzak tutmak için onu okula bağlayacak duygusal zemini güçlendirmek gerekir. Bir öğrenciyi okula bağlayan şey kurallardan daha çok gerçekten önemsendiğini hissetmesidir. Okulun duygusal iklimi bozulduğunda, akademik düzen tek başına yeterli olamaz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>“Bizden Korkuyor musunuz?” Sorusu Neyi Gösteriyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öğrenciler öğretmenlerine “Bizden korkuyor musunuz?” diye soruyorlar. Bu soru kırılmış bir güven ilişkisinin dışa vurumudur. Çocuk aslında şunu soruyor: “Hâlâ sizin öğrenciniz miyim, yoksa artık önce bir risk miyim?” Amerika’daki Ulusal Çocuk Travmatik Stres Ağı ile Amerikan Okul Psikologları Birliği gibi kurumların kriz sonrası çocuklara yaklaşım rehberleri, şiddet olaylarından sonra çocuk ve ergenlerde güvenlik kaygısı, benzer bir olayın tekrarlanacağı korkusu, dikkat dağınıklığı, irkilme, öfke, içine kapanma ve yoğun duygusal dalgalanmaların görülebildiğini belirtiyor. En önemlisi, çocukların bu süreçte ne hissedeceği büyük ölçüde yetişkinlerin tavrından etkileniyor. Çocuk sadece olayı değil, öğretmeninin yüz ifadesini, ses tonunu ve kendisine nasıl baktığını da okuyor. Bugün çocukların en büyük ihtiyacı, kendilerini açıklamak zorunda kalmadan anlaşılabilecekleri bir yetişkin yakınlığıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;“Hayır, korkmuyoruz.” demek yerine öğrencinin yeniden güven duygusu kurmasına yardımcı olmak gerekiyor. Çocukların duygularını küçümsemeden sorularına sade ve dürüst cevaplar verilmeli, güvenlik için hangi adımların atıldığı açıkça anlatılmalı, günlük rutin mümkün olduğunca korunmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Eğitimde Sevgi ve Okula Aidiyet Neden Bu Kadar Koruyucudur?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitimde sevgi, sınırsız hoşgörü ya da kuralsız bir yakınlık anlamına gelmez. Asıl olarak çocuğu ciddiye almak, onun duygusunu önemsemek, sınır koyarken ilişkiyi zedelemeden ona yön verebilmektir. Nitekim Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri, okula bağlılık hissi yüksek olan öğrencilerin şiddet, kötü ruh sağlığı, madde kullanımı ve başka riskli yaşantılar açısından daha düşük olasılıklara sahip olduğunu ortaya koyuyor. Aynı şekilde okula bağlılık hissi yüksek olan öğrencilerin ders notlarının, okula devam durumlarının ve mezuniyet oranlarının daha yüksek olması da dikkat çekicidir. Bu nedenle sevgi, eğitimde güvenlik, iyi oluş ve öğrenme ile doğrudan bağlantılı güçlü bir koruyucu etkendir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öğretmenler açısından bakıldığında da bu durum çok açıktır. Öğretmene düşen sorumluluk yalnızca konuyu anlatmak değildir. Sınıfa girerken öğrencinin yüzündeki değişimi fark etmek, sessizleşeni görmek, öfkeleneni hemen “sorun çıkaran çocuk” diye etiketlememek ve sınır koyarken öğrencinin onurunu koruyabilmek gerekir. Öğretmenin öğrenciye adıyla hitap etmesi, yüzüne bakması, alaycı bir dilden kaçınması, onu gerçekten dinlemesi ve ondan kolayca vazgeçmemesi güven duygusunu besleyen küçük ama etkili davranışlardır.<strong> </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Öğrenci Okula Yeniden Nasıl Korkmadan Gelir?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öğrencilerin okula yeniden korkmadan gelebilmesi için üç şeyin birlikte görülmesi gerekir: öngörülebilirlik, ilişki ve güvence. Rehber öğretmenler sürecin merkezinde yer almalı, öğrencilerin duygularını konuşabilecekleri zamanlar yaratılmalıdır. İlk günlerde sabah kapıda karşılayan yöneticiler ve öğretmenler, kısa duygu yoklamaları, küçük grup paylaşımları yapabilirler. Rehber öğretmenin ulaşılabilir olması ve öğrencinin “Bir şey olursa kime gideceğim?” sorusuna net cevap bulabilmesi çok önemlidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlk hafta sınıf öğretmenlerinin her gün birkaç dakikalık kısa duygu yoklamaları yapması, öğrencilerin kendilerini nasıl hissettiklerini ifade etmelerine olanak sağlar. Her şeyin bir anda “normal” görünmesi beklenmemelidir. Öğrencinin yeniden düzen hissi kazanmasına zaman tanınmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazartesi günü bu sürecin en kritik eşiği olacaktır. Öğrenciler açısından bakıldığında, okula dönüş yalnızca derslerin başlaması değil, duygusal güvenliğin yeniden kurulması anlamına gelir. Bu yüzden okulun ilk gün vereceğimiz mesaj, “Hiçbir şey olmamış gibi devam ediyoruz” değil; “Burada düzen var, destek var, seni görüyoruz.” mesajı olmalıdır. Sınıflarda kısa ve açık bilgilendirmeler yapılmalı, söylentiler düzeltilmelidir. Öğretmenlerin özellikle yoğun kaygı, içine kapanma, ağlama, öfke, irkilme ya da dersten kopma gibi tepkiler gösteren öğrencilerini dikkatle izlemesi ve gözlemlediği davranışları mutlaka rehberlik birimleri ve yöneticiler ile paylaşması gerekmektedir. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Velilere Düşen Sorumluluk</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Velilere düşen sorumluluk okulunkinden daha az değildir. Bu destek, yalnızca “Seni seviyorum” demekle kurulmaz. OECD (2024), ebeveyn duygusal desteğinin çocukların iyi oluşu ve akademik gelişimi açısından önemli bir belirleyici olduğunu belirtiyor. Özellikle ebeveyn sıcaklığı ve duyarlılığının okul başarısıyla ilişkili olduğunu gösteriyor. Aile içinde kurulan bu duygusal zemin, okul ortamındaki aidiyet ve güven duygusunun da temelini oluşturuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de birçok aile hala çocuklarıyla en çok not üzerinden konuşuyor. Çocuğu başarı üzerinden sevmek ile ilişki üzerinden sevmek aynı şey değildir. &nbsp;Bazı aileler “Bizim çocuk yapmaz” diyerek risk işaretlerini görmek istemiyor. &nbsp;Bazıları ise dijital hayat karşısında tamamen yasaklama ile tamamen serbest bırakma arasında gidip geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kafa karışıklıkları içerisinde pazartesi sabahı sadece öğrenciler değil, veliler de kendi korkuları ve soru işaretleriyle okula gelecekler. Anne ve babaların bu süreçte çocuklarının yanında sakin olması, vedaları gereksiz yere uzatıp kaygıyı büyütmemesi gerekir. Gün sonunda çocuğa “Nasıl geçti?” diye sormak yerine, “Bugün kendini nasıl hissettin?” gibi açık uçlu sorular sorulmalı, çocuğun düşünceleri öğrenilmeye çalışılmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pazartesi günü okul-aile iş birliğinin temel hedefi, çocuğa aynı güven mesajını verebilmek olmalıdır. &nbsp;Okulun ilk günkü yaklaşımı, yalnızca öğrencilere değil ailelere de güven vermelidir. Ve bugün çocukların en çok ihtiyaç duyduğu şey kendilerinden korkulmayan bir okulda, yeniden güvenmeyi öğrenebilmektir. Çocuklar bazen kurallarla sakinleşir, ama sevgi bağı ile iyileşirler. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/siddet-sonrasi-okulda-guveni-sevgi-bagi-ile-yeniden-kurmak-1776529769.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bireysel silahlanma üzerine</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bireysel-silahlanma-uzerine-13118</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bireysel-silahlanma-uzerine-13118</guid>
                <description><![CDATA[Hobbes’un yüzyıllar öncesinden yaptığı uyarı bugün sınıflarımızda yankılanıyor: Silah kullanma yetkisinin devletten alınıp bireye geçtiği her an, toplum sözleşmesi askıya alınır ve 'herkesin herkese karşı savaşı' başlar. Okullardaki katliamlar birer güvenlik zafiyeti değil; meşru şiddet tekelinin devlete ait olmadığı bir 'modern doğa durumu' krizidir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bireysel silahlanma üzerine</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okullarda öldürülen çocuklar ülkeyi büyük bir üzüntüye boğdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzmanlar benzer olayların tekrarlanabileceği uyarısı yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu arada çok ilginç öneriler sunuluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örneğin işsiz kalan bir meslek grubunu istihdam etmek ve bunları, okulların kapısına güvenliği sağlamak için dikmek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Komedi gibi bir çözüm önerisi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzun süre önce ateşli silahlarla ilgili kanun üzerinde çalışmak durumunda kalmıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O zamanlar düğünlerde silahla yapılan atışlar sırasında kaza kurşunuyla ölenler vardı ve düğünlerle ilgili olarak bir önlem alınmaya çalışılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu işe öncülük yapan sivil toplum örgütü, bireysel silahlanmanın yasaklanmasını istiyor ve alınacak diğer tedbirlerin çözüm olmayacağını savunuyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu düşünceye kesinlikle katılıyordum ve bu yüzden yaptığım çalışmada bireysel silahsızlanmayı teorik düzeyde desteklemeye çalışmıştım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak zamanla her şey tam tersi yönünde gelişti ve sözünü ettiğim sivil toplum örgütünün temsilcisinin bile, yakın zamanda izlediğim programda, bireysel silahsızlanma yerine silahların denetlenmesi noktasına gelmiş olduğunu büyük bir üzüntüyle gördüm.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir başka TV kanalında sorunun çeşitli boyutlarına dikkat çeken bir siyasetçi ise ABD başta olmak üzere çok sayıda Avrupa ülkesinde benzer olayların yaşandığına dikkat çekerek, eleştiri adı altında olayları normalleştirmeye uğraşıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında 30 yıl önce yapılan bireysel silahsızlanmaya yönelik önerilerin benimsenmeyip tam tersine bir yol alındığını TV dizilerinden, sabah programlarından da anlamak mümkün.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son derece dehşet verici olaylar yaşanmış olmasına rağmen kimse ders almış görünmüyor; okullarda güvenlik önlemlerinin artırılmasından, sosyal medyanın yasaklanmasından söz ediliyor ama kimse <strong><em>bu silahlar bizde ne arıyor</em></strong> sorusunu bile sormuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorunu biraz daha derinden görmek için bu konuda bir toplum sözleşmesi düşünürü Thomas Hobbes’tan yardım alacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Hobbes’le ilgili olarak başından bir uyarıda bulunayım: Hobbes bir mutlak monarşi ya da mutlak iktidar savunucusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hobbes’un dönemi modern ulus devletin ortaya çıktığı ve modern devletin kurucu unsuru burjuvazinin mutlak iktidar talebinde bulunduğu bir dönemdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu anlamda Hobbes’un teorisi döneminin ihtiyaçlarına karşılık vermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla Hobbes’un teorisini mutlak monarşiyi savunmak için kullanmıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hobbes’un teorisinin bireysel silahsızlanmaya çok güçlü bir temel sağlamaktadır ve burada teorinin bireysel silahsızlanmaya katkı sağlaması amacıyla kullanımı söz konusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi başlayalım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hobbes devlet ve toplum yokken insanların ne durumda olduğunu düşünmemizi istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum, insanların sınırsız bir özgürlük ve eşitlik içinde oldukları bir <strong>doğa durumu</strong>dur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teoriye göre her insan, doğası gereği, haz aldığı şeylerin peşinden koşmakta ve acı duyduğu şeylerden kaçınmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsana haz veren şeyler yaşamının sürdürülmesine yarayan şeyler iken acı çekmesine neden olan şeyler yaşamının sona ermesine neden olan şeylerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha açık söylemek gerekirse insan yaşamını sürdürmeye yarayan şeyleri yapmaya çalışırken ölümüne neden olacak şeylerden kaçar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her insanın yaşamını destekleyen şeyleri yapmaya ve yaşamına son veren şeylerden kaçınmaya ilişkin bir <strong><em>doğal hakkı</em></strong> vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğa durumunda insan fiziksel güçler ve akli yetenekleri bakımından aşağı yukarı eşittir; fiziksel güç bakımından biri diğerinden bir miktar daha güçlü olabilse bile, iki kişi birleşerek onu alt edebilirler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu eşitlik ve özgürlük durumu insanları bir savaş durumuna götürür, çünkü her insan kendi yaşamını sürdürmek için yapılması gerekenler konusunda sınırsız bir özgürlük içindedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu koşullarda kendi yaşamını sürdürmek için doğal haklarını kullanarak başkasına zarar vermek adaletsizlik değildir; çünkü herkes aynı ihtiyaç içindedir ve herkes aynı hakka sahiptir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hobbes bu yüzden doğa durumu için “<em>insan insanın kurdudur” </em>(<em>homo homini lupus</em>) diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın bir başkası için kurt olması, doğa durumunu “<em>herkesin herkese karşı savaşı</em>”na (<em>bellum omnium contra omnes</em>) dönüştürür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle olunca da doğa durumunda insanın yaşamı, <strong>yalnız, yoksul, aşağılık, vahşi ve kısa</strong>dır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum böyle sürüp gidemezdi; belirli bir süre sonra insan türü yok olabilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumun üstesinden gelinebilirdi ve bunun panzehiri yine insandaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan akla sahipti ve geleceğini düşünebiliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğa durumunda koşullar nedeniyle bencil yaşayan insan, aslında barış içinde güvende olacağı bir durumda yaşamının daha uzun süreceğini bilecek akla da sahipti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanın aklıyla bulabileceği doğa yasaları, insana barış içinde yaşamayı ve sözünde durmayı emrediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O zaman soru şuydu: Doğa yasaları insanlara barış içinde yaşamayı emretmesine rağmen insan neden savaş durumu içinde yaşıyordu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cevap şuydu: insan barış durumunu seçebilir ama bunun önkoşulları vardır; önkoşullar sağlanmadan bireysel olarak bazılarının barış durumunu seçmeleri barış durumunda yaşamayı tercih edenlerin sonunu getirmekten başka işe yaramaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Örnekle açıklayayım:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyelim ki bir toplumda 1000 kişi yaşıyoruz ve 990 kişi barış durumunun daha iyi olduğunu düşünerek ellerinde bulunan doğal haklarını kullanmayı bıraktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda 990 kişi kendilerini korumak için başkalarının yaşamına zarar vermeyeceğine söz vermiş demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ya kalan 10 kişi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunlar yaşamlarını sürdürmek için gerekli olan her şeyi yapmaya yönelik doğal haklarını ellerinde tuttuklarından başkalarına zarar verebilecek durumdadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O zaman 990 kişi bu 10 kişinin sürekli tehdidi altında demektir ve bu da savaş durumunun sürdüğünü gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üstelik 990 kişinin barış durumunu seçmelerinden önceki durumda, silahların eşitliği ilkesi vardı ve herkes eşit yaşama hakkına ve ölüm riskine sahipti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Barış durumundan sonra silahların eşitliği ilkesi de kaybolur ve silahsız 990 kişi silahlı 10 kişi tarafından tehdit altındadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hobbes’un bunun için bulduğu formül “<em>toplum sözleşmesi</em>”dir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak Hobbes savaş durumunun sona erebilmesi için toplum sözleşmesine çeşitli önkoşullar koyar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önkoşullardan <em>birincisi</em>, toplum sözleşmesine katılarak toplum halinde bulunan her bir kişinin doğal haklarını koşulsuz olarak devretmesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>İkinci olarak</em> doğal hak devrinin aynı anda gerçekleşmesi gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Üçüncü olarak</em> doğal hakları devralan kişinin sözleşmenin tarafı olmaması gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böylece herkes, aynı anda, başkasına zarar vermeyeceğini <strong><em><u>aynı anda</u></em></strong> taahhüt etmiş olur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanlar doğa durumunda sahip oldukları istedikleri her şeyi yapma hakkını <strong><em><u>aynı anda</u></em></strong> birine devredeceklerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herkesin haklarını devrettiği bu kişi “egemen” (ya da devlet)’dir ve egemen sözleşmenin tarafı değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Egemen de sözleşmenin tarafı olursa o zaman sözleşmeye uyulmadığında sözleşmeye uymayanları cezalandıracak kimse yok demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa herkes aynı anda doğal haklarını egemene devrettiğinde, uyruklar arasında bir uzlaşmazlık çıktığında buna müdahale edecek tek güç egemendir; yani devlettir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Egemen (devlet) tek başına doğa durumunda olduğundan onun yaşamının tehdit eden kimse yok demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Egemen olan kral ya da devlet aslında halkın ta kendisidir ve bu yüzden Hobbes “<em>çok acaip görünse de Kral halk diye adlandırdığımdır. (Rex est populus)”</em> demektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devlet bütün uyrukların doğal haklarını devrettikleri çok güçlü bir varlık (<em>Leviathan</em>)tır ve devlet, doğal haklarını devreden uyrukların haklarını pozitif yasalarla belirler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Egemen sınırsız olsa da uyrukların güvenliğini sağlamak amacıyla oluşturulduğundan bu amacın farkındadır ve güvenliği sağlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Egemen çok güçlü olduğundan ve toplumda doğa durumu sona erdiğinden ona yönelebilecek bir tehdit yoktur ve bu yüzden güvenliği sağlama amacının dışına çıkmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tekrar altı çizilmelidir ki bazı insanların doğal haklarından vazgeçmemeleri doğa durumunun devam ettiğini gösterir ve doğa durumu bir savaş durumudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi bu teoriyi günümüz toplumuna uyarlayalım:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaşadığımız 87 milyonluk ülkede tek bir kişinin bile silah taşıması 87 milyonun tümünün tehdit altında olduğunu gösterir; çünkü silahını devlete bırakmayan bir kişi doğa durumunda olmayı sürdürüyor demektir ve doğa durumunu terk eden diğerleri, doğal haklarını devlete bıraktıklarından bu kişinin tehdidi altındadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla eğer toplum sözleşmesiyle doğa durumu terkedilmişse, silah kullanma tekeli ya da meşru şiddet kullanma tekeli sadece devlete aittir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devlet silah (ya da meşru şiddet) kullanma tekelini yurttaşların güvenliği ile sınırlı olarak kullanmak durumunda olduğundan, herkesin yaşamı güvende demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devlet silah kullanma tekelini bıraktığında ve belirli kişilere silah kullanma hakkı verdiğinde, silah kullanma hakkı olmayanlar silah kullanma hakkı olanları tehdidi altındadırlar ve bu durum bir doğa durumuna geri dönüldüğünü gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üstelik bu kez doğa durumunda silah sahibi olanlar diğerlerini öldürebilir; silahların eşitliği ilkesi terkedilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biraz daha somutlaştıralım: Trafikte iki vatandaş tartışıyor ve birinde silah var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Silahı olan sinirlenerek diğerini öldürüyor; oysa ikisinde de silah olmasa muhtemelen ölüm olayı gerçekleşmeyecekti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğerinde de silah olsa her ikisinin yaşama ve ölme şansları eşit olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama sadece birinde silah olması, silahı olmayanı silahı olanın kurbanı haline getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ölen kişi ben olabilirdim ya da 87 milyonluk toplumun her bir yurttaşı olabilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Silah taşıyan her bir kişi silah taşımayan diğerlerini öldürebilir ve herkes için bir tehdittir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern liberal devletlerde silah kullanma tekeli sadece devletin güvenlik görevlilerine aittir ve devletin güvenlik görevlileri silah kullanırken anayasa ve kanunlarda belirlenen çok sayıda ilkeye riayet etmek zorundadırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devlet silah kullanma tekelini kurallara uygun kullandığında yaşam hakkı güvence altına alınmış demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Somut konuşalım: Bir düğüne gittiğimizde, gelenekler gerekçe gösterilerek sıkılan her bir kurşun her birimizin yaşamını sona erdirebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trafiğe çıktığımızda tartıştığımız sürücünün silahlı olması silah taşımayan her birimizin yaşamının tehdit altında olduğunu gösterir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evinde silah olan herkes silah sahibi olmayanların yaşamı için birer tehdittir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarıda sözünü ettiğim çalışmada bu düşünceleri savunmuştum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama kısa süre sonra başka meslektaşlarımın yaptığı çalışma, Teksas’ta silah taşımanın serbest olduğu noktasından hareket ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onlarla tartışmalarımız sırasında silah sanayinin istihdam yaratmada ve ekonomide önemli olduğu ve bu sektörü ayakta tutmak gerektiği söylenmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onların dediği oldu ve bugün önemli sayıda yurttaşın evinde ruhsatlı-ruhsatsız silahlar var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belli görevlerde bulunanlara harç alınmaksızın silah edinme ayrıcalıkları tanınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu Hobbes’un doğa durumuna geri dönüldüğü anlamına bile gelmiyor, çünkü Hobbes’un doğa durumunda silahların eşitliği vardı ve herkes diğerinin yaşamına eşit bir tehdit oluşturuyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi silahlar da eşit değil, silaha sahip olmayanlar silah sahiplerinin tehdidi altında yaşıyor; yarın hangimizin çocuğunun, eşinin, annesinin, babasının ya da kendisinin bu tür bir silahla öleceğini bilmiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dolayısıyla okullara güvenlik görevlisi dikerek, okullarda psikolog istihdam edilerek bu sorun çözülemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çözüm silah kullanma tekelinin sadece devlete ait olması ve bir tehdit sözkonusu olmadığı sürece hiç kimsenin silah sahibi olamamasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devlet sadece güvenlik sağlayamadığı ve yaşamları açık ve yakın bir tehdit altında bulunan kişilerin meşru müdafaa haklarını kullanmalarını sağlamak için sıkı bir denetim altında <strong><em><u>çok sınırlı sayıda </u></em></strong>silah ruhsatı verebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunun dışında hiç kimsenin silah bulundurma ya da taşıma hakkı olmamalıdır; tek çözüm budur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Anton Çehov’un ünlü sözü şöyledir: “<em>İlk perdede duvarda asılı bir silah varsa, o silah ikinci veya üçüncü perdede mutlaka patlar.</em>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu sözün topluma uyarlanması mümkündür: “<em>Evin duvarında asılı silah bir gün mutlaka patlar ama biz nerede patlayacağını bilemeyiz.</em>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bireysel silahlanma yasaklanmadığı sürece,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başka okullardaki ölümleri,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir düğünde kaza kurşunuyla silahın son verdiği yaşamları,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Silahı temizlerken patlayan silahın mağdurlarını,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kocaları tarafından beyni patlatılan kadınları,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hastanede ya da okulda öldürülen öğretmenleri,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Trafikte maganda kurşunuyla öldürülen masum sürücüleri,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mafya örgütlerinin silahlı hesaplaşmalarını,</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">konuşmaya devam etmek kaçınılmazdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geldiğimiz noktada bu önerinin bazılarına çok absürd ve romantik geleceğinin farkındayım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama ben yine de bunun tek çözüm olduğunu ve devletin tanımının zorunlu sonucu olduğunu söylemekten geri durmayacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hiç kuşkusuz yukarıda sayılan her bir suç tipinin derin sosyo-ekonomik-kültürel-siyasi ve psikolojik nedenleri de vardır ve suçun önlenmesi çok yönlü önlemler alınmasını gerektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama öncelikle ve acilen bireysel silahlanmaya son verilmelidir. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 20 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bireysel-silahlanma-uzerine-1776609793.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Hipermodern boşlukta eğitimde şiddet</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hipermodern-boslukta-egitimde-siddet-13115</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hipermodern-boslukta-egitimde-siddet-13115</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de okullarda yaşanan vahşet, tek bir başlıkla açıklanamayacak kadar katmanlı bir meseledir. Neo-liberal hegemonyadan dijital bağımlılığa, anlam kaybından hukuk iflasına uzanan bu etkenler, kümülatif bir etki yaratmıştır. Sorunun çözümü, yüzeysel tedbirlerde değil, yapısal reformlarda yatmaktadır. Eğitim, yeniden kamusal ve insani bir nitelik kazanmalı; toplum, sahici ilişkileri ve anlamı yeniden inşa etmelidir. Aksi takdirde, bu vahşet döngüsü kırılmayacak ve gelecek kuşaklar aynı karanlıkta kaybolmaya devam edecektir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son günlerde eğitim kurumlarında gözlemlenen vahşet dolu olaylar, Türkiye toplumunu derinden sarsmıştır. Okullar, bir zamanlar bilgi ve aydınlanma yuvaları olarak kabul edilirken, artık korku ve güvensizlik mekânlarına dönüşmüştür. Bu trajediler, tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık bir meseledir. Problem, neo-liberal hegemonyadan hukuk sisteminin iflasına, dijital dünyanın saldırganlığından ontolojik kayba uzanan katmanlı ve kümülatif etkenlerin bir araya gelmesiyle beslenmektedir. Salt bilgisayar oyunları veya dizilerdeki şiddet imgeleriyle açıklanamayacak bu olgu, toplumsal yapımızın derin yaralarını yansıtmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Neo-Liberal Hegemonyanın Eğitim Alanındaki Tahakkümü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neo-liberal hegemonya, eğitim sistemini piyasa mantığına tâbi kılmıştır. Rekabetçi bireyler yetiştirme odaklı bu yaklaşım, kamusal eğitimi ticarileştirmiş ve eşitlik ilkesini erozyona uğratmıştır. Eğitim, artık bireysel başarı ve ekonomik getiri aracı olarak konumlandırılmaktadır. Bu hegemonya, öğrencileri sürekli bir performans baskısı altına sokmuş ve dayanışma duygusunu törpülemiştir. Sonuçta, okul ortamı bir rekabet arenasına evrilmiştir; burada yenilgi yaşayanlar, sistemin dışına itilme hissiyle baş başa kalmıştır. Bu tahakküm, şiddetin zeminini hazırlamış ve genç kuşaklarda biriken hıncı beslemiştir. Eğitim, insani gelişimden ziyade piyasa taleplerine göre şekillendirildiğinde, toplumsal patolojiler kaçınılmaz hale gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kamu eğitiminin niteliksizleştirilmesi, radikal planlama hatalarının doğrudan sonucudur. Eğitim sistemi, bütüncül birey yetiştirmek yerine belirli ideolojik kalıplarla sınırlanmıştır. Müfredatlar, eleştirel düşünmeyi ve empatiyi yeterince teşvik etmemekte; bunun yerine ezberci ve rekabetçi bir yapı hâkim kılınmıştır. Bu niteliksizleşme, öğretmenlerin mesleki motivasyonunu düşürmüş ve okulları rehberlikten yoksun bırakmıştır. Öğrenciler, akademik başarısızlık karşısında dışlanma duygusuyla karşı karşıya kalmış ve bu duygu, şiddete dönüşen bir öfkeye evrilmiştir. Eğitim planlamasındaki bu yanlışlar, sistemin temel amacını saptırmış ve gençleri anlamlı bir geleceğe hazırlama kapasitesini zayıflatmıştır. Kamu okulları, ideolojik çerçevelerin gölgesinde nitelik kaybına uğradığında, şiddet eğilimi kurumsal bir sorun halini almaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sahici İlişkilerin Yitimi: Hiper-Yalnızlaşma ve Biriken Hınç</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sahici insani ilişkilerin yitimi, hiper-yalnızlaşmayı tetiklemiştir. Aile, okul ve toplum arasındaki geleneksel bağlar zayıflamış; bireyler, dijital ekranların ardına sığınmıştır. Bu yalnızlaşma, empati kapasitesini eritmiş ve duygusal paylaşımı imkânsız kılmıştır. Gençler, gerçek dünyada tanınma arayışını bulamayınca, sanal ortamlarda aradıkları kabulü şiddet yoluyla elde etme eğilimine kapılmıştır. Hiper-yalnızlaşma, ontolojik bir kayıp yaratmış ve bireyi kendi varoluşuyla yüzleşmekten alıkoymuştur. Okul, bir zamanlar aidiyet hissi veren bir mekânken, bugün yabancılaşmanın en yoğun yaşandığı alanlardan biri haline gelmiştir. Bu yitim, şiddetin psikolojik altyapısını oluşturmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nihilizm, çağdaş kültürde kutsanmış bir değer halini almıştır. Anlam kaybı, genç kuşaklarda derin bir boşluk yaratmış ve hayatı anlamsızlaştıran bir dünya görüşü hâkim kılınmıştır. Tüketim toplumu, başarıyı maddi göstergelerle ölçmekte; manevi ve etik boyutları ihmal etmektedir. Bu kutsanmış nihilizm, şiddet arzusunu beslemiş ve hınç duygusunu meşrulaştırmıştır. Gençler, varoluşsal bir krizle karşı karşıya kaldığında, yıkıcı eylemler bir tür “anlam” arayışına dönüşmüştür. Anlam kaybı, toplumsal dokuyu eritmiş ve okulları nihilist bir boşluğun arenasına çevirmiştir. Bu kriz, şiddetin en derin katmanlarından birini teşkil etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şiddet arzusu, biriken hınçla birleştiğinde patlayıcı bir güce dönüşmektedir. Zorbalık, tanınma ihtiyacının çarpık bir ifadesi haline gelmiştir. Akran gruplarında yaşanan dışlanma ve aşağılanma duygusu, intikam mekanizmalarını harekete geçirmiştir. Bu pratikler, okul ortamında sistematikleşmiş ve şiddeti normalleştiren bir kültür yaratmıştır. Tanınma ihtiyacı karşılanmadığında, birey kendini var etmek için yıkıcı yollara yönelmektedir. Hınç, toplumsal adaletsizlik algısıyla beslenmekte ve okul bahçelerini bir intikam sahnesine dönüştürmektedir. Bu dinamik, şiddetin bireysel olmaktan çıkıp kolektif bir patolojiye evrildiğini göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni çocukluk deneyimleri, ebeveynlik formlarındaki değişimle şekillenmiştir. Aileler, aşırı korumacı veya ihmalci tutumlar arasında salınmakta; çocuklar, sınırları belirsiz bir özgürlük alanında bırakılmaktadır. Bu dönüşüm, sorumluluk duygusunu zayıflatmış ve empati gelişimini engellemiştir. Ebeveynler, rekabetçi toplumun baskısıyla çocuklarını “başarılı” kılma odaklı bir yaklaşım benimsemiş; duygusal ve sosyal gelişimi ihmal etmiştir. Sonuçta, okul çağına gelen çocuklar, hazır bir şiddet repertuarıyla donanmış halde gelmektedir. Bu yeni biçimler, aile-çocuk-okul üçgenindeki çatlağı derinleştirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Özgürlüğün Mutlak Serbestiyet Çağında Dijital Dünya ve Saldırganlık Dinamikleri</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgürlük, mutlak serbestiyet olarak yorumlandığında, sorumsuzluk ve sınırsızlık kültürüne yol açmıştır. Bireysel haklar, toplumsal sorumluluklardan koparılmış ve “her şey mubah” anlayışı yaygınlaşmıştır. Bu algı, disiplin ve sınır kavramlarını eritmiş; gençleri kontrolsüz bir özgürlük illüzyonuna sürüklemiştir. Okullarda disiplin mekanizmaları zayıfladığında, şiddet bu boşluğu doldurmuştur. Mutlak serbestiyet, adalet duygusunu zedelemiş ve bireyi kendi arzularının esiri kılmıştır. Bu anlayış, vahşetin kültürel zeminini hazırlayan en kritik etkenlerden biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teknoloji ve dijital dünya, saldırganlığı körükleyen bir katalizör rolü oynamaktadır. Sanal bağımlılık, gerçekliği sanal imgelerle ikame etmiş ve şiddeti eğlenceye dönüştürmüştür. Dijital platformlar, zorbalığı normalleştiren içerikler sunmakta; genç zihinlerde empatiyi köreltmektedir. Bu bağımlılık, ontolojik kaybı derinleştirmiş ve bireyi ekranın ardındaki sanal kimliklere hapsetmiştir. Teknolojinin yarattığı hiper-bağlantılılık, paradoksal biçimde yalnızlaşmayı artırmış ve saldırganlık eğilimini tetiklemiştir. Dijital dünya, şiddetin provasını yapmakta ve okulları bu provanın sahnesine çevirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Sosyal-Kültürel Patolojilerin Yıkıcı Etkileri ve Eğitim Planlamasındaki Radikal Yanlışlar</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sosyal-kültürel patolojiler, yıkıcı etkilerini her alanda göstermektedir. Utanmazlık kültürü ve adaletsizlik algısı, hukuk sisteminin iflasıyla birleşmiştir. Adaletin yetersiz kalması, bireylerde intikam duygusunu meşrulaştırmış ve utanç duygusunu ortadan kaldırmıştır. Toplumsal normlar erozyona uğradığında, şiddet bir tür “kendi adaletini sağlama” aracına dönüşmüştür. Hukuk sistemindeki işlevsizlik, güven duygusunu zedelemiş ve okulları denetimsiz bir alana çevirmiştir. Bu patolojiler, şiddetin kurumsallaşmasına zemin hazırlamıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğitim planlamasındaki radikal yanlışlar, sistemin öğrenci yetiştirme amacını saptırmıştır. Okullar, ideolojik çerçevelerin ötesinde bütüncül bir vizyona sahip olmadığında, gençler ontolojik bir boşlukta kalmıştır. Sanal bağımlılık bu boşluğu doldurmakta; ancak gerçeklikle kopuşu derinleştirmektedir. Bu kayıp, bireyi kendi varoluşuyla barışık olmaktan alıkoymuş ve şiddeti bir tür varoluşsal protestoya dönüştürmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, Türkiye’de okullarda yaşanan vahşet, tek bir başlıkla açıklanamayacak kadar katmanlı bir meseledir. Neo-liberal hegemonyadan dijital bağımlılığa, anlam kaybından hukuk iflasına uzanan bu etkenler, kümülatif bir etki yaratmıştır. Sorunun çözümü, yüzeysel tedbirlerde değil, yapısal reformlarda yatmaktadır. Eğitim, yeniden kamusal ve insani bir nitelik kazanmalı; toplum, sahici ilişkileri ve anlamı yeniden inşa etmelidir. Aksi takdirde, bu vahşet döngüsü kırılmayacak ve gelecek kuşaklar aynı karanlıkta kaybolmaya devam edecektir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hipermodern-boslukta-egitimde-siddet-1776529804.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Karşımızda ciddi bir “okul” sorunu var</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/karsimizda-ciddi-bir-okul-sorunu-var-13113</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/karsimizda-ciddi-bir-okul-sorunu-var-13113</guid>
                <description><![CDATA[Ben okulların genel bir çöküş yaşadığını, bunun bir boyutunun da bazen zorbalıkta ifadesini bulan disiplinsizlik olduğunu vurgulamaya çalıştım. Eğer okullarımızın sağlıklı ortama kavuşmasını istiyorsak, toplumun aynı yönde seyretmesi gerektiğini, yoksa yaygın disiplinsizliğin kaçınılmaz olduğunu göstermek istedim. Bireysel hastalıklarla ayrıca ilgilenmemiz gerektiğini reddetmek aklımdan geçmez. Ama karşımızda basit tedbirlerle giderilemeyecek bir “okul” sorunu olduğunu vurgulamak gerekiyor. Toplum değişmeden okullarda değişim beklemek sanıyorum gerçekçi değil.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şu sırada Türk kamuoyunu meşgul eden iki sorun var. Dış dünya ile ilgili olarak hepimiz İran-Amerikan (ve İsrail) çatışmasının nasıl bir sonuca bağlanacağını merak ediyoruz. Ülkemizin daha da genişleyecek bir çatışma içine çekilmemesi ve bir an önce tarafların anlaşması için bekliyoruz. İç dünyamızla ilgili olarak cereyan eden en önemli olay zannediyorum Maraş’taki bir orta öğretim kurumunda bir öğrencinin giriştiği katliamdır. Bir yandan bu olayın Urfa’da cereyan eden benzeri olaydan hemen sonra gelmesi, diğer yandan bunu benzeri olayların izleyeceği korkusu hepimizi bu olayla yakından ilgilenmeğe sevk etti. Daha önceleri bu tür olayların sadece Amerika’da sapık zihniyetli bazı kişilerin kalkıştığı eylemler olarak gazete haberlerine konu olduğu ülkemizde bizim de benzerlerini yaşayacağımız pek aklımıza gelmezdi. Derin bir şaşkınlık yaşıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Olaya karşı toplumda değişik tepkiler var. Belki üzerinde herkesin birleştiği konu okullarda güvenlik sorununun ihmal edildiği ve birçok öğrencinin silah taşıyarak okula girebildiği. Bu konuda mutlaka tedbir alınması gerektiği konusunda bir görüş birliği var. Birçok vatandaş okullarda güvenliğin arttırılması, öğrenciler içeri girerken silahlı girmemelerinin sağlanması için her türlü tedbirin alınmasından yanalar. Muhtemelen bu yaklaşım gelecek yılın Milli Eğitim bütçesine de yansıyacaktır. Hatta, şimdiden bazı kişilerin ek bütçe çıkarılması için girişimde bulunması, özellikle sonbaharda okullar tekrar açılırken daha etkin güvenlik adımlarının atılması gündeme alınabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başka ne gibi tedbirler alınabilir diye soranlar da var. Örneğin, okullarda psikolog bulundurulması, sorunlu öğrencilerin görevli kişiler tarafından izlenmesi konuşulan konular arasında. Yine anlaşıldığına göre, kolluk kuvvetleri ile okullar arasında yeterli işbirliği olmadığını savunanlar, daha etkin işbirliğine gitmek gerektiğini söyleyenler de var. &nbsp;Bunun dışında da bir sürü çare üzerinde konuşuluyor, herkes kendine göre bazı çareler üretiyor. Bunların bir kısmı herhalde kamu politikasına da dönüşecektir. Hiç olmazsa şimdilik cinayetlerin Urfa ve Maraş ile sınırlı kalmasını, başka okullara yayılmamasını temenni edelim. Gazetelerin yazdığına bakılırsa, böyle olayların benzeri olayları tetiklemesi pek istisnai de değilmiş. Başka felaketler yaşamayalım diye konu üzerine eğilmek gerektiği kesin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuyu daha kapsamlı incelemeye şöyle bir soru ile başlamak istiyorum. Bilebildiğim kadar geçmişte okullarımızda güvenlik tedbirlerine ihtiyaç duyulmaksızın kimse kimseyi öldürmüyordu. Acaba son yıllarda ne oldu da, okullarımız Amerikan okullarını hatırlatan cinayetlerin işlendiği mekanlara dönüştü? Sanıyorum çok boyutlu bir analiz yapmak gerekiyor. Konu “efendim güvenlik tedbirlerini arttırırız, olur biter” diye geçiştirilecek nitelikte değil, çok daha kapsamlı. Bir örnekle sadece bir derdi açıklamaya çalışayım. Benim ilkokul ve ortaokul-lise öğrencisi olduğum yıllarda veliler okula gelerek öğretmenlere hesap soramazlar, ders ortasında sınıfa girerek öğretmeni fiziki olarak hırpalayamazlardı. Şimdi haberlere baktığımızda, okulu basan, çocuğu zayıf aldı diye öğretmeni tartaklayan veliler var. Tabii bunun yanında çocuğunu dövdü diye öğretmeni dövenler, bıçaklayanlar, hatta öldürenler bile çıkabiliyor. Ne değişti de, evvelce veliler bu yöntemleri kullanmazken, şimdi bu yollara başvurur oldular?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok şeyin değiştiği muhakkak. Tüm değişimi bir yazıya sığdırmak olanaksız. Ben sadece iki konu üzerinde durmak istiyorum. Bunlardan ilki, bir yandan nüfus artışı, diğer yandan özellikle kentleşmenin de artmasıyla, öğretimin her vatandaşın ulaşmaya çalıştığı bir faaliyete dönüşmesi, İkincisi ise, toplumsallaşma kanallarının çoğalması ve eğitimin toplumsallaşmadaki görece ağırlığının zayıflaması. Önce kentleşmeden ve onun okur yazarlık üzerindeki etkisinden başlayalım.&nbsp; Çoğu okuyucu hatırlamayacaklardır ama bir dönemde ülkemizde lise mezunu bile sayıca o kadar azdı ki, 1960 yılına kadar lise mezunları yedek subay oluyorlardı. Yine çok kimsenin dikkatinden kaçmış olabilir ama Anadolu kökenli birçok büyüğümüz liseyi doğdukları ve ailelerinin yaşadığı vilayette değil, yatılı lise bulunan başka bir vilayette tamamlamışlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki 1950’li yıllar bir dönüm noktası teşkil ediyor. O dönemden itibaren hem Türkiye’nin nüfusu daha hızlı artmaya, hem de bu nüfus kentlere akmaya başlamıştır. Aynı dönemde ilk ve orta öğretim sisteminin de hızla genişlediğine, her ilde, hemen her ilçede ve birçok beldede yeni okullar açıldığına şahit oluyoruz. Bu gelişmenin iki sonucu olmuştur. İlkin, geçmişte eğitim olanağı bulamayan nüfus kesimleri eğitim olanağına kavuşmuştur. Bu herhalde sevinilecek bir olaydır. Okur yazarlık oranının da bu dönemde hızlı bir yükselişe geçtiğini de hatırlamak gerekiyor. Ancak, ikinci sonuç iki açıdan biraz daha endişe verici. Bir kere, okulların öğretmen ihtiyacını karşılamak için öğretmenlik de herkese açılmış, evvelce daha çok iyi okumuş ve yetişmiş kadroların ifa ettiği öğretmenlik görevi, iyi donatılmamış, göreve hazırlıkları tartışmalı kesimlere verilir olmuştur. İzlenim olarak, öğrenciyi döverek cezalandırmak kendini yetersiz hisseden ve dolayısıyla kendine güveni zaten zayıf olan bu kadrolarda daha yaygındır. Buna ek olarak, zayıf öğreticinin bedeni cezaya yönelmesi, haksız bir tasarrufta bulunduğu izlenimini de güçlendirmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci olarak, köyden kente göç etmekle birlikte kentleşemeyen, yarı kentli, yarı köylü, hangi değerlere göre davranacağını kestiremeyen velilerin çocuklarını korumayı bahane ederek, okula gitmeleri ve öğretmenlerle kavga etmeleri filan da yaygınlaşmıştır. Tabii, öğretmenlerin de donanımsız, deneyimsiz ve güven telakki etmeyen halleri çatışmaları daha da şiddetlendirmiş, velilerin gemi azıya almaları için uygun bir ortam yaratmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir de buna arkasını siyasete dayayan veliler olgusu eklenmiştir. Bu tür bağlantısı olanlar, çocuklarına veya tanıdık çocuklarına okulun verdiği cezayı il veya ilçe bazındaki milli eğitim yöneticileri üzerinde baskı kurarak durdurabilmişler, böylece öğrenci nezdinde okul yönetiminin itibarına darbe vururken, aslında disiplinsizliği temelini attıkları hiç akıllarına gelmemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böylece toplumsal hareketliliğin, okullarda disiplin bozulmasına yol açtığını kısaca değerlendirmiş olduk. Şimdi gelelim sosyalleşme konusuna. Eski yıllara doğru gittiğiniz zaman, toplumda bilgi ve değer edinme kanalları çok sınırlı olduğundan, okul önemli bir sosyalleşme merkezi idi. Başka bir ifade ile, çocuklar toplumun benimsediği “doğru” değerleri okulda ediniyorlardı. Buna kente yeni gelmiş ve zaten kendini çocuğunu yetiştirmek konusunda hazırlıksız hisseden aileleri de eklemek lazım. Onlar okulun, çocukları kendilerinin bilmedikleri için aktaramadıkları değerlerle donatmasını bekliyorlardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Günümüzde çocukların bilgi edinme yolları, dolayısıyla çocuklara değer aktarılması yolları çok çeşitlenmiş bulunuyor. Çoğu eve şu veya bu şekilde bir veya daha fazla gazete giriyor. Gazete ve dergiler elektronik olarak da okunabiliyor. Çocuklar çok farklı eğilimleri aktaran televizyon kanallarını izleyebiliyor. Tabii, internet aracılığıyla aktarılan bilgisayar veya akıllı telefon bilgilerini de unutmamak gerekiyor. Sonra evlerde birçok konu konuşulur oldu, üstelik çocuklar da lafa karışıyor. Buna ek olarak, kişinin üye olabileceği, bir kısmı da kişiye erişmeyi iş edinmiş çok sayıda gönüllü kuruluş var. Bütün bu yapılar çocuk üzerinde etkili oluyor. Her biri aynı yönde etkide de bulunmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çeşitli sosyalleşme araçları arasında okul sadece bir tanesi. Diğerlerinden gelen mesajlarla okuldan kaynaklananların aynı yönde olacağının bir garantisi yok. Sözgelimi, okulda çocuğa her yönden ahlaklı olmayı öğretirken, çocuk diğer kanallardan toplumda en güvenilir yükselme yolunun ahlaksızlık olduğunu görürse, okulda öğrendikleri, daha doğrusu okulda öğrenciye öğretilmek istenen, pek de anlamlı olmayabilir.&nbsp; Sanıyorum, günümüzde Türkiye’deki çocuklar okulda kendilerine aktarılan değerler ile kendi gözlemleri arasında büyük uyumsuzluklar olduğunu görüyorlar. Liyakatin yerini sadakatin aldığını, sadık olanın ödüllendirildiğini ama aslında bunu hakketmediğini, başarılı olurken kanunlara sadakatten ziyade doğru siyasi tercih yapılmasının gerektiğini (yani çok çalışmanın faydası olmadığını), doğru siyasi tercih yapanların kanunları ihlal etseler bile idare edildiklerini, iman etmenin önemli olmayıp mümin gözükmenin önem taşıdığını, anlaşmazlıklarda zor kullanmanın olağan olduğunu, doğru bağlantınız varsa polisin size fazla bir şey yapmayacağını, hatta ve hatta ruhsatsız silah taşımanın ve “gerekirse” kullanmanın tabii olduğunu, daha genel olarak da beyanla ve kanunla icraat arasındaki çelişkileri görüyorlar. 18 yaşından küçük olanların cezalandırılırken kanunlarca korunduklarını da biliyorlar. Bu da onları kafa ve daha da vahim olarak değer karışıklığına sürüklüyor, ne doğru ne yanlış kestiremiyorlar. Acaip işler yapabiliyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sözlerim yanlış anlaşılsın istemem. Şüphesiz muhtelif sebeplerden akli dengesi yerinde olmayan veya okul sırasında daha da bozulan çocuklarımız olabilir. Okulların bu tür çocuklarla ilgilenmeleri, psikolojik destek vermeleri, gerekirse kolluk kuvvetlerinden destek almaları için gereği yapılmalıdır. Ben okulların genel bir çöküş yaşadığını, bunun bir boyutunun da bazen zorbalıkta ifadesini bulan disiplinsizlik olduğunu vurgulamaya çalıştım. Eğer okullarımızın sağlıklı ortama kavuşmasını istiyorsak, toplumun aynı yönde seyretmesi gerektiğini, yoksa yaygın disiplinsizliğin kaçınılmaz olduğunu göstermek istedim. Bireysel hastalıklarla ayrıca ilgilenmemiz gerektiğini reddetmek aklımdan geçmez. Ama karşımızda basit tedbirlerle giderilemeyecek bir “okul” sorunu olduğunu vurgulamak gerekiyor. Toplum değişmeden okullarda değişim beklemek sanıyorum gerçekçi değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/karsimizda-ciddi-bir-okul-sorunu-var-1776504998.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Okulda silah ne arıyor?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/okulda-silah-ne-ariyor-13111</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/okulda-silah-ne-ariyor-13111</guid>
                <description><![CDATA[Bu süreçte önemli nokta da şiddetin görünürlüğü. Bugün çocuklar yalnızca gerçek hayattan değil, dijital dünyadan da etkileniyor. Şiddet içerikleri, kontrolsüz bilgi akışı, sosyal medya… Bunların tamamı bir çocuğun zihinsel dünyasını şekillendiriyor. Şiddet ne kadar görünür olursa, o kadar normalleşir. En tehlikeli eşik de budur: Normalleşme. Bir toplum şiddete alıştığında, onu sorgulamayı bırakır. Oysa şiddet asla sıradan olmamalıdır. Hele ki bir okulun içinde yaşanıyorsa, bu durumun normalleşmesi en büyük tehlikedir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir çocuk sabah evden çıkarken çantasına ne koyar? Defter, kalem, kitap… Belki bir sınavın stresi, belki arkadaşlarıyla buluşmanın heyecanı. Okul, bir çocuğun kendini en güvende hissetmesi gereken yerdir. En azından olması gereken budur. Ama son günlerde yaşananlar, bu en temel güven duygusunun artık sorgulanması gerektiğini gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şanlıurfa’da bir kişi, bir zamanlar öğrenci olduğu okula silahla giriyor. Rastgele ateş açıyor. Yaralılar var, panik var, kaos var. Ardından kendi hayatına son veriyor. Bu bile tek başına bir kırılma. Çünkü bir okulun kapısından içeri giren şey artık sadece eğitim değil; şiddet.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama asıl sarsıcı olan, bu olayın hemen ardından yaşanan ikinci saldırı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kahramanmaraş’ta bu kez 14 yaşında bir çocuk… Evet, bir çocuk. Okula silahla geliyor. Ve o gün okulda insanlar hayatını kaybediyor. Yaralananlar var. Aynı sınıfı paylaşan, aynı koridorda yürüyen, aynı sıraya oturan insanlar. Bir anda bir okul, bir eğitim alanı olmaktan çıkıp bir travma alanına dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada artık şunu açıkça söylemek gerekiyor: Bu yaşananlar tekil değil. Bu bir alarm. Hatta daha doğru bir ifadeyle, bu bir eşik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü iki olay arasındaki süre çok kısa. Bu kadar kısa sürede benzer biçimde iki saldırının yaşanması, bize bunun rastlantı olmadığını gösteriyor. Bu, uzun süredir biriken bir sorunun görünür hâle gelmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okul dediğimiz yer sadece ders anlatılan bir bina değildir. Bir toplumun kendini yeniden kurduğu, değerlerini aktardığı, geleceğini şekillendirdiği bir alandır. Eğer o alanın içine şiddet giriyorsa, bu yalnızca bir güvenlik açığı değil; toplumsal bir çözülmenin işaretidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün konuştuğumuz şey yalnızca “okul güvenliği” değil. Elbette güvenlik önlemleri önemlidir. Kapılar, giriş kontrolleri, denetimler… Ama bu olaylar bize şunu söylüyor: Sorun kapıda başlamıyor. Sorun çok daha önce başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir çocuk bir sabah uyanıp “bugün okula gidip insanlara zarar vereceğim” diye karar vermez. Bu noktaya gelmek bir süreçtir. Bu süreçte görmezden gelinmiş sinyaller vardır. Duyulmayan yardım çağrıları vardır. Fark edilmeyen davranış değişimleri vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalnızlık, dışlanmışlık, öfke, değersizlik hissi… Bunlar zamanla birikir. Eğer bu birikim doğru şekilde yönetilmezse, bir noktada kontrol edilemez bir patlamaya dönüşebilir. İşte o patlama, sadece bireysel değil, toplumsal bir sorun hâline gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kahramanmaraş’taki olayda kullanılan silahın aileye ait olması, meselenin boyutunu daha da büyütüyor. Çünkü bu, sadece okulun değil, evin de bu sürecin bir parçası olduğunu gösteriyor. Bir çocuğun silaha erişebilmesi, zaten başlı başına bir kırılma. Bu noktada aile içi denetim, bilinç ve sorumluluk devreye giriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama mesele yalnızca aile de değil. Bu, aynı zamanda bir sistem meselesi. Eğitim sisteminin, rehberlik mekanizmalarının, psikolojik destek yapılarını ne kadar etkin çalıştığıyla ilgili. Bir çocuğun yaşadığı sorunlar ne kadar erken fark ediliyor? Ne kadar ciddiye alınıyor? Bu soruların cevapları hayati.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Türkiye’de birçok okulda rehberlik hizmetleri ya yetersiz ya da işlevsiz durumda. Öğrencilerle birebir temas kurabilecek, onları anlayabilecek, riskleri erken fark edebilecek sistemler zayıf. Bu zayıflık, bu tür olayların zeminini güçlendiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir diğer önemli nokta ise şiddetin görünürlüğü. Bugün çocuklar yalnızca gerçek hayattan değil, dijital dünyadan da etkileniyor. Şiddet içerikleri, kontrolsüz bilgi akışı, sosyal medya… Bunların tamamı bir çocuğun zihinsel dünyasını şekillendiriyor. Şiddet ne kadar görünür olursa, o kadar normalleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En tehlikeli eşik de budur: Normalleşme.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir toplum şiddete alıştığında, onu sorgulamayı bırakır. Oysa şiddet asla sıradan olmamalıdır. Hele ki bir okulun içinde yaşanıyorsa, bu durumun normalleşmesi en büyük tehlikedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün yaşanan bu iki olay, sadece bir başlangıç olabilir. Eğer bu durum doğru analiz edilmezse, benzer olayların tekrar etme riski yüksektir. Çünkü bu tür saldırılar, özellikle gençler arasında “kopyalanabilir” bir etki yaratabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden artık sorulması gereken soru “ne oldu?” değil, “neden oldu?” sorusudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden bir çocuk bu noktaya geldi?<br />
Neden fark edilmedi?<br />
Neden engellenemedi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soruların cevabı bulunmadıkça, çözüm üretmek mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu olayların en ağır tarafı ise şu:<br />
Ölen de çocuk.<br />
Öldüren de çocuk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, bir toplumun karşılaşabileceği en zor tablo. Çünkü artık mesele suç değil. Mesele gelecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir ülkenin geleceği çocuklarıdır. Ama o çocuklar korkuyla büyüyorsa, o ülkenin geleceği de güvende değildir. Okulda silahın konuşulduğu bir yerde, eğitim ikinci plana düşer. Güvenlik kaygısı, öğrenmenin önüne geçer.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün birçok öğrenci okula giderken artık sadece ders düşünmüyor. Aileler çocuklarını gönderirken içlerinde bir tedirginlik taşıyor. Öğretmenler ders anlatırken bir yandan çevreyi kontrol etmek zorunda hissediyor. Bu, bir eğitim sisteminin taşıyamayacağı bir yük.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir toplumun en güvenli alanı olması gereken yerler, en kırılgan alanlara dönüşüyorsa, burada ciddi bir problem var demektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu problem yalnızca güvenlik önlemleriyle çözülemez. Bu, çok katmanlı bir sorundur.<br />
Aileden başlar.<br />
Eğitim sistemine uzanır.<br />
Toplumsal yapıyla birleşir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve en sonunda, bir okul koridorunda karşımıza çıkar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün bu olaylara sadece üzülmek yetmez. Bu olayları anlamak, analiz etmek ve önlemek gerekir. Çünkü bu tür kırılmalar, doğru müdahale edilmezse büyür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de en kritik soru şu:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir çocuk, okula silahla geliyorsa…<br />
Biz nerede yanlış yaptık?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/okulda-silah-ne-ariyor-1776453835.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Okul bahçelerinde yükselen sessiz çığlık</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/okul-bahcelerinde-yukselen-sessiz-ciglik-13110</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/okul-bahcelerinde-yukselen-sessiz-ciglik-13110</guid>
                <description><![CDATA[Bugün okul bahçelerinde duyduğumuz o sesler, aslında birer uyarı niteliğinde. Belki de bize şunu söylüyor: Daha fazla dinlemeye, daha fazla anlamaya ve birlikte çözüm aramaya ihtiyacımız var. Çünkü mesele sadece bugünü değil, yarını da ilgilendiriyor. Ve o yarın, bugün sessiz kalanların değil; sesleri duyanların şekillendireceği bir gelecek olacak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ülkemiz son günlerde, hepimizin yüreğine dokunan haberlerle sarsılıyor. Okul bahçelerinden yükselen silah sesleri, yalnızca birkaç trajik olayın değil; derinleşen bir toplumsal kırılmanın habercisi gibi. Hayatının en başında, umutla dolu olması gereken gençlerin şiddetin bir parçası haline gelmesi, hepimiz için durup düşünmemiz gereken bir tablo ortaya koyuyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu yaşananları yalnızca tekil olaylar olarak görmek kolay olabilir. Ancak içten içe biliyoruz ki mesele bundan daha büyük, daha derin. </span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Enflasyon: Sadece Cüzdanı Değil, Umudu da Aşındıran Bir Süreç</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekonomik zorluklar çoğu zaman rakamlarla anlatılır. Oysa hayatın içinde karşılığı çok daha ağırdır. Sürekli artan fiyatlar, geçim kaygısı ve belirsizlik duygusu; sadece bütçeleri değil, insanların geleceğe olan inancını da etkiler.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Emeğin karşılığını almakta zorlanan bir genç için “çalışmak” bazen anlamını yitirir. Adalet duygusu zedelendiğinde ise kurallara bağlı kalmak zorlaşır. Bu durum, özellikle gençler arasında kırılgan bir ruh haline zemin hazırlayabilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yarınını net göremeyen, kendine bir yol çizemeyen bir gencin içinde biriken kaygı ve öfke, zaman zaman yanlış yönlere evrilebiliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Ekonomik Zorluklar ve Sosyal Kırılganlık</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gençlerin kendilerini ifade edecek sağlıklı alanlar bulamadığı durumlarda, farklı arayışlara yönelmeleri şaşırtıcı değil. Özellikle sosyal medyada idealize edilen bazı yaşam tarzları, kısa yoldan güç ve statü elde etme fikrini cazip gösterebiliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Burada asıl mesele suçlamak değil; anlamaya çalışmak. Çünkü bir toplumda umut azaldığında, dayanışma zayıfladığında ve fırsatlar daraldığında, en çok etkilenen kesim gençler oluyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Orta sınıfın zorlandığı, gelir farklarının hissedilir şekilde arttığı dönemlerde, toplumun genel dengesi de hassaslaşır. Bu hassasiyet, en çok eğitim gibi ortak alanlarda görünür hale gelir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">Peki Ne Yapılabilir?</span></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Okullarda güvenliği artırmak elbette önemli. Ancak bu tür önlemler çoğu zaman sadece görünen kısmı ele alır.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Daha kalıcı bir iyileşme için:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">* Ekonomik istikrarın güçlenmesi ve belirsizliğin azalması</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">* Gençlerin kendilerini geliştirebileceği fırsatların artırılması</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">* Eğitimde eşitliğin daha güçlü hissedilmesi</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">* Toplumsal güven duygusunun yeniden inşa edilmesi</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">gibi adımlar, uzun vadede daha etkili olabilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün okul bahçelerinde duyduğumuz o sesler, aslında birer uyarı niteliğinde. Belki de bize şunu söylüyor: Daha fazla dinlemeye, daha fazla anlamaya ve birlikte çözüm aramaya ihtiyacımız var.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü mesele sadece bugünü değil, yarını da ilgilendiriyor. Ve o yarın, bugün sessiz kalanların değil; sesleri duyanların şekillendireceği bir gelecek olacak.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/okul-bahcelerinde-yukselen-sessiz-ciglik-1776453564.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Okulda şiddeti anlamak ve bundan sonrasında yapılacaklar</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/okulda-siddeti-anlamak-ve-bundan-sonrasinda-yapilacaklar-13109</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/okulda-siddeti-anlamak-ve-bundan-sonrasinda-yapilacaklar-13109</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye için en gerçekçi yol, suçu tek bir aktöre yükleyen söylemlerden uzak durmaktır. Ne sadece aileyi suçlamak, ne sadece okulu hedef göstermek, ne de bütün meseleyi dijital içeriklere indirgemek çözüm üretir. Daha etkili yaklaşım; okulda risk işaretlerini tanıyan ekipler kurmak, velileri erken uyarı ve dijital ebeveynlik konusunda güçlendirmek, rehberlik ve ruh sağlığı desteğini görünür hale getirmektir. Çocukların aidiyet duygusunu artıran bir okul iklimi oluşturmak ve aile-okul iletişimini kriz anında değil, olağan zamanda da canlı tutmak gerekiyor. Şiddeti önlemede en güçlü zemin, korku büyüdükten sonra kurulan değil, ilişki güçlenirken kurulan zemindir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">14 ve 15 Nisan 2026’da Şanlıurfa ile Kahramanmaraş’ta peş peşe yaşanan iki silahlı saldırı, Türkiye’de okul güvenliği konusunu yeniden ve çok sert biçimde gündeme taşıdı. Şanlıurfa Siverek’te eski bir öğrencinin lise kampüsünde ateş açması sonucu en az 16 kişi yaralandı. Ertesi gün Kahramanmaraş’taki ortaokul saldırısında resmi açıklamalara göre 8 öğrenci ile 1 öğretmen hayatını kaybetti, çok sayıda kişi yaralandı. Olayların ardından Millî Eğitim Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı ile birlikte risk alanlarını ve ek tedbir ihtiyaçlarını değerlendirdiğini açıkladı. Ayrıca saldırılardan etkilenen öğrenci, öğretmen ve veliler için psikososyal destek ekiplerinin sahaya indirildiği bildirildi. Ülke genelindeki eğitim kurumlarında güvenlik tedbirlerinin artırıldığı duyuruldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tür olayları yalnızca güvenlik açığı, bireysel öfke ya da anlık taşkınlık gibi tek bir nedenle açıklamak doğru olmaz. Amerikan Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri, gençlik şiddetinin genellikle tek bir nedenden doğmadığını; bireysel, ailevi, çevresel ve toplumsal etkenlerin birleşimiyle ortaya çıktığını vurguluyor. Aynı kurum, aileyle güçlü bağ kurabilme, ebeveynle sorunları konuşabilme, okul dışında güvenilir yetişkinlerle ilişki geliştirebilme ve ev içinde düzenli ortak zaman geçirme gibi etkenleri koruyucu faktörler arasında sayıyor. Bu bakış açısı önemli, çünkü okulda görünen şiddet çoğu zaman okulun dışında başlayan daha geniş bir kırılmanın son halkasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika okul temelli şiddet ve silahlı saldırı riskiyle Türkiye’ye kıyasla çok daha erken ve çok daha yoğun biçimde yüzleşiyor. &nbsp;Amerika Gizli Servisi bünyesindeki Ulusal Tehdit Değerlendirme Merkezi 1998’de kuruldu. 1999’daki Columbine Lisesi saldırısının ardından Amerikan Gizli Servisi ile Eğitim Bakanlığı birlikte çalışarak 1974-2000 yılları arasındaki okul saldırılarını inceleyen Güvenli Okul Girişimi’ni başlattı. Bu çalışmanın bulguları 2002’de yayımlandı ve okul saldırılarının çoğunun ani değil, belirli sinyaller taşıyan süreçler sonunda geliştiğini ortaya koydu. Sonraki yıllarda bu yaklaşım daha da kurumsallaştı. 2021 ve 2025 tarihli değerlendirmeler, okullarda çok disiplinli tehdit değerlendirme ekiplerinin yaygınlaştığını ve devlet okullarının büyük bölümünde kullanıldığını gösterdi. Bu nedenle burada görülen görece ilerleme, sorunun tamamen çözüldüğü anlamına değil; uzun süredir yaşanan acı deneyimlerin daha sistemli önleme modelleri üretmeye zorladığına işaret etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Amerika’nın son yıllarda öne çıkardığı en dikkat çekici yaklaşım, yalnızca olay olduktan sonra tepki vermek değil, risk işaretlerini daha erken fark etmeye çalışan çok disiplinli değerlendirme sistemleri kurmaktır. Araştırmalar, saldırıların çoğunun tamamen ani gelişmediğini, birçok vakada saldırı öncesi kaygı verici davranışların görüldüğünü ve bu nedenle “niyet, hazırlık ve destek ihtiyacı” başlıklarının birlikte değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Temel mantık, öğrenciyi yalnızca cezalandırmak değil; riski ayırt etmek, aileyi devreye sokmak, ruh sağlığı desteği sağlamak ve şiddeti ortaya çıkmadan önlemektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşımın Türkiye açısından dikkat çekici tarafı şudur: mesele yalnızca okul kapısına daha fazla polis koymak değildir. Asıl ihtiyaç, okul yönetimi, rehberlik birimi, aile, gerektiğinde sağlık ve güvenlik kurumları arasında erken uyarıya dayalı bir işleyiş kurabilmektir. Çünkü araştırmalar, şiddeti azaltmada yalnızca sert tedbirlerin değil, erken fark etme, ilişki kurma ve destek sunma kapasitesinin belirleyici olduğunu göstermektedir. Türkiye’de aile yapısı, okul kültürü ve toplumsal ilişkiler Amerika’dan farklıdır. Bu nedenle çözümün aynen kopyalanması doğru olmaz. Ancak risk işaretlerini ciddiye almak, ihbarı damgalama olarak değil koruma mekanizması olarak görmek ve okul içi destek sistemlerini güçlendirmek, iki ülke arasında ortak bir önleme zeminidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir diğer önemli başlık ev içi erişimdir. Kahramanmaraş’taki saldırıda kullanılan silahların, failin babasına ait olduğunun açıklanması, okul güvenliği ile ev güvenliği arasındaki bağın ne kadar güçlü olduğunu yeniden ortaya koydu. Şiddet davranışı yalnızca okulun sınırlarında üretilmez; evde erişilebilir olan tehlikeli araçlar, denetlenmeyen öfke, çözülmemiş duygusal sorunlar ve yetersiz gözetim, okulda ağır sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle Türkiye’de okul güvenliği tartışmasının yalnızca kamera, devriye ve nöbet ekseninde değil; aile içi sorumluluk, güvenli saklama ve riskli davranış belirtilerinin erken fark edilmesi ekseninde de yürütülmesi gerekir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ebeveynler neden çaresiz hissediyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün birçok anne baba yalnızca çocuk yetiştirmenin zorluğu nedeniyle değil, büyük ölçüde denetimsiz bir dijital çevreyle karşı karşıya oldukları için kendini yetersiz hissediyor. Amerikan Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı, 13-17 yaş grubundaki gençlerin yüzde 95’inin en az bir sosyal medya platformu kullandığını, yaklaşık üçte birinin sosyal medyada “neredeyse sürekli” bulunduğunu söylüyor. Aynı resmi değerlendirme, bu ortamların çocuklar ve ergenler için yeterince güvenli olmadığını da belirtiyor. Bu, ebeveynin artık yalnızca süreyi değil; içeriği, ilişki biçimini, algoritmik önerileri ve çocuğun duygusal olarak neye maruz kaldığını da yönetmesi gerektiği anlamına geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dijital alan artık sadece izlenen videolardan ya da kullanılan uygulamalardan ibaret değil. Gençlerin yüzde 72’si en az bir yapay zekâ aracı kullanıyor durumda. Yüzde 52’si ise bu sistemleri düzenli kullanıyor. Bu veriler, bazı gençlerin dijital araçları yalnızca bilgi almak için değil, sohbet etmek, dertleşmek ve duygusal boşluklarını doldurmak için de kullandığını gösteriyor. Böyle bir ortamda ebeveynin çocuğun hayatındaki güvenlik risklerini görmesi güçleşiyor. Çünkü karşısında sadece bir ekran değil; öneren, konuşan, cevap veren ve çocuğun dikkatini sürekli ayakta tutmak için tasarlanmış bir dijital ekosistem bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle ebeveynlerin çaresizliği, çoğu zaman kişisel yetersizlikten değil, yapısal bir güç dengesizliğinden kaynaklanıyor. Amerikan Sağlık ve İnsan Hizmetleri Bakanlığı çözümün sorumluluğunu sadece aileye yüklemiyor. Teknoloji şirketlerinin ürün güvenliğini önceliklendirmesi, politika yapıcıların daha güçlü koruyucu çerçeveler oluşturması ve ailelerin de ev içinde açık sınırlar kurması gerektiğini söylüyor. Başka bir deyişle, dijital çağda çocukları korumak artık tek başına ebeveyn görevi değil. Okulun, kamunun, teknoloji şirketlerinin ve toplumun birlikte üstlenmesi gereken ortak bir sorumluluk alanı haline gelmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada Türkiye için en gerçekçi yol, suçu tek bir aktöre yükleyen söylemlerden uzak durmaktır. Ne sadece aileyi suçlamak, ne sadece okulu hedef göstermek, ne de bütün meseleyi dijital içeriklere indirgemek çözüm üretir. Daha etkili yaklaşım; okulda risk işaretlerini tanıyan ekipler kurmak, velileri erken uyarı ve dijital ebeveynlik konusunda güçlendirmek, rehberlik ve ruh sağlığı desteğini görünür hale getirmektir. Çocukların aidiyet duygusunu artıran bir okul iklimi oluşturmak ve aile-okul iletişimini kriz anında değil, olağan zamanda da canlı tutmak gerekiyor. Şiddeti önlemede en güçlü zemin, korku büyüdükten sonra kurulan değil, ilişki güçlenirken kurulan zemindir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/okulda-siddeti-anlamak-ve-bundan-sonrasinda-yapilacaklar-1776453389.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Popülizm kazanırken kim kaybediyor?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/populizm-kazanirken-kim-kaybediyor-13107</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/populizm-kazanirken-kim-kaybediyor-13107</guid>
                <description><![CDATA[Aristoteles'in denge rejiminden Churchill'in kusurlu ama vazgeçilmez sistemine uzanan çizgi hep aynı şeyi söylüyor: hiçbir kişi, hiçbir hareket, hiçbir dalga — kurumların üstünde değildir. Türkiye için asıl mesele, demokrasiyi yalnızca bir seçim mekanizması olarak değil; ekonomik refahın, toplumsal barışın ve ulusal güvenliğin temel zemini olarak yeniden inşa etmektir. Bu bir tercih değil, zorunluluktur. Ve bu zorunluluğu erteleyen her gün, faturaya yeni bir satır ekliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Popülizm, bir ideoloji değil, bir siyaset yapma biçimidir. En yalın haliyle toplumu ikiye böler: "gerçek halk" ve "yozlaşmış elitler." Bu ayrım üzerinden karmaşık sorunlara basit, hızlı ve duygusal cevaplar üretir. Trump, Orbán, Erdoğan — ideolojileri farklı, ama reçeteleri aynı: bir kriz anlat, bir tehdit tanımla, kendini tek çözüm olarak sun.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak bu senaryonun bir sınırı vardır. Gerçeklik er ya da geç geri döner — ekonomik kriz derinleşir, kurumlar çöker, söylem bunu taşıyamaz hale gelir. Dalga çekilir. Geride ne kalır? Çoğu zaman sinmiş bir yargı, susturulmuş bir basın ve birikimiyle baş başa kalmış bir toplum.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="color:black">"Demokrasi en kötü yönetim biçimidir — diğer tüm denenenler hariç."</span></em></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Winston Churchill’e Atfedilen Söz</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Demokrasi yavaş, tartışmalı, sinir bozucu olabilir. Ama hatalarını düzeltebilen tek sistemdir. Burada bir uyarı gerekiyor: demokrasi de kendi başına güvence değildir. Aristoteles bunu çok önce görmüştü. Çoğunluğun çıkarı ortak iyinin önüne geçtiğinde demokrasi çoğunlukçuluğa dönüşür — ve popülizm tam bu boşluktan beslenir. Kalabalıkların oyuyla iktidara gelen, sonra kalabalıkların adına kurumları teker teker etkisizleştiren bir yapı artık demokrasi değildir. Seçimsel bir kabuktur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye'de siyaset uzun süredir iki eksen üzerinde şekilleniyor: yüksek kutuplaşma ve güçlü liderlik kültü. Bu iki dinamik birbirini besliyor. Peki döngü neden kırılamıyor? Çünkü kendini yeniden üretiyor: kutuplaşma yüksek olduğunda seçmen alternatifsiz hissediyor, her kriz iktidarı daha da merkezileşmeye itiyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bunun somut maliyeti var. Yargı bağımsızlığı zayıfladığında yatırım ortamı bozulur; ekonomi öngörülebilir kurallara ihtiyaç duyar, anlık kararlara değil. Merkez bankasına yapılan her müdahale kısa vadede söylem zaferi gibi sunulabilir, ama orta vadede kur baskısı ve enflasyon olarak geri döner. Muhalefete yönelik baskı da bu kırılganlığı derinleştirir. Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması, gazetecilerin yargılanması, ifade alanının daralması — bir araya geldiklerinde hata düzeltme kapasitesi zayıflamış bir sistem ortaya çıkar. Oysa bir sistemin gücü hata yapmamasında değil, hatayı düzeltebilmesindedir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Kıyaslamalar bu noktada işlevini gösteriyor. Demokratik mekanizmaların sınırlı kaldığı sistemlerde — İran bunun en belgelenmiş örneği — içeride bastırılan siyaset dışarıda sertleşiyor; çözülemeyen meşruiyet sorunu dış düşman üretimiyle dengelenmeye çalışılıyor. Buna karşılık kapsayıcı kalan sistemlerde radikalleşme için alan daralıyor. Çünkü radikalleşmeyi besleyen şey çoğu zaman yoksulluktan çok temsil edilmemişlik/edilememişlik duygusudur.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Aristoteles'in denge rejiminden Churchill'in kusurlu ama vazgeçilmez sistemine uzanan çizgi hep aynı şeyi söylüyor: hiçbir kişi, hiçbir hareket, hiçbir dalga — kurumların üstünde değildir. Türkiye için asıl mesele, demokrasiyi yalnızca bir seçim mekanizması olarak değil; ekonomik refahın, toplumsal barışın ve ulusal güvenliğin temel zemini olarak yeniden inşa etmektir. Bu bir tercih değil, zorunluluktur. Ve bu zorunluluğu erteleyen her gün, faturaya yeni bir satır ekliyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Hızlı kararlar mı, yoksa doğru kararlar mı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Demokrasi her zaman ikinciyi seçer. Uzun vadede kazanan da hep bu olur. Peki biz ne zamana kadar bekleyebiliriz?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/populizm-kazanirken-kim-kaybediyor-1776449387.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Güvenli ülke, güvenli okul ve modern eğitim istiyoruz…</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/guvenli-ulke-guvenli-okul-ve-modern-egitim-istiyoruz-13104</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/guvenli-ulke-guvenli-okul-ve-modern-egitim-istiyoruz-13104</guid>
                <description><![CDATA[Siverek’ten Maraş’a uzanan okul saldırıları, Türkiye’nin içine düştüğü güvenlik ve şiddet sarmalının en acı bilançosunu önümüze koydu. Kağıt üzerindeki yönetmelikler raflarda tozlanırken, çocukların okula silahlarla girebildiği bu denetimsizlik ortamında Milli Eğitim Bakanlığı’nın sessizliği kabul edilemez. Kendi çocuklarını özel okullarda ve yurt dışında okutanların, Anadolu insanının can güvenliğini 'el elin eşeğini türkü çağırarak ararmış' misali izlediği bu dönemde; sadece güvenlik önlemleri değil, siyasi bir sorumluluk ve köklü bir zihniyet değişimi şarttır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">14 Nisan 2026 Salı günü Urfa Siverek’te bir meslek lisesine bir kişi tarafından yapılan silahlı saldırı sonucunda on altı kişi yaralanmış ve saldırgan ölmüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve hemen akabinde bir gün sonra Maraş’ta bir ortaokula bir öğrenci tarafından yapılan saldırı sonucunda şimdiye kadar sekizi öğrenci, biri öğretmen toplam on kişi saldırı sonucu hayatını kaybetti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üst üste gelen bu okul saldırıları ülkeyi ayağa kaldırmakla kalmadı konu dış basında da fazlaca yer aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet konu yine dönmüş dolaşmış yine güvenlik sorununa gelip dayanmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zira ülkenin her yanında bu benzer şiddet olayları için çok uygun sosyo-ekonomik ve sosyo-politik ortam mevcut bulunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Siverek, Maraş yarın neresi belli değil…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birde bizim ülkemize has olan bir durum herhalde, olaylar olur ve sıcaklığında bağrış çağrış sonra unutulur ve üzerine bir tas su içilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden mi maden kazalarında hayatını kaybeden yüzlerce masum işçi böyle unutulmadı mı? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca trafik canavarı her yıl binlerce insanı çiğ çiğ yemiyor mu? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İş cinayetlerinde her yıl binlerce işçi hayatını kaybetmiyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülkenin neresinde hangi alanda güvenlik var ki…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hastaneler mi güvenli, hapishaneler mi güvenli?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oteller mi güvenli? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evlerimiz mi depreme karşı güvenli mi? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yediğimiz gıdalar ne kadar güvenli? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sokakta çocuklar ve kadınlarımız ne kadar güven içinde? &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çalışma hayatımız ne kadar iş güvenliği altında? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çalıştığımız işten ne zaman atılacağımızı biliyor muyuz? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunların hepsine verilecek cevap koca bir <strong>HAYIR </strong>cevabıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun için Türkiye, World Happiness Report ILO, TEPAV hesaplamalarında 30 yaş altı mutluluk sıralamasında 5.0 puan sonuncu sırada yer almış bulunmakta.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünebiliyor musunuz ülkenin ve toplumun geleceği olan gençler yaşadıkları ülkede mutlu ve umutlu değiller…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Denilebilir ki “efendim bu durumda orta yaş ve üstü bu durumda mutlu gözüküyor.” Maalesef onlarda mutlu nasıl olsun yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı altında yirmi bin lira ücretle aç bilaç yaşıyorlar, yaşamak buysa eğer… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet okul saldırılarına dönecek olursak neresinden bakılırsa bakılsın bu saldırıların siyasi sorumlusu eğitim bakanı ve hükümettir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü konu bal gibi siyasidir de ondan… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Okulların güvenliği için bakanlık tarafından zamanında çıkarılmış onca yönetmelik ve genelge bulunduğu halde iş bunların kusursuz uygulanmasına gelince çığırından çıkmış…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu genelge ve yönetmelikler illerde valiler ve eğitim müdürlükleri tarafından uygulanması ve okul yönetimleri ve aile birlikleri ile iş birliği yaparak hayata geçirilmesi zorunlu kamu görevlerinin başında gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neredeee öyle bir sorumluluk ve ciddiyet görmedik ve göremiyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü önce devletin sorumluluk ve ciddiyet içinde görevlerini yerine getirmesi gerekenlerin önemli bir kısmının çocukları devlet okullarına gitmiyor bu çocuklar ya özel okullarda veya yurtdışındaki okullarda eğitim görüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun anlamı ne demek Anadolu insanı buna cevap versin “el elin eşşeğini türkü söyleyerek ararmış” </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet kamu görevini layıkıyla yerine getirmek sorumluluk ve ciddiyet ister.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizde mebzul miktarda diyeceğim ama yok öyle değil…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maraş’ta okul katliamını yapan öğrenci 15 yaşında yani daha çocuk, şimdi bu yaşta olan çocuğun aklına çantaya beş silah ve yedi şarjör mermi alarak okula gitmek ve arkadaşlarının ve öğretmenlerinin üzerine kurşun yağdırmak nasıl gelebilir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bu korkunç ölüm planını neden yapmak ister?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çocuğun aile ve arkadaş ilişkilerini incelemeyi gerektiren asıl soru bu olarak ortaya çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olaydan sonra babasının verdiği ifadeye baksanıza.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet çocuk sorunlu psikolog desteği alıyor ve psikolog “ileride farklı tedavi gereke bilir” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Baba ise çocuğun eline evde tabanca aldığını kendisi de ona toplumda silah kültürünün ne olduğunu anlattığını ve hatta “hevesini alsın” diye “emniyet poligonunda birkaç el ateş ettirdiğini” söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte bu…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaten her gün televizyonlarda mafya dizilerinde yeterince silahlı şiddet sahnelerin olduğu bir ülkede yetmez tablet digital oyunlarında vurdulu kırdılı oyunların saatlerce oynanması, çocuklar üzerinde şiddet eğilimini arttıran nedenlerin başında gelirken bir de çocuğun eline silah vererek ateş ettirilmesi işin tuzu biberi olmuş. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hemen yapılacak işler… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu olay başka bir demokratik ülkede olsaydı eğitim bakanı istifa ederdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Milli Eğitim Bakanının istifasını bekliyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra acilen okullarda güvenlik önlerinin arttırılması ve öğrenci psikolojisinin iyileşmesi gibi konular Ulusal Eğitim Kurultayı ilgili bakanlıklar, eğitim sendikaları, öğrenci veli örgütleri psikolog, pedagog ve sosyolog uzmanların yani akademinin katılımıyla toplanarak alınacak önlemler ve tavsiyeleri için toplanmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu toplantıda okul güvenliği konusunda örnek uluslararası uygulamalar gündeme alınmalı, uygulama koşulları sağlanmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak Türkiye 39 OECD ülkesi arasında PISA değerlendirmesine göre tüm branşlarda ortalamanın altında kalarak 32. sırada bulunuyor. Bu nedenle modern, demokratik, laik ve bilimsel eğitim pusulasından şaşmadan ki en önemli sorunumuz bu eğitim sistemi yeniden güncellenmeli ve çocuklarımız için iyi bir geleceğin ülkemiz içinde iyi bir gelecek olacağı unutulmamalıdır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 18 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/guvenli-ulke-guvenli-okul-ve-modern-egitim-istiyoruz-1776445194.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Eğitimin &#039;Kırmızı Pazartesi&#039;si</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/egitimin-kirmizi-pazartesisi-13101</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/egitimin-kirmizi-pazartesisi-13101</guid>
                <description><![CDATA[8 Nisan 2014'te Özgür Özel Meclis kürsüsünden madenlerdeki tehlikeyi anlattı. On beş gün sonra Soma'da 301 madenci öldü. 2025-2026 eğitim yılında dört CHP'li milletvekili okullardaki şiddeti sordu, dört kez aynı boş yanıtı aldı. Kahramanmaraş'ta 9 kişi öldü. Bu ülkede tehlikeyi görmemek bir kaza değil, bir tercih.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son iki günde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan iki acı olay, eğitimi, okulları yeniden mercek altına almamıza yol açtı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorun okulların mimarisi ve güvenliğinde mi, derslerde mi, eğitim sisteminin kendisinde mi yoksa çocukların bir bütün olarak içinde oldukları daha büyük sistemde mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de her kriz sonrasında olduğu gibi, yine siyasetçiler peş peşe toplantılar yaparak gerekli tedbirlerin alınacağını açıklıyorlar. Ama alınan ve alınacak tedbirlerin de palyatif olduğunu sonraki krizde görüyoruz. Kabul edelim kriz ne olursa olsun bu döngü her seferinde tekrarlanıyor. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan, son olayla ilgili olarak “acının siyaseti olmaz” diyerek; bu acı olaylara yaşanan sorunları siyaseten tartışmayalım demiş oluyor. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, “güvenlik önlemlerini güncelleyeceğiz” açıklaması yaptı. İçişleri Bakanlığı okul başına iki polis görevlendirme kararı aldı. Sosyal medya platformlarındaki gruplar kapatıldı, şüpheliler gözaltına alındı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yapılan açıklamalar ve alınan tedbirlere baktığımızda hükümetin yaşanan olaylara güvenlik bağlamında baktığını görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kabul edelim ki bu eksik bir okuma. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>GELİYORUM DİYEN ŞİDDET</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eksik okuma çünkü, bu eğitim yılının başından itibaren pek çok olumsuz olay yaşadık okullarda. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kasım 2025’te Anamur’da 12 yaşındaki öğrenci okul müdürünü vurdu. Geçen ay İstanbul'da bir biyoloji öğretmeni (Fatma Nur Çelik) öldürüldü. Ve son iki peş peşe yaşanan olaylar. Dahası bunlar ulusal medyada yer bulanlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şiddet sadece okulda değil. Deniz Zeyrek dün köşesinde yazdı; Türkiye'de 2025 yılında 3.422 silahlı olay yaşanmış ve bunlarda 2.225 kişi öldürüldü. Ruhsatlı silah sayısı 3 milyon, tahminlere göre ruhsatsızlar 10-12 milyonu buluyor. Suça sürüklenen çocuk sayısı her yıl artarak 2024'te 202 bin 785'e ulaşmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tabloya bakarak, yaşanan olayları münferit olarak tanımlamak yaşananları küçümsemekten başka bir değildir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası yukarıdaki tablo bize gençler arasında şiddetin adım adım arttığını ve tedbir almamız gerektiğini söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CEVAPSIZ KALAN ÖNERGELER GELİYORUM DİYEN ŞİDDET&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim 28 Nisan 2014’te “Dünya İş Sağlığı ve Güvenliği Günü”’nde CHP Grup Başkanvekili ve Manisa Milletvekili olarak Meclis kürsüsünden milletvekillerine seslenen Özgür Özel, vekili olduğu Manisa’daki Soma Maden İşletmesi başta olmak üzere madenlerde gelen iş sağlığı ve güvenliği konusunda şikayetleri dillendirmiş ve bu konuda alınması gereken tedbirlere dikkat çekmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel’in dikkat çektiği konuların hiçbiri dikkate alınmadı ve bu konuşmadan 15 gün sonra 13 Mayıs 2014’de Soma Maden Faciası yaşandı ve tam 301 madencimiz hayatını kaybetti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer bir durum okullarda yaşanan şiddet konusunda da yaşanmış. <strong>&nbsp;&nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dün Bahadır Özgür CHP’li milletvekillerin verdiği önergeleri ve onlara verilen cevapları yazdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2025 Ekim’de Aliye Coşar okul güvenliği konusunda soru önergesi vermiş. 2025 Aralık'ta Nermin Yıldırım Kara aynı soruları içeren bir önerge daha vermiş. Çekmeköy saldırısının ardından Mart 2026'da Hikmet Yalım Halıcı, güvenlik personeli sayısını sordu. Yine Mart'ta Semra Dinçer, “riskli okullar” ile ilgili olarak ayrıntıları sordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bu soru önergelerine aynı yanıt verilmiş; “Eylül ve Şubat aylarında illerde vali başkanlığında toplantılar yapılmaktadır.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Verilen bu cevaplarda, sorulmasına rağmen; kaç okulun riskli olduğu söylenmedi. Kaç güvenlik personeli olduğu söylenmedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okullardaki şiddet de, Soma maden faciası gibi göz göre göre geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>PEKİ SORUN NE?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekten 18 yaşın altına inen bu şiddetin zemin ne?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TV’deki mafya dizileri mi? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gençlerin eğitime, diplomaya verdikleri değer mi azaldı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geleceğe duydukları güvensizlik mi arttı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden eğitim yerine çete üyesi olmayı tercih ediyor gençler?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tür soruları çoğaltmamız mümkün. Ve her soruya da verilecek cevap da mutlaka var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bu konuda şunu söylemek mümkün; eğitimin uzunca bir süredir sınıf atlama, sosyal mobilizasyon mekanizması olmaktan çıkması, eğitimin bilimsellikten uzaklaşarak gençlerin gelecek hayallerinin yok olması, eğitimin mesleksizliği beslemesi gençlerin ellerindeki telefon ile dünyayı keşfedip yaşadıkları hayata bir anlamda isyan ederek; eğitimle elde edemeyeceklerini şiddetin parçası olarak elde etme arayışı, kendilerini aile ve çevrelerine böyle kabul ettirme aracı olarak karşımıza çıkıyor şiddet. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece Kahramanmaraş’ta yaşanan faciadan çıkan somut bilgiler bile insanı dehşete düşürüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir çocuk, 11 Nisan'da katliamı planlıyor. Babası çocuğun isteği üzerine onu 12 Nisan'da poligona götürüyor. Ve üç gün sonra&nbsp;15 Nisan'da okulu basıp 9 kişiyi öldürüyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süre içinde hiç kimsenin hiçbir şeyi fark edememesini nasıl açıklayacağız?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okullarda son beş ayda yaşanan beş saldırı, Meclis’e verilen doyurucu cevap verilmeyen dört önerge ve son iki yıl içinde 18 yaş altındaki çocukların suç bilançosu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tablo bize gelen tehlikeyi fark etmemeyi tercihini gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan “acının siyaseti olmaz” diyor. Evet olmaz, eğer normal koşullarda olsaydık olmazdı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama çocuklar güvende değilse, talepler cevapsız kalıyorsa, çocuklara bir gelecek değil belirsizlik sunuluyorsa; bütün bunları ortadan kaldırmak için “acı”, siyasetçilerin alacakları ilk ders olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de şu an her zamankinden daha çok siyaset yapmak, siyasete sahip çıkma zamanı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>SİSTEM "GERÇEKTEN" DEĞİŞMELİ </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan karşı karşıya olduğumuz sorun daha yapısal. Yani teknik denebilecek tedbirler (güvenlik, okulların izlenmesi vs) bir süreliğine bu tür şiddet olaylarını engelleyebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gençlere gelecek sunacak, onların eğitime inanmalarını, eğitimin hayatta başarılı olmadaki rolünü hissettirecek yapısal bir değişime ihtiyacımız var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gençlerin belli bir ideolojik formasyonda eğitim içinde eğitimsiz, geleceksiz, güvencesiz salt ucuz iş gücü ve sadık seçmen olarak kalmalarının hedefleyen bu eğitim sistemi mutlaka değişmelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu değişim ancak, siyasal ve toplumsal muhalefetin tüm paydaşlarının eş düzeyli katılabildiği bir konuşma zemini ile başlayabilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar bundan kaçmaya devam edecek. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet ise bunun siyasetini toplumsallaştırmalıdır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/egitimin-kirmizi-pazartesisi-1776367577.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Macaristan örneği: CHP’nin handikapları </title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristan-ornegi-chpnin-handikaplari-13099</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/macaristan-ornegi-chpnin-handikaplari-13099</guid>
                <description><![CDATA[Macaristan’da muhalefetin başarısının arkasında, iktidar seçmenine güven veren, çözüm üreten ve farklı kesimleri birleştiren bir siyasi yaklaşım bulunmaktadır. Türkiye’de ise muhalefetin henüz bu düzeyde bir güven ve bütünlük oluşturabildiğini söylemek zordur. Özellikle “iktidar değişse de bir şey değişmez” algısının kırılması için daha güçlü ve somut politikalar geliştirilmesi gerekmektedir. Sadece mitingler ve erken seçim çağrıları yeterli değildir. Ortak demokratik hedefler etrafında birleşmiş, sahada aktif ve çözüm üreten kadrolara ihtiyaç vardır. Bu nedenle CHP’nin ve genel olarak muhalefetin, yapısal sorunlarını aşarak güçlü, güven veren ve bütünleşik bir siyasi alternatif oluşturması hayati bir önem taşımaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’da Viktor Orbán’ın geçen hafta sonu yapılan seçimlerde Péter Magyar karşısında ağır bir yenilgi alması, uzun süredir iktidarda olan liderlerin seçimle değiştirilebileceği tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Yaklaşık çeyrek yüzyıldır iktidarda bulunan AK Parti lideri ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile benzer şekilde muhafazakâr, popülist ve milliyetçi bir siyasal çizgiye sahip olan Orbán’ın kaybı, Türkiye’de de benzer bir sonucun mümkün olup olmadığı sorusunu doğurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan ile Türkiye arasında bazı benzerlikler bulunsa da iki ülkenin siyasal yapıları ve dinamikleri açısından önemli farklılıklar da mevcuttur. Bu farklılıkların bir kısmı Türkiye muhalefeti açısından avantaj yaratırken, bir kısmı ise aşılması zor yapısal sorunlara işaret etmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’da ana muhalefet partisi TISZA, 2024 yılında kurulmuş genç ve yıpranmamış bir partidir. Lideri Péter Magyar, iktidar partisi içinden çıkmış, muhafazakâr-liberal çizgide yeni nesil bir muhalefet figürü olarak öne çıkmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kısa sürede yükselen bu yeni muhalefet, sistem içinden gelen ancak mevcut rejime karşı duran bir profil çizerek iktidar seçmeninden oy almayı başarmıştır. Aynı zamanda diğer muhalefet seçmenlerini de sandıkta birleştirebilmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Türkiye’de CHP’nin Farklı Konumu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de CHP’nin durumu TISZA’dan oldukça farklıdır. CHP, köklü bir kurumsal kimliğe sahip, ideolojik bagajı bulunan ve yerleşik bir seçmen tabanı olan bir partidir. Ayrıca uzun yıllara dayanan yerel yönetim deneyimi de vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu özellikler, iktidar karşısında her zaman avantaja dönüşmemektedir. CHP’nin kurucu parti kimliği, tarihsel yükleri ve güncel siyasal sorunlar arasında sıkışmış bir muhalefet çizgisi izlemesine neden olmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2024 yerel seçimlerinin ortaya çıkardığı tablo da CHP açısından ayrı bir sorun alanı yaratmıştır. Yerel yönetimlerde beklenen farkın yeterince ortaya konulamaması, partinin iktidar karşısındaki zayıflığını derinleştirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin en önemli sorunlarından biri de parti içi çekişmelerdir. Bu çekişmeler, siyasi rekabetin ötesine geçerek yıpratıcı bir mücadeleye dönüşmektedir. Yerel yönetimlerde yaşanan sorunlar ve parti içindeki hizipleşmeler, iktidarın müdahalelerine açık bir zemin yaratmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bazı parti içi aktörlerin kişisel çıkar, statü ve siyasi rant odaklı tutumları, partinin toplumsal güvenilirliğini zedelemektedir. Bu durum, CHP’nin kendi tabanı dışına çıkarak daha geniş kesimlerden destek almasını zorlaştırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca parti içi muhalefetin, dolaylı ya da doğrudan iktidarın elini güçlendiren tutumları, iktidarın CHP’nin ve diğer muhalif kesimlerin üzerinde daha rahat hukuk dışı yargısal hamleler yapmasına olanak tanımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mutlak Butlan davası, İstanbul il yönetimine kayyım atanması ve başka bir çok vesilesiyle Kemal Kılıçdaroğlu’nun&nbsp; açığa çıkan “koltuk” hırsına yenilmişlik hali artık CHP içten kemiren bir kurda &nbsp;dönüştü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Parti içi hukuku,&nbsp; iktidarın aparatına dönüşmüş yargının siyasi operasyonunda arayan siyasetçi algısı toplumda fazlasıyla yaygınlaştı.&nbsp;&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İktidarın Muhalefeti Dizayn Etme Çabası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son açıklamalarında CHP lideri Özgür Özel’i eleştirerek “Türk demokrasisinin hak ettiği bir ana muhalefete kavuşacağına inanıyoruz” ifadesini kullanması, iktidarın muhalefeti yeniden şekillendirme arzusunun açık bir göstergesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yaklaşım, yalnızca siyasi bir eleştiri değil, aynı zamanda muhalefeti zayıflatmaya ve yeniden dizayn &nbsp;etmeye yönelik bir strateji olarak değerlendirilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yerel yönetimlere ve parti örgütlerine yönelik siyasi operasyonlar da bu stratejinin bir parçası olarak görülmektedir. Bu yöntemlerle oluşturulan baskı ortamı, muhalefetin hareket alanını daraltmaktadır. Ana muhalefetin siyasi enerjisini büyük bir bölümünü adliye önlerinde harcamasına yol açmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de muhalefetin sürükleyici ve sonuç tayin edici partisi CHP’nin Macaristan’da TISZA benzeri bir sonuca ulaşılabilmesi için inşa edilecek yeni rejimin politik çerçevesini net, anlaşılabilir tanımlaması yanı sıra tek adam rejiminin alternatif olarak belirmesinin önünde üç örgütsel handikabı bulunuyor:</span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kurucu parti olmanın getirdiği tarihsel yük ve ideolojik bagaj </span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yerel yönetimlerde yeterli başarı ve farkın ortaya konulamaması </span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Parti içi muhalefetin yıpratıcı ve zaman zaman iktidara hizmet eden tutumları </span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sorunlar yalnızca CHP’nin değil, genel olarak muhalefetin iktidar alternatifi olmasının önündeki en büyük engellerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Macaristan’da muhalefetin başarısının arkasında, iktidar seçmenine güven veren, çözüm üreten ve farklı kesimleri birleştiren bir siyasi yaklaşım bulunmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de ise muhalefetin henüz bu düzeyde bir güven ve bütünlük oluşturabildiğini söylemek zordur. Özellikle “iktidar değişse de bir şey değişmez” algısının kırılması için daha güçlü ve somut politikalar geliştirilmesi gerekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sadece mitingler ve erken seçim çağrıları yeterli değildir. Ortak demokratik hedefler etrafında birleşmiş, sahada aktif ve çözüm üreten kadrolara ihtiyaç vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de muhalefetin önündeki zaman daralırken, iktidar çok yönlü stratejilerle gücünü korumaya çalışmaktadır. Buna karşılık muhalefetin parçalı ve dağınık yapısı, Macaristan’daki benzer bir sonucun ortaya çıkmasını zorlaştırmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle CHP’nin ve genel olarak muhalefetin, yapısal sorunlarını aşarak güçlü, güven veren ve bütünleşik bir siyasi alternatif oluşturması hayati bir önem taşımaktadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/macaristan-ornegi-chpnin-handikaplari-1776347537.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erdoğan’ın siyasetsizliği</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdoganin-siyasetsizligi-13098</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdoganin-siyasetsizligi-13098</guid>
                <description><![CDATA[Bugün bakıldığında iktidar, muhalefetle mücadelede savcılara ve siyaset dışı araçlara büyük oranda muhtaç görünüyor. CHP üzerinde kurduğu ablukadaki en ufak bir gevşeme, kendisi açısından bir hezimetin başlangıcı olabilir. Bu da Erdoğan’ın son bir yıldır girdiği yola kendini bağımlı kıldığı anlamına geliyor. Bugünden sonra iktidardan hem kendisi hem de Türkiye için yeni bir rota çizmesini, muhalefet ile mücadelede daha çoğulcu bir alternatife yönelmesini beklemek hayalcilik olur. Bu bakımdan Türkiye’nin yakın geleceğini artık Erdoğan’ın atacağı adımlar değil Özel muhalefetinin tercihleri belirleyecek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">19 Mart yakın dönem Türk siyaseti için bir milat oldu. Siyasetin iklimi bu tarihten sonra alabildiğine değişti. İmamoğlu’nun gözaltına alınıp tutuklanmasıyla birlikte Özgür Özel muhalif kitleleri meydanlara yığma stratejisini tercih etti. CHP, İmamoğlu ve arkadaşlarına yapılan haksızlıklardan büyük bir muhalefet dalgası devşirmeye çalıştı. Son kamuoyu araştırmaları, bu çabaların kısmi bir başarıya ulaştığını ancak seçmen gözünde muhalefetin moral üstünlüğü kesinkes elde etmeyi başaramadığını ortaya koyuyor. Bu sonuçlardan hareketle CHP yönetiminin son bir yılda yaptıkları ve yapamadıkları üzerine konuşmak kolay. Bu yönde pek çok yorum ve eleştiri de zaten yapıldı. Ancak aynı süreçte AKP’nin nasıl bir yol tercih ettiği ve yaklaşan seçimler bakımından bu tercihlerin olası sonuçlarının ne olacağı çoğu zaman göz ardı edildi. Oysa son bir yılda iktidar partisinin yaptıkları ve yapmadıkları da ana muhalefetin tercihleri kadar belirleyiciydi. Dolayısıyla bütünsel bir kavrayışa ulaşmak için AKP’nin son bir yılına dönüp bakmak şart. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi değerlendirmelerin iktidarı göz ardı etmesinin iki önemli nedeni var. İlki CHP’yi eleştirmenin görece risksiz ve kolay olması. İktidara dönük eleştiriler daha maliyetli ve hatta kimi zaman riskli. Bu yüzden siyaset yorumcuları için Özel hakkında yazmak Erdoğan’a dair bir şeyler söylemekten çok daha konforlu bir tercih. Öte yandan konu yalnız bununla da sınırlı değil. Son bir yıl bağlamında CHP konuşmanın daha cazip olmasının esas nedeni ülkede söylem geliştiren, politika öneren ve kitlesel eylem yapan en büyük örgütün ana muhalefet partisi olması. Odağınızı AKP’ye çevirdiğinizde hamasetin ve Ankara dedikodularının ötesinde, siyaseten değerlendirecek pek bir şey bulamıyorsunuz. İktidarın Erdoğan dışındaki yüzleri, kendilerine ait tek bir cümle kurmaktan imtina eden memurlara dönüşmüş durumdalar. Belki bu noktada yapılması gereken, tam da bu yokluk hakkında fikir yürütmek olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP’nin özgün bir politika ve söylem üretememesi, uzunca bir süredir siyasi parti olma niteliğini yitirmesinin bir sonucu. Partilerden beklenen temel işlevlerin büyük bölümünü yerine getirmekten aciz bir yapıya dönüştü iktidar partisi. Örneğin modern demokrasilerde siyasi partiler toplumsal taban ile siyasi seçkinler arasında bir köprü oluşturur ve politika oluşumuna böylece katkı sunarlar. Oysa Erdoğan ve çekirdek ekibi başkanlık sistemiyle birlikte sarayın duvarları ardına geçtikten sonra, AKP kadrolarının bu elitlere erişimi de son derece sınırlandı. Erdoğan ailesine yakın vakıfların yaygınlaşması ve alternatif iktidar odaklarının siyasete ve ekonomiyle hâkim olması sonucunda ise, bu defa partinin yeni kuşak siyasi elitleri yetiştirmedeki rolü ikincil bir hal aldı. AKP’nin kendi tabanı için bir politik sosyalizasyon ve endoktrinizasyon platformu olma işlevi ise, kitle iletişim araçları üzerinde kurulan kontrol ve sosyal ağlardaki trol ordularının etkisinin yanında önemsiz kaldı. Neticede 2001’de kurulduğunda son derece dinamik ve yenilikçi görünen parti bugün verimsiz bir devlet dairesinden hallice çalışan ve seçim zamanındaki faaliyetleri dahi tek başına organize edemeyen hantal bir yapıya dönüşmüş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle hantal bir yapıdan etkili bir söylem ve siyaset üretmesi elbette beklenemez. AKP’nin son bir yılının siyaseten bir boş küme olmasının da en büyük nedeni bu. İmamoğlu davası ve CHP’ye dönük operasyonlar birbiri ardına patlarken, iktidar partisi pekâlâ bu saldırıyı kendisi için bir rüzgâra dönüştürebilir ve muhalefeti tümden umutsuzluğa sürükleyebilirdi. Ancak bu yolda en ufak bir ışık bile vermediler. Teşkilat olarak tek yapabildikleri, saraydan gelen emir ve talimatlar doğrultusunda savcıların yazdığı iddianameleri tekrar etmek ve yürüyen hukuki süreçler sonucunda muhalefetin kendi iç çatışmalarına sürüklenmesinden medet ummak oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu siyasetsizlik hali yalnız parti ile sınırlı değil. Cumhurbaşkanı da son bir senede özellikle iç politika konularında siyaset üretmeyi büyük ölçüde bir kenara bıraktı. Hem parti hem de Erdoğan muhalefetle mücadele etme işini büyük oranda yargıya devretmiş görünüyor. O kadar ki ülkede sokak gündeminin büyük ölçüde söz konusu yargılamalar olduğu günlerde dahi Erdoğan bu konulara birkaç kuru cümleyle, bilindik ezberleri tekrar ederek değinmeyi tercih ediyor. Televizyonlarda da AKP’li siyasetçilerden çok gazeteciler bu konular hakkında konuşturuluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan 19 Mart yargılamalarını etkili bir siyasi söylemle çerçeveleyip halk nezdinde CHP’nin ve İmamoğlu’nun itibarını ortadan kaldırmayı başarmış olsaydı belki de birkaç parçaya ayrılmış, darmadağınık bir muhalefet manzarası olacaktı. Oysa tam tersine Muharrem İnce ve Emine Ülker Tarhan gibi küskün isimlerin birer birer CHP’ye geri döndüğünü görüyoruz. Kapalı kapılar ardından Özel’i kıyasıya eleştiren isimler ise bu ortamda ses yükseltmekten imtina ediyor. Kısacası cumhurbaşkanı ve partisinin siyasetsizliği sayesinde muhalefet son bir yılda önemli ölçüde konsolide olmayı başardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarın bu düşük yoğunluklu politika tercihi yalnız muhalefetle mücadelesiyle veya İmamoğlu davasıyla da sınırlı değil. Örneğin Devlet Bahçeli’nin himayesinde yürüyen Kürt Açılımı konusunda Erdoğan’ın geri planda durması ve Mehmet Şimşek’in programını topyekûn bir ekonomik atılım söylemiyle çerçevelemeye çalışmaması da manidar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ataletin temel nedeni, Erdoğan’ın iç politikada büyük bir başarıya imza atma imkânı görememesi. Daha doğrusu, böyle bir başarıyı gerçekleştirecek kapasiteyi bulamaması. Zira ülkeyi otoriterleşmeye sürükleyen başkanlık sistemi, devlet kapasitesini arttırmak yerine daha da geriletti. Bu gerilemeyi her yerde palazlanan irili ufaklı suç örgütlerinden, adalete olan güvenin kaybından, devlet okullarında yaşananlardan ve gıda güvenliğinden düzensiz göçe değin hemen her konuda kontrolün yavaş yavaş yitirilmesinden de görüyoruz. Geriye dönüp bakarsak, 2017 referandumu öncesinde Türkiye’nin tek bir merkezden yönetilemeyecek kadar büyük bir ülke olduğu uyarısı yapanlar bu anlamda haklı çıktı. İşte tam da kendi yarattığı bu yönetim krizi neticesinde bugün Erdoğan, iç politikaya dair gündem ve beklentilerini minimize etmeye ve odağını tümüyle küresel jeopolitiğe çevirmeye mecbur kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dış politikanın son bir yılda Erdoğan için iç siyasetin bir ikamesi haline geldiğini söylemek bu anlamda yanlış olmaz. Cumhurbaşkanı kendisini iç siyasetin üzerinde konumlamaya, eylem ve söylemlerinde küresel sorunlara daha fazla mesai ayırarak buradaki etkinliği üzerinden seçmen tabanını korumaya çalışıyor. Son dönemde NATO içerisinde artan görünürlüğümüzün, bölgesel sorunların çözümünde üstlenmek istediğimiz rolün ve savunma sanayinin öne çıkartılmasının nedenlerinden birisi de iç politikadaki bu tıkanıklık. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki tüm bunlar bir sonraki seçimi kazandırmak için yeterli olacak mı? Eğer ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaş olmasaydı, aslında işler Erdoğan için çok da kötü gitmiyordu. Ancak savaşla birlikte küresel ekonomide başlayan daralma bir stagflasyon dalgasına neden olursa AKP’nin yakın gelecekte bir seçim ekonomisi uygulama şansı da zorlaşacaktır. Böyle bir ortamda cumhurbaşkanı, güçlü bir muhalefet adayının karşısına yalnız dış politika kartları ile çıkmayı göze alamaz. Dolayısıyla bugün bakıldığında iktidar, muhalefetle mücadelede savcılara ve siyaset dışı araçlara büyük oranda muhtaç görünüyor. CHP üzerinde kurduğu ablukadaki en ufak bir gevşeme, kendisi açısından bir hezimetin başlangıcı olabilir. Bu da Erdoğan’ın son bir yıldır girdiği yola kendini bağımlı kıldığı anlamına geliyor. Bugünden sonra iktidardan hem kendisi hem de Türkiye için yeni bir rota çizmesini, muhalefet ile mücadelede daha çoğulcu bir alternatife yönelmesini beklemek hayalcilik olur. Bu bakımdan Türkiye’nin yakın geleceğini artık Erdoğan’ın atacağı adımlar değil Özel muhalefetinin tercihleri belirleyecek.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 17 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erdoganin-siyasetsizligi-1776347094.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Devlet-Öcalan ilişkileri ve çözüm süreçleri</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-ocalan-iliskileri-ve-cozum-surecleri-13088</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-ocalan-iliskileri-ve-cozum-surecleri-13088</guid>
                <description><![CDATA[Devlet Öcalan ile 1999’dan bu yana ilişkisini hiçbir zaman kesmemiş ve başlatılan tüm çözüm süreçlerinde örtülü ve son olarak da açık özne olmuştur. Bu yüzden son süreçte gücü ve etkisi her zamankinden daha fazladır. O yüzden siyasilerin bu sürece müdahalesi sınırlıdır. Bu yüzden özellikle DEM Parti’nin Erdoğan ve AK Parti’ye yaptığı siyasi çağrıların anlamı yoktur. Çünkü onlar siyasi özne olmayı hiçbir süreçte seçmediler. Son süreçte de tüm siyasi enerjisini Öcalan’ın konumuna odakladılar. Oysa o konuda yani Öcalan konumu konusunda karar verici siyaset değil devlettir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">15 Şubat 1999’da Türkiye’ye getiren PKK lideri Öcalan, o günden itibaren devletin denetiminde İmralı’da tutuklu bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu süreçte, devlet Öcalan’la sürekli temas halinde oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada devlet olarak bahsettiğimiz devletin kamu görevlileri. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devletin Öcalan ile görüşmesi sadece çözüm süreçleri ile sınırlı olmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cezaevinde başlayan açlık grevlerinin sona ermesinde de, farklı tarihlerde denenen olası çözüm süreçlerinde de başvurulan isim o oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan Kürt sorununun konuşulmadığı, Öcalan’a tecrit uygulandığı dönemlerde de devlet sürekli olarak Öcalan ile temasta oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu temas sadece ülke içinde Kürt sorunu bağlamında değil Irak ve Suriye’deki gelişmeler süresince de sürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuşkusuz bu görüşmelerin en yoğun olduğu dönemler adları farklı olsa da çözüm arayışı zamanları oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>SİYASETTEN DEVLETE ÇÖZÜM SÜRECİ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlki, 29 Temmuz 2009’da başlayan ve Demokratik Açılım adıyla başladı ve Habur’da teslim olan PKK’lıların karşılanması, onların Habur’dan Diyarbakır’a olan ve çoşkulu kalabalıkların eşlik ettiği yolculukta ortaya çıkan görüntülere kamuoyundan gelen tepki sonrası kısa sürede sona eren ilk deneme dönemi idi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkincisi 2011 sonrasında cezaevilerinde başlayan açlık grevlerinin sona erdirilmesi için devreye sokulan Öcalan’ın grevleri sona erdirdiği Eylül 2012 sonrası başladı ve 3 Eylül 2013’de Ahmet Türk, Ayla Ata Akat İmralı’ya ziyareti ile başlayan “Barış ve Çözüm Süreci”dir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben bu sürecin Gezi protestoları sonrası <em>de fecto</em> olarak bittiğini savundum. Ancak taraflar sürecin devam ettiğini savundular. 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe Mutabakatı olarak anılan 10 maddelik anlaşmaya rağmen neredeyse üç hafta sonra 21 Mart 2015’te Erdoğan’ın yaptığı açıklama ile Dolmabahçe Mutabakatı’nı tanımadığını açıkladı ve <em>de facto</em> bitmiş olan süreci <em>de jure</em> hale getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu iki süreçte devlet Öcalan ile çok yoğun bir süreç sürdürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu iki süreçte siyaseten AK Parti/Erdoğan ve Öcalan ana özne idi. Ve bu sürece en sert muhalefeti yapan ise MHP lideri Devlet Bahçeli idi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bahçeli her iki süreci de “ihanet süreci” olarak tanımlamıştı. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2015 ORTASINDA SONRA: AK PARTİ/ERDOĞAN'IN DEVLETE EKLEMLENMESİ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarıda ifade ettim; ikinci süreç fiili olarak 21 Mart 2015 sonrasında bitti. Aynı yıl 7 Haziran 2015’de yapılan genel seçimde AK Parti tek başına iktidar olma gücünü kaybederken, MHP, HDP’nin ardından 4. parti oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlginç olan ise MHP lideri seçim gecesi HDP’nin Meclisteki konumunu kast ederek <em>‘Meclis’in solu benim için yok hükmündedir’ </em>mealinde açıklama yaptı. AK Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu’nun CHP ile kurmak istediği koalisyon çabaları sonuçsuz kaldı. Normal şartlarda Cumhurbaşkanı’nın hükümeti kurmak üzere seçimde ikinci olan parti liderine (CHP) hükümet kurma görevi vermesi gerekirken, bunu yapmadı ve 1 Kasım 2015’de erken seçim kararı alındı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kararın alınmasında kuşkusuz Cumhurbaşkanı Erdoğan ile MHP lideri Bahçeli’nin siyasi iradelerinin etkili olduğunu söylemek yanlış olmaz. Sıkça ifade ettiğim üzere bu siyasi ortaklığın, 7 Haziran 2015 seçimi öncesinden Nisan-Mayıs döneminde kurulduğunu ve Bahçeli’nin aracılığıyla Erdoğan ile devletin sadece siyaseten değil ideolojik olarak da birbirlerine yaklaştıklarını ifade ettim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1 Kasım 2015 seçim sonuçları, 15 Temmuz 2016 kanlı darbe girişimi ve Bahçeli’nin, Erdoğan’ın rafa kaldırdığı başkanlık sistemini raftan indirmesi ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adıyla, siyasal sistemin 2018’de fiili olarak değişmesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunları tekil olayalar olarak ele almak doğru olamaz. Bütün bu süreç sadece iki liderin değil devletin hakemliğinde bir uzlaşmasının sonucudur. Ve bugün karşımızda Cumhur İttifakı 2017 sonrasında değil 2015 ortasında kurulduğunu söylemek mümkündür. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">"TERÖRSÜZ TÜRKİYE": SİYASETİN DEĞİL DEVLETİN ÇÖZÜM PROJESİ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim halen içinde olduğumuz son çözüm sürecine. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarıda kısa tarihsellik içinde AK Parti/Erdoğan’ın adım adım nasıl devlete eklemlendiğini, siyasi, meşruiyetini toplumdan devlete taşıdığını kısaca analiz etmeye çalıştım. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tarihsellik şu açıdan önemli; 1 Ekim 2024’de Bahçeli’nin DEM Parti -Bu parti Bahçeli’nin kısa bir süre öncesine kadar eleştirdiği HDP’nin devamıdır- Eş Başkanları ile tokalaşması ve 22 Ekim’de yine Bahçeli’nin PKK silah bıraksın gerekirse Öcalan gelsin DEM Grubu’nda konuşsun çıkışı ile başlayan yeni süreç, geçmişten farklı olarak siyasetin değil bu kez ana aktörünün devlet olduğu devlet projesi olarak karşımızdadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunu Mehmet Uçum sıkça andığım Bursa’daki panelde açık açık ifade etmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son süreci devlet başlatmış ve ana aktör olarak da varlığını her aşamada hissettirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nitekim Öcalan ise DEM Parti heyetinin son görüşmesinde, önemli devlet yetkililerinin görüşeme katılması bunun işaretidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özetle, devlet Öcalan ile 1999’dan bu yana ilişkisini hiçbir zaman kesmemiş ve başlatılan tüm çözüm süreçlerinde örtülü ve son olarak da açık özne olmuştur. Bu yüzden son süreçte gücü ve etkisi her zamankinden daha fazladır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O yüzden siyasilerin bu sürece müdahalesi sınırlıdır. Bu yüzden özellikle DEM Parti’nin Erdoğan ve AK Parti’ye yaptığı siyasi çağrıların anlamı yoktur. Çünkü onlar siyasi özne olmayı hiçbir süreçte seçmediler. Son süreçte de tüm siyasi enerjisini Öcalan’ın konumuna odakladılar. Oysa o konuda yani Öcalan konumu konusunda karar verici siyaset değil devlettir. Ki, Öcalan da bunun farkındadır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta, devletin dış güvenlik kaygısı ile başlattığı son sürecin başarılı olması, dışarda PKK’dan beklenen adımların atılması kadar, süreçle karılmak istenen barışın&nbsp;kalıcılaşmasının yolu da içerde ancak demokratik adımların atılması ile mümkündür. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 15 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/devlet-ocalan-iliskileri-ve-cozum-surecleri-1776196283.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>2026: Risklerin yılı mı, eşitsizliğin derinleştiği bir kırılma eşiği mi?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/2026-risklerin-yili-mi-esitsizligin-derinlestigi-bir-kirilma-esigi-mi-13082</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/2026-risklerin-yili-mi-esitsizligin-derinlestigi-bir-kirilma-esigi-mi-13082</guid>
                <description><![CDATA[2026’da dünya çok sayıda riskle karşı karşıya. Jeopolitik gerilimler, dezenformasyon, siber saldırılar, iklim şokları ve yapay zekâ temelli dönüşümler gerçek ve ciddidir. Ancak daha temel bir soru var: Bu risklerin bedelini kim ödeyecek?
Güncel raporların birlikte söylediği şey nettir: Riskler artıyor, Eşitsizlik derinleşiyor,  Sosyal politika kapasitesi, risk yönetiminin gerisinde kalıyor.  Bu nedenle 2026’nın ana teması güvenlik değil, adalet kapasitesi olmalıdır.
Eşitsizlik azaltılmadan, hiçbir risk gerçekten yönetilemez. Sosyal politika güçlendirilmeden, hiçbir güvenlik politikası sürdürülebilir olamaz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>2026’da dünya; jeoekonomik gerilimler, dezenformasyon, siber kırılganlık, iklim şokları ve yapay zekâ kaynaklı dönüşümlerle karşı karşıya. Güncel raporlar, risklerin küresel ölçekte arttığını açık biçimde gösteriyor. Ancak aynı raporların birlikte söylediği başka bir şey daha var: Riskler küresel, bedeller eşitsizlik üzerinden dağılıyor. Bu yüzden 2026’nın temel sorusu “ne kadar güvendeyiz?” değil, “ne kadar adiliz?” olmalı.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya, artık krizleri yalnızca tekil olaylar olarak değil, birbirini besleyen bir risk zinciri olarak yaşıyor. Jeopolitik gerilimler ekonomik kırılganlıkları büyütüyor, ekonomik kırılganlıklar toplumsal kutuplaşmayı artırıyor, kutuplaşma dezenformasyonu besliyor, dezenformasyon demokratik kurumlara güveni aşındırıyor. İklim krizi ise bu zincirin bütün halkalarını daha da kırılgan hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum – WEF) 2026 Küresel Riskler Raporu, dünyayı “rekabetin ve güvensizliğin yoğunlaştığı” bir döneme girerken tarif ediyor.¹ Aynı rapor, devlet temelli silahlı çatışmaları, jeoekonomik karşılaşmayı, dezenformasyonu ve siber güvensizliği kısa vadeli en kritik riskler arasında sayıyor. ¹</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu tablo tek başına yeterli değil. Çünkü risklerin tanımı kadar, bu risklerin toplumsal olarak nasıl dağıldığı da belirleyici. Oxfam International’ın (Oxfam) eşitsizlik raporları, küresel servetin giderek daha küçük bir azınlığın elinde toplandığını; buna karşılık yoksulluğun, güvencesizliğin ve kırılganlığın geniş kitleler için kalıcılaştığını gösteriyor.²³</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (United Nations Development Programme – UNDP) ise 2023/2024 İnsani Gelişme Raporu’nda küresel ölçekte “ilerleme tıkanması” yaşandığını, eşitsizliklerin ve siyasal kutuplaşmanın bu tıkanmayı daha da derinleştirdiğini vurguluyor.⁴</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle 2026’yı anlamak için tek başına güvenlik, teknoloji veya ekonomi başlıkları yetmez. Asıl mesele, risklerin eşitsizlikle birleştiğinde nasıl yıkıcı bir toplumsal güce dönüştüğüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Risk Artıyor Ama Dayanıklılık Artmıyor: 2026’nın Kırılgan Dünyası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WEF’in 2026 raporu, küresel sistemin aynı anda hem daha rekabetçi hem de daha kırılgan hale geldiğini söylüyor.¹ Kısa vadede:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Jeoekonomik karşılaşma,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet temelli silahlı çatışma,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumsal kutuplaşma</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">en yüksek risk algısına sahip alanlar arasında yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta vadede ise:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dezenformasyon,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siber güvensizlik,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altyapı kırılganlıkları</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">öne çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo çoğu zaman “güvenlik politikaları” ve “stratejik hazırlık” başlıkları altında okunuyor. Oysa eksik kalan şey şu: Riskler artarken, toplumsal dayanıklılık aynı hızda artmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dayanıklılık, yalnızca devletlerin askeri ya da teknolojik kapasitesi değildir. Dayanıklılık, insanların:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">gelir kaybıyla nasıl baş ettiği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">barınma ve gıdaya nasıl eriştiği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">sağlık ve bakım hizmetlerine ulaşıp ulaşamadığı,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kriz anında yalnız kalıp kalmadığıyla ilgilidir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNDP’nin raporu tam olarak bu noktaya işaret eder: Sosyal politika kapasitesi zayıfsa, riskler hızla “yaşam krizi”ne dönüşür.⁴</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güçlü sosyal koruma mekanizmalarına sahip ülkelerde ekonomik daralma yönetilebilirken, sosyal politika kapasitesi zayıf olan ülkelerde aynı daralma:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">gıda güvensizliği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">barınma krizleri,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kayıt dışı çalışmanın artışı,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kadınlar için daha fazla ücretsiz bakım emeği anlamına gelir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle risk artışı ile eşitsizlik arasında doğrusal bir bağ vardır. Eşitsizlik ne kadar derinse, risk o kadar yıkıcı olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eşitsizlik, 2026 Risklerinin Ortak Zemini</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oxfam’ın <em>Inequality Inc.</em> raporu, küresel servetin sistematik biçimde küçük bir azınlıkta yoğunlaştığını ortaya koyuyor.² <em>Survival of the Richest</em> raporu ise kriz dönemlerinde bile süper zenginlerin servetinin arttığını, buna karşılık yoksul kesimlerin yaşam koşullarının ağırlaştığını gösteriyor.³</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bulgular, eşitsizliğin yalnızca “sosyal bir sorun” olmadığını; siyasal, ekonomik ve güvenlik risklerinin tamamını besleyen yapısal bir zemin olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek eşitsizlik:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumsal kutuplaşmayı besler,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dezenformasyona açık bir ortam yaratır,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurumlara güveni aşındırır,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratik karar alma süreçlerini zayıflatır.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden 2026 riskleri, eşitsizlikten bağımsız okunamaz. Eşitsizlik, risklerin üzerinde yükseldiği zemindir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İklim Krizi: Çevresel Riskten Küresel Adalet Krizine</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WEF, iklim krizini uzun vadeli en büyük küresel tehditlerden biri olarak tanımlar.¹ Ancak Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change – <strong>IPCC</strong>) Altıncı Değerlendirme Raporu, iklim krizinin etkilerinin sosyal ve ekonomik eşitsizliklerle doğrudan bağlantılı olduğunu açık biçimde ortaya koyar.⁵</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) raporları ise iklim krizinin kadınları orantısız biçimde etkilediğini gösterir:⁶</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Su ve gıda güvensizliği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artan bakım yükü,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şiddet riski,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erken yaşta evlilik ve yerinden edilme.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İklim krizi bu yüzden sadece çevre politikası değil, doğrudan bir <strong>sosyal politika ve eşitlik politikası</strong> meselesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Enerji ve Gıda Şokları: Jeopolitik Başlık Değil, Hayatta Kalma Meselesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji ve gıda güvenliği, genellikle “jeopolitik” bir başlık olarak ele alınıyor. Devletlerin enerji arzını nasıl çeşitlendirdiği, hangi ittifakları kurduğu ya da hangi ticaret yollarını güvence altına aldığı konuşuluyor. Oysa enerji ve gıda krizi, toplumların gündelik yaşamında çok daha doğrudan bir anlama sahip: sofra boşalıyor mu, ev ısınıyor mu, insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum – WEF) 2026 Küresel Riskler Raporu, enerji fiyatlarındaki dalgalanmayı ve tedarik zincirlerindeki kırılganlığı ekonomik istikrar için temel risk alanları arasında sayıyor.¹ Bu, devletler açısından stratejik bir güvenlik sorunu. Ancak Oxfam’ın eşitsizlik verileri, aynı sorunun toplumlar için çok daha somut bir karşılığı olduğunu gösteriyor: Enerji ve gıda fiyatları yükseldiğinde bedeli ilk ödeyenler yoksul haneler, kadınlar ve güvencesiz çalışanlar oluyor.²³</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (United Nations Development Programme – UNDP) raporu, artan yaşam maliyetlerinin küresel ölçekte insani gelişmeyi geriye çektiğini ve özellikle düşük gelirli grupları kalıcı yoksulluk riskiyle karşı karşıya bıraktığını vurguluyor.⁴ Enerji ve gıda şokları, bu nedenle sadece “ekonomik dalgalanma” değil, doğrudan bir sosyal politika krizidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kesişimsellik perspektifinden bakıldığında tablo daha da netleşir. Aynı enerji krizi:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek gelirli bir hane için bütçe kısıtı,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşük gelirli bir hane için ısınma ve beslenme krizi,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınlar için ise artan bakım yükü ve ev içi emeğin ağırlaşması anlamına gelir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji güvenliği, yalnızca devletlerin arz güvenliği değildir; insanların gündelik yaşam güvenliğidir. Sosyal politika mekanizmaları güçlü değilse, enerji ve gıda krizleri hızla toplumsal yıkıma dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dezenformasyon: Bilgi Krizi Değil, Eşitsizliğin Siyasal Meşrulaştırıcısı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WEF, dezenformasyonu 2026 için en kritik risk alanlarından biri olarak tanımlıyor.¹ Dezenformasyon çoğu zaman “yanlış bilgi” problemi olarak ele alınıyor. Oysa bu mesele çok daha derin. Dezenformasyon, eşitsizliğin siyasal olarak meşrulaştırılmasını sağlayan güçlü bir araçtır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNDP raporu, artan eşitsizliklerin ve siyasal kutuplaşmanın, kurumsal güveni zayıflattığını; bunun da bilgiye olan güveni aşındırdığını gösteriyor.⁴ Güven duygusu zayıfladığında insanlar kanıt aramaz, aidiyet arar. Bu ortamda dezenformasyon hızla yayılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dezenformasyonun eşitsizlikle ilişkisi çift yönlüdür:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yandan yoksulluğu ve adaletsizliği görünmez kılar,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan eşitsizliği eleştiren talepleri “tehdit” gibi sunar.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece ekonomik eşitsizlik, siyasal olarak sorgulanamaz hale gelir. Dezenformasyon, sadece bilgi güvenliğini değil, demokrasi kapasitesini de çökerten bir mekanizmaya dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yapay Zekâ: Teknolojik Bir Riskten Çok, Yeni Bir Sosyal Eşitsizlik Katmanı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapay zekâ, 2026 gündeminde hızla yükselen bir risk alanı. WEF, yapay zekânın istihdam piyasaları, bilgi güvenliği ve yönetişim üzerinde büyük etkiler yaratacağını vurguluyor.¹</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak mesele sadece teknoloji değildir. Yapay zekâ, mevcut eşitsizlikleri yeniden üreten ya da derinleştiren bir sistem olarak çalışabilir. Eğitim, dijital okuryazarlık ve sosyal koruma mekanizmaları güçlü değilse:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşük nitelikli işler daha hızlı kaybolur,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınların yoğun olduğu bakım ve hizmet sektörleri daha kırılgan hale gelir,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dijital bölünme derinleşir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNDP raporu, dijitalleşmenin sosyal politika olmadan ilerlemesi hâlinde eşitsizlikleri kalıcılaştırdığını vurgular.⁴ Yapay zekâ, bu sürecin en güçlü hızlandırıcısıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kesişimsellik: Neden Bazıları Krizi Yaşarken, Bazıları Krizi “Okur”?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kesişimsellik, bir krizin etkilerinin tek bir faktörle açıklanamayacağını söyler. Sınıf, toplumsal cinsiyet, coğrafya, göçmenlik durumu ve sosyal politika kapasitesi birlikte çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kriz:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yoksul bir kadın için hayatta kalma mücadelesi,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göçmen bir aile için güvencesizlik,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta sınıf için yaşam standardında düşüş,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıcalıklı gruplar için ise “haber gündemi” olabilir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UN Women raporları, kadınların krizleri çok katmanlı yaşadığını gösteriyor:⁶<br />
Daha fazla ücretsiz emek, daha az gelir, daha fazla güvenlik riski ve daha az siyasal temsil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">IPCC ise iklim krizinin etkilerinin sosyal eşitsizliklerle doğrudan bağlantılı olduğunu vurgular.⁵</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden 2026 riskleri, ancak kesişimsellik perspektifiyle adil biçimde yönetilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: 2026’nın Asıl Sorusu Güvenlik Değil, Adalet Kapasitesidir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2026’da&nbsp;dünya çok sayıda riskle karşı karşıya. Jeopolitik gerilimler, dezenformasyon, siber saldırılar, iklim şokları ve yapay zekâ temelli dönüşümler gerçek ve ciddidir. Ancak daha temel bir soru var:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu risklerin bedelini kim ödeyecek?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güncel raporların birlikte söylediği şey nettir:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Riskler artıyor.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eşitsizlik derinleşiyor.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sosyal politika kapasitesi, risk yönetiminin gerisinde kalıyor.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle 2026’nın ana teması güvenlik değil, <strong>adalet kapasitesi</strong> olmalıdır.<br />
Eşitsizlik azaltılmadan, hiçbir risk gerçekten yönetilemez.<br />
Sosyal politika güçlendirilmeden, hiçbir güvenlik politikası sürdürülebilir olamaz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaynakça</strong></span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">World Economic Forum (2026). <em>Global Risks Report 2026</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oxfam International (2024). <em>Inequality Inc.: How Corporate Power Divides Our World</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oxfam International (2025). <em>Survival of the Richest</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">United Nations Development Programme (UNDP) (2024). <em>Human Development Report 2023/2024: Breaking the Gridlock</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC) (2023). <em>AR6 Synthesis Report: Climate Change 2023</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UN Women (2023). <em>Gendered Impacts of Climate Change</em>.</span></span></li>
</ol>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/2026-risklerin-yili-mi-esitsizligin-derinlestigi-bir-kirilma-esigi-mi-1776108974.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zaman, yeni bir demokrasi zamanı</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/zaman-yeni-bir-demokrasi-zamani-13081</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/zaman-yeni-bir-demokrasi-zamani-13081</guid>
                <description><![CDATA[Macaristan’daki rejim değişimi sanırım bu düşündüğüm “milliyetçiliğin zavallı sınırları”nın aşılmakta olduğunun ilk işareti. Çünkü küreselleşmeyle ortaya çıkan yeni süreçler yeni bir demokrasinin doğumunun da müjdecisi olacak. Bu demokrasi öyle insanların “sözde temsilcileriyle” yürüyen ve kralları, padişahları ve tek adamları çıkaran bir demokrasi değil, yerelin, katılımın ve kimlikler arası eşitliğin sağlandığı radikal bir demokrasi olacaktır. Bu süreçten kimse kaçamayacak. Erdoğan da Trump da, Modi ve diğerleri de bu süreçten kaçamayacaklar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3 Aralık 2024’de bu sütunda şöyle <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/milliyetciligin-zavalli-sinirlari-9140">yazmışım:</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Küreselleşme ulus-devletin etki alanını daraltırken aslında ulus-devlet içinde “milliyetçiliğin” de varlığını daraltıyor. Bugünlerde gördüğümüz milliyetçilik hareketlerinin yükselişi ise aslında bu gerçeğe olan tepkinin bir sonucu. Ama ne yaparlarsa yapsınlar halklar daha ileri bir demokrasiyi, her biri kendi kimliğini de yaşayarak “birlikte” yeni bir demokrasi kuracaklar. Milliyetçiliğin zavallı sınırlarına yaklaştıkça bence görünen bu.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/gocmekte-olan-ulus-devlet-ve-yeniden-biz-olmak-8857">19 Kasım 2024’de</a> ise “bulunduğumuz “homojen ulus-devletler” çağı kapanmaktayken nasıl olacak da tek bir “ulus”un milliyetçiliği altında toplumlar bir araya gelecekler? Bu mümkün mü?” sorusunu sormuş cevaben de şunları yazmışım:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;“Ben bu sorunun cevabını pek mümkün görmüyorum. Onun için de bu “milliyetçilik” rüzgarlarının uzun sürmeyeceğini, yerlerine çok-kimlikli, çok-yereli, demokratik, katılımcı yeni bir demokrasiyi insanlığın keşfedeceğini düşünüyorum.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra da daha henüz ABD+İsrail’in İran’a açtığı savaştan epey önce de (17 Haziran 2025) yine bu sütunda <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-milliyetcilik-ve-ocalan-11246">şunları yazmışım: </a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“İnsanlık tarihinde “milliyetçilik” milyonlarca insanın ölümüne neden olduktan sonra kendi sonuna doğru hızla ilerliyor. Gördüğümüz bu son milliyetçilik dalgası da bir süre sonra yine çok sayıda insan hayatına mal olarak bitecek ve insanlar yeni bir hayata gözlerini açacaklar. Gözlerini açacakları dünya ise, herkesin milliyeti, etnik kökeni ve inancını birlikte yaşayabilecekleri yeni bir dünya olacak”. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve savaştan bir ay önce <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kapitalizmin-yeni-yuzu-12376">6 Ocak 2026&nbsp;</a>ise;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Öyle görünüyor ki bu yeni milliyetçilik anlayışıyla yürüyecek bu yeni düzen yeni savaşlara gebe. Bu savaşların nerede ve nasıl olacağını bilmiyoruz. Ama yerkürenin depremlere en çok gebe olduğu bizim coğrafyamızın da bu gelişmelerden nasibini alma ihtimali küçümsenecek bir ihtimal değil”</em> demişim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sabah Macaristan’dan gelen haberlerden Macaristan’ın “Milliyetçiliğin Zavallı Sınırları”nı aştığını öğrendiğimde aklıma bunlar geldi. Macaristan halkının önemli bir çoğunluğu Orban’ın tek adam yönetimine, onun milliyetçilik anlayışına dur dedi ve öyle anlaşılıyor ki orada inşa edilmiş otokratik yönetimin bütün kurumlarını da yakında değiştirecekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet Macaristan’daki rejim değişimi sanırım bu düşündüğüm “milliyetçiliğin zavallı sınırları”nın aşılmakta olduğunun ilk işareti. Çünkü küreselleşmeyle ortaya çıkan yeni süreçler yeni bir demokrasinin doğumunun da müjdecisi olacak. Bu demokrasi öyle insanların “sözde temsilcileriyle” yürüyen ve kralları, padişahları ve tek adamları çıkaran bir demokrasi değil, yerelin, katılımın ve kimlikler arası eşitliğin sağlandığı radikal bir demokrasi olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçten kimse kaçamayacak. Erdoğan da Trump da, Modi ve diğerleri de bu süreçten kaçamayacaklar. Bu nedenle de CHP biraz özgüven yoksunluğundan olsa gerek eski “baba ocağı” deyip de yeniden saflarına aldığı ya da almayı düşündüğü “milliyetçi-ulusalcı”lara bel bağlamak yerine toplumun mağdur kesimlerinin demokrasi, özgürlük ve eşitlik arayışlarına kulak vermelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya değişiyor. Ulus-devletler içinde avantajlıların tutundukları milliyetçilikler de tarihin çöplüğüne gidiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaman yeni bir demokrasi zamanı! Unutmayalım!</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/zaman-yeni-bir-demokrasi-zamani-1776108431.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir günün hikayesi...</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-gunun-hikayesi-13076</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-gunun-hikayesi-13076</guid>
                <description><![CDATA[Erkol'un tutuklanmasının nedeni  CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yürüttüğü etkili muhalefettir. CHP’nin etkili muhalefetinin önemli kolonlarından biri de CHP Ankara İl örgütü ve başındaki isim olarak Ümit Erkol’dur. Tekrar edelim; bir olursak, iri oluruz, iri olursak diri olur; evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olduğu, özgürlükçü ve demokratik Türkiye’yi inşa etmiş oluruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Perşembenin hikayesi de denilebilir buna.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Erken başlar benim günüm; o gün de öyle oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Kitap Fuarına katılmak üzere Bursa’ya gideceğimin duyurusunu hazırlayıp paylaşmıştım ki bir telefon geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">“İl başkanımız alındı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Nedenini, niçinini sormadan hazırlanıp çıktım. Yolda yaptım duyurusunu. Ben varana dek çoğu gelmişti arkadaşlarımın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">O sırada, açık televizyon ekranında, birbirinden tuhaf, insana yaşadığı ülkenin sürrealist olduğunu düşündürten üç altyazı geçiyordu peş peşe. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Birincisi “CHP Ankara İl Başkanı Ümit Erkol, gözaltına alındı. Erkol’un İzmir’e götürüldüğü öğrenildi” şeklindeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">İkincisi en az onun kadar tuhaftı; “Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki gözaltına alındı”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Üçüncü altyazıysa hukuk kitaplarına taş çıkartacak cinsteydi; “Bursa Büyükşehir Belediyesinde Başkan vekili seçimi için salona girmek isteyen CHP’li meclis üyelerine biber gazı sıkıldı”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Gün henüz başlamıştı ama her biri birbirinden trajikomik üç olay gerçekleşmişti. Ondan bir hafta önce de, yaşadığı köyün doğasını, ağacını, ormanını korumak isteyen Esra Işık tutuklanmıştı. Tapusu İzmir Büyükşehir Belediyesinde olan Meslek Fabrikası binasının; İstanbul Yerebatan Sarnıcının bir gecede Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmesi de cabası…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>NE DEVE GÜTMEK, NE DE DİYARDAN GİTMEK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Neden?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bursa’dan başlayalım. Önceki günlerde tutuklanmıştı Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey. Nilüfer’de yıllarca belediye başkanlığı yapmış; 2019’da, Büyükşehir Belediyesini kıl payı yahut sandık oyunlarıyla kaybetmiş ama o sandığı tecellisi deyip bir sonraki seçime kadar çalışıp çabalamış ve 2024’de seçimi kazanmıştı. Türkiye çapında bir numara yaptığı Nilüfer’den sonra Bursa’yı çekim odağı haline getirmekti amacı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Kent rantlarının ve kupon arsaların rüyasını görenler de farkındalardı yaklaşan tehlikenin. Ne yapıp, edip Bozbey’i ele geçirme planları üzerine yoğunlaşmışlardı. İpuçlarını, geçtiğimiz aylar boyunca trol hesaplar aracılığıyla Bozbey’in AKP’ye geçeceği dedikodularını köpürtmüşlerdi. Bununla bir taraftan Bozbey’i “ikna etmek”, diğer taraftan kendisine oy veren seçmenlerle ve partisiyle Bozbey’in arasını &nbsp;açmaktı amaçları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bozbey, hakkında oluşturulmak istenen toplumsal algıyı deşifre etti. Meğer AKP’ye geçmesi için baskı yapılıyormuş. Kamuoyu da, yıllardır har vurup harman savurdukları Bursa’nın rantı ellerinden gidince Bozbey’e “ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin” ikilemi dayatıldığını böylece öğrenmiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Dayatılanı reddeden Bozbey tutuklandı. Yerine Belediye Meclisinde yapılan seçimde çoğunluğu elinde bulunduran biri seçildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">“Çökme” deniyor buna!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>ALGILAR HAKİKATIN SIRRINI BOZAMAZ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki’nin gözaltına alınması, bundan da komik. Özkan Yalım soruşturmasında adı geçen bir çalışanın bankamatik olduğu anlaşılınca gözaltına alınıp tutuklanma istemiyle sevk edilmesi, “yok artık” dedirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Norm kadro gereği, 534’ü memur, 264’ü kadrolu işçi ve yüzlerce şirket işçisinin çalışanın bulunduğu bir kurumda işe gelmediği anlaşılan kişiyle ilgili belediye başkanını gözaltına almak, ancak fantastik kurgu filmlerinde olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Normal koşullarda on gün üst üste işe gelmediği anlaşılan birinin iş akdinin feshedilmesini gerektirir prosedür. Bu durumu fark etmeyen yahut bildiği halde, çalışan hakkında işlem yapmayan üst görevli hakkında da kurum içinde, “görevini ihmalden” soruşturma açılır; hepsi bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Herkes de farkında ki ülke artık yönetilemiyor. İktidar da, yönetememenin sorumluluğunu bu operasyonlara konu olanlara yüklemek için algı operasyonu yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Gelelim CHP Ankara İl Başkanı Dr. Ümit Erkol’a…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bırakın herhangi birini, Cumhuriyet Halk Partisi Ankara İl Başkanı gibi birinin ifadesini almak için sabahın köründe haksız ve hukuksuz bir biçimde gözaltına almak nedir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Elbette en küçük bir kuşku varsa soruşturma açılmasında hiçbir beis olamaz ama açık ki konu incir çekirdeğini doldurmayan bir sorundan ibarettir. Adresi, yeri yurdu belli, kanıtları karartması olanaksız bir nedenden ötürü gözaltına alıp, tutuklamak, &nbsp;toplumun algısında kuşku uyandırmak amaçlı olduğu açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Asıl neden, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yürüttüğü etkili muhalefettir. CHP’nin etkili muhalefetinin önemli kolonlarından biri de CHP Ankara İl örgütü ve başındaki isim olarak Ümit Erkol’dur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Operasyonun, bölgemizdeki uluslararası operasyonlarla da bir ilişkisi bulunduğu muhakkaktır. “Küresel hükümdar” konumundaki ABD’nin ve onun jandarmalığını yapan İsrail’in bölgedeki operasyonlarına karşı direniş hattının ön saflarında birisidir Erkol. Geçtiğimiz günlerde, ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarını, ABD Ankara Büyükelçiliğinin önünde kalabalık bir katılımla protesto etmiş ve İran’ın İranlıların olduğu mesajını dile getirmişti. Çünkü bu topraklara ekilen yurtseverlik tohumu, azim, kararlılık ve direnç kültüründen besleniyor. O kültürü, o tohumu çürütemezler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">O tohum, Nazım’ın dile getirdiği üzere, “akarsu gibi umutlu/ ve buğday tanesi gibi cesur” bir tohumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Boyun eğmez, teslim olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>AVCININ APARATI DEĞİL GÜVERCİNİN KARDEŞ OLMAK </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bu arada, “selin önünden kütük kapmak” hevesinde olanlar için bir masalla bitirelim “Birgünün Hikayesi”ni.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Güvercinin biri, durgun bir dere kıyısında susuzluğunu gideriyormuş. Gözü, kapıldığı suda canhıraş debelenen bir karıncaya takılmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Birden bire, “baş başa vermeyince taş yerinden kalkmaz” sözünü hatırlamış ve yerden bulduğu bir çöpü suya atmış hemen.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">O çöpe tutunup kurtulmuş karınca.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Teşekkür edecek vakit bulamamış. Çünkü o sırada avcının biri, elinde silahıyla sinsice güvercine yaklaşıyormuş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Onun da aklına, Hintlilerin, “kardeşinin salını karşıya geçirmeye yardım et, göreceksin ki, sen de karşıdasın”&nbsp;sözü gelmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Hemen ısırıvermiş avcıyı karınca.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Can havliyle dikkati dağılmış avcının ve güvercin de kaçıp kurtulmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Kıssadan hissesi şudur bu masalın: Bir olursak, iri oluruz, iri olursak diri olur; evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olduğu, özgürlükçü ve demokratik Türkiye’yi inşa etmiş oluruz. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bir-gunun-hikayesi-1776011154.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Özel &#039;ara seçim&#039; çıkışıyla neleri başardı?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozel-ara-secim-cikisiyla-neleri-basardi-13071</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozel-ara-secim-cikisiyla-neleri-basardi-13071</guid>
                <description><![CDATA[Özgür Özel, 2003’te Erdoğan’ın önünü açan tarihsel sürece atıfta bulunarak iktidarın güncel tavrındaki çelişkileri gün yüzüne çıkarıyor. Bu hamle bir yandan AK Parti’nin siyaset üretme kabiliyetini sorgulatırken, diğer yandan muhalefet liderlerini 'destek' teması etrafında birleştirerek siyasetin tıkanan damarlarını açmaya aday görünüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP lideri Özgür Özel’in başlattığı “ara seçim” tartışması, Türkiye’de siyasetin içinde olduğu açmazı göstermesi açısından bir turnusol niteliğindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası bu turnusol, genel olarak iktidar bloku ve özel olarak da AK Parti’nin içine düştüğü “siyasetsizliği göstermesi açısından önemli. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel’in ara seçim talebine, 2003 yılında Rahmetli Deniz Baykal’ın siyasi doğruluk adına önünü açtığı ara seçimle milletvekili seçilip başbakan olan Erdoğan’ın açıklamaları da, AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in verdiği cevaplar bu siyasetsizliği açık biçimde gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel bu hamle ile sonuç alamayacağını muhtemelen biliyordu. Bu hamle ile hedefi, &nbsp;AK Parti’yi, “seçimden kaçan parti” durumuna düşürmek idi ki, bunda şimdiye kadar başarılı oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan Özel, bu hamle ile bir şeyi daha başardı; DEM Parti Eş Başkanları ile başladığı muhalefet liderleri ile “ara seçime destek” temalı görüşmeleri, muhalefetin birbiri ile konuşabilmesi noktasında da geç kalınmış ama önemli bir adım atmış oldu. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">HUKUKİ DEĞİL SİYASİ KARAR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teknik bir süreç olarak ara seçim konusunda pek çok teknik bilgiyi öğrendik bu süreçte. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstifa etmesi gereken milletvekili sayısından bunların Meclis’te bu istifaların kabul zorunluluğuna, Meclis İçtüzüğünden Anayasa maddeleri ve onların emredici hükümlerine kadar pek çok şeyi. Ve bunların hepsi hukuki süreçle ilgiliydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa bu noktada gerçek şu ki, Özel’in başlattığı bu hamlenin kendisi de, bu hamle ile başlayan tartışmalar da ve bir bütün olarak sürecin kendisi de hukuki değil tamamen siyasi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzun bir süredir de AK Parti ve Cumhur İttifakı’nın devletle birlikte çizdikleri alanda siyasetsizliği tercih ettikleri için Özel’in bu siyasi hamlesi karşısında AK Parti’nin tüm yetkililerin açıklamaları bu siyasetsizliğin açık ifadesi olarak karşımıza çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ÖZEL CHP’NİN GÜCÜNÜ GÖRÜNÜR KILMAK İSTEDİ</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel bu hamle ile gidilecek bir ara seçimde CHP’nin seçim kazanarak oy gücü üzerinden iktidarı erken seçime götürmek istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bakışın bir özgüven içerdiği muhakkak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet partisinin bu özgüveni karşısında iktidarın seçimden kaçması açık bir özgüvensizliği göstermektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İleri sürülen bahaneler mesele istifaların Meclis’te kabul edilme zorunluluğu ya da çevremizde savaş varken erken seçime gitmenin doğru olmayacağı düşüncesi bu özgüvensizliğin tezahürleridir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AK Parti Sözcü’sü Ömer Çelik, “sandığı en çok seven partiyiz” derken gerçeği nasıl tersyüz ettiğinin farkında olduğunu bize yansıtıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet seçimi, sandığı seviyorlar, peki ne zaman; seçimin sınırlarını, kullarını kendileri koydukları zaman. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yoksa yasal olarak evet istifasını veren 22 milletvekilin istifasının Meclis’te kabul edilmesi gerekli ama bu aşamada bunun bir prosedürü yerine getirmekten başka bir şey olmaması gerekirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet, AK Parti sandığı seviyor bu aşamada sadece bir retorik. Bugün karşı karşıya olduğumuz gerçek durum; AK Parti’nin sandıktan kaçtığıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gerçeği inkâr için öne sürülen hukuki zorunlulukları ara seçime bir engel olarak ortaya koymak; inkâr etmek isterken bu gerçeği yani siyasetsizliğin kabul etmektir. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">SİYASET: MİTİNGLERDEN ANKARA’YA</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarda değindim tekrar edeyim; Özel ara seçim çağrısı ile hukuki zorlukları ortada olan siyasi bir hamle yapmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama yaptığı bir şey daha var ki, bu, bundan sonraki süreçte çok daha önemli olacaktır. Bu hamle başlattığı diğer parti liderleri ile “ara seçime destek arayışı” görüşmeleri çok değerlidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta bir biçimde öne alınacak seçimde, muhalefetin adayının cumhurbaşkanı seçilmesi daha önemlisi de muhalefetin şikâyet ettiği bu düzenin değişmesinin tek koşulu “birlikte” hareket etmektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunu sağlanması bir süreçtir. Ama bu sürecin başarıya ulaşması ise ancak muhalefetin asgari ortaklıkta buluşmasıdır. Bu ortak kesen ise “demokrasiye dönüş”, bu düzeni durdurmak gibi en genel, en çok istenen talep olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel ilk adımı atmıştır ve ben bundan sonra bunu sürdüreceğini düşünüyorum. Özel’in bu adımı umarım karşılık görmeye devam eder. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secim-hukuki-degil-siyasi-bir-tartisma-1775938770.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TRÇ: MHP’nin yeni ittifak önerisi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trc-mhpnin-yeni-ittifak-onerisi-13069</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trc-mhpnin-yeni-ittifak-onerisi-13069</guid>
                <description><![CDATA[Son dönemde MHP’nin ayrılıkçı Kürt hareketinin legal siyasete girmesini hedefleyen, girişimi de beklenmedik bir gelişmeydi. Moskova’da Türk-Rus-Çin İttifakının gündeme getirilmesi, daha ileri gidilerek, seçimlerde AKP ile kurulacak ittifakın, temel şartı olacağının öne sürülmesi, iç siyasetin gündeminde üst sıralarda yer alacağa benziyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlık tarihi boyunca tanık olduğumuz, güce dayalı dayatma yöntemleri şaşılacak ölçüde benzeşirler. Farklı başlıklarla tanımlanan, gerçekte&nbsp; “paylaşım” amaçlı savaşların ortak özellikleri, başlangıçta kuralları &nbsp;güçlülerin belirlemeye kalkışmalarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci Dünya Savaşı öncesinde; Nazilerin Almanya’da ortaya çıkışları ile başlayan, tarihsel dram Türk kamuoyunca bilinir. Ancak İngilizlerin Hindistan ve Çin’de yaptıkları pek bilinmez. Savaşın bitiminde kurulan, yeni dünya düzeninin&nbsp; dayattığı “soğuk savaş” yıllarının anıları , artık eski Amerikan filmlerinde kalmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dışında kalmayı başaran Türkiye, tavrını1947 yılından başlayarak, savaşan taraflardan “Batının” yanında konumlanarak belirler. Bu tutum iç siyasette de kendisini gösterir. İktidar ve muhalefetin dış politikada ayrılmaz ikili izlenimi veren, siyasal çizgileri uzun bir aranın ardından 1960’lı yılların sonlarına doğru ayrışır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DP iktidarı döneminde başlayan, Kıbrıs sorunu Londra ve Zürih Anlaşmalarının yürürlüğe girmesiyle, çözüme kavuşur.&nbsp; Ancak barış uzun sürmez. Kısa süre sonra yeniden Türkiye’nin gündemindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngiltere’nin uyguladığı politika; adada yaşayan iki&nbsp; toplumun çatıştırılmalarıyla, bu ülkenin Kıbrıs’taki varlığını güvenceye almaya yöneliktir. Türkiye’de Kıbrıs’ın gündem oluşturması, kitlesel gösterilere neden olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süreç içinde doğal kaynaklar ve ticaret yollarına egemen olma mücadelelerinde, yeni bir aşamaya geçilmiştir. Gerileyen İngiltere’nin yerine, Batı Blokunun liderliğini üstlenen, ABD Vietnam’da insanlık dışı uygulamalarla, işgalini derinleştirmenin peşindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kıbrıs ile başlayan iktidar ile muhalefet arasındaki dış politika ayrılığı, bu kez “Yankee go Home” sloganları atan gençlik hareketleriyle yaygınlaşır. Dünyayı sarsan “68 olayları”&nbsp; Türkiye’de de gündemi belirlemektedir. ABD yanlısı askerler Türkiye’de yaygınlaşan, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünden rahatsız olurlar. Ülkenin siyasal tarihindeki en demokrat ve çoğulcu siyasal yapıyı güçlendiren anayasasının yarattığı demokratik ortam, fazla bulunmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı yıllarda Ortadoğu’da İsrail’in topraklarını genişletmesiyle sonuçlanan, savaşlar ve Filistinlilerin anavatanlarından sürülmeleri, Türkiye’de terörize edilen gençlik olayları ve sonunda İran’da şah rejiminin düşmesi, kartların yeniden dağıtılacağı bir dönemi başlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla tek kutuplu bir Dünya düşleyen ABD’nin, Irak’a askeri müdahalesiyle Ortadoğu bir kez daha paylaşılmaya başlandı. Türkiye bu süreçte ABD’nin belirlediği dış politika çizgisinden ayrılmadı. Şimdilerde “eski” olarak tanımlanan dönemin sonunda iktidara gelen, AKP’nin kısa sürede bir ABD projesi olan BOP içinde yer alışı, eş başkanlığı üstlenmesi şaşırtıcı değildi. Üstelik son İran saldırılarında İsrail ile işbirliği yapan ABD’nin moral desteğinin alınması, iktidar açısından bakıldığında önemli bir destekti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçeride İsrail karşıtlığı içeren devlet destekli mitingler yapılırken, “Kahrolsun Siyonizm” sloganları atılırken, bu ülke ile ticaretin sürdürülmesi bir yana hacmin büyümesi de iktidarın siyasal yörüngesine uygundu. Ancak MHP’nin Türk Dünyası ile ilişkilerden sorumlu üst düzey&nbsp; yöneticisinin, Moskova ziyareti sırasında verdiği demeç; İktidarın ABD-İsrail ikilisi ile ilişkilerinde farklılaşma olasılığını gündeme getirebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemde MHP’nin ayrılıkçı Kürt hareketinin legal siyasete girmesini hedefleyen, girişimi de beklenmedik bir gelişmeydi. Moskova’da Türk-Rus-Çin İttifakının gündeme getirilmesi, daha ileri gidilerek, seçimlerde AKP ile kurulacak ittifakın, temel şartı olacağının öne sürülmesi, iç siyasetin gündeminde üst sıralarda yer alacağa benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Irak, Venezuela ve Suriye operasyonlarında; bu ülkelerde &nbsp;iktidarlara karşı olan kesimlerden aldığı iç destekle başarılı olan, ABD’nin salt güce dayalı çözüm girişimi, İran’da büyük bir darbe aldı. İslamabad’daki barış görüşmeleri süreci iyi yönetilemezse, Trump’ın iktidarı sanılandan daha kısa sürebilir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trc-mhpnin-yeni-ittifak-onerisi-1775921871.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ara seçimler üzerine (2)</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secimler-uzerine-2-13068</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secimler-uzerine-2-13068</guid>
                <description><![CDATA[Bütün bu süreç şunu gösteriyor: İktidar grubu seçim yapmak istediğinde Anayasa ya da kanunları değiştirmek dahil olmak üzere her türlü tedbiri alabiliyor ve gerektiğinde yeni seçim türleri ihdas edebiliyor; ama seçim yapmak istemediğinde Anayasa hükümlerini görmezden gelebiliyor. İktidar sözcüsünün dediği gibi AKP’nin bugüne kadar hiçbir ara seçim yapmamış olduğunu kabul ettiğimizde, Anayasa’da ara seçimle ilgili hükümlerin neden varolduğunu ve 2003 değişikliklerinin neden yapıldığını sormak gerekmez mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar ve muhalefet grupları arasında “<em>ara seçim</em>” tartışması sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar grubu sözcüsü 2003 yılında yapılan seçimin bir “<em>ara seçim</em>” değil bir “<em>yenileme seçimi</em>” olduğunu şu sözlerle ifade etti:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>03 Kasım 2002 tarihinde yapılan 22'nci Dönem Milletvekili seçiminde, Siirt seçim çevresinde yapılan seçimin, seçim kurallarına aykırı işlem ve eylemlerin kanıtlanmış olması ve seçim sonucunu etkiler nitelikte bulunması nedeniyle Siirt’teki seçimin iptaline ve seçimin yenilenmesini YSK karara bağlamıştır. YSK, yenilenmesine karar verdiği Siirt seçim bölgesindeki seçimin, yasa gereği 09.03.2003 günü yapılmasını karara bağlamıştır. Genel Başkanımız; YSK kararı gereği yenilenen ve 09.03.2003 günü yapılan Siirt seçiminde milletvekili seçilmiştir. 09.03.2003 günü yapılan Siirt seçimi; bir ‘ara seçim’ değil, Yenileme seçimidir. Olgular bundan ibarettir.</em>”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda iktidar grubunun inandırıcı olması için 1982 Anayasa’sına 27/12/2002 tarihinde 4777 sayılı Kanunla eklenen şu hükmün gerekçesini de açıklayabilmesi gerekir:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>Yukarıda yazılı hallerden ayrı olarak, bir ilin veya seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden doksan günden sonraki ilk Pazar günü ara seçim yapılır</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hüküm o dönemki AKP genel başkanının ara seçim yoluyla milletvekili olmasını sağlamak için yazılmadı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hüküm, o dönemde AKP’nin herhangi bir amaçtan bağımsız bir “demokratikleşme” projesi miydi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorunun cevabı için biraz daha yakından bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa’da 4777 sayılı Kanunla yapılan değişiklik aslında daha önce 13/12/2002 tarihli ve 4774 sayılı Kanunla yapıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 4774 sayılı Kanunla yapılan Anayasa değişikliğini bir daha görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sezer geri gönderme gerekçesinde konuyla ilgili olarak şunları söylüyordu:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>– 1. maddesiyle, Anayasanın milletvekilliği seçilme yeterliliğini düzenleyen 76. maddesinin milletvekili seçilmeye engel durumlara yer verilen ikinci fıkrasındaki “ideolojik veya anarşik eylemlere” ibaresi “terör eylemlerine” biçiminde değiştirilmiş, </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>– 2 . maddesiyle, Anayasanın Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin geriye bırakılması ve ara seçimleri düzenleyen 78. maddesine eklenen beşinci fıkrada, bir ilin ya da seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması durumunda ara seçim yapılacağı, ara seçimin boşalmayı izleyen doksan günden sonraki ilk pazar günü gerçekleştirileceği ve bu fıkra gereği yapılacak seçimlerde Anayasanın 127. maddesinin üçüncü fıkrasının uygulanmayacağı belirtilmiş, </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>– Geçici 1. maddesinde de, Anayasanın 67. maddesinin son fıkrasının, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22. dönemi içinde yapılacak ilk ara seçimde uygulanmayacağı kurala bağlanmıştır. </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Yukarıda belirtilen her üç düzenleme birlikte ele alındığında, yapılmak istenilen Anayasa Değişikliğinin <strong>öznel, somut ve kişisel</strong> amaçla gerçekleştirildiği ortaya çıkmaktadır. </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>1 – <strong>Gerçekten, bir yandan Anayasanın 76. maddesinin ikinci fıkrası değiştirilerek, “ideolojik ve anarşik eylemleri” tahrik ve teşvik suçundan hüküm giymiş olanın milletvekili seçilebilmesine olanak sağlanırken; diğer yandan, bir il ya da seçim çevresinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması durumunda ara seçim yapılması öngörülerek, oluşturulacak koşullarla, 76. madde değişikliği ile engeli kalkan kimilerine, normal süreyi beklemeden milletvekili seçilme yolu açılmaktadır.</strong> Anayasanın 78. maddesinin üçüncü fıkrasında, ara seçimlerin her seçim döneminde bir kez yapılacağı, kural olarak genel seçimlerin üzerinden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemeyeceği, dördüncü fıkrasında da genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamayacağı kurala bağlanmıştır. Bu kuralların amacı, ülkenin sürekli seçim ortamında bulundurulmasının getireceği olumsuzlukların ve genel seçimlere bir yıldan az süre kalmışken ara seçim yapılarak seçmen eğiliminin etkilenmesinin ve yönlendirilmesinin önlenmesidir. Oysa, incelenen Yasa ile getirilen düzenleme, bir il ya da seçim çevresinin tüm milletvekillerine sahip siyasal partiye ya da aynı amaca ulaşmak için anlaşan siyasal partilere, o il ya da seçim çevresindeki üyeliklerinin boşaltılmasını sağlayarak ara seçime başvurma ve genel seçim öncesi seçmen eğilimini etkileme olanağı sağlamaktadır.</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>…</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>3 – Yüksek Seçim Kurulunun 02.11.2002 günlü, 978 sayılı kararı ile Siirt İli seçim çevresinde yapılan genel seçim ve milletvekili tutanakları iptal edilerek, bu İlde seçimin yeniden yapılmasına karar verilmesi üzerine, Anayasada yapılacak genel değişiklikten ayırıp, yalnızca bu maddelerdeki düzenlemelerin, özellikle 76. madde değişikliği ile geçici 1. madde düzenlemesinin ivedi biçimde yürürlüğe konulmak istenilmesi de Yasanın <strong>öznel ve kişiye özgü</strong> yapısını gözler önüne sermektedir.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sezer, özetle, kanunlaşan Anayasa değişikliklerinin <strong><em>öznel ve kişiye özgü </em></strong>olduğunu söylüyor ve bu gerekçelerle 4774 sayılı Kanunu geri gönderiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TBMM aynı hükümleri bir kez daha görüştü ve hiçbir değişiklik yapmadan kabul etti; 4777 sayılı Kanun, 4774 sayılı Kanunun ikinci kez görüşülerek aynen kabul edildiği halidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreç AKP’nin bir seçim yapmak istediğinde, yeni seçim türleri ihdası dâhil olmak üzere, Anayasa ve kanun hükümlerini nasıl kararlı biçimde değiştirdiğinin kanıtıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelişmeler izlendiğinde il ya da seçim çevresinde ara seçimle ilgili düzenlemenin açık bir amacının olduğu rahatlıkla görülebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu açıklığa rağmen itiraz sürdürülürse ve bu değişikliklerin “demokratikleşme” dışında bir amacının bulunmadığı ve o dönemde AKP’nin “ara seçim” gibi bir niyetinin olmadığı söylenirse şaşırmam.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O zaman devam edelim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı Kanunların (4774 ve 4777) içinde şöyle bir geçici hüküm daha var:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<strong><em>GEÇİCİ MADDE 1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 67 nci maddesinin son fıkrası, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22 nci dönemi içinde yapılacak ilk ara seçimde uygulanmaz</em></strong>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda iki şeyin daha bilinmesi gerekiyor:</span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">22. Dönem hangi dönemdir?</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasanın 67 nci maddesinin son fıkrası nedir?</span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Cevap 1.</strong> 22. Dönem AKP genel başkanının henüz milletvekili olmadığı ve milletvekili olabilmesi için formül arandığı dönemdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Cevap 2.</strong> Anayasa’nın 67. maddesinin son fıkrası şudur:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hükmün amacı şudur: İktidarda bulunan siyasal partiler yeni seçimlere giderken seçimlerde üstünlük sağlamak için kendi menfaatlerine uygun kanuni değişiklikler yaparlarsa, bu değişiklikler seçimlere çok yakın bir tarihte yapılmışlarsa hemen yürürlüğe girmesinler; bir yıl beklesinler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidardaki partilerin seçimlerde üstünlük elde etmek amacıyla, seçimler yaklaşırken değişiklik yapmaları yaygın bir davranıştır ve bunu önlemek gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yolla iktidar gruplarının seçimlere giderken seçim kanunlarında kendi lehlerine düzenleme yapmalarının önü kesilmeye çalışılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden Anayasa koyucu 2001 yılında böyle bir yasak getirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada tartışılan 4777 sayılı Kanun değişikliği ise bu yasağı etkisiz hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hangi seçimler için?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">22. yasama döneminde yapılacak ilk ara seçimler için.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani diyor ki eğer bir ara seçimi yapmak sözkonusu olacaksa, Anayasa’da ara seçimlerle ilgili düzenlemelerin yürürlüğe girmesi için bir yılı beklemeye gerek olmasın; bu değişiklikler hemen uygulanabilsin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer 2003 yılında AKP tarafından ara seçim yapılması amaçlanmadıysa ara seçimlere ilişkin bu istisna hükmünün getirilme gerekçesi ne olabilirdi ki?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorunun cevabı açıktır: 2003 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklerin tek bir amacı vardı: O dönemde yasaklı olan AKP genel başkanının seçilme engellerini kaldırdıktan sonra bir seçimle onun milletvekili olmasını sağlamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üstelik o dönemin Cumhurbaşkanı bu değişikliklerin Anayasaya aykırı olduğunu söylemesine rağmen iktidar grubunun kararlılığı üzerine Anayasa değişikliği gerçekleşmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bundan sonrası teferruattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YSK ara seçim yapmadan da seçimlerin iptali yoluyla aynı sonucun elde edebileceğini söyleyince, ara seçime ilişkin bütün altyapı hazırlanmasına rağmen seçimlerin yenilenmesi yoluna gidildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YSK’nın ara seçim hükümleri yerine seçimlerin iptali yoluyla seçimlerin yenilenmesine karar vermesi tümüyle teknik bir sorundur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar grubunun ara seçimler konusundaki isteksizliği tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır, ama bir seçim yapmak istediğinde anayasadaki ara seçim tiplerine ek yapacak kadar istekli olduğu da bir o kadar açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu süreç şunu gösteriyor: İktidar grubu seçim yapmak istediğinde Anayasa ya da kanunları değiştirmek dahil olmak üzere her türlü tedbiri alabiliyor ve gerektiğinde yeni seçim türleri ihdas edebiliyor; ama seçim yapmak istemediğinde Anayasa hükümlerini görmezden gelebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar sözcüsünün dediği gibi AKP’nin bugüne kadar hiçbir ara seçim yapmamış olduğunu kabul ettiğimizde, Anayasa’da ara seçimle ilgili hükümlerin neden varolduğunu ve 2003 değişikliklerinin neden yapıldığını sormak gerekmez mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, “Siirt seçimi ara seçim değildi” demek, tartışmanın sadece en yüzeysel kısmını doğru ifade etmektir; asıl mesele, o seçimin yapılabilmesi için anayasal düzenin nasıl zorlandığı, esnetildiği ve yeniden şekillendirildiğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gerçek ortadayken, teknik tanımlar üzerinden yapılan açıklamalar, tartışmayı aydınlatmak yerine perdelemektedir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secimler-uzerine-2-1775918388.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bağımsızların yok edilişi ve karanlığa gömülüş</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bagimsizlarin-yok-edilisi-ve-karanliga-gomulus-13065</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bagimsizlarin-yok-edilisi-ve-karanliga-gomulus-13065</guid>
                <description><![CDATA[Kavala gibi insanlar topluluklar arasında bir köprü işlevi görüyorlardı. Köprü kurmak öyle kolay bir iş değil. Neo-klasik rejimlerde iktidarlar kamusal alan üzerinde hakimiyet sağlamaya çalıştıkça yalnızca karşıtlarını, muhalifleri susturmakla sınırlı kalmıyorlar. Köprüleri de atmış oluyorlar. Çünkü kamusal alanda önemli olan onların praksislerindeki bağımsızlıkları. Bağımsızların yok edilişi karanlığa gömülmek anlamına geliyor. Akademik alandaki insanları, düşünce üretimini bağımlı kıldıkları anda “Habermasçı Kamusal Alan” kavramını da berhava ediyorlar.  Ülke büyük bir hapishaneye dönüşüyor. İçerde mahsur kalanlar sessiz kalmaları gerektiğini biliyorlar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Daha önce de belirttim. Osman Kavala’nın durumunu Hrant Dink’in işlemediği bir suçla yargılanıp, mahkum edilmesine benzetiyorum.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Kavala, 2017 yılında gözaltına alındı ve tutuklandı. Gözaltına alındığında ve sonra tutuklandığında neyle suçlandığını kendisi de bilmiyordu. Suçlamalardan 2020’de beraat etmesine rağmen aynı gün yeniden tutuklandı. “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edildi.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Dink de Kavala gibi yapmak şöyle dursun -kendisini bildiği bileli- karşı olduğu bir fiille suçlanmış ve yargılanmış,&nbsp; lehindeki bilirkişi raporuna rağmen mahkumiyet almıştı. Kavala’nın da gerçekleştirmek şöyle dursun, karşı çıktığı bir fiille, hükümeti zor kullanarak devirmeye çalışmakla suçlanmış olması Dink’in başına gelenlerle benzerlikler taşıyor.</span>&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Uzun bir zamandır Kavala’nın başına bunların neden geldiğini anlamaya çalışıyorum.&nbsp;Dink nasıl bir çarpıtmaya uğradıysa. Sorun onun söylediklerinin anlaşılmamasından ya da yanlış okunmasından ibaret değildi. Peki neden üstlerine alındılar?</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu çelişkiyi anlayabilmek için&nbsp;bu davada "Türkiye’nin görüşünü temsil ettiği" söylenen bir kişinin sözleri yol gösterici olabilir.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Bozbayındır adalet sisteminin iktidarlara bağımlı olduğunu ifşa etmiş oldu</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi&nbsp;2019 yılında verdiği kararla Kavala’nın tutukluluğunun hak ihlali olduğuna hükmetti ve serbest bırakılması gerektiğini belirtti.&nbsp;</span>&nbsp;<span style="color:black">Türkiye’nin&nbsp;neredeyse 9 yıldır hapiste olan&nbsp;<strong>Kavala ilgili bu&nbsp;</strong>AİHM kararını uygulamaması üzerine süreç Avrupa Konseyi nezdinde yaptırım tartışmalarına kadar uzandı.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><a href="https://t24.com.tr/haber/aihm-gezi-davasi-nedeniyle-cezaevinde-bulunan-osman-kavala-icin-toplandi-kararlara-uymadigi-icin-yaptirim-surecine-alinan-turkiyeyi-bogazici-universitesi-hukuk-fakultesi-dekani-bozbayindir-savundu,1310147" style="color:blue" target="_blank"><span style="color:black">AİHM'deki Osman Kavala davasında Boğaziçi Hukuk Fakültesi Dekanı Bozbayındır Türkiye’nin görüşlerini şöyle savunuyor: “Gezi ayaklanma hareketidir; hedefin gerçekleşmesi gerekli değil, çünkü başarılı olsa yargılayacak hâkim kalmaz</span></a><strong><span style="color:black">.”</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Bozbayındır Gezi’nin özetle Gezi’nin bir hükümeti devirme girişimi olduğunu, Kavala’nın da herhangi bir eyleme, gösteriye katılmasa da bu kollektif eylemi planlayan, yönlendiren bir kişi olduğunu söylüyor. Peki ortada buna, yani Kavala’nın bu eylemi planlayan bir kişi olduğuna ilişkin bir delil var mı? Yok.</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Elbette ki protesto gösterileri yaparak hükümeti istifaya zorlamak isteyen bir çok kişinin, kuruluşun da Gezi’deki bu göz kamaştırıcı, kapsayıcı, barışçıl kamusallık deneyimini kendilerine mal etmek istemiş olmaları da mümkün. Ama bunu istemenin de bir örgütle, yapıyla cisimleşmediği, fiiliyat kazanmadığı sürece bir suç olmadığı açık.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Ayrıca&nbsp;Bozbayındır&nbsp;bu eylem gerçekleşir ve başarılı olursa, “darbe girişimini yapanları yargılayacak hakim kalmaz” diyerek Türkiye’nin adalet sisteminin evrensel hukuk ilkelerine değil, iktidarlara bağımlı olduğunu adeta ifşa etmiş oluyor.&nbsp;</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Bir hukuk insanının Türkiye’nin de AİHM’i tanıyarak dahil olduğu anayasal rejimlerin hiç birinde bu tür bir savın kabul görmeyeceğini tahmin etmesi beklenir. Akademik ünvanı olan bir kişinin, bir hukuk insanın hem Kavala konusundaki gerçeği araştırma, hem de hukukun üstünlüğü kavramının ne anlama geldiğini bilme ve öğrenme sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.</span></strong><span style="color:black">&nbsp;Neoklasik (erke bağımlı diyebileceğimiz) kamusal alan kavramına saplanıp kalmasının yarattığı hukuki çelişkiyi de.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Kavala davasında adaletin gözlerini körelten ne olabilir?</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bir önceki yazımda belirttiğim gibi Avrupa devletlerinin 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki ulus-devlet sistemine yapısal bir yorum getiren ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramı ile bizdeki 2. Mahmut’tan bugünlere uzanan resmi (ya da merasimci)&nbsp; kamusal alan kavramı birbirlerinin tam zıddı. Aslına bakılırsa Avrupa devletlerinin de kamusal alan kavramı 2. Mahmut zamanında, Osmanlı’nın modernleşme sürecinde onlardan kopyaladığında çok farklı değildi.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Neo-klasik kamusal alan kavramı iktidarların öznesi olduğu, seçkinlerle birlikte şekil verdiği bir kamusal&nbsp;</span>alandı<span style="color:black">. Seküler olmadığı için yukarıdan, milleti temsil iddiasındaki monarşik ya da otoriter iktidarlar tarafından tanımlanıyordu. Bu kamusal alan kavramı, ulus-devletlerin kurulma sürecinde çok büyük kırımlara, savaşlara yol açtı. Savaştan sonra bir takım dersler çıkarılmaya çalışıldı. Zannedersem 2. Dünya Savaşı sonrasında ”Habermasçı kamusal&nbsp;</span>alan”ı<span style="color:black">&nbsp;oluşturan şey buydu.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Avrupa devletlerinin bu felaketle birlikte otoriter devlet yönetimlerinde billurlaşan bu bağımlı, erk merkezci kamusal alan kavramına mesafe koymaya çalıştıkları söylenebilir.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Hatırladığım kadarıyla Can Yücel 70’li yılların sonuna doğru AKM’de Onat Kutlar’ın yönettiği bir konferansta ”Türkiye’nin bu savaşa girmediği için bu hale geldi” (neo-klasik tipteki modernleşmeden kopamadı) dediği için o tarihte ne demek istediğini anlayamayan benim gibi insanları bir parça kızdırmıştı. Ne demek istediğini zanedersem epey sonra fark etmiştim. Söylemek ya da sorgulamak istediği şey zannedersem tam da buydu:&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black"><strong>Türkiye neo-klasik kamusal alan kavramına neden saplanıp kaldı?</strong></span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu soruya cevap vermek kolay değil.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Ama zannedersem Kavala davası ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramıyla neo-klasik kamusal alan arasındaki zıtlığın hakkında önemli ipuçları veriyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bilindiği gibi Gezi’deki protesto eylemlerini Taksim Platformu başlattı.&nbsp;Taksim Platformu’nun ve Kavala’nın yaptığı nedir? Bir önceki yazımda söz ettiğim ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramına benzeyen bir müzakere ortamı yaratmak.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu protestolara o tarihte birçok yazar, sanatçı, mimar da katıldı. Tekrarlayayım</span>&nbsp;<span style="color:black">bu girişimin iktidarı devirmek falan gibi bir niyeti asla olmadı. Ayrıca Kavala gibi bu sivil platformun içinden kişiler bu projenin uygulanmaması için Dr. Kadir Topbaş gibi Ak Partili yöneticiler ile defalarca görüştüler. (Hükümeti devirmek gibi bir niyeti olan girişim neden iktidarın temsilcileri ile görüşsün?)</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Gözleri körelten nedir?&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Sorun kimi zaman siyasal tercihlere, niyetlere bağlanıyor ama zalimler de aynı çaresizliği yaşıyorlar. Hatta en az mazlumlar kadar çaresizler. Sorunları çözme, koşulları değiştirme kapasiteleri yok.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Kavala gibi insanlar topluluklar arasında bir köprü işlevi görüyorlardı. Köprü kurmak öyle kolay bir iş değil. Neo-klasik rejimlerde iktidarlar kamusal alan üzerinde hakimiyet sağlamaya çalıştıkça yalnızca karşıtlarını, muhalifleri susturmakla sınırlı kalmıyorlar. Köprüleri de atmış oluyorlar. Çünkü kamusal alanda önemli olan onların praksislerindeki bağımsızlıkları. Bağımsızların yok edilişi karanlığa gömülmek anlamına geliyor. Akademik alandaki insanları, düşünce üretimini bağımlı kıldıkları anda “Habermasçı Kamusal Alan” kavramını da berhava ediyorlar.&nbsp;&nbsp;Ülke büyük bir hapishaneye dönüşüyor. İçerde mahsur kalanlar sessiz kalmaları gerektiğini biliyorlar.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Yani 2010’lara doğru aşmış olduğumuzu zannettiğimiz sorunun kaynağına geri döndük. “Habermasçı Kamusal Alan” ya da bugünkü Avrupa düşünce ortamını oluşturan değerlerden uzaklaşmanın yarattığı çelişkiler yalnızca siyasetçilerin çözebilecekleri meseleler değil.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Sonuç olarak yaşanan sorunları yalnızca siyasal öznelerin tercihleri üzerinden okuyanlar çaresizliğe geri dönmüş oldular.</span></span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bagimsizlarin-yok-edilisi-ve-karanliga-gomulus-1775903561.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siyasette neler olacak?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasette-neler-olacak-13062</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasette-neler-olacak-13062</guid>
                <description><![CDATA[Aşağıdan gelen, milyonları sokağa dökebilen lider yahut partilere halen bir nebze inanılabilir. Ama onlar hapis ve kapatma gibi risklere açıktır her zaman. Bu riskleri önlemek için çalışmalısınız. Protestolar bunlara yönelik olmalı. Evet belki de aylarca sürmeli demokratik itirazlar. Ama artık soğan ve sarımsakları tanıdınız ayırt edebilirsiniz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilmem farkında mısınız? Ben bir yazar olarak yakından farkındayım. Son on yılda Türkiye’de okuma oranları hızla düştü. Üstelik öyle kitap filan da değil sadece, doğru dürüst makale dahi okunmuyor. Bir paragraftan uzun yazı okunmuyor neredeyse. Biz yazarlar deliler gibi inat etmeye, yazmaya devam etsek de etimiz, budumuz ne fazla bir etkimiz olduğu söylenemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kimse efendim kitaplar pahalı demesin. Hiç pahalı değil kitaplar. Bir kafede bir “Americano” içenleriniz var o paraya. Avrupa’daki fiyatlarla karşılaştırırsanız bedava hatta.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yok akıllı telefonlar, internet vs de demeyin çünkü onlar dünyanın başka yerlerinde de var ve okuma oranlarını bu kadar etkilemiyorlar. Ne yapalım okumayanı dövecek halimiz yok ya zararı bütün topluma. Sığırlaşma, dingilleşme, her tür yozlaşma ve siyasi iktidarlardan hem oy verip hem şikâyet etme.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilmem her biri nadirattan olan okurlarım farkında mıdır ama aylardır siyaset yazmıyorum. O alanda birtakım kıyametler kopuyor, hainler, alçaklar ve şerefsizler gırla gidiyor ama dönüp bakmak bile istemiyorum. Gazze, Lübnan ve İran savaşları devam etmekte iken zaten oraya baktığımda “Allah belanızı versin” demekten başka da bir şey gelmiyordu içimden. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yazımın başlığına aldanmayın siyasette neler olacağı üzerinde müneccimlik denemelerini çoktan bıraktım ve zaten dünyanın en iyi astrologlarını da getirseniz Ortaköy yahut Rumelihisarı’ndaki Roman ablamızdan daha iyisini söyleyemezler. Hiçbir şey olacağı yok çünkü. Neden mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyaset bitti de ondan. Olur mu siyaset hiç biter mi? Yasalar içinde iktidarı değiştirme imkân ve ihtimali ortadan kalkarsa bal gibi biter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Atı alan Üsküdar’ı geçerse” biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mühürsüz oylar geçerli sayılırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet liderleri “kan dökülür” diye seçimlere itiraz etmedik derlerse biter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devletin olanakları ile seçim propagandası yapılırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefeti destekleyen ve hatta tarafsız yayın yapan medya batırılır yahut “parasıyla” alınırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhurbaşkanı seçim propagandası yaparsa biter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçimlerle kazanılan makamlara bürokratik kararlarla el konulursa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kazanma ihtimali olduğu görülenler birer kulp takılarak hapislere atılırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biterse ne olur canım? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Suya ne oldu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnek içti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İneğe?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dağa kaçtı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir daha siyasi iktidarın değişmeyeceğini, değişemeyeceğini bilseniz ne yaparsınız?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaderimiz böyle imiş deyip susarsınız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuşursunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kızgın konuşursunuz. Hatta ağzınızı bozarsınız. Bunu yaparken muhbir var mı diye etrafınıza bakarsınız. Ne olur ne olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra, varsa ona da küfredersiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sizin gibi olanlarla bir araya gelir polisten dayak ve gaz yersiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok da fena değilmiş canım deyip devam eder yahut bir daha mı gösteri dersiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devam ederseniz sizin gibilerle tanışır kalabalıkları büyütür artık zaman zaman barikatları aşacak kadar kalabalık ve kararlı olursunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir gün “Ölümden öte köy mü var?” dediğinizde sık sık işlerin rengi değişmeye başlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ondan sonra bir bakmışsınız “protestokolik” olmuşsunuz. Size çapulcu derler artık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasetten umudu kestiğinizde olacaklar buna benzer. Hiçbir iktidar herkesin bu ruh haline girmesini istemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenledir ki muhalefet partileri vardır. Aşağıdan gelen, milyonları sokağa dökebilen lider yahut partilere halen bir nebze inanılabilir. Ama onlar hapis ve kapatma gibi risklere açıktır her zaman. Bu riskleri önlemek için çalışmalısınız. Protestolar bunlara yönelik olmalı. Evet belki de aylarca sürmeli demokratik itirazlar. Ama artık soğan ve sarımsakları tanıdınız ayırt edebilirsiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de unutmayın çoğalmaya bakın sayınız en büyük avantajınızdır. Emr-i Hakk diye bir şey vardır. İktidarların her zaman iç kavgaları vardır. Genellikle otoriter iktidarlar bu iç kavgalarla verdikleri açıklar sonunda giderler. Bazen olağanüstü büyük hatalar yaparlar ve onların sonucunda ayakları kayar. Yani giderler. Yani bir gün mutlaka giderler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne yazıktır ki gelen kısa sürede gidenlere benzeyebilir. Esas göreviniz mevcudu götürmekten çok götürürken bir daha aynı delikten ısırılmamak için oluşan muhalefet ağını dağıtmamaktır. Enseyi karartmayın karşınızdakiler de insandır. İktidarın körleştirdiği insanlar. YENECEKSİNİZ!</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/siyasette-neler-olacak-1775939316.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Muhalefet için siyasette öncelikler…</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefet-icin-siyasette-oncelikler-13054</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefet-icin-siyasette-oncelikler-13054</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye, tarihinin en büyük ekonomik ve hukuksal yıkımını yaşarken, muhalefetin iktidarı anayasal zemine çekme ve halkın yoksulluğunu siyasetin merkezine taşıma zorunluluğu her zamankinden daha hayati. Peki bu ne kadar mümkün olabilir?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP siyasette ibreyi ara seçimlere çevirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görevden alınan belediye başkanları için mücadelesini miting alanları, mahkeme salonları ve meclis oturumlarında sürdüren CHP, ara seçim diyerek iktidarı köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey Ak Parti yargısının verdiği kararla tutuklandı ve yerine meclis çoğunluğu ile Ak Partili birisi getirildi oysa Mustafa Bozbey iki seçmenden birinin oyunu alması rağmen belediye meclisinin altmış bir oyuyla başkanlıktan düşürüldü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erken seçimden devam ediyoruz Erdoğan’ın bu talebe karşı cevabı her ne kadar “gündemimizde seçim yok” olduysa da CHP lideri Özgür Özel buna karşın “sen kim oluyorsun anayasa var.” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte tam bu noktada insanın aklına ülkede bir anayasa mı var? sorusu takılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet gerçekten bu ülkede bir anayasa var mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet kayıtlarında bir anayasa gözüküyor ama mahkemelere de sokaklarda, medyada hayatın her alanında ülkede bir anayasanın varlığı hissedilmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgür Özel “sen kim oluyorsun” derken bir cumhurbaşkanının var olan anayasaya karşı saygılı olacağı noktasından bu çıkışı yapıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın cevabı ise daha trajik bir olguya dayanıyor ve verdiği mesajda mealen “sen anayasa değil benim söylediklerime bak” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bence Erdoğan haklı, haklı çünkü bu ülkede anayasa fiilen uygulanmayan hatta yok sayılan bir duruma düşürülmüş vaziyette…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günün mottosu “anayasaya değil bana bak” </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ara seçim olur mu olmaz mı bilinmez ama bu durum ülkede ağır bir kanunsuzluk ve hukuksuzluğun hakim olduğunu bize bir kez daha göstermiş oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belediye başkanlarını sabahın köründe yaka paça gözaltına almak, derme çatma uyduruk iddianamelerle yargılayarak kodese sokmak ile AYM ve AİHM kararlarını anayasaya rağmen uygulamamak ve bunun sonucu başta Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala olmak üzere insanları yıllardır özgürlüğünden mahrum etmek bu ülkede anayasanın fiilen ortadan kaldırıldığının açık örnekleri değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sürdürülecek olan siyasi muhalefetin gündeminde hemen her gün bu sorun olmalı yani anayasa, yargı ve hukuk bu üçlü her gün gündeme getirilmeli…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü ortada millete karşı ne söyleyecek bir sözü ve ne de gösterecek bir yüzü olmayan Ak Parti iktidarının muhalif olanlara yani siyasetçilere, gazeteciler ve çeşitli çevrelere karşı şiddet, hukuksuzluk ve zulümden başka yapacağı bir şey kalmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarını meşru yollarla sürdürmesinin imkansız olduğunu bildiği halde gayrı meşru tüm yollara başvurarak yoluna devam etmek istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bu siyasi zorbalık ortamında bir yandan da kamuda cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk ve hırsızlığı yapılmakta… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bu ülkede tarihin hiçbir döneminde kamu kaynakları bu kadar hortumlanmamıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve diğer yandan hiçbir dönem Emekli insanlar için yoksulluğu ve açlığı reva gören ve iş kendi akrabalarına gelince kamu kurumlarında ayda iki buçuk milyon lira ödeme yapan bir iktidar görülmemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir diğer konu demokratikleşme ve yeni anayasa sorunu…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süreç denilen süreç durmuş vaziyette ve hatta geriye gitmiş durumda adeta yaprak kıpırdamıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugüne kadar demokratikleşme adına hiçbir adım atılmadı, atılmakta istenmedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü iktidarın Kürt sorununu çözmek gibi bir iradesi yok ama konuyu siyaseten yedek lastik olarak kullanma kurnazlığı var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhalefetin bir dikkat noktası da bu noktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süreci demokratikleşme ve yeni demokratik anayasa için bir kaldıraç olarak görmek ve bu noktada iktidara yüklenmek ve kamuoyunu aydınlatarak onları sürece ortak etmek olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve daha önemli ve sorunlu bir alan olarak dış politika alanı bu alanda öncelik İsrail ve ABD’nin bölgemizde çıkarları için dizayn etmeye çalıştığı hesaplara ortak olmamak ve ısrarla bölge barışını savunmak önceliğimiz olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşında gelinen ateş kes sürecinin kalıcı bir barışa dönüştürülmesi için Lübnan dahil çaba harcanmalı ve savaştan kesinlikle uzak durulmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan Trump’ın NATO’dan çekilme yaklaşımlarına karşı çıkılmalı bu süreçte Avrupalı müttefiklerimizle ortak hareket etmeliyiz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve Erdoğan’ın aksine AB üyelik müzakerelerinin başlatılmasında ısrar edilmeli AB üyeliğin ülke için yararları kamuoyuna kapsamlı olarak anlatılmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel olarak Çin+Rusya ve Batı dengesinde ve geriliminde öncelikle çıkarlarımıza göre hareket etmeliyiz ancak bunu yaparken öncelikle batı dünyasının bir bileşeni olduğumuzu unutmamalıyız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak milletin ekonomik olarak tarihinde hiçbir dönem bu şekilde yoksulluğa ve açlığa mahkum edildiği böylesi bir dönem görülmemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çiftçisinden işçisine esnafında memura oradan milyonlarca emeklisine kadar herkes ama herkes çok zor durumda… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marketlerde her gün fiyat etiketleri değişiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her gün her ürüne zam yapılıyor insanları soymak soğana çevirmek artık sıradanlaştı ve bunun tek nedeni Ak Parti olduğu kadar ahlaksızlıkta bir başka nedeni…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yoksul ve açlığın nedenleri daha kapsamlı ve daha geniş olarak gündeme getirilmeli ve gündemden hiç düşürülmemelidir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefet-icin-siyasette-oncelikler-1775897883.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akıl, vicdan, kudret</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/akil-vicdan-kudret-13051</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/akil-vicdan-kudret-13051</guid>
                <description><![CDATA[Bir insanı tanımak için ne bildiğine değil, neyi dert edindiğine bakmak kâfidir. Entelektüel gerçeğe mesafe koyup onu çözümlerken; aydın başkasının derdini sahiplenip cemiyetin vicdanı olur. Elit ise, sonuçlarını idrak etmeksizin sadece gücü yönetir. Foucault'dan Habermas'a uzanan kavramsal bir yolculukta, modern toplumun en büyük buhranlarından biri olan bu üç rolün nasıl birbirine karıştığını ve 'sembolik iktidarın' hakikati nasıl esir aldığını tartışıyoruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir insanı tanımak için ne bildiğine değil, neyi dert edindiğine ve elindeki gücü nasıl kullandığına bakmak kâfidir. Zira bazıları düşünür ama hissedemez; bazıları hisseder ama değiştiremez; bazıları ise değiştirir ama ne düşündüğünü ne de kimin için yaptığını sorgular. İşte entelektüel, aydın ve elit arasındaki fark tam da bu üç hat üzerinde şekillenir: akıl, vicdan ve kudret.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evvela entelektüel… Entelektüel, hakikatle kurduğu ilişki üzerinden tanımlanır. Onun asli meselesi anlamaktır: görünenin arkasındaki yapıyı çözmek, olanı olduğu gibi değil, nasıl kurulduğu üzerinden okumak. Bu yönüyle entelektüel, bir bakıma “mesafe koyma” sanatını icra eder. Zira hakikati kavrayabilmek için, ona bir adım geri çekilerek bakmak icap eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Michel Foucault’nun ifadesiyle entelektüel, artık “evrensel hakikatin sözcüsü” değil, belirli bilgi alanlarında iktidar ilişkilerini teşhir eden bir figürdür.[1] Bu, entelektüelin yalnızca bilen değil, bilginin nasıl üretildiğini sorgulayan kişi olduğu anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak burada mühim bir nokta vardır: Entelektüelin başkasının derdiyle dertlenmesi zaruri değildir. O, çoğu zaman bir meseleyi analiz eder; onu yaşamak ya da taşımak zorunda değildir. Bir yoksulluk haritası çizer, ama o yoksulluğu hissetmeyebilir. Bir savaşın stratejik dinamiklerini çözümler, fakat savaşın acısını doğrudan yaşamayabilir. Bu, onun eksikliği değil; fonksiyonunun doğasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın ise başka bir yerden konuşur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın, yalnızca anlamaz. Aynı zamanda hisseder. Yalnızca çözümlemez, sahiplenir. Aydın, başkasının derdiyle dertlenen kişidir. Osmanlı’daki “münevver” kavramı bu yüzden mühimdir: yalnızca ışık saçan değil, aynı zamanda ısıtan bir varlıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jürgen Habermas’ın kamusal alan nazariyesine göre, aydınlar toplumsal aklın teşekkülünde merkezi bir rol oynar; zira onlar, düşünceyi cemiyetle buluşturan aracı aktörlerdir.[2] Ancak bu aracılık yalnızca bilgi transferi değildir—bir tür ahlaki angajmandır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir misal ile tebarüz ettirelim:<br />
Bir entelektüel, eğitim sistemindeki yapısal eşitsizlikleri analiz eder ve bunu akademik bir makalede ortaya koyar.<br />
Bir aydın ise, o eşitsizliğin içinde ezilen öğrencinin hikâyesini görünür kılar, ses verir ve değişim için mücadele eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sebeple aydın, yalnızca bilen değil; aynı zamanda hisseden ve harekete geçen kişidir. Onun varlığı, cemiyetin vicdanıyla doğrudan irtibatlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elit ise bu iki figürden farklı bir düzlemde konumlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elit, bilginin değil, gücün alanına aittir. Ekonomik sermaye, siyasal nüfuz yahut kültürel iktidar; bunların herhangi biri kişiyi elit kategorisine taşır. Vilfredo Pareto ve Gaetano Mosca, toplumların daima bir “yöneten azınlık” tarafından idare edildiğini ileri sürer.[3] Pareto’nun “elit dolaşımı” teorisi ise bu zümrenin zaman içinde değişse de varlığını daim kıldığını ifade eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne var ki elit olmak, ne entelektüel derinlik ne de aydın sorumluluğu gerektirir. Elit, karar alır; fakat o kararın toplumsal izdüşümünü idrak etmek zorunda değildir. Bir elit, eğitim politikası belirleyebilir; ancak o politikanın bir köy okulundaki çocuğun hayatını nasıl şekillendirdiğini hiç düşünmeyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada şu tasnif, meseleyi açıklamamıza yardımcı olur:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Entelektüel düşünür.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın hisseder ve harekete geçer.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elit yönetir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Lakin modern toplumların en mühim buhranlarından biri, bu üç rolün yekdiğerine karışmasıdır. Elitlerin kendilerini entelektüel kisvesi altında sunması, aydınların ise eleştirel mesafeyi kaybederek elit söylemini yeniden üretmesi, kamusal aklı zayıflatır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pierre Bourdieu bu durumu “sembolik iktidar” kavramıyla açıklar: Hakikat, artık bağımsız bir değer olmaktan çıkar; güç ilişkileri içinde yeniden inşa edilir.[4] Böylece insanlar hakikati değil, güçlü olanın anlattığını hakikat zannetmeye başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soğuk bir sokakta üşüyen bir çocuk…<br />
Entelektüel bunun sebeplerini yazar.<br />
Elit çoğu zaman görmez.<br />
Aydın ise durur; ve o anın ağırlığını taşır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#434343"><strong><span style="color:black">Dipnotlar</span></strong></span></span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">[1] Michel Foucault, <em>Power/Knowledge</em>, 1980.<br />
[2] Jürgen Habermas, <em>The Structural Transformation of the Public Sphere</em>, 1962.<br />
[3] Vilfredo Pareto; Gaetano Mosca, elit teorileri.<br />
[4] Pierre Bourdieu, <em>Language and Symbolic Power</em>, 1991.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/akil-vicdan-kudret-1775764879.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Muhalefetin sağ seçmen bilmecesi (2)</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-2-13050</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-2-13050</guid>
                <description><![CDATA[İmamoğlu davası sadece hukuki bir süreç değil; iktidarın muhalefetin 'sağ-sol sınırlarını ihlal edebilen' en güçlü silahını etkisiz hale getirme operasyonuydu. Veri Enstitüsü'nün araştırmaları, Özgür Özel'in tüm çabalarına rağmen muhafazakâr tabana ulaşmada İmamoğlu kadar mahir olmadığını gösteriyor. Üstelik olası bir 'Kürt seçmen firesi' riski kapıdayken, CHP'nin acilen iktidarın ezberlerini bozacak ve sağ seçmene personasıyla nüfuz edebilecek alternatif bir liderlik denklemine ihtiyacı var.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-12991">Geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim.</a> </span></span></h2>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2017 yılındaki anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde elli şartını koyan Erdoğan, elbette Türk sağının temel bir amentüsüne güveniyordu. Buna göre Türkiye, nüfusunun çoğunluğu dini ve milli değerlere kökten bağlı olan özünde sağcı bir ülkeydi. Böyle bir sistemde CHP’li bir adayın çoğunluğun teveccühünü alması ancak ciddi bir anomali olabilirdi. Dolayısıyla tüm yetkilerin cumhurbaşkanında toplanması ve o makam için de çoğunluk oyu şartı aranması, sağ partilerin yapısal olarak avantajlı olduğu bir siyasal düzenin kurulması demekti. Erdoğan bu sistemle tek parti iktidarını uzun yıllar garantileyeceğini ve hiçbir siyasi kaygı yaşamaksızın ülkeyi istediği gibi yönetebileceğini düşündü.</span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçek durum bundan bir nebze farklı oldu. İktidar ile muhalefet arasındaki farkın beklenenden az oluşu küçük partilerin göreli önemini arttırdı ve Erdoğan da yüzde elli oy alabilmek için koalisyon kurmaya mecbur kaldı. Yine de genel hatları itibariyle mevcut sistemin AKP iktidarının değirmenine su taşıdığına, sağdan gelen adaylar için daha konforlu bir siyasal alan sunduğuna kuşku yok. Yaşanan ekonomik krize ve eğitimden sağlığa değin pek çok alanda büyüyen sorunlara karşın Erdoğan’ı hala bir sonraki seçimin en güçlü adayı kılan da bu siyasi kurgu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle bir tablo karşısında CHP için tek çıkar yol, kendisini sağda konumlayan seçmenlere erişmek ve onların oylarını almak. Aksi durumda sandıktan bir CHP iktidarı çıkması neredeyse imkânsız. Özgür Özel yönetimi tüm çabasına karşın bu konuda yetersiz kalmış görünüyor. Veri Enstitüsü’nün önceki gün yayınladığı <a href="https://t24.com.tr/gundem/veri-enstitusu-bir-yilda-imamoglu-davasi-tamamen-siyasi-diyenlerin-sayisi-da-ofke-de-azaldi,1312089" style="color:#467886; text-decoration:underline">veriler</a> de söz konusu yetersizliği bir defa daha ortaya koydu. Seçmen duygularının 19 Mart sonrasındaki değişimine odaklanan çalışmaya göre muhalefet seçmenlerinde İmamoğlu davasının siyasi karakterine dair pek az şüphe var. Ancak diğer seçmen bloklarında davanın hukuki bir süreç olduğu algısı yavaş yavaş yerleşiyor. Güçlü bir muhalefet kimliğine sahip olmayan seçmenlerin, yüzlerce mitinge ve muhalif basının tüm desteğine karşın iktidarın söylemini kısmen de olsa satın almaya başladığı görülüyor. AKP ve MHP seçmenlerinin 19 Mart’ın hemen sonrasında yaşadıkları kafa karışıklığına karşın, bir noktada partilerinin söylemine doğru meyletmelerinin olağan olduğunu elbette söyleyebiliriz. Ancak iktidarı hedefleyen bir partinin yapması gereken tam da hayatın bu olağan akışına çomak sokmak, İmamoğlu davasındaki adaletsizliği bir kaldıraç olarak kullanarak sağ seçmen ile iktidar bloğu arasındaki aidiyeti zayıflatmak olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elbette muhalefetteki karar vericiler de bunun farkında. Nitekim bugüne değin muhafazakâr taban ile iktidar arasındaki bağı zayıflatmak ve karşı mahalleden oy alabilmek için pek çok yol denediler. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilmesi ya da olası bir adaylık için Abdullah Gül isminin öne çıkartılması böyle bir arayışın sonucuydu. Bu çabalar beklenen karşılığı üretmeyince bu defa CHP içerisine daha düşük profilli sağ siyasetçileri dahil etme ve parti söyleminde dini ve milli sembollere yoğun biçimde yer verme arayışına gittiler. Kılıçdaroğlu döneminin son seçimi bu yöndeki çabaların zirvesiydi. Seçimlerin ikinci turunda Kemal beyin %47,5 oy aldığı düşünülürse, topyekûn başarısız olduğunu söylemek haksızlık olur. Ancak yeterince başarılı olamadığı ve bir sonraki seçimde CHP’nin daha fazlasını yapmak, daha çok sayıda iktidar seçmeninin oyunu almak zorunda olduğu açık. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önümüzdeki seçimlerde bu konu belki önceki seçimlerden de daha kritik ve belirleyici olacak. Zira bugüne değin muhalefet bloğunda olduğu varsayılan Kürt oylarının, süregiden çözüm süreci neticesinde iktidara meyletme olasılığı söz konusu. Böyle bir durumda ana muhalefet 2023 seçimlerinde eksik kalan 2,5 puanlık oyu almakla kalmayıp, Kürt seçmenlerden eksilecek desteği de yine sağ seçmenlerin teveccühü ile telafi etmek zorunda kalacak. Bunun yolları üzerine şimdiden kafa yormak ve belirlenen stratejiyi bir an önce uygulamaya geçirmek, bu bağlamda Özel ve arkadaşlarının birinci önceliği olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kanımca CHP için sağ seçmene hitap edebilmenin iki yolu var. İlki Kılıçdaroğlu’nun stratejisini devam ettirmek ve partiyi gerek içerisindeki siyasi yüzler bakımından gerekse söylem bakımından sağa çekmek. Ancak bu stratejiyi parti kimliğini kaybetmeden ve mevcut çekirdek seçmenini küstürmeden uygulamak zorundalar. Bu da sağa kayma stratejisinin doğal bir sınırı olduğu ve bir noktadan sonra partiye zarar vereceği anlamına geliyor. 2023’te bu sınıra epey yaklaşılmıştı. Buna rağmen Erdoğan seçimlerde ipi göğüslemeyi başardı. Bugün yine aynı yöntemi denemek ve daha da ileri götürmeye çalışmak seçim başarısını garantilemeyeceği gibi, parti içi konsolidasyonu da tehlikeye atacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar seçmenlerin oylarını alabilmenin ikinci yolu ise Erdoğan’ın çizdiği bu siyasi koordinat uzayında hareket ederek sağa yanaşmak yerine, bu ayrımı en baştan reddetmek olabilir. Mademki cumhurbaşkanı her seçimde sağ-sol sembolizmi üzerinden kendi desteğini devşiriyor, muhalefetin yapması gereken de ülke seçmenini ikiye ayırdığı varsayılan afaki bu sınırı enine kesen ve söz konusu ayrımı anlamsızlaştıran bir siyasi yaklaşımı ileri sürmek olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Normal şartlarda bunu yapabilmek elbette kolay değil. Çünkü yeni bir söylemi toplumsallaştırmak ve sol-sağ ayrımının yerine geçecek alternatif siyasi kimlikler tesis edebilmek zaman alacaktır. Ancak Türk siyasetinin lider odaklı işleyişi muhalefete burada bir avantaj sağlıyor. Seçmenlerin siyasi aidiyetleri söylemden çok lidere bağlılık üzerinden kurulduğu için, yepyeni bir siyasi anlatının topluma nüfuz etmesini beklemek yerine Erdoğan’ın yaslandığı sol-sağ sembolizmini şahsında anlamsızlaştıran bir lideri öne çıkartmak muhalefet için başarıya giden kestirme bir yol olabilir. Nitekim İmamoğlu’nu özel kılan niteliklerden birisi tam da böyle bir isim olmasıydı. AKP iktidarının geleneksel siyasi kutuplaştırma ezberleri İmamoğlu üzerinde sakil duruyor, seçmen gözünde ikna edici olamıyordu. Ekrem başkanın AKP karşısında tekrar tekrar kazandığı seçimlerin sırrını biraz da burada görmek gerek. Ancak İmamoğlu’nun siyaset yapmasının engellendiği bir ortamda öne çıkan Özel figürünü aynı paralelde değerlendirmek mümkün değil. Zira CHP genel başkanı parti içinde ve tabanda çok sevilmesine karşın, iktidarın alışık olduğu, iyi tanıdığı bir siyasetçi tipi. 19 Mart’tan bu yana geçen süre Özel’in muhafazakâr tabana ulaşma konusunda İmamoğlu kadar mahir olmadığını ortaya koyuyor. Bu durumda ana muhalefet partisinin ihtiyacı İmamoğlu’nun yerini doldurabilecek, sol-sağ ayrımını salt personası ile işlevsizleştiren bir alternatif adayı öne çıkarmak ve iktidar seçmenine onun aracılığı ile seslenmek olmalı.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-2-1775763301.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ana muhalefet erken seçimi değil, seçimlere hazırlanmayı vurgulamalıdır</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ana-muhalefet-erken-secimi-degil-secimlere-hazirlanmayi-vurgulamalidir-13044</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ana-muhalefet-erken-secimi-degil-secimlere-hazirlanmayi-vurgulamalidir-13044</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye'de siyaset, parlamenter sistemin eski alışkanlıklarıyla yeni başkanlık sisteminin kuralları arasında sıkışmış durumda. Ana muhalefet lideri 1979 model ara seçim restleriyle iktidarı köşeye sıkıştırmayı umarken, iktidar partisi tüm kontrolü elinde tutuyor. Meydanları doldurmak önemli; ancak seçmenin sadece emeklilerden oluşmadığını hatırlayıp tek kişilik bir şov yerine inandırıcı bir 'kadro' hareketi kurmak, sandığı zorlamaktan çok daha acil bir ihtiyaç.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ana muhalefet partisi liderimiz iktidar partisini seçime zorlamak için büyük bir uğraş veriyor. Liderin değerlendirmesine göre, seçmen tercihinde son seçimlerden sonra ciddi değişmeler meydana gelmiştir. Bu gelişme karşısında seçimlerin yenilenmesi son derecede tabiidir. Hatta, ana muhalefet lideri inandırıcılığını güçlendirmek için şayet seçimlerde iktidar partisini en az on puan geride bırakmazsa parti başkanlığından ve siyasetten çekileceğini bile ifade etmiştir. Gelgelelim hem cumhurbaşkanı hem de partisinin genel başkanı sıfatlarını taşıyan Recep Tayyip Erdoğan, seçimlerin zamanında yapılacağını ileri sürmekte, ana muhalefetin hevesini kursağında bırakır gözükmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hemen belirtelim, seçimlerin belirli aralıklarla yapılması zorunlu olmakla birlikte, iktidar partisinin işine gelen dönemlerde yapılması genellikle parlamenter sistemlerde rastlanan bir olgudur, başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinde pek görülen bir olgu değildir. Nitekim, Amerika’da anayasanın yürürlüğe girmesinden itibaren seçimler hep aynı tarihte yapılmış, işler pek iyi gitmese de, kimse başkanın dört yıllık dönemini tamamlamadan görevden ayrılmasını beklememiştir.&nbsp; Başkanın değişmeyeceği ve görevde kalmasının da parlamento aritmetiğine bağlı olmaması, temsilci seçimlerinin de sabit aralıklarla yapılmasını kolaylaştırmıştır. Yarı başkanlık sisteminin egemen olduğu günümüz Fransa’sına baktığımız zaman da, başkanın süresini doldurmayı beklediğini, başkanlık seçimini erkene almak için herhangi bir girişimde bulunmadığını görebiliyorsunuz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçim tarihleriyle oynamak açısından anayasamızda bazı tuhaf hükümlerin bulunduğunu teslim etmemiz gerekiyor. &nbsp;Artık tüm toplumun da bildiği gibi, şayet parlamento seçimleri bir yıl veya daha uzun bir süre erkene almaya karar verirse, en fazla iki dönem hizmet vermesi öngörülen cumhurbaşkanı süresini doldurmamış telakki edildiğinden, bir dönem daha aday olabilmektedir. Birçok gözlemci, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir dönem daha görevde kalmak istediğini, mevcut anayasanın sınırları çerçevesinde kalınacak olursa, bunun tek yolunun da seçimlerin parlamento kararıyla erkene alınması olduğunu hatırlattıktan sonra, Cumhurbaşkanının tekrar aday olmak istediğini ve dolayısıyla seçimleri erken almak isteyeceğini ileri sürmektedir. O zaman, böyle bir kararın alınacağı neden şimdiden açıklanmak istenmemektedir diye sorulacak olursa, cevap hazırdır. Seçim kararı bir sürpriz olacak, özellikle muhalefetin seçim düşünmediği bir dönemde aniden verilecektir. Bazı gözlemciler ise, seçimlerin zamanında yapılacağını, cumhurbaşkanının ise oğlunu göreve hazırladığını iddia etmektedirler. Neden açıklama yapılmıyor derseniz, bunun da yanıtlanması pek zor değildir. Şimdiden parti içinde bir adaylık müsabakasının başlaması istenmemekte, hatta çıkabilecek başka adayların önünü kesmek için zaman kazanılmakta, bu arada müstakbel adayın kamuoyu tarafından daha yakından tanınması için fırsatlar yaratılmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasamızdaki tuhaflıklar, ele aldığımız erken seçim kararı verilmesi ile de bitmiyor. Başka alanlarda istifa tek taraflı bir tasarruf olmasına rağmen, bir milletvekilinin o sıfatı terk etmesi için parlamentodan izin istemesi gerekiyor. Parlamento izin vermeyebilir. Şimdiye kadar, bu izin sisteminin kullanıldığı alan, parlamentodan izin almadan oturumlara katılmayı aksatan ve peş peşe oturumlara gelmeyen üyelerin üyelikten çıkarılması ile ilgiliydi. Ben devamsızlık dolayısıyla üyeliğini kaybeden herhangi bir milletvekili hatırlamıyorum. Belki de benim dikkatimden kaçmıştır. Ancak öyle anlaşılıyor ki, bu hükmün her zaman ve başka amaçlara hizmet edecek şekilde kullanılması da mümkündür. Nitekim, ana muhalefet liderimiz bir kısım milletvekilini istifa ettirerek erken seçimi bir zorunluluğa dönüştürmeyi düşünürken, parlamentonun bir kısım milletvekilinin istifasını kabul etmeyeceğini, böylelikle erken seçim yapılması için gerekli sayıya ulaşılmasını engellerken, muhalefet partisini de sayısal bir zaafa uğratabileceğini aklına getirmemiştir. Hatırlamakta zorluk çekenler için hatırlatayım, anayasamıza göre genel seçimden otuz ay geçtikten sonra ve bir defaya mahsus olarak ara seçim yapılır, ancak boşalan milletvekili sayısı üye tam sayısının yüzde beşini (otuz kişi oluyor) geçerse, yeni bir ara seçim yapmak zorunlu olur. Ancak, genel seçimlere bir yıl kalması durumunda ara seçim yapılmaz. Bu durumda ara seçim yapılarak boş üyeliklerin doldurulacağı anlaşılıyor ama istifa yoluyla istenildiği kadar boş üyelik yaratılamayacağı ve böylece sonuçları genelleştirilecek nitelikte bir ara seçime de izin verilemeyeceği belli oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman sormak gerekiyor, üyeleri istifa ettirerek erken bir ara seçime gitmek ve böylece iktidarın desteği kalmadığını göstermek hangi geçmiş olaylara istinaden liderimizin aklına geldi. Parlamenter tarihimiz oldukça zengin olduğu için, belki örnek sayısı birden fazladır ama benin aklıma gelen 14 Ekim 1979 tarihinde Ecevit hükümetinin yaptığı ve beş milletvekilinin (Konya, Manisa, Edirne, Muğla, Aydın) seçilmesini öngören ara seçimlerdir. Bu seçimlerde Adalet Partisi kullanılan oyların %54’ünü almış, münhal bulunan beş milletvekilliğinin hepsini kazanmıştır. Başında Ecevit’in bulunduğu CHP’nin aldığı oy oranı ise % 29’dur. Parti herhangi bir ilde milletvekilliği kazanamamış ve oylara bakılacak olursa, ağır bir seçim yenilgisi almıştır. Böyle bir sonuç karşısında, Başbakan Bülent Ecevit partisine seçmenin güveni kalmadığını kabul ederek, istifa yolunu seçmiştir. Fakat bir hususun dikkatinizden kaçmadığını ümit ederim. O dönemde Türkiye’de yürürlükte olan sistem parlamenter sistemdir ve bu sistemde hükümetin parlamentonun desteğini alarak görevde kalması öngörülmektedir. Buna karşılık şu anda yürürlükte olan başkanlık sisteminde yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı başı ve sonu belli bir dönem için seçilmekte, görevde bulunduğu süre içinde seçmenin desteğini ne oranda sahip olup olmadığına ise bakılmamaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama, yukarda da belirttiğim gibi, bizim anayasamız tuhaflıklar bakımından zengindir. Geçmişte parlamentonun göreve atadığı cumhurbaşkanının partisi olsa bile, o partiyle tüm bağlarını koparması gerekiyordu.&nbsp; Mevcut uygulamada cumhurbaşkanının aynı zamanda partisinin de başkanı olması mümkün. Ülkemiz uygulamasında parti başkanlığı sembolik bir görev değil, başkandan partiyle ilgili her konuda karar vermesi bekleniyor ki, bunlar arasında ön seçim yapılmaması durumunda kimin milletvekili olacağı dahi var. Böyle bir durumda cumhurbaşkanının aynı zamanda parti başkanı olarak parlamentoyu etkisizleştirmesi, tamamen kendi sözünü dinleyen bir örgüte dönüştürmesi çok kolay. Karşımızda, yürütmeyi denetleyen bir heyet yerine destekleyen bir örgüt bulmamız söz konusu. Bildiğiniz gibi, iktidar partisi, kendisine mensup olan milletvekillerine üç dönemden fazla hizmet vermemeleri kuralını getirdi. Sakın ola ki, aman ne güzel, böylece hızlı dönüşüm sağlandı ve hizmet vermek için herkesin önü açıldı demeyesiniz. Parti başkanı bu kurala tabi değil. Kuralı uygulayarak cumhurbaşkanı, kendisinden bağımsız olarak seçilebilecek, başka bir ifade ile, bağımsız siyasi desteği olan herkesi eledi, geriye sadece onun desteği sayesinde göreve gelebilecek ve devam edebilecek daha zayıf bir kadro kaldı. Bu kadro eğer Cumhurbaşkanını desteklemezse, yeniden seçilme şansına veya seçilmezse geliri tatmin edici bir kamu görevine atanamayacağının bilincinde. Dolayısıyla kendilerini Cumhurbaşkanı’nın sözünü dinlemekle mükellef addediyorlar. Bunun tezahürlerine hepimiz her gün şahit oluyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ana muhalefet liderimizin bazı milletvekillerini istifa ettirerek erken seçimleri zorlama planı sanıyorum iyi tasarlanmadan kamuoyuna açıklandı. Yoksa, parlamentonun bir kısım milletvekilinin istifa etmesini kabullenmeyeceğini hesaplamak mümkündü. Görünen o ki, sssssseçimin ne zaman yapılacağına parlamento değil, cumhurbaşkanı karar verecek. Şayet bu kararı parlamentonun desteğini gerektiriyorsa, o destek zaten hazır. Cumhurbaşkanından sadece bir işaret bekliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben ana muhalefet lideri olsam, partimi seçimlere daha da iyi hazırlamaya çalışırdım. Yapılan anketler, bir kısım seçmenin şu veya bu sebepten ana muhalefet partisini güvenilir bulmadığını gösteriyor. Bunlar kimler, neden böyle düşünüyorlar, anlamak lazım. Meydan mitingleri şüphesiz çok önemli, muhalefet liderimiz her hafta birden fazla yerde kalabalıkları topluyor. Bu takdire şayan. Ancak, seçmenin sadece emeklilerden oluşmadığı hususu sanki biraz ihmal ediliyor. Sonra parti lideri yanında partililerin de bu siyasi mücadelenin bir parçası olduklarının daha net şekilde anlaşılması gerekiyor. Seçmen kadro hareketlerini salt lidere inhisar eden hareketlerden daha inandırıcı bulabilir. İsterseniz devam etmeyeyim. Anlatmaya çalıştığım, seçimi bir an önce yapmak yerine seçimlere her yönden daha iyi hazırlanmanın gereği. Ana muhalefetten benim beklediğim bu derken, sanıyorum benim dışındaki birçok kişinin de düşüncesini dile getiriyorum. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ana-muhalefet-erken-secimi-degil-secimlere-hazirlanmayi-vurgulamalidir-1775818770.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tanrı kimin mahallesinde?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tanri-kimin-mahallesinde-13043</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tanri-kimin-mahallesinde-13043</guid>
                <description><![CDATA[Bir toplumu kutuplaştırmanın en sinsi yolu, siyasi tartışmayı fikir ayrılığından çıkarıp doğrudan kimlik ve inanç düzlemine hapsetmektir. İktidar, meşruiyetini hukuktan değil de 'kutsaldan' devşirmeye başladığında, her türlü politik itiraz ahlaki bir sapkınlık, muhalefet ise milli değerlere bir saldırı olarak kodlanır. Düşüncenin yerini kimliğin, sorgunun yerini sadakatin aldığı bu düzende, hukuk bağırarak değil sessizce devreden çıkar. Dini referansların iktidar için nasıl görünmez ve kırılmaz bir kalkana dönüştüğünün anatomisi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üniversitede mimarlık eğitimimde bize ilk öğretilen şey şuydu: Bir yeri tasarlamadan önce onu anlamak zorundasın. Bu yüzden saha çalışmalarında sokak sokak dolaşır, insanlara adres sorar, yön tariflerini dinlerdik. Çünkü bir şehri anlamanın en yalın yolu, insanların onu nasıl tarif ettiğini duymaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Buradan "cognitive map" yani "bilişsel harita" kavramı çıkar. Bilişsel harita, kentin fiziksel planı değil, insanların zihinlerinde taşıdıkları şehir imgesidir. "Şu caminin arkasında", "şu kilisenin yanında" gibi tarifler, kentin gerçek organizasyonunun çoğu zaman planlardan değil, bu kolektif algıdan kurulduğunu gösterir. Bir yerin sosyolojisini anlamadan tasarım yaparsanız, ortaya çıkan mekân kullanıcıları tarafından benimsenmez. Daha ileri gidelim: İçinde yaşayanları yavaş yavaş dışlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çanakkale'de bir saha çalışması sırasında bunun somut örneğine rastladım. Surp Kevork Ermeni Kilisesi ile Tifli Camii'nin yan yana durduğu sokakta, aynı adresi iki farklı topluluktan sorduk. Roman mahalle sakinleri kiliseyi referans verirken, diğerleri camiyi. Oysa iki yapı neredeyse bitişikti. Fiziksel olarak tek bir mekân vardı; zihinsel olarak iki ayrı harita.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama şunu da merak ettim: O kalabalık içinde, bir Roman sakinin "Tifli Camii'nin yanından dön" dediği bir an oldu mu? Bunu hatırlamıyorum. Belki de fark etmedim. Fakat bu da kendi başına bir şey söylüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Durkheim'ın <em>Dini Hayatın İlkel Biçimleri</em>'nde anlattığı tam budur: Kutsal nesneler sadece inanç nesneleri değil, toplumsal hayatı organize eden merkezlerdir. İnsanlar totemi referans alarak inançlarını değil, birbirlerine olan bağlılıklarını yeniden üretirler. Yön tarifi de böyle işler. "Surp Kevork'un arkasından dön" demek, o kiliseyi zihinsel evrenin merkezi ilan etmektir. Fiziksel mekân ortaktır; sembolik mekân değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye'de din-siyaset ilişkisi tartışıldığında konu çoğunlukla anayasa ya da seçim söylemleri üzerinden ele alınır. Ama bu ilişki çok daha önce, çok daha sessiz bir yerde kurulur: mahallede, sokakta, yön tariflerinde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kutsal yapılar belirli bir noktada ibadet mekânı olmaktan çıkar ve bir grubun kamusal görünürlüğünün sembolüne dönüşür. Bu dönüşüm her zaman siyasi bir niyet taşımaz; ama sonuçları siyasidir. Hangi yapının hangi topluluk için merkez olduğu, o topluluğun o şehirde — ve nihayetinde o ülkede — ne kadar var olduğuna dair sessiz bir ilandır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama bu sessiz ilan zamanla sessiz kalmaz. İktidar dini sembolleri yalnızca mekânda değil, söylemde de kullanmaya başladığında tablo köklü biçimde değişir. Meşruiyet artık hukuktan değil, kutsaldan devşirilir. "Milli ve manevi değerler" soyut bir erdem olmaktan çıkar, somut bir siyasi çerçeveye dönüşür. Bu çerçeveye itiraz etmek değerlere saldırı olarak yansıtılır. Bir siyasi pozisyon, otomatik olarak ahlaki bir sapkınlığa çevrilir. Düşüncenin yerini kimlik alır. Sorgunun yerini sadakat.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada toplumsal kutuplaşma artık fikir ayrılığından beslenmez; kim olduğundan beslenir. Hangi sembolü taşıdığından, hangi merkez etrafında yön bulduğundan. Ve bu kutuplaşma derinleştikçe siyasi dilin içindeki dini referanslar da yoğunlaşır, çünkü işe yarar. Kitleyi bir arada tutar, muhalefetin zeminini yumuşatır, iktidarın sınırlarını görünmez kılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hukuk tam da burada kaybolmaya başlar. Sessizce. Çünkü dini söylemle örülmüş bir siyasi dil, eleştiriyi hem ahlaki hem toplumsal olarak maliyetli kılar. Yargı bağımsızlığını yitirdiğinde, basın susturulduğunda, muhalefet "düşmanlık" olarak tanımlandığında — bunlar ayrı ayrı tartışılır. Oysa hepsinin altında aynı zemin vardır: Meşruiyetini hukuktan değil, kutsaldan alan bir iktidar anlayışı. Ve bu iktidarın en sinsi yanı şudur: Kendini savunmak zorunda kalmaz. Çünkü ona itiraz etmek, inanca itiraz etmekle özdeşleştirilmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zincir görünmez olunca kırılmaz. Çünkü zaten hissedilmez.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O Çanakkale sokağında iki yapı vardı; ama iki ayrı gerçeklik. Türkiye'nin meselesi de belki budur: Aynı ülkeyi paylaşan ama farklı sembollerle düşünen, farklı merkezler etrafında yön bulan topluluklar. Ve hepsini kapsayan ortak zemin olması gereken hukuk; giderek yalnızca birinin dilini konuşur hale geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çözüm bu merkezleri ortadan kaldırmak değil; birbirinin haritasını görebilmekte yatıyor. Ama bunun için ortak bir zemin şart. O zemin hukuktur. Hukuk kutsalın gölgesinde kaldığında herkesin haritası karanlığa gömülür. Yalnızca muhalefetinki değil, iktidarınki de.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/tanri-kimin-mahallesinde-1775818974.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ara seçimler üzerine...</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secimler-uzerine-13042</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secimler-uzerine-13042</guid>
                <description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ara seçim ve erken seçim kapısını kapatmasının ardından başlayan tartışmalar, medyadaki bilgi kirliliğiyle anayasal bir dezenformasyona dönüşmüş durumda. Anayasa'nın açık hükümlerine bakma gereği duymayan 'araştırmacı gazeteciler', ara seçim için Meclis'in illaki yüzde 5'inin boşalması gerektiği ezberini siyasi bir kalkan olarak kullanıyor. Oysa erken seçim iktidar ve muhalefetin uzlaşısını gerektiren siyasi bir tercihken; ara seçim, her seçim döneminde en az bir kez yapılması Anayasa (m.78) tarafından emredilen kesin bir hukuki zorunluluktur. Yüzde 5 şartı ise bir önkoşul değil, sadece normalde 30 ay olan bekleme süresini ortadan kaldıran istisnai bir hızlandırıcıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ana muhalefet partisi liderinin ara seçim talebinde bulunması üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan gündemlerinde ara seçim ya da erken seçim bulunmadığını söyledi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Erken seçimle ilgili açıklamaya diyecek şey yok, çünkü Anayasa genel seçimlerin seçim kanununda öngörülen tarihten önce yapılmasını Cumhurbaşkanının kararına ya da TBMM üye tamsayısının 3/5 çoğunluğunun kararına bağlamıştır (m. 116).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu sayı 360’tır ve 360 sayısı ne iktidar grubu tarafından ne de muhalefet grupları tarafından tek başına bulunamamaktadır; erken seçim kararı almak için iktidar ve muhalefet arasında bir uzlaşma zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu durumda iktidar erken seçim istemediği takdirde erken seçim kararı alınamaz; iktidar erken seçim istediğinde ise muhalefetle uzlaşması gerekir; aksi takdirde erken seçim yapılamaz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Buraya kadar hukuksal bir sorun yok; buradaki siyasal sorun ise bu yazının konusu değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Hukuksal sorun ara seçime ilişkin açıklamayla ilgili.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Geçen akşam, iktidara yandaş bir kanalda konunun tartışıldığını gördüm.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">İstediklerinde her konuyu didik didik araştıran büyük “araştırmacı gazeteciler” Anayasa’ya bakma gereği duymadan şu saptamayı yapıyorlardı:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<strong><em>Ara seçime gitmek için TBMM üye tamsayısının %5’inin boşalması gerekir ve % 5’lik boşalma olmadığına göre ara seçime gidilemez. CHP önce TBMM üye tamsayısının %5’in boşalmasını sağlamak için 22 milletvekilini istifa ettirsin; istifa kararları TBMM tarafından kabul edilsin. Arkasından TBMM ara seçim kararı alırsa ara seçim yapılır</em></strong>.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu açıklamaları sorgusuz sualsiz kabul eden “<strong>araştırmacı basın mensupları</strong>” için durum gerçekten çok vahimdi: birinci olasılıkta bu arkadaşlar Anayasayı bilmiyorlar, ikinci olasılıkta Anayasayı biliyorlar ama iktidarın söylemini desteklemek için Anayasa hükümlerini görmezden geliyorlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Her iki sonuç da ülkemizdeki “basın özgürlüğü” ve “hukuk devleti” ilkeleri açısından endişe vericidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu yorumun dayanaktan yoksun olduğunu göstermek için öncelikle demokratik sistemlerde ara seçime neden yer verildiğine bakmak ve ardından Anayasa’daki hükümleri incelemek gerekir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><em><span style="color:#333333">1. Anayasa neden ara seçime gerek görmüştür?</span></em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasalarda ara seçimlere yer verilmesinin çeşitli nedenleri bulunmaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">İlk olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçim, temsili demokrasilerde, seçmen ile temsili organ arasındaki bağı güncelleyen bir araçtır: Belli bir bölgenin temsilci sayısında azalma meydana gelmiş olması hem o bölgenin daha az temsil edilmesi sonucunu doğurur, hem de toplam temsilci sayısı öngörülenin altına düştüğü için temsil ilkesi zedelenmiş olur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">İkinci olarak</span></em><span style="color:#333333"> siyasal parti gruplarının üyelerinde meydana gelen azalmalar, siyasal güç dengesini değiştirmiş olabilir. Özellikle bir siyasal partinin çeşitli nedenlerle çok sayıda üyesini kaybetmiş olması halinde güç dengesi toplumdaki siyasal güç dengesini yansıtmaktan uzak hale gelmiş olabilir; iktidardaki siyasal parti, aslında yeterli siyasal desteğe sahip olmamasına rağmen, iktidarı elinde tutmaya devam edebilir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Örneğin 14 Ekim 1979'da Konya, Manisa, Edirne, Muğla, Aydın'da 5 milletvekilliği için yapılan ara seçimden sonra 42. hükümet düşmüş ve 43. hükümet kurulmuştur: Ara seçim sonuçlarına göre 5 milletvekilliği de AP tarafından kazanılmış ve bu seçim zaferinden sonra CHP hükümeti düşmüş AP hükümeti kurulmuştur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Sözkonusu dönemde ara seçim olmasaydı, hükümet değişikliğinin gerçekleşmesi çok zordu. Dolayısıyla ara seçimler bu tür seçmen-temsilci ilişkisini ve siyasal güç dengesini güncellemeleri açısından önemlidir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">Üçüncü olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçimler iktidara ve muhalefete kendileri hakkında toplumun ne düşündüğü hakkında anketlerden daha sağlam bilgiler vermekte ve gelecek seçimlere yönelik hazırlık yapmalarına olanak tanımaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">Dördüncü olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçimler, siyasal partilerin Meclisteki güçlerini de güncelleyerek Meclis çalışmalarına katılmalarını gerçek güçleriyle orantılı hale getirmektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">Beşinci olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçimler özellikle iktidar partilerine güven tazeleme ve projelerine toplumsal destek bulma işlevi görebilir: Örneğin anayasa değişikliği yapmak isteyen ve yeterli çoğunluğa ulaşamayan bir siyasal iktidar, ara seçimler yoluyla bu çoğunluğu sağlama ve anayasayı değiştirme yoluna gidebilir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu önemleri nedeniyle ve 1982 Anayasası öncesinde 1951, 1966, 1968, 1975, 1979 yıllarında ara seçimler yapıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Sadece bu sonuca bakarak bile 1961 Anayasası döneminin ülkemizde sonraki dönemlere göre daha demokratik bir dönem olduğu söylenebilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">1982 Anayasası’nın yürürlüğünden sonra AKP iktidarına kadar geçen dönemde tek bir ara seçim yapıldı: 17. yasama döneminde, 11 milletvekilliği için 28 Eylül 1986'de yapılan ara seçimlerde 10 milletvekilliği ANAP ve DYP arasında paylaşıldı ve bir üyeliği SHP aldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu seçimlerden sonra ara seçimler iktidarların korkulu rüyası haline geldi; iktidarlar ara seçimlerde başarısız olurlarsa iktidarı kaybedebileceklerini düşünerek ara seçim yapmak istemediler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ancak 1990’lı yıllarda Anayasa hükümleri halen bağlayıcıydı ve ara seçim yapmamak için 1991 ve 1995 erken seçimlerine gidildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Daha açık söyleyeyim: Hem 1991’de hem de 1995’te siyasal iktidarlar ara seçim yapmanın Anayasa gereği olduğunu biliyorlardı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu iktidarlar Anayasa hükmünü çiğnememek için erken seçim kararı aldılar ve genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamayacağından, ara seçim yapma gereğini ortadan kaldırdılar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Mevcut siyasal iktidar döneminde ise bir istisna hariç olmak üzere ara seçim hiç yapılmadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu istisna da o dönemde milletvekili olmayan Erdoğan’a milletvekilliği yolunu açmak için yapılan Anayasa değişikliği sonunda gerçekleştirilen ara seçimdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Daha açık söylemek gerekirse, AKP döneminde yapılan bir tek ara seçim oldu ve bu ara seçim formülüyle Erdoğan milletvekili seçilebildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Hatırlayalım: O dönemde AKP genel başkanı Erdoğan siyasi yasak dolayısıyla milletvekili adayı olamadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Mecliste çoğunluğa sahip bir parti genel başkanının milletvekili olamaması kamu vicdanında rahatsızlık yarattı ve siyasal partiler bu sorunu çözmek için bir anayasa değişikliği yapma konusunda uzlaştı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Değişiklikle bir ilin seçilmiş milletvekilinin kalmaması halinde YSK o il ya da seçim çevresinde ara seçim yapmakla yükümlü kılındı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Uzlaşmayla yapılan Anayasa değişikliğinin ardından </span><span style="color:black">YSK, 02.11.2002 tarihli 978 sayılı Kararıyla çeşitli usulsüzlükleri gerekçe göstererek Siirt İli seçimlerini iptal etti ve bu ildeki seçimlerin 09.02.2003 tarihinde yapılmasını kararlaştırdı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Özetle AKP döneminde yapılan tek ara seçim bu her yönüyle “özel” olan ara seçimdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bundan sonra herhangi bir ara seçim yapılmadığı gibi ara seçim yapılmasını zorunlu kılan Anayasa maddesi de eylemli olarak yürürlükten kaldırıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Neden mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Anayasa hükümleri uygulandığında her seçim döneminde en az bir defa ara seçim yapılması zorunludur; muhterem “araştırmacı gazetecilerimizin” iddia ettiği gibi her zaman %5 boşalmaya ihtiyaç yoktur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">2. Ara seçim konusunda Anayasa’nın ilgili hükümleri nelerdir?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa ölüm, istifa, üyeliğin düşürülmesi gibi nedenlerle boşalan milletvekillikleri için ara seçim yapılmasını zorunlu kılmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa’ya göre Meclis erken seçime gitmek zorunda değildir: Meclis seçimlerin yenilenmesine karar vermediği takdirde, Seçim Kanununda belirlenen tarihte seçime gider.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Erken seçim kararı siyasi bir karardır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ama ara seçim öyle değil; her seçim döneminde Anayasa gereği bir kez ara seçim yapmak hukuksal açıdan zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ancak Anayasa koyucu çeşitli olasılıkları gözeterek ara seçimin zamanı konusunda seçenekli bir düzenleme yapmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white">&nbsp;<span style="color:#333333">1982 Anayasasının ilk halinde Meclisin ara seçimleri şöyle düzenlenmişti:</span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:15px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde, ara seçime gidilir. Ara seçim, her seçim döneminde <strong><u>bir defa yapılır</u></strong> ve genel seçimden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemez. Ancak, boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini bulduğu hallerde, ara seçimlerinin üç ay içinde yapılmasına karar verilir./Genel seçimlere bir yıl kala, ara seçimi yapılamaz.</em>”</span> <span style="color:#333333">(m. 78/3-4)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu maddede Erdoğan’ın milletvekili seçilmesini sağlamak amacıyla 27/12/2002 tarihli ve 4777 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle şöyle bir <em>ara seçim</em> durumu tanımlandı:</span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:15px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<em>Yukarıda yazılı hallerden ayrı olarak, bir ilin veya seçim çevresinin, TBMM'de üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden doksan günden sonraki ilk Pazar günü ara seçim yapılır</em>.... “</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu maddenin açılımından 3 ara seçim tipi çıkar:</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Resim1(2).jpg" style="height:346px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#333333">1.&nbsp;Ara seçimler, kural olarak, genel seçimlerden 30 ay (2,5 yıl) geçtikten sonra yapılır ve genel seçimlere 12 ay (1 yıl) kala ara seçim yapılamaz.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">30. ay ile 48. Ay arasında kalan 1,5 yıllık döneme doktrinde <strong><em>ara seçim dönemi</em></strong> denir. (Türkiye şu anda Anayasa gereği ara seçim dönemindedir.)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa<em>, “ara seçim her seçim döneminde <strong><u>bir defa yapılır”</u></strong></em>, demekle ara seçimi zorunlu kılmış ve herhangi bir organın takdirine bırakmamıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">30. aydan sonra tek bir üyelik bile boşalsa ara seçim yapmak zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa koyucu 30. aydan sonra yapılacak ara seçimin zamanı konusunda TBMM’ye takdir yetkisi vermiştir: TBMM 30. ay ile 48. ay arasındaki bir tarihi seçme konusunda 18 aylık bir takdir yetkisine sahiptir; ama bu yetki TBMM’nin ara seçim kararı almama yetkisine de sahip olduğu anlamına gelmez. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#333333">2.&nbsp;Anayasa TBMM’nin boşalan üye sayısının %5’i bulması halinde, ara seçimler için 30 ay beklenmesini gerekli görmemiş ve 3 ay içinde acilen ara seçim kararı alınmasını zorunlu kılmıştır.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu yüzden TBMM üye tamsayısının % 5’inin boşalması halinde, iki buçuk yılı beklemeye gerek yoktur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu durumda süre koşulu aranmaksızın, %5’ lik boşalmanın gerçekleştiği tarihten itibaren üç ay içinde <strong><em>acilen</em></strong> ara seçim kararı alınması zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">TBMM üye tamsayısı %5 boşaldığı halde ara seçim kararı alınmazsa TBMM Anayasa ile kendisine verilen görevi yapmamış olur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: <strong><em>Üye tamsayısının %5 boşalması ara seçimin önkoşulu değildir; %5 lik boşalma, sadece 30. aydan sonra yapılması gereken ara seçimlerin daha erken bir tarihte yapılmasına neden olur</em></strong>.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Eğer Anayasa koyucu sadece TBMM üye tamsayısının %5’inin boşaldığı hallerde ara seçim yapılmasını isteseydi, yukarıda aktarılan madde yerine şu hükmü koyardı: </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde %5 boşalma olması halinde üç ay içinde yapılmasına karar verilir ve genel seçimlere bir yıl kala, ara seçimi yapılamaz.</em>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Oysa Anayasa koyucu “<em>Ancak, boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini <strong><u>bulduğu hallerde</u></strong>, ara seçimlerinin üç ay içinde yapılmasına karar verilir.” </em>diyerek yüzde beşlik eksilmeyi ara seçimin üç ay içinde yapılmasının koşulu haline getirmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333"><strong>3.</strong>&nbsp;<strong>İl veya seçim çevresinin boşaldığı hallerde TBMM’nin bir karar almasına gerek görülmemiş ve seçim takvimi doğrudan Anayasa tarafından başlatılmıştır.</strong></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu durumda YSK boşalma tarihinden sonra ara seçim çalışmalarını başlatmak ve boşalmadan sonraki 90. günden sonraki ilk Pazar gününde ara seçimi yaptırmak yükümlüğündedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">İl ya da seçim çevresinin boşalması istisnai bir durumdur ve bugüne kadar bir kez yapay olarak gerçekleştirilmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasanın bu düzenlemelerine yakından bakıldığında üç ayrı ara seçim tipinin düzenlendiği görülür.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu düzenlemelerin kendi içinde bir mantığı bulunmaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa yapıcı, hem seçmenle temsilci organ arasındaki bağı güncel tutmaya çalışmış, hem de sık yapılacak seçimlerle siyasal sistemin istikrarının zedelenmesini önlemeye gayret etmiş ve bu iki durum arasında denge kurmaya çalışmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Çok sık seçim yapılmaması için</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">1. Ara seçim yapılması için 30 aylık sürenin beklenmesi zorunlu kılınmış,</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">2. Bir seçim döneminde ara seçime sadece bir kez izin verilmiş</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">3. Genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılması yasaklanmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Temsil açığı oluşmaması için</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">1. Üye tamsayısındaki boşalma belirli bir oranı (%5) aştığında acilen ara seçim yapılması zorunlu kılınmış</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">2. Bir il ya da seçim çevresi boşaldığında il ya da seçim çevresinin temsilcisiz kalmaması için ara seçim otomatik olarak başlatılmış,</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">3. Her seçim dönemi içinde bir ara seçim zorunlu kılınmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa’ya göre ara seçim yapılmamasının tek yolu, ilk dört yılda TBMM üye tamsayısında hiçbir üyeliğin boşalmamış olması halidir; genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamayacağından dördüncü yıldan sonra meydana gelecek eksilmeler nedeniyle ara seçime gidilemez.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Gerçekleşmesi bir hayli zor olan bu durum dışında her seçim döneminde bir ara seçim zorunludur. (İl ya da seçim çevresinin boşalması halinde birden fazla ara seçim yapılabilmesi ayrı bir tartışmanın konusudur.)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasada sözü edilen ve yukarıda aktarılan her üç durumda da ara seçime gitmek kesinlikle zorunludur: İlk durumda ikibuçuk yıl dolduktan sonraki onsekiz ay içinde; ikinci durumda, üye tamsayısının boşalma oranının %5’i bulduğu hallerde bu tarihten sonraki üç ay içinde; üçüncü durumda, il ya da seçim çevresinin tüm milletvekillerinin boşaldığı tarihten sonra doksan günün dolduğu ilk Pazar günü ara seçime gitmek zorunludur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">İlk iki durumda Meclis tarafından ara seçim kararı (3 ya da 18 ay içinde) alınması gerekirken, son durumda herhangi bir karara gerek bulunmamaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Hiç kuşkusuz bütün bu söylenenler Anayasa hükümlerinin <strong><u>hukuksal</u></strong> bir okumasına dayanır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa maddeleri gerekli olduğunda kullanılır ve gerektiğinde rafa kaldırılır diyecek olanlara hiç sözüm yok.</span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secimler-uzerine-1-1775678459.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Halk yönetimlerinin demokrasi ve otokrasi ile sınavı</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/halk-yonetimlerinin-demokrasi-ve-otokrasi-ile-sinavi-13041</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/halk-yonetimlerinin-demokrasi-ve-otokrasi-ile-sinavi-13041</guid>
                <description><![CDATA[Günümüz popülist liderlerinin "saf halk" tasavvuru ile demokratik çoğulculuk arasındaki varoluşsal savaş... Alfred Cuzán’ın "Siyasetin Beş Yasası" ışığında, tüm hükümetlerin aslında birer azınlık hükümeti olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Referandumların demagogların elinde nasıl bir silaha dönüştüğünü ve gerçek halk yönetiminin neden sadece muhalefete saygı duyulan bir iklimde yeşerebileceğini tartışıyoruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız bu yılda dünya çok büyük ölçüde, devletlerin halk egemenliği ilkesine göre yönetilmesini kabul etmiş bulunuyor. Bu yeni bir olgu da değil, ama Jean Bodin’in 16. yüzyılda egemenliği doğal haklar ve özellikle mülkiyet hakkı ile bağdaştırarak uygulamak önerisinden ve liberalizme kapı açan bu yaklaşımından beri, devlet yönetiminde kim, neden ve nasıl egemen olmalıdır soruları tartışılmaya devam ediyor. Onun ölümünden sonraki iki yüzyıl içinde egemenlik hakkının Tanrı’dan ilahi güç alan Kral’da olmayıp, halkta olduğu iddiası hem siyasal felsefede güçlendi, hem Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız Devrimi’nden sonra kurulan cumhuriyetlerde genel kabul görmeye ve uygulanmaya başladı. Ancak halkın yönetiminin kapsamı veya şümulü için önem arz eden halk kimdir sorusu güncelliğini hiç kaybetmediği gibi, halk yönetimin hangi araçlar, mecralar ve yöntemler kullanılarak yapılacağı da sorgulanmaya devam etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Halk yönetimindeki “halk”ı tanımlamak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkın egemenliği ve yönetim hakkından bahsetmek için halkın kim veya kimlerden oluştuğuna karar vermek gereklidir. Bu konuda ilk yazılı anayasayı üreten Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nde halk, insan (<em>human being</em>) topluluğu olarak tanımlanırken, bunun hem doğal (biyolojik) hem hukuki kişileri içerdiği ifade olunmuştur. Ancak 1787’den 1860’ların sonuna kadar ABD yönetimleri Afrikalı köleleri, birkaç kuşaktır Amerika’da doğup büyümüş olsalar da “halk”tan veya onun siyasal uzantısı olan seçmenlerden kabul etmemiştir. Aynı uygulama Amerikan yerlileri, gençler ve kadınlar için de söz konusu olmuştur. İç Savaş (1865) sonrası bu uygulama sürerken Yüce Mahkeme’de görülen davalarda da Afrika kökenlilere eşit yurttaşlık ve seçmen olma hakkı tanınmadığı için ABD Congress’inde yapılan girişimlerle anayasa 14. kez değiştirilmiştir. ABD’nin hükümran olduğu topraklar üzerinde doğan kişilere vatandaşlık ve seçmen olma hakkının tanınması Congress’de yapılan yeni düzenleme ve onun Anayasa değişikliği olarak genel oyla kabulü sonunda 1860’ların sonunda gerçekleştirilmiştir. Ancak, tartışma bitmemiştir. Nitekim 1 Nisan 2026 günü, ABD tarihinde ilk kez bir ABD Başkanı olarak Donald J. Trump, Yüce Mahkeme’nin Anayasa’nın ünlü 14. değişiklik maddesinin yeniden görüşmelerine bizzat katılmış ve dinlemiştir. Ebeveynleri ABD vatandaşı olmayan bir kişinin ABD toprakları üzerinde doğması durumunda, ABD’nde geçerli olan (mer’i) vatandaşlık hukuku esasına (<em>jus soli</em>, doğumda toprak esasına dayanan vatandaşlık hakkına) göre otomatik olarak vatandaş olmasının mümkün olup olmayacağı Yüce Mahkeme tarafından günümüzde de bir inceleme ve tartışma konusu yapılmıştır. Başkan Trump İngilizce “<em>birthright</em>” denilen bu durumun değişmesini istemektedir; çünkü göçmen, sığınmacı veya kısa süreli turist çoçuklarının ileride vatandaşlık haklarını seçmen olarak kullandıklarında ABD aşırı sağına ve onun partisi olan Cumhuriyetçi Parti ve başkan adaylarına oy verme eğiliminde olmadıklarını düşünmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görüldüğü gibi 250 yıl boyunca dahi halk, etnik aidiyet, vatandaşlık, seçmenlik gibi farklı kimlik ve statülerin ilişkisi sorunlu olmaya devam edebilmekte ve sürekli tartışma konusu üretmektedir.&nbsp; 19. yüzyıldan itibaren önce Rusya’da, bilahare ABD’nde ortaya çıkan popülist siyasal hareketler ise kendi halk tanımlarıyla bu sorunu daha da karmaşık hale getirmişlerdir. Popülist siyasal hereketler ve siyasetçilerine göre bir devletin tüm vatandaşları halkı oluşturmamaktadır. Halk sadece saf ve temiz, siyasal seçkinler tarafından kültürleri yozlaştırılamamış olan yurttaşlardan ibarettir. Bu konuda Werner J. Müller’in<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> aktardığına göre, anarşist Bakunin en köktenci (radikal) tanımı vermiştir: “… Halk denince benim aklıma burjuva uygarlığı tarafından kirletilmemiş olan ayak takımı ve hergeleler (<em>scounderels and dregs</em>) gelmektedir” demiştir. Sorunu daha farklı bir zorluğa iten temel bir tanım da halkın herhangi bir topluluk olmayıp kollektif bir içerikte olduğu vurgusudur. J. J. Rousseau tarafından önerilen halkın siyasallaşarak oluşturduğu milletin sahip olduğu “<em>volonte general</em>” (genel irade), ortak kollektif bir iradenin mevcut olduğu ve bu iradenin egemenliği ile yönetimin gerçek meşruluğa sahip olacağı savıdır. Sorun bu tür bir ortak kollektif iradenin mevcut olup olmadığı, eğer mevcutsa da bunun nasıl ifade olunabileceğidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Halk, millet ve iradesi ne anlama geliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüz siyasetinde sık sık ifade olunan bu Rousseaucu milli irade kavramı bir ulusal seçmen kitlesini adeta tek bir kişiye indirgemektedir ki, bu yöntembilim açısından çok sıkıntılı bir varsayımdır. İrade bireye özgü bir nitelikte olan bir şey yapıp yapmamaya karar verebilme yetenği ve gücüne işaret eder. Seçmen olan bir kişinin iradesi olduğu varsayılır ve bunu da yaptığı tercih ile oy pusulasına yansıtabildiği kabul edilir. Sonra her seçmenin yaptığı tercihleri içeren oy pusulaları toplanır, adaylara ve/ya partilere verilen oylar sayı ve yüzde olarak hesaplanabilir. Ancak bu durum ortak kollektif bir iradeye mi işaret etmektedir? Yoksa ortak bir paylaşımı olmayan, tekil kararların çoğulculuğuna mı işaret etmektedir? Ortak kollektif irade demek, tüm seçmelerin topluca, kendiliğinden (spontan olarak) aynı tercihi yapmaları anlamını taşır. Bu durumda sandıklardan tek bir aday veya partiye verilmiş oylar çıkar ve seçmenlerin %100’ü özgür ve adil bir seçime eksiksiz katılır ve tek bir adaya veya partiye oy verirse, o zaman ortak bir iradeden bahsedilebilir. Bu durum sadece içinde hiçbir tercih içermeyen, tek bir aday veya partinin yarıştığı, çok partililiğin mevcut olmadığı, muhalefetin de bulunmadığı totaliter ülkelerde, bazen mümkün olmaktadır. Kuzey Kore’de Mart 2024’te yapılan son seçimlerde bu tür bir sonuç ortaya çıkmıştır. Ancak burada seçmenin ne kadar özgür iradesiyle davrandığı sorgulandığı gibi, bu seçimlerin demokratik bir yarış olmadığı da genel kabul görmektedir. Siyaset biliminde bu tür seçimlere plebisit adı verilmekte olup, bunlar özgür ve adil demokratik seçim olarak kabul görmemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokrasilerde yapılan seçimlerde çoğulcu bir görüntü ortaya çıkar. Ortak kollektif iradenin oluşması da kamu politikalarına uyarlanması da zaten mümkün değildir. Bunu Joseph Schumpeter (1943) <em>Capitalism, Socialism, and Democracy</em> adlı kitabında bir örnekle göstermiştir. Örneğin, herkesin kabul edebileceği bir soru soralım: Hayatınızı sağlıklı olarak yaşamak için gerekli kamu politikalarının hayata geçirilmesini ister misiniz? Buna kim hayır diye yanıt verebilir; hasta, sakat veya yatalak olarak yaşamayı tercih eder? Ancak, bu durumda insanlara o zaman tütün ürünlerini kullanmanızı, alkol tüketmenizi yasaklayacağız, hastalıklardan korunmanız için çok sayıda aşı yapılmasını sağlayacağız, bazı organlarınızı belirli yaşlarda ameliyatla alacağız denildiğinde, bunları kabul eden oranın %100’ün (ortak kollektif iradeyi temsil eden oranının) çok altında kalacağını ileri sürmek için kâhin olmak gerekmeyecektir. Hukuken de milli irade kavramı bir anlam taşımamaktadır; çünkü zaten millet kavramı halktan öte bir milli - devletin kuruluşundan itibaren tüm vatandaşlarını ve gelecekteki tüm vatandaşlarını da kapsayan bir siyasal tasavvuru içeren bir içeriktedir. Ölmüş ve doğmamış kişiler oy kullanamayacağına göre “milli irade”nin, hukuken seçimlerde ortaya çıkma şansı da yoktur<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a>.&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir demokratik seçimde iktidara gelen parti veya partiler seçmenin çoğunun oyunu almamışlardır. Bunun adeta bir siyasal bilim yasası olduğu Alfred Cuzan<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> tarafından ispatlanmış ve yayınlanmıştır. Demokratik seçimlerde katılma oranı pek çok pekişmiş demokraside %100’e yakın değildir. En fazla oy alan adaya veya partilere seçime katılanların yarısına yakını veya %50-55’i kadar oy verirler ki, bu oran tüm seçmenlerin yarısından azına takabül eder. Cuzan’ın önerdiği bilimsel yasaya göre demokrasilerde tüm hükümetler azınlık hükümetidir. Bunların denetimsiz, dengesiz olarak, etkili olmayan muhalefetle çalışmaları ve onlardan etkili hesap sorulamaması durumunda, aldıkları oy oranı, muhalefetten ne kadar daha çok olursa olsun, ortaya sadece bir azınlık sultası çıkarır. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk yönetimi için en fazla başvurulan düzenleme siyasal temsil ve seçim olmakla birlikte, bu süreçlerin kullanımında da bir çok sorun ortaya çıkabilmektedir. İlk kez halk tarafından doğrudan verilen genel oy örneği olan çağdaş referandum 1799 Fransız referandumudur. Bu referandum bir asker kökenli siyasetçi olan general Napolyon Bonaparte’ın Parlamento’yu es geçerek ve bilahare imparator olarak tek başına yönetimini meşru kılmak için halk oyunu kullanmasına vesile olan ilk adımı teşkil etmiştir. Referandumun demokrasi ile yönetimi değil, halkın oyuyla demokrasiyi yok ederek otokrasiyi yerleştirmek üzere kullanılmak için icad edildiğini görmekteyiz. Ancak, demokratik bir anayasa içinde ve demokrasinin siyasal katılma, temsil ve muhalefet süreç ve uygulamalarını zedelemeyecek biçimde, referandumlara yer verilirse, o zaman halkın kamu politikaları üzerindeki etkisini artıran ve doğrudan demokrasiye yakın bir uygulama olarak referandumlar kullanılabilir. Bu çerçevede olmayan referandumları İngiliz Başbakanları İşçi Partili Lord Atlee de, Muhafazakar Partili Lady Thatcher da demagog ve şarlatan siyasetçilerin elinde birer oyuncak ve otoriter uygulamalara imkan veren araç olarak tanımlamışlardır<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>. &nbsp;Dolayısıyla referandum önerildiğinde, ülkenin siyasal koşulları, önerenlerin gerekçeleri ve amaçları iyi anlaşılmak ve değerlendirilmek zorundadır; yoksa, her referandum önerisinde halk oyunu anlamlı ve demokratik olarak kullanıma açan bir keramet olduğunu düşünmek büyük bir hatadır ve otokrasiye giden en kestirme yollardan birisi olabileği unutulmamalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: Halk Yönetimi ve Demokrasi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkın oyuna başvurarak yönetmek her zaman demokrasi olarak yönetmek değildir. Dünyadaki hemen her ülke egemenliğini halka dayadığını iddia etmektedir; seçim de yapmaktadır, ama dünyamızda ancak 25 - 30 kadar sorunsuz demokrasi mevcuttur. Bugün dünyada yapılan seçimlerin çoğu ne adil ne de serbest (özgür iredeye dayalı) olmayan koşullarda yapılmaktadır. Muhalefete saygı duymak, onun etkili çalışmasını sağlamak için gerekli koşulları yaratmak, iktidardan etkili hesap sorulmasını sağlamak giderek zorlaşmakta ve demokrasiyle yönetimin koşulları tehdit altına girmektedir. Demokrasi ile yönetimde esas olan ve en büyük zorluğu oluşturan, siyasal partilerin ve adayların çoğulcu bir ortamda olabildiğince özgür bir biçimde seçmenlerin oyunu almak için yarışmaları sonrasında, seçmen tercihleriyle iktidar ve muhalefetin belirli bir süre için belli olması; bu süre zarfında da eşgüdüm ve işbirliği yaparak bir arada çalışmalarının temin edilebilmesidir. İktidar – muhalefet ilişkilerin düşmanlık, varoluşsal karşıtlık, ötekileştirme v.b. konuma gelmesi demokrasinin iyi yönetişiminin mümkün olmaması anlamına gelmektedir. Demokrasinin en önemli erdemlerinden olan iktidar ve muhalefetin sık sık munavebesi (<em>alternation</em>), uzun süreli iktidar veya muhalefetin mevcut olmamasıdır. Demokrasi halk yönetimi olacaksa, bu sadece bir kısımın, kesimin veya partinin yönetiminden ibaret olarak kabul edilemez. Demokraside yönetim bir kamu etkinliğidir, amacı kamu yararı (halkın tümü için yarar) üretmektir ve tüm halkın katılımıyla (halk tarafından) yapılan bir etkinlik olmak durumundadır.&nbsp; Siyasal katılmaya gösterilen hoşgörü ve saygı seçmenlerin siyasal kararların alınmasında kendilerini etkili olarak görmeleri ve hissetmelerine, adam yerine konulmalarına, kendilerinin fikir ve duygularının siyasal kararları etkilediğine inanmalarına ve demokrasinin çalıştığını kabullemelerine yarayacaktır. Siyasal katılma aynı zamanda muhalefet için de en kritik davranış ve süreçtir; muhalefet etkinlikleri de birer siyasal katılma davranışından ibarettir. Zaten bugün siyasaset biliminde en geniş kabul gören Robert Dahl’ın yaklaşımına göre tanımladığı demokraside, siyasal katılma ve temsil ile muhalefet demokrasiyi bir arada oluştururlar. Bunların üçünün de oluşması için halkın etkili, aktif ilgisi ve meşguliyeti (angajmanı) esastır. Bunun için de seçim süreçlerinde yarışan ve çatışan siyasal partilerin, seçim sonrasında bir arada, işbirliği ve eşgüdüm içinde tüm halk için, yani kamu yararını tesis için, bir arada çalışmaları, iktidar ve muhalefet işlevlerini etkili bir biçimde görmeleri esastır. Pekişmiş demokrasilerde aynı zamanda halk da kendi özel yaşantısında birbirleriyle gönüllü olarak kurdukları yüz yüze ilişkilerle, çekincesiz ve korkusuz olarak iletişimlerini sürdürerek, görüşerek, tartışarak, eleştirerek demokratik siyasetin şekillenmesine katkıda bulunurlar. Bunlar olmazsa, demokrasi basit bir seçim ve patronaj mekanizmasına, sandıksal bir etkinliğe (<em>electoralism</em>) dönüşerek yok olur. Demokrasinin erdemi veya üstünlüğü de zaten bu anlayışın hayata geçirilmesine bağlıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk yönetiminin tek sonucu demokrasi değildir. Halkın çeşitli ve farklı tanımlarıyla yola çıkan popülistler, demokrasiymiş gibi görünen otokratik yönetimler kurmakta çok başarılı olmuşlardır. 1920’lerde İtalya’da, 1930’larda Almanya’da iktidara gelen aşırı sağcı ve etnik milliyetçi, hatta ırkçı partiler, siyasal katılmayı sınırlayarak, kendilerini tek ve meşru olan halk temsilcileri olarak sunup muhalefeti yok ederek iktidara seçmenlerin oyu ile gelmişlerdir. Seçmenlerin oyları her zaman demokrasinin hayatta ve ayakta kalmasına hizmet etmemektedir. Otoriter ve totlaiter rejimler de kendilerini halkın temsilcileri, hatta “gerçek halkın” en meşru temsilcileri olarak takdim etmişlerdir. Bu kırılganlığı bilerek ve dikkate alarak halk yönetimi, milli irade, genel oy, referandum, plebisit ve seçim gibi uygulamları değerlendirmek zorundayız. Bu uygulamalar demokrasiye yol açtıkları kadar halkın etkisiyle demokrasinin zayıflatılmasına, hatta ortadan kaldırılmasına da yardımcı olmuşlardır.&nbsp; Onun için bu süreçlere ihtiyatla yaklaşmak, her görüldüklerinde sorgusuz kabul etmemeye ve demokrasiyle karıştırmamaya dikkat etmek zorundayız. &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Müller, Jen – Werner (2016) <em>What is Populism?</em> (Philadelphia, Penn., University of Pennsylvania Press): 14. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Bu konudaki hukukçuların görüşlerinin bir özeti için bakınız Alev Çoşkun (26 Mart 2026) “Yanlış anlaşılan milli irade” Cumhuriyet gazetesi. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Cuzán Alfred G. (2015) “Five Laws of Politics.” <em>PS: Political Science &amp; Politics</em>. Vol. 48, no:3: 416.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> <em>The Economist</em>’in (17 Ocak 2019) aktardığına göre Margaret Thatcher referandumu “…”...diktatörlerin ve demagogların bir aracı" olarak nitelendirmiş ve bunun azınlıklar için tehlikeli, parlamenter egemenliği ise yıkıcı olacağını söylemişti...”(yazar tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir). Aynı makalede daha önceleri de İşçi Partisi iktidarında Başbakan Clement Atlee’nin referendumun Britanya siyasetinin geleneklerine aykırı ve Nazilerin bir aracı olduğuna işaret ettiği belirtilmektedir</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/halk-yonetimlerinin-demokrasi-ve-otokrasi-ile-sinavi-1775676517.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siyasi nostalji</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasi-nostalji-13040</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasi-nostalji-13040</guid>
                <description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 27 Nisan e-muhtırası üzerinden yükselttiği "darbeci" suçlaması, Özgür Özel liderliğindeki "yeni CHP" ve ekonomik kriz karşısında hâlâ işlevsel mi? Demokrat seçmenin Baykal dönemindeki kırılmalarını ve Özel’in "vesayetsiz siyaset" hamlesini mercek altına alan Murat Aksoy, siyasi nostaljinin ekonomik gerçeklik karşısındaki kaçınılmaz yenilgisini tartışıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi nostalji, idealleştirilmiş bir geçmişi, bugünü eleştirmek ya da gelecekte yeniden canlandırma amaçlı bir politika izlemek için kullanılan bir araç olarak tanımlanabilir. Bu yapılırken geçmişi olabildiğince abartan ve mevcut siyasetin kriz içinde olduğunu nedenleriyle birlikte ortaya koyan bir diskur benimsenir. Bazen geçmiş o kadar abartılır ki gerçeklikten tamamen koparılır. Bunun tipik örneğini 1848’den itibaren Avrupa’da Fransız Devrimi’ne tepki olarak gelişen Alman romantizmine dayalı öze dönüşçü (essencialiste) milliyetçilik akımlarında görmek mümkün. 1789 devrimiyle toplumda ve devlet yönetimindeki ayrıcalıklarını yitiren kesimlerin başını çektiği ve genel olarak ırkçılığı ve köktendinciliği öne çıkaran Alman nasyonal sosyalizmi, İtalyan faşizmi ve İspanyol falanjizmi gibi aşırı akımlar XX. yüzyıl siyasi tarihine damgasını vurmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öze dönüşçü milliyetçilik akımı ayrıca devleti olmayan bazı etnik topluluklarda, kimlik sorunlarına çözüm amacıyla benimsenmiştir ki bunun örneğini de Sabino Arana’nın yarattığı Bask milliyetçiliğinde görmek mümkün. Arana geçmişi idealize ederken o kadar abartmıştır ki realiteye dayanmayan bir Bask histografyasını adeta yoktan var etmiştir. Geçmişte bilinebilen bazı tarihleri kendince yorumlayan Arana, Baskların bir dönem bağımsız olduklarını (ideal dönem) ama bu bağımsızlığı yitirdiklerini ileri sürer ve gelecekte bu ideal döneme dönmek için nihai amacı bağımsızlık olan bir politika oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu başlık altında amacım, her biri ciltlerce kitabı dolduran söz konusu öze dönüşçü milliyetçilik akımlarını analiz etmek değil elbette. Türkiye’de son dönemde görüldüğü gibi, siyasi partilerin geçmişte iktidarda oldukları dönemlere atıfta bulunarak yaptıkları siyasi propagandayı irdelemek. Örneğin CHP öteden beri Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün partisi olduğunu dile getirir. AK Parti ise, CHP’nin karşısında Demokrat Parti’den bu yana konumlanmış partilerin geleneğinden geldiğini vurgular. Bu vesileyle DP iktidarını devirmiş olan 27 Mayıs askeri darbesini, o dönem darbecilerle arasına yeterince mesafe koymamış olan CHP’yi eleştirmek için kullanır ki bu hatırlatma idealize edilmiş bir geçmişe atıftan çok “victimiste” (mağduriyet edebiyatı yapan) bir yaklaşım. &nbsp; &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında CHP’nin yüzyılı aşkın geçmişinde, başta İkinci Dünya Savaşı döneminde olduğu gibi, iç ve dış politikada hatalar yaptığı değil, Türkiye’yi değiştiren devrim niteliğindeki reformlara imza atılmış Atatürk dönemini hatırlatması son derece doğal. İktidara talip bir ana muhalefet partisinin siyasi nostalji yapması anlaşılabilir. Anlaşılır olmayan ise bugün gerek ekonomik ve sosyal politikalarıyla gerek ilk döneminde yaptığı reformlarla katkı verdiği demokratik hukuk devletinin temel ilkelerinin çiğnenmesine en azından kayıtsız kalmasıyla toplum desteğini giderek yitirmekte olan iktidar partisinin hatalarını gidermek için çaba göstermek yerine mağduriyet edebiyatı yapması.&nbsp; &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda, üzerinde durmak istediğim ilk konu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen haftaki AK Parti grup toplantısında CHP’ye yönelttiği darbeci suçlaması. İkinci konu da yıllar önceki mağduriyetlerin bugün yeniden dile getiriliyor olmasının seçmen iradesi üzerinde genel olarak ne ifade ettiği. &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP darbeci bir parti midir?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın toplantıda CHP hakkında söyledikleri pek yanlış sayılmaz. Kendisi ve partisinin mağduriyetine ve ana muhalefet partisini darbecilikle suçlamasına yol açan darbeyi, 27 Nisan 2007 elektronik darbesi olarak algılıyor, 27 Mayıs’a kadar gitmeyi anlamsız buluyorum. Dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal bu darbenin paralelinde tutum almıştı. Baykal’a göre eşi başörtülü olan bir kişi (Abdullah Gül) Cumhurbaşkanı olamazdı. Objektif olarak değerlendirmek gerekirse, Baykal’ın bu tutumu, haksız siyasi yasak kararı nedeniyle seçimlere katılması engellenmiş olan Sayın Erdoğan’ın 2003 yılında Siirt formülüyle milletvekili seçilmesine destek sağlamış olan bir siyasetçiye hiç yakışmamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir süre sonra AK Parti’ye açılan kapatma davası, demokrat seçmenlerin CHP’den uzaklaşmasına yol açmış ve parti kemik seçmenine hapsolmuştu. Her ne kadar arada CHP’nin başına Sayın Baykal’a yapılan iğrenç kaset kumpasıyla Kemal Kılıçdaroğlu getirilmiş olsa da yapılan ilk genel seçimde (2011) partinin oylarının yüzde 20,87’ye kadar gerilemesinin sorumlusu partinin 2007’den itibaren izlediği yanlış politikaydı. O kadar yanlış bir politikaydı ki Sayın Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını protesto amacıyla düzenlenen Cumhuriyet mitinglerinde, ne ilgisi varsa, AB aleyhine sloganlar da atılmıştı. Askeri vesayet döneminde karşılanabilmesi için mutfağında çalışmış olduğum Kopenhag siyasi kriterlerini çöpe atan bu yaklaşımın AB ile müzakerelerin açıldığı bir dönemde demokrat seçmenler tarafından desteklenmesi mümkün değildi. Kopenhag siyasi kriterleri tam üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi’nin de demokrasi ölçütleriydi çünkü. Bu nedenle Sayın Erdoğan’ın CHP’ye yönelttiği “darbeci” suçlamasını anlayabiliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne var ki bugünkü AK parti o dönemdekinden farklı olarak demokrasiyi öncelemeyen bir politika izliyor. Kopenhag siyasi kriterlerine uyum amacıyla gerçekleşmesine büyük katkıda bulunduğu anayasal ve yasal reformlar, bu dönemde anayasaya uymayan kararlar alan bazı mahkemelerce ayaklar altına alınırken hiç tepki göstermediği gibi, bu kararları onaylar bir tutum içinde. Eskiden benim gibi demokratların amacı anayasada demokratik adımların atılmasına yazılarıyla ya da sadece oylarıyla destek olmaktı. Anayasal reformlar gerçekleştikçe, sorunların tümüyle çözüldüğüne inanırdık. Ama bir süredir Anayasa’nın 11. maddesine karşın yukarıda işaret ettiğim gibi özellikle bazı mahkemelerce birçok anayasa maddesinin muhalif kesimin temek hak ve özgürlüğüne yönelik olarak çiğnendiğine hayretle tanık oluyoruz. Bunu anlamak mümkün değil. Altını çizmek gerekirse, demokratların sandıktaki tercihleri, etiketlerinden bağımsız olarak, geçmişte değil bugün, hamaset değil ilkeli siyaset yapan siyasi partiler.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratların umudu Özgür Özel</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kabul etmek gerekir ki, kemik seçmeni fark ediyor mu bilmem ama demokrat seçmen, Özgür Özel ve ekibinin partide gerçekleştirdiği demokratik değişimin farkında. Özel gerek söylemleri gerek parti ve hükümet politikasında yaptığı rötuşlarla, CHP’yi belki de ilk kez vesayet odaklarına sığınmayan, millet iradesini önceleyen, demokratik ilkeleri amasız, fakatsız olarak içselleştirmiş bir partiye dönüştürmüş bir lider izlenimi veriyor. Tarafsızlığını yitirdiği izlenimi veren bazı mahkemelerin, yukarıda altını çizegeldiğim gibi, anayasa ve yasa hükümlerini çiğneyerek CHP’yi bir bakıma köşeye sıkıştıran kararlarının bunda belki rolü vardır. Ama sadece Özgür Özel değil, burada isimlerini sayamayacağım genç ekip arkadaşlarının konuşmalarından demokrasiyi tüm ilkeleriyle içselleştirmiş oldukları anlaşılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada, demokratlıktan çok parti etiketi taşımayı önceledikleri izlenimi veren bazı CHP’li muhaliflerin Özel’i kıyasıya eleştirdikleri görülüyor. Bunlardan biri olan Yılmaz Özdil’in “Papa'nın Müslüman olma ihtimali Özel'in başarılı olma ihtimalinden daha yüksek” gibi nezaket sınırlarını aşan cümlesini hiç doğru bulmadığım gibi kınanması gerektiğini de düşünüyorum. İfade özgürlüğü demokrasinin belkemiğidir elbette ama özellikle bir genel yayın yönetmeninin düşüncelerini en azından nezaket sınırları içinde dile getirmesi gerektiği kanısındayım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eleştirinin içeriğine gelince, Özgür Özel’in yerel seçimlerde her ne kadar iktidarın ekonomik ve sosyal politikasına tepki oylarını da almış olsa bile CHP’nin oylarını çok kısa süre içinde yüzde 50 oranında arttırmış ve bunu anketlerde aşağı yukarı korumuş olması başarısının en somut göstergesi. Kaldı ki Özdil’in yazılarında Baykal dönemine övgüyle atıf yapması Cumhurbaşkanı’nın “darbeci CHP” söyleminin değirmenine su taşıyor farkında mı bilmem.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Murat Aksoy, 2 Nisan’da yayınlanan “Erdoğan neden CHP'yi darbeci ilan ediyor?” başlıklı yazısında, “ Erdoğan her şeyden önce bu mesaj ile, kendi doğal tabanı kadar yakın geçmişteki seçimlerde kendisine/partisine oy veren seçmene ve toplumsal kesimlere sesleniyor” diyor. “Ve itiraf edelim ki, bu söylemin kendi tabanında hala alıcısı var. Özellikle kimlik siyaseti bu seçmen tabanı için hala işlevsel” diye ekliyor. Kimlik siyaseti ne kadar işlevsel bilemem ama Baykal’ın 2007 ve izleyen yıllardaki politikası nedeniyle bir dönem oylarını aldığı benim gibi demokratlara seslenmediği açık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu konuda unutulmaması gereken bir husus daha var göz önüne alınması gereken. O da bir süredir yanlış olduğunu vurguladığım Yılmaz-Şimşek ikilisinin enflasyonla mücadele politikası. Üç yıldır özellikle asgari ücretli ve emekliyi sefalet ücretine mahkûm eden ve Trump’ın absürt İran savaşı nedeniyle makul oranlara düşürülmesi artık pek mümkün olmayan yüksek enflasyonun altında ezen bu politikaya, AK Parti’nin kendi tabanı, “aman darbeci CHP geliyormuş” diyerek destek verip sandığa koşar, seçim kazandırır mı? Bu seçmeni siyasi nostalji yaparak, “24 yıldan bu yana maaşlarınıza şu kadar zam yaptık, hep yanınızda olduk” gibi içi boş söylemlerle ikna etmek mümkün mü? Büyük bir soru işareti. Eski Cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel’in dediği gibi, “dün dündür, bugün bugündür”. Kısacası, siyasetçilerin nostalji yapmaları iyidir, hoştur da çoğunluğunu ekonomik olarak boğdukları seçmenden oy beklemeleri boş bir hayaldir doğal olarak. &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/siyasi-nostalji-1775675764.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yalçın Hoca’nın ardından</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalcin-hocanin-ardindan-13034</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalcin-hocanin-ardindan-13034</guid>
                <description><![CDATA["Türkiye’nin yaşayan son kamusal aydını Yalçın Küçük’ün vefatı, sadece bir devrin kapanışı değil, aynı zamanda 'aydın' kavramının sokaktaki karşılığını bulduğu o eşsiz köprünün yıkılışıdır. Onu 70’lerdeki bilimsel çalışmaları ile 2000’lerdeki 'network' analizleri arasında kategorize ederek yalnızlaştırmaya çalışmak, aslında yönelttiği sarsıcı iktidar eleştirilerini örtbas etme çabasından başka bir şey değildir. Bir yanıyla Sartre gibi sembolleşen, diğer yanıyla Bourdieu gibi bilgi otoritesini şahsında hissettiren Yalçın Hoca; cesaretin, inadın ve entelektüel iştahın 'İstanbul mutfağı' tadındaki o devasa külliyatını bizlere miras bıraktı. Bugün onun 'solosu' sona ermiş olabilir; ancak fikirleri, Isaac Newton’un deyimiyle daha uzağı görmemizi sağlayan bir devin omuzları olarak artık 'koro'nun sesinde yaşamaya devam edecek]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransa’da çokça vakit geçirmiş olan Yalçın Küçük’ün, Jean-Paul Sartre’ın ölümünün ardından yaptığı teşhisi, bugün ben onun için yapmak istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin yaşayan son kamusal aydını Yalçın Küçük, aramızdan ayrıldı. Onunla birlikte büyük kamusal aydın figürü artık bu diyardan göçtü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sözleri ses getiren, onun deyimiyle putları yıkan bir ikonoklast aydınımızı kaybettik. “Aydın” kelimesinin hâlen anlamlı olduğu çevrelerde, onun etkisinin kolaylıkla ölçülebileceğini düşünmüyorum; zannedildiğinden fazla olduğunu düşünüyorum. Yeni tanıştığınız bir akademisyen, bazen bir öğretmen, bazen bir güvenlik görevlisi, bazen bir esnaf ya da bir öğrenci size Yalçın Küçük göndermesi yapabiliyor ve onun fikirlerini tartışıyor. Sahi, böylesi sınıflar ve kimlikler arası bir aydın profili Türkiye’de kaç tane oldu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fikirleriyle kamuyu aydınlattığı gibi, en önemli vasfının bambaşka bakış açıları getirmek olduğunu düşünebiliriz. Herkesin odaklandığı noktalara değil, başka açılara yerleşen ve derinleştiren görüşüyle Yalçın hoca, bunları kamusal aydının vasıflarıyla birleştirdi: cesaret ve inat. Zannediyorum bu özellikler çok nadir bulunan erdemler ve herkese nasip olmuyor. Bu yönleriyle bütüncül bir aydın figürüyle karşı karşıya olduğumuzu henüz hayattayken biliyorduk. Ölümünün ardından daha çok hatırlayacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sartre misali bir sembol olduğunu düşünüyorum. Sembollere ihtiyacımız var; bugünün dünyasında buna “rol model” diyorlar. Bir zamanların Che Guevara’sı gibi. Dara düştüğünüzde hatırladığınız, düştüğünüz yerden kalkarken tutunduğunuz fikirler ve insanlar bunlar. Kolay yetişmiyorlar. Bu açıdan, hem otoriter hem de demokrat olduğu iddia edilen ama son derece totaliter rejimler tarafından sevilmeyen ve derdest edilmek istenen aydın tipidir. Hiçbir iktidar karşı düşünceyi sevmez, çok azı katlanır. Sembolleşen karşıtlık ise bu rejimler için korkulan bir rüya gibidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve o sembol, Yalçın hoca aramızdan ayrıldı. Ama fikirleri burada. Onun dağıldığını düşünmüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şöyle derdi kitaplarında, çok sevdiği klasik müzik ve operaya referansla: “Devrimci bir bilim insanı olarak sözlerim ve rolüm solodur, ama günü geldiğinde koronun içine karışmak istiyorum.” Fikrin, cesaretin ve inadın toplumsallaşması anlamındadır bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizler büyürken çoğumuza ilham oldu. Onun gibi olmak istiyorduk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biliyor musunuz, bilgi otoritesi olmak psiko-bireysel etkileri olan bir fenomendir. Onunla karşılaştığınızda davranışlarınızı kontrol edemeyebilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Henüz Paris’te doktoramı yaptığım sırada, benim için en az Yalçın Küçük kadar etkili olan Pierre Bourdieu’nun mezarını ziyaret etmek istemiştim. Ünlü Père Lachaise Mezarlığı’nın sırtlarında, uzak bir noktada, hiçbir sembol ya da ayrıcalık taşımayan mezarını bulmak çok zordu. Arıyordum ve birden mezar taşını gördüm; donakaldım. Evet, Bourdieu hayatta değildi ama fikren onun otoritesini hissediyordum; saygımdan hareket edemedim. Yalçın hocada da bu otorite fazlasıyla vardı ve kamusal aydın olmak biraz böyledir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalçın Küçük’ü beğenmeyenler dahi bir noktayı asla reddedemezler: Onun düşünsel hayatımıza olan katkısı ve yazdığı sayısız kitap. Öyle böyle kitaplar da değildi yazdıkları. Kitap yazanlar, tez yazanlar iyi bilir; o fikirleri bağlamak, tutarlı hâle getirmek, yepyeni bakış açılarını örmek ve derinleşmek zaman, yürek ve enerji ister. Hele ki kaynakçada Rusça, Farsça, Türkçe, İngilizce ve Fransızca gibi diller varsa.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hani bir İstanbul mutfağı vardır; farklılıklarla zenginleşmiştir ve müthiş bir tat bırakır ağzımızda. İşte onun kitapları da bir tür İstanbul mutfağı tadına sahiptir; entelektüel iştah barındırır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok mu övdüm hocayı? O kadar fazla çıkar güdüsü ve o güdüyle sarmalanmış küçük insan var ki etrafta, bu sembole tutunmamız ve onu yaşatmamız gerekiyor. Bu da biz geride kalanlara bir ödev olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun erimde…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hocanın ölümünün ardından X’e şöyle bir baktım. Ne kadar etkilediğini ve ölümüne rağmen yaşamaya devam edeceğini görüyorsunuz. En sevmeyenler bile hakkını iade ediyor. Bu da son dönemlerde X’te, X ahalisi tarafından taarruza maruz bırakılmış önemli şahsiyetleri getirdi aklıma. Orhan Pamuk gibi. Daha şimdiden pek iyi hatırlanmıyorlar ahali tarafından. Sağ cenahta büyümüş ve olgunluğunu kazanmış bir gazeteci büyüğüm bana bir gün Türkiye’de solun vicdan olduğunu söylemişti. Entelektüel ahali vicdanı da öyledir ve kontrol edilemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hocanın ölümü bana bir şey gösterdi: Doğru işi yaparsan, cesur olursan, inadında ısrar edersen, sevmeyenin ve ayağını kaydırmak isteyenin çok olur; ama uzun erimde —ki hoca derdi ki “in the long run we are all dead” (uzun erimde hepimiz öleceğiz)— toplum sana bir şekilde sahip çıkar. Koro gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hocayla ilgili bir kitap yazmalıyım belki de, çünkü söylemek istediğim çok şey var. Ama ne zaman ne mekân buna yeterince izin vermiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hangi kitapları?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siz hiç Yalçın Küçük okudunuz mu? Şöyle bir kinayeyle gelir cevap: “Hangi kitapları? 70’lerde yazdığı mı, 2000’lerde yazdığı mı?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir adama yapılmış en büyük haksızlıklardan biri bu olabilir. Burada bir sınıflandırmaya gidilerek fikirlerinin önemi ve etkisi çevrelenmeye çalışılıyor. “70’lerde yazdıkları bilimseldi, 2000’lerde magazinel oldu, delirdi” demeye getiriliyor. Ve deniyor da bizatihi. Bu sınıflandırmanın ve 2000’lerde yazdığı kitaplara yapılan bu değerlendirmelerin bir örtbas çabası olduğunu düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tezler eseri, Türkiye’yi anlamak isteyen her bir vatandaş ve özellikle gençler tarafından okunmalıdır. Tabii ki tenkit gözlüğünüzü çıkarmadan. Küçük’ün yazdıkları kendi perspektifidir ve her kitap gibi, bu kitaplara da bir insanın zihninde gezindiğiniz gerçeğini hatırlayarak yaklaşmalısınız. Gerçek bilgi, biz insanlardan ve hayatlarımızdan asla bağımsız değil. Bunu Albert Camus okurken farketmiştim, bir anda onun zihninin içinde oradan oraya vurulduğumu hissedip, kitabı bir yana koyup, derin bir nefes almıştım. İllüzyonlar sandığımızdan daha etkilidir üzerimizde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda yazdığı kitaplara gelecek olursak, açıkçası ben 2013 sonrasında Yalçın hocayı okumayı bıraktım. Çünkü çok okumuştum ve yeni diyarlara yelken açmam gerektiğini biliyordum; yoksa sadece onun zihninde gezinen biri olacaktım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama yine de magazinel bulunan ve sahte bilim olarak adlandırılan çalışmalarını da okumamış değilim. Bunlar çoğunlukla Türkiye’de Sabetaycı varlığını, Türkiye’ye kazanımlarını ve götürülerini ortaya çıkarmayı amaçlayan kitaplardı. Soner Yalçın’ın kitaplarıyla hayatımıza fazlasıyla girdiği düşünülen Türkiye’deki Sabetaycı network için aslında başka kitaplar da yazıldı. Tabi çok daha bilimsel bir yerden Harvard’da yazılmış Cengiz Şişman’ın doktora tezini buna eklemeliyiz. Ayrıca Sabetay Sevi’nin kim olduğunu merak edenlere Gershom Scholem’in yazdığı biyografiyi okumasını öneririm. Detaylarla dolu müthiş bir kitap. Ve zannediyorum bu konuda ilk etraflı network analizini yapan Tayfun Er’’di. O açıdan Ergüvaniler kitabının hakkını vermek gerekiyor. Bildiğim kadarıyla ilk olarak yazan odur. Akrabalık ağları üzerinden tanıdığımız ya da tanımadığımız seçkinlerimizin bu elit network’ten olduğu ifade ediliyordu, biyografilere dayanarak. 16 yaşında ilk olarak Efendi kitabını okuduğumda “Ne olmuş yani?” demiştim. Dün Yahudiydiler, bugün Müslüman ve anladığım kadarıyla da Cumhuriyet kadroları ile sermaye grupları arasında ziyadesiyle vardılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kitapların anti-semitizm yani ırkçılık barındırdığına dair çok yoğun eleştiriler olmuş o dönemde. Olmuş diyorum çünkü biz o zaman halısahada top koşturan, iki kızla daha sinemaya gitmek için yanıp tutuşan veletlerdik bu kitaplar yayınlandığında. Ancak sonraları kitapları okuduğumda ben ne ırkçılıkla ne anti-semitizmle karşılaşmadığımı rahatlıkla ifade edebilirim. Söz gelimi Yalçın Küçük ırkçı olamayacak kadar enternasyonalist ve sosyalist biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küçük, kanaatimce başka bir şey anlatmaya çalışıyordu: Türkiye’de belirli sosyal ağlar, bilim, sanat, siyaset ve spor alanlarında fırsatları eşit biçimde dağıtıyor muydu? Yoksa zaman zaman kendi içlerine kapanarak dışarıdan gelen aktörlerin önünü kesebiliyor muydu? Bu tür sorular, iktidarın ve imkânların nasıl örgütlendiğini anlamak açısından önemlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hoca bence bunu söylemişti. Magazinel bulunan, deli saçmalığı olarak işaretlenen ve yerin dibine geçirilen öz fikir buydu. Bir siyaset bilimci olarak direksiyonunda kim oturuyorsa otursun bu sorunun son derece meşru olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bu bir iktidar sorusu. Doğal olarak rahatsız edecekti ve etmişe de benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tezler nasıl rahatsız ettiyse, bu kitapları da rahatsız edecekti. Tıpkı AKP kadrolarını ve muhafazakarları eleştirdiği son yıllarda yazdığı kitaplar gibi. Hepsinin kökeninde koyu bir iktidar eleştirisi ve değiştirme isteği vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O açıdan bugünden baktığımda önce kendime soruyorum: Bunu tartışmayacaksak neyi tartışacağız? Meleklerin cinsiyetini mi? Sabahtan akşama sadece AKP’yi mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlerin sayesinde</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, Türkiye’nin ilginçlikleri bitmez. Ve Yalçın hoca bu konu ve diğer birçok konuda yaptığı sayısız tartışma ve kitapla düşünsel hayatımızda önemli bir miras bıraktı. Dediğim üzere, tenkit ve öz farkındalık sadece onun kitapları minvalinde değil bütün düşünsel unsurlarda devrede olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve hangi kitapları sorusuna eşlik eden müstehzi gülüşlere aldanmadan canla başla çalışan ve üreten bu aydının bütün kitaplarını ve eserlerini okumanızı öneririm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O artık yerini koroya bıraktı. Cismen artık bizimle değil ama fikirleri bizimle yaşayacak, büyüyecek, elenecek, değişecek, farklı formlara bürünecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sir Isaac Newton’un dediği üzere “daha uzağı görebildiysem, devlerin omuzlarında durduğum içindir”. Biz de Küçük sayesinde birçok alanda çok daha uzağı görebildik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Allah hocaya rahmet eylesin; bize de en az onun kadar cesaretli ve inatçı olmayı nasip etsin.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yalcin-hocanin-ardindan-1775663213.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bazı şeyleri aşıp SOLuklanmaya ihtiyacımız var</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bazi-seyleri-asip-soluklanmaya-ihtiyacimiz-var-13029</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bazi-seyleri-asip-soluklanmaya-ihtiyacimiz-var-13029</guid>
                <description><![CDATA[Anadolu bir mermer değil, adeta bir mozaik. Ancak modernizmin tektipleştirici aklı, mozaikten rahatsız olup mermerde diretiyor. 'Seküler Beyaz Türk'ten 'Sünni Türk Erkeği'ne evrilen 'makbul vatandaş' stereotiplerinin dışında kalanlar nasıl ötekileştirildi? Gökkuşağına kin besleyip karanlığı tercih eden monist devlete karşı çoğulcu bir gelecek tasavvuru]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankaralı olanlar bilir, Eskişehir yolu hattı üzerinde internet veya genel olarak telefon çekmez. Bu nedenle düzenli bir şekilde metro kullanan kişilerin kendine ek bir hobi edinmesi gerekir ki yolculuk daha çekilebilir hale gelebilsin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benim de uzun yıllardır metro yolcuğunda yapmaktan en keyif aldığım şey ya daha önceden kaydettiğim köşe yazılarını okumak veya kitap okumak fakat nispeten soft, siyasi yazılar içeren kitaplar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hususta bi süredir devamlı okuduğum birkaç isim var. Bunlardan biri de solu geleneksel anlamından çıkarıp farklı bir şekilde yorumlayan ve bir dönemin yeni sol siyasetini temsiliyetine soyunmuş ÖDP’nin bünyesinde yer almış Ufuk Uras.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yakın zamanda yeniden basılan, ‘’Kurtuluş Savaş’ında Sol’’ isimli kitabını okudum, güzel bir çalışma olmuş fakat, özellikle de bi süredir post-modernizm çalışırken, bu kitapta Türkiye soluna dair beni de aydınlattığını düşündüğüm birtakım şeyler buldum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kitap ilk meşrutiyetten başlayıp Anadolu’daki sol hareketleri tahlil ediyordu. 68’lere baktığımızda kimlik hareketini de içerisine alan bir solu görmek zordur. Evet buradan Kürt Hareketi çıkmıştır, belli başlı aydınlar etrafında oluşan bir kadın hareketi de vardır fakat Batı’da ortaya çıkan ve popülerleşen akımların topraklarımıza geç gelmesinden kaynaklı, kimlik hareketini de içerisinde barındıran bir sol da ülkemizde kendini çok sonraları göstermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TİP’in özellikle Mehmet Ali Aybar’ların Doğu Mitingleri düzenlemesi aslında o dönem solunun emek-sermaye veya işçi-kapital bazlı siyasetini nispeten aştığını gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün bile gözlemlediğim bir şey var ki o da şu: kendisini solun herhangi bi fraksiyonunda tanımlayan veya solun herhangi bi fraksiyonunu benimsediğini söyleyen insanların birçoğu konu, kadın veya LGBT+ hareketine geldiğinde, hele hele konu etnik temelli siyaset yapan hareketlere geldiğinde bi anda öfkelenmesi veya direkt olarak post-modernizmin solu zedelediğini söylemeleri. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En çok duyduğum veya karşılaştığım ifadelerden birisi de bunlar sosyalist görünümlü liberaller tabiri. Bu tabirin kullanıldığı kişiler ise daha demokratik, ezilen kimliklerin de hak savunuculuğunu yapan, aslında batıda 60’lı yıllarda ortaya çıkmış fakat ülkemizde 90-2000ler civarında siyasal ve kamusal alanda yer bulmuş bir sol. Aslında yeni sol da diyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni sola önceden yazdığım bir yazımda uzun uzadıysa değinmiştim. Frankfurt Okulu’ndan çıkan, modernizmin kişilere dayattığı monizmi aşan, iki dünya savaşından sonra büyük hezimetlerin, psikolojik ve toplumsal kırılmaların ardından ortaya çıkan bir sol.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Şu anda yeni sol ülkemizde kendisine biraz CHP’de biraz TİP’te ve demokratik Kürt hareketinde yer buluyor yani DEM/HDP geleneğinde. Türkiye’de zaten ortodoks marksist sol hiçbir zaman parti bazında potansiyelini bulamadı, bunu derken bu sol hareketi suçlar bir noktadan asla yazmıyorum. Mustafa Suphi’lerin TKP’sinin, erken cumhuriyet dönemi Türkiye solunun ve Kürt solunun akıbeti belli maalesef. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında bu yazıyı yazmaya iten sebeplerden bir tanesi de dünyada popülist sağ/aşırı sağ yükselirken (en azından bu söylem birçok kişinin diline pelesenk olmuşken) Mamdani, Rob Jetten, Hannah Spencer, Catherine Martina Ann Connolly, Cem Özdemir ve Pedro Sanchez gibilerin seçim başarısı elde etmiş veya halihazırda edebiliyor olması. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alternatif sağ ortaya çıkmadan, popülist aşırı sağ (özellikle de AfD) bu oy oranlarını yükseltmeden önce Avrupa’daki neredeyse her ülkede siyaset iki ana aktör üzerinden dönüyordu. Muhafazakâr merkez sağ veya liberaller ve sosyal demokrat merkez sol. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel ısınma, çevre sorunları, göçmen akışı, Avrupa’daki multikültürel yapı yakın vadede iktidara gelecek potansiyeli olmasa bile ki, 2021 AB Parlamentosu seçimlerinde inanılmaz bir başarı gösterdiler, aktör ortaya çıkardı: Yeşiller. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hayatta birçok şeyin antagonizma yarattığını düşünürüm. Bu yüzden alternatif sol alternatif bir sağ da üretti. Bugün belki alternatif sağ ve yeni solun güçlü olduğu örneğini en rahat İngiltere ve Almanya’da görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herakletiosçu bir şekilde baktığımızda hiçbir şey aynı kalmamakta, hayat bir akış ve değişim içerisinde. Hiçbirimiz, hiç kimse bu dünyaya da kazık çakmadı. Sistemin kendi partileri, sistemin güçlü partileri, sistem çıkmaza girmişken kan kaybedebiliyorlar. Muhafazakâr/Liberal merkez sağ ve sosyal demokrat merkez sol bu yüzden gerileyebiliyor. Burada asıl yıldızı parlayan, güçlü aktör sistemin pek de alışık olmadığı partiler olabiliyor. Aslında bu da değişimin bize bi göstergesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sistem, aydınlanmadan bu yana şekillenen, euro-centric, monist ve evrenselci reflekslere sahipti. Modernizm dediğimiz şey disipliner gözetim toplumunu oluşturdu ve kitleleri bu yöntemle dize getirdi. Bunu yaparken de en önemli silahı monizmdi aslında yani kişilerin tektipleştirilmesi. Modern ulus devlette ve 80’ler sonrası neo-liberal yönetimlerde bunu rahatlıkla görebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratik ve özgür bir toplumun önündeki en büyük engel kuşkusuz modern ulus devletin bu kadar ön planda olması. Bu hususta modern ulus devlet aydınlanma aklından feyz aldığı için kendine evrensel birey modeli inşaa ediyor. Bizim ülkemizde bu evrenselleştirilmiş ve normalize edilmiş insan modeli ilk başlarda seküler, eğitimli beyaz Türk modeliydi. Daha sonraları muhafazakar-milliyetçi merkez sağ daha dominant olmaya başladıkça bu stereotip seküler, sünni beyaz Türk oldu. Şu anda ise Sünni Türk erkek diyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Monist reflekslerle oluşturulan bu stereotiplerin dışarısında kalan kimlikler ise öteki olarak tanımlanıyor. Dominant olanın ötekisi. Maalesef sosyolojik olarak bizim toplumumuz çokkültürlü fakat çokkültürcü olmayan bir toplum. Anadolu bir mermer değil adeta mozaik. Fakat algılayış biçimi olarak modernizmin etkisine o kadar kapılmışız ki kendimizden olmayanı hemen ötekileştiriyoruz. Mozaikten rahatsız olup mermerde diretiyoruz. Gökkuşağına kin besleyip karanlığı tercih ediyoruz. Çoğulcu, demokratik ve özgür bir geleceği tasavvur etmeyi değil içerisine battığımız bataklığı güzelliyoruz. Belki de bu yüzden bazı şeyleri aşıp soluklanmaya ihtiyacımız var.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bazi-seyleri-asip-soluklanmaya-ihtiyacimiz-var-1775580512.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erken seçim, ara seçim ve CHP</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/erken-secim-ara-secim-ve-chp-13026</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/erken-secim-ara-secim-ve-chp-13026</guid>
                <description><![CDATA[İktidarın genel kanısı Özel’in blöf yaptığı yönünde" ve "dar bölge seçimini andıran bir siyasal zeminde AKP de en az CHP kadar vekil çıkarabilir" tespitleri, Ankara'daki mevcut güç dengesini okumak açısından son derece kritik. Anayasa Madde 78'in meclis çoğunluğu tarafından bir silaha dönüştürülebilir]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgür Özel liderliği Türkiye’nin biran önce erken seçime gitmesi konusunda ısrarcı. Erken seçim talebinin temel dayanağı iktidar bloğunun seçmen çoğunluğunun desteğini kaybettiğine dair tespit. Son yerel seçimde CHP birinci parti çıktı. AKP ile CHP arasındaki oy farkı azalsa da, hala pek çok ankete göre Halk Partisi ülkenin birinci partisi. Muhalefetin iktidara karşı belirgin bir üstünlüğü var. Keza bu okuma belli sınırlar içinde doğru. Ülke başkanlık sistemine geçti. Bu nedenle CHP’nin AKP’den birkaç vekil fazla aldığı bir seçim sonucu o kadar da önemli değil. Başkanlık sistemi koşullarında siyasetin ağırlık merkezi Cumhurbaşkanlığı makamı. Yani Erdoğan’ı yenmek gerekiyor. Bu noktada ise bir çıkmaz var. CHP’nin resmi Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hapiste. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer önemli siyasi figür Mansur Yavaş üzerinde soruşturma ve yargılama baskısı var. AKP-MHP bloğunun adayı Erdoğan. Muhalefetin adayı ise belli değil. Bu nedenle “biz anketlerde öndeyiz” temelli erken seçim talebi siyasal sosyolojik gerçeklerle tam anlamıyla bağdaşmıyor. Ayrıca CHP, bir önceki genel seçimden farklı olarak bir ittifak sistemiyle devam etmiyor yola. Olası bir başkanlık/parlamento seçiminde Kürt hareketi ve sağ milliyetçi muhalefetin ana muhalefetle birlikte hareket etmesinin hiçbir garantisi yok. Ayrıca Erdoğan muhalefetin istediği zamanda değil, kendisi için en avantajlı koşullarda erken seçime gitmek istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erken seçimin yokluğunda ara seçim meselesi gündeme geldi. Aslında CHP’ye yönelik ilk belediye operasyonlarından bugüne ara seçim talebi çeşitli mecralarda dile getirilmiş, ancak Özel önerilere kapıyı kapatmıştı. Şimdi aynı CHP liderliği ara seçim talebiyle yeni bir siyasal strateji belirlemeye çalışıyor. Öncelikle hukuki duruma değinelim. Yerel yönetimlerde ara seçim/erken seçim gibi bir gündem mevcut anayasal/yasal mevzuat içinde mümkün değil. Belediye başkanı görevi bırakırsa belediye meclisi bir üyeyi başkan seçer. Belediye meclisinde asıl üyelerde bir eksilme olursa partinin yedek üyesi boşluğu doldurur. Yedek üye yoksa oy oranına göre sıradaki yedek üye çağrılır. Sonuç olarak yerel yönetimlerde 5 yıldan önce seçim yenilemek için kanuni değişiklik lazım. CHP’den seçilen pek çok belediye başkanı tutuklu. Yasa belediyede yeniden seçime izin verse ana muhalefet pekala bu olasılığı siyasi iktidara karşı politik bir meydan okumaya dönüştürebilirdi. Ama o yol kapalı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TBMM’de ara seçim ise anayasa madde 78 ve milletvekili seçim kanunu 7. maddeye göre mümkün. Üyeliği sora eren vekil sayısı 30’a ulaştığında 3 ay içinde ara seçime gidiliyor. CHP liderliğinin planı 22 milletvekilini istifa ettirerek ara seçimi zorlamak. Ancak bu plan bir dizi soruna gebe. Öncelikle vekillerin istifası tek başına sonuç doğurmuyor. Meclisin istifa kararını salt çoğunlukla onaylaması gerek. Çoğunluk ise AKP-MHP bloğuna ait. Özel’in seçim açıklamasından sonra MHP, DEM ve AKP ara seçime kapıları kapattı. İktidarın genel kanısı Özel’in blöf yaptığı yönünde. Ayrıca CHP’li vekiller istifa ederse genel kurulun istifa ve dokunulmazlık meselesini birlikte ele alması mümkün. Bir anda kendi kalesine gol atmış bir ana muhalefet partisiyle karşı karşıya kalabiliriz. Aynı anda çok sayıda vekilin vekilliği düşürülebilir ve dokunulmazlıklar da kalkabilir. Bu arada AKP’nin CHP’nin hamlesi karşısında daha nüanslı çalışması da mümkün. Ara seçim için gerekli 22 istifadan 20’sini onaylayabilir mesela meclis çoğunluğu. Bu durum da CHP 20 vekilini kaybeder ve ara seçim de yapılamaz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyelim ki, iktidar ana muhalefetin seçim restini gördü ve ülke ara seçime gitti. CHP’nin kaybettiği 22 vekilinin hepsini alması imkansız. İhtimal ki olası bir erken seçimden birinci çıkacak ana muhalefet. Ancak dar bölge seçimini andıran bir siyasal zeminde AKP de en az CHP kadar vekil çıkarabilir. Tabii bu noktada CHP’nin görünürdeki planıyla gerçek niyeti arasında fark olduğunu söyleyen bir yorum da var. Şöyle ki, İmamoğlu’nun henüz hiçbir cezası kesinleşmiş değil. Olası bir ara seçimde İmamoğlu’nu vekil yapmak istiyor olabilir CHP liderliği. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu arada Özel’in parti turları söylem değişikliğini de beraberinde getirdi. 22 vekil istifasının getireceği sonuçlar yeni yorumlara yol açtı. CHP liderliği ara seçim için 30 vekil sınırına ulaşmaya ihtiyaç olmadığını, mevcut 8 vekil için bile ara seçim yapılabileceğini söyledi. Bu anlatı anayasa, milletvekilliği seçim kanunu ve YSK içtihatlarının bir hayli dışında. İşin asılı ise şu: Ara seçim kararı TBMM iradesine bağlı. Üye tam sayısının %5’i boşa çıktığında bu iradenin gösterilmesi zorunlu. Meclis iradesinin bağlandığı son durum ise bir ilin veya seçim çevresinde vekil kalmaması. Böyle bir şey olursa da ara seçim yapılmak zorunda. Özel’in hedefi eğer İmamoğlu’nu meclise taşımaksa zorlayacağı hüküm bu olmalı. Ancak 1 vekille temsil edilen Tunceli’de mevcut milletvekili DEM üyesi. DEM ise ara seçime sıcak bakmıyor. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her bir olasılığı tarihsel bir patika olarak görebiliriz. Hangi yolun işlerlik kazanacağı hususu ise kısa sürede açıklığa kavuşacaktır. CHP’nin ara seçim önerisini parantez içine alarak daha derin bir yerden tartışmayı yürütmek de mümkün elbette. Öncelikle CHP’nin söylemiyle eylemi arasında tutarsızlık var. Parti elitleri AKP’yi baskıcı ve otoriter bir rejim kurmakla itham ediyor. CHP liderliğine göre ülkede yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, basın hürriyeti ve adil yarışma koşulları yok. Parti ile devlet arasındaki eklemlenme düzeyi devletin tarafsızlığına zarar veriyor. Dahası siyaset fazlasıyla şahsileşmiş durumda. Ülkeyi yönetme gücü ve yetkisi tüm kurumları pasif bir içeriğe mahkum edecek biçimde tek bir kişiye devredilmiş durumda. Bu analizin olgusal durumu ne ölçüde karşıladığı ayrı bir tartışma konusu. Ama eğer ana muhalefet söylemleştirdiği iktidar imgesi konusunda samimiyse seçim ve meclis gibi konularda daha radikal bir tutum takınmak zorunda. Hem ülkede otoriter bir yönetim var, demokrasi ve hukuk ortadan kalktı deyip hem de seçimlere girmek kendi içinde tutarlı bir pratiğe karşı gelmiyor. Halk Partisi şu ana kadar seçim boykotu ve meclisten tümüyle çekilme seçeneklerini hiç denemedi. Seçimlere katılarak politik hayatı meşru hale getiren kendileri. Şüphesiz ki demokrasilerde her politika belli bir riski içinde barındırır. Tek bir doğru yok. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak CHP’nin söylemi ile eylemi arasındaki uçurum bir inandırıcılık sorununa yol açmakta. Ya Türkiye’deki demokrasi koşulları gerçekten de CHP’nin anlattığı gibi ve ne yazık ki seçimin sonucu önceden belli ya da CHP elitleri bilinçli bir şekilde abartılı bir söylem kullanıyor. Bugün, bu koşullarda dahi ülkede seçim yoluyla iktidar değişikliği mümkünse, ama CHP, AKP’yi iktidardan indiremiyorsa bu sonuç doğru adayı doğru stratejiyle birleştiremeyen muhalefetin tarihsel beceriksizliğinden kaynaklanıyor olabilir. İktidarı abartılı bir şekilde otoriterlikle suçlayan ana muhalefet bu yolla kendi eksik ve yanlışlarının seçim yenilgilerindeki katkısını dikkatlerden kaçırıyor.&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp; </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erken-secim-ara-secim-ve-chp-1775577713.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidar-kendi-basina-birakildiginda-ne-yapar-13023</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidar-kendi-basina-birakildiginda-ne-yapar-13023</guid>
                <description><![CDATA[İktidar da bir üç cisim problemi değil midir? İktidar, birey, toplum... Üç cisim kütleçekimiyle birbirinin etrafında dönüp dururken, hareketleri tahmin edilemez kaotik bir sistem oluşturur. Başlangıçta 'bir kamera koyalım' denir, yıllar sonra bakarsın her yerde kamera var. O kelebeğin kanadını kim çırptı? Sen çırptın, 'güvenlik' diye. Şimdi fırtınanın ortasındasın. İktidar, en düzenli göründüğü anda aslında en kaotiktir; çünkü o an herkes 'düzen var' diye susmuştur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendimi bildim bileli şu soruyu sorarım: insan başkalarıyla birlikte nasıl yaşar? (Ömrünün neredeyse 18 yılını kan bağı&nbsp; dahi olmayan kalabalıklar içinde yaşamış biri için gayet makul soru bu arada.) Ben de dahil kimse tatmin edici bir cevap veremiyor. Vermeye çalışanlar da zaten çoktan bir tarafa yerleşmiş oluyor. Ancak son zamanlarda soruyu biraz kıvırdım: benim gibi zaman zaman insan kendi başına bırakıldığında ne yapar diye soranlar, acaba aynı soruyu iktidara hiç sordular mı? İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Galiba karşılaşacağım durumu bilmekten muzdarip, ben de en güvenli yere, kitaplarıma kaçıyorum haliyle. Suskun ama en yormadan konuşan bir tek onlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern düşüncenin erken evresinde düzen fikri neredeyse kutsal bir ihtiyaç gibi kuruldu. Bacon'ın Yeni Atlantis'i, Campanella'nın Güneş Ülkesi, Hobbes'un Leviathan'ı. Hepsi aynı soruya farklı tonlarla cevap verir: İnsan kendi başına bırakıldığında ne yapar? Ama asıl sorulması gereken şu: bu düzeni kuran iktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? İnsanı kurtarmak için yaratılan canavar, zamanla insanı yutmaya başlar. Bunu görmek için filozof olmaya gerek yok, bir sabah mesaisine bakmak yeter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hobbes cevabını net vermiş: insan parçalar, dağılır, çatışır, birbirini yer. O yüzden bir merkez gerekir. Güçlü, yekpare, tartışılmaz bir merkez. Leviathan yalnızca bir devlet değil, insanın kendi korkularını teslim ettiği bir mekanizmadır. Özgürlük güvenlik karşılığında askıya alınır. Peki ya o merkez kendi başına bırakılırsa? Onu kim denetleyecek? Hobbes'un cevabı "bir üst merkez" değildir çünkü o zaman soru başa döner. Bu işin içinden çıkmanın tek yolu, merkezin iyi niyetli olduğuna inanmaktır. Hobbes da inanmıştı galiba. Ya da inanmış görünmüştü. İşte o aradaki fark, iktidarın en sevdiği oyun alanıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sabah işe giderken binlerce kameranın altından geçiyoruz ve buna güvenlik diyoruz değil mi? Oysa sorulması gereken şu: o kameralara bakan göz kendi başına bırakıldığında kime bakar? Onu sormuyor teşekkür edip yürüyor. Teşekkür ettiğimiz şeyin bizi izlediğini biliyoruz ve izlenmek, bir süre sonra ilgi görmekle ya da güvende hissetmekle karışır. İnsanın kendini kandırma kapasitesi, iktidarın en güvendiği müttefikidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bacon ve Campanella'da ise merkez daha yumuşak kurulur. Bilginin ve ortak aklın rehberliğinde birey kendini bütünün parçası olarak tanımlar. Ütopya bir baskı aygıtı değil, uyum vaadidir. Ama ortak olan şudur: birey tek başına yeterli görülmez. "Sen kendi başına bir şey yapamazsın" denir. Bunu devlet de söyler, şirket de, bazen aile de. En çok da "seni düşünenler" söyler. "Seni düşünenler"in seni düşünüp düşünmediğini anlamanın tek yolu, onlara bir şey sormaktır. Ancak sorduğunda "bize güvenmiyor musun?" denir. İşte o an susmaya başlarsın. Ütopyaların en sağlam temeli, insanın sormaktan vazgeçtiği andır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ya o "ortak akıl" kendi başına bırakılırsa? Ortak aklın sahipleri kim? Bilgiyle yönetilen bir toplum fikri ne kadar cazip. Ta ki o bilginin sahiplerinin kim olduğunu sorana kadar. O soruyu sormayın, her şey çok güzel. Zaten her şeyin çok güzel olduğu yerlerde soru sormak kabalık sayılır. Kabalık etmek istemeyiz. Sonra da merak ederiz: nasıl oldu da herkes aynı şeyi düşünmeye başladı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir garip hal… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra hat kırılır. Proudhon "mülkiyet hırsızlıktır" derken yalnızca ekonomik bir iddia ortaya atmaz, aynı zamanda insanın üzerine kapanan tüm yapılara itiraz eder. Bakunin bunu ileri taşır: özgürlük verilmez, alınır. Kropotkin ise hattı başka yerden genişletir: rekabet kadar dayanışma da bir evrim yasasıdır. İnsan yalnızca çatışan değil, birlikte var olabilen bir canlıdır. Anarşistlerin sorduğu soru tam da budur: iktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? Cevap: büyür, yayılır, kendini meşrulaştırır, sonunda kendini bile yutmaya kalkar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anarşist düşünce bir kaos çağrısı değildir. Düzenin merkezden değil, ilişkilerden doğabileceğini iddia eder. Yani iktidarı kendi başına bırakmamak, onu sürekli sorgulamak, sınırlamak, dağıtmak gerekir. Ama deneyin bakalım, bugün bir iş yerinde "hiyerarşi olmadan da işler yürüyebilir" deyin. Size "anarşist" demezler, daha kötüsünü derler: "idealist." Bu durumda Türkiye'de "idealist" olmak, "kafası güzel" olmakla eş anlamlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Locke ile birlikte birey yeniden sahneye çıkar. Bu kez tehdit olarak değil, hak öznesi olarak. Yaşam, özgürlük, mülkiyet devletten önce gelir. Devlet bu hakları korumak için vardır, sahibi olmak için değil. Yani iktidar, bireyin kendi başına bırakıldığında yapacaklarını sınırlamak için vardır. Peki ya iktidar kendi başına bırakılırsa? Locke'un cevabı: sözleşme, denge, kuvvetler ayrılığı. Güzel teoridir. Ama dengeyi kuranlar da insandır ve insan kendi başına bırakıldığında ne yapıyorsa, onlar da onu yapar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adam Smith ise meseleyi başka düzleme taşır: bireysel çıkar görünmez bir el aracılığıyla toplumsal faydaya dönüşür. İnsan yalnızca denetlenmesi gereken bir varlık değil, kendi çıkarını takip ederken bile denge kurabilen bir aktördür. Liberal bireycilik der ki: düzen dışarıda değil, içeridedir. İnsanın kendi davranışlarından türetilir. Bugün size yani hepimize "girişimci ruh" diye anlatılan şeyin teorik arka planı işte budur. Ama işin içinde bir de şu var: herkes kendi çıkarını takip edince görünmez el bazen cebinize de uzanabiliyor. Görünmez elin kime göründüğü, kime görünmediği de ayrı bir mesele.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi gelelim şu üç cisim problemine. Fizikte bilirsiniz: üç cisim birbirinin kütleçekiminden etkilenir, hareketleri tahmin edilemez. Kaotik bir sistemdir. Başlangıç koşullarındaki ufacık bir değişim, bütün denklemi altüst eder. Kelebek etkisi derler buna. Dünyanın bir ucunda kanat çırpan bir kelebeğin, öbür ucunda fırtınaya yol açabileceğini söyler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar da öyle değil midir? İktidar, birey, toplum. Üç cisim birbirinin etrafında döner durur. Kimin, kimin etrafında döndüğüne karar veremeyiz. Bazen iktidar sanırsın, aslında birey döndürür; bazen birey sanırsın, iktidar döndürür. Ama kesin olan bir şey var: bu üçü bir araya geldiğinde hareketleri tahmin edilemez. Hobbes bir cisim eklemiş denkleme, Proudhon başka bir yörünge önermiş, Locke dengeyi kurmaya çalışmış. Hiçbiri tutmamış. Çünkü sistem kaotiktir. Başlangıçta "bir kamera koyalım" denir, yıllar sonra bakarsın her yerde kamera var. O kelebeğin kanadını kim çırptı? Sen çırptın. "Güvenlik" diye. Şimdi fırtınanın ortasındasın.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaos kuramı der ki: düzen sanılan şeyin içinde düzensizlik, düzensizlik sanılan şeyin içinde düzen vardır. İktidar da böyledir. En düzenli göründüğü anda aslında en kaotiktir. Çünkü o an herkes "düzen var" diye sustuğu için, iktidarın içindeki çelişkiler görünmez olur. Oysa görünmez olan, yok olmaz. Birikir. Ta ki patlayana kadar. İşte o patlamaya "devrim" denir. Ama devrimden sonra yine üç cisim kalır: iktidar, birey, toplum. Yörüngeleri değişir, denklem aynı kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fiziğin ötesi ne der? Der ki: gözlemlediğin şey, gözlemlediğin andan itibaren değişir. İktidarı gözlemlediğinde, iktidar kendini sana göre ayarlar. Sen "şeffaflık" istersin, o "şeffaf" görünür. Zira görünmekle var olmak aynı şey değildir. İktidarın en büyük meziyeti, göründüğü şey olmaktır. Şeffaf görünür, aslında opaktır. Halkçı görünür, aslında kendine çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu üç hat — ütopyacı merkezcilik, anarşist itiraz, liberal bireycilik — aslında aynı sorunun etrafında döner: İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? Ütopyacılar "doğru ellere verirsek iyi şeyler yapar" der. Anarşistler "hiçbir el kendi başına bırakılmamalı" der. Liberaller "eli sınırlayalım, gerisini birey halleder" der.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçü de haklıdır, üçü de eksiktir. Çünkü üçü de şu soruyu atlamıştır: el dediğimiz şey, bırakın kendi başına kalmayı, bir başkasının eline değdiği anda ne yapar? Onu sormazlar. O soruyu sorsalar, belki de hiçbiri o kadar güzel cümle kuramazdı. Güzel cümlelerin çoğu, sorulmamış soruların üzerine inşa edilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kesin cevap yoktur. Çünkü her cevap iktidarın başka bir yönünü eksik bırakır. Hobbes'un dünyasında güvenlik vardır ama iktidar nefes aldırmaz. Anarşistlerin dünyasında iktidar dağılmıştır ama belirsizlik yoğundur. Liberal dünyanın vaadi denge üzerinedir, fakat o denge her zaman eşit dağılmaz. Bazen bir tarafa çok fazla denge düşer, öbür taraf açıkta kalır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki mesele bu düşüncelerden birini seçmek değil, aralarındaki gerilimi anlamaktır. Çünkü gerçek hayat hiçbir zaman tek bir doktrinin saflığında akmaz. Her iktidar biraz Hobbes'tur, biraz Proudhon'a uğrar, biraz Locke'tan kaçar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve insan, çoğu zaman farkında olmadan bu üçlü arasında gidip gelir. Sabah işe giderken iktidardan düzen ister. Haksızlığa uğradığında o iktidara isyan eder. Akşam kendi hayatına döndüğünde ise iktidarın kendisine dokunmamasını ister.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demem o ki, iktidar dediğin tek bir fikre sığmaz. Onu tek bir kalıba döktüğünüzde ya taşar ya katılaşır. Ama en çok da şunu yapar: kendine rağmen var olmaya devam eder. Tıpkı insan gibi. Tıpkı şu üç cisim gibi: birbirinin etrafında döner, düzeni sanırsın, kaos çıkar; kaos sanırsın, bir düzen bulursun.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç mu? Sonuç yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üç cisim dönmeye devam ediyor. İktidar, birey, toplum. Kim kimi yönetiyor, kim kimin etrafında dolanıyor, belli değil. Hobbes'un canavarı hâlâ aç. Proudhon'un itirazı hâlâ taze. Locke'un dengesi hâlâ kurulamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bütün bu sırada, sabah işe gidenler hâlâ kameraların altından geçiyor. Hâlâ "güvenlik" diyorlar. Hâlâ teşekkür ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kelebek kanat çırptı. Fırtına nerede, belli değil. Belki yarın. Belki asla. Belki şu an.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okuyan bilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iktidar-kendi-basina-birakildiginda-ne-yapar-1775501966.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ara seçim</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secim-13022</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secim-13022</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye, "rekabetçi otoriterlikten" seçimlerin işlevsizleştiği "hegemonik" bir modele geçişin sancılarını yaşarken; CHP, yargı kıskacını kırmak için 2003’ten bu yana başvurulmayan "ara seçim" formülünü gündeme taşıyor. Özgür Özel’in iktidarın eriyen meşruiyetini tescillemek adına attığı bu adım, parlamentonun işlevsizleştiği bir dönemde psikolojik bir üstünlük vaat etse de beraberinde büyük riskler barındırıyor. Milletvekili istifalarının Meclis çoğunluğu tarafından tek tek oylanması, CHP’yi "Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma" tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilir. İktidarın yargı sopasını en sert şekilde kullandığı bu kritik virajda, ara seçim hamlesinin toplumsal bir dirence mi dönüşeceği yoksa boşa düşmüş bir manevra olarak mı kalacağı Türk demokrasisinin geleceğini tayin edecek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk demokrasisi son yıllarda kritik bir viraj alıyor. Gezi Parkı protestoları ve devam eden süreç sonrasında Türkiye’nin rekabetçi otoriter bir rejimle idare edildiği konuşuluyordu. Rekabetçi otoriter rejimlerin en belirgin özelliği, seçimlere katılan aday ya da partiler arasında asimetrik bir yarış olsa da sandıktan çıkan sonuca riayet edilmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet belki iktidara gelemiyordu fakat muktedirlerin bazı baskı araçlarına göğüs germek kaydıyla yerelde söz sahibi olabiliyordu. Ancak gelinen noktada seçimlerin iktidarı değiştirebilme işlevinin ortadan kalkması ihtimali dillendirilmeye başlandı. Rekabetçi otoriterliğin hegemonik otoriterliğe dönüştüğü üzerinde duruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk demokrasisinin yapısal bakımdan geçirdiği değişiklere karşı şimdilik güçlü bir direnç mekanizması var. CHP, iktidar cephesinden gelen baskı ve yıldırma politikalarına mukabil dik durmaya gayret gösteriyor. Özellikle son yerel seçimlerde, iktidarın altındaki koltuğun kayma olasılığı güçlendikçe söz konusu baskı ve sindirme politikaları hız kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, burada önemli bir dönüm noktasını meydana getirdi. Çünkü eşit şartlar altında geçmese de iktidarı değiştirme potansiyeli bulunan seçimler düzenleniyordu. Oysa şimdi adayların içeri atıldığı, ana muhalefet liderine fezlekeler hazırlanan, birinci partinin kapatılabileceği ya da kayyum atanabileceği konuşulan Türkiye’de seçimlerin aslî fonksiyonunun ortadan kalkması ciddi ciddi tartışılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgür Özel, bütün bunların farkında olduğundan süreci tersine çevirmek amacıyla elindeki tüm imkânları devreye sokmaya çalışıyor. Ancak toplumsal tabanda geniş katılımlı mitingler ve bazı protesto gösterileri dışında bir direnç ivmesi yakalayamadığı için daha geleneksel yöntemler deniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ara seçim formülü de bunlardan birisi. Özel, parlamentoda boşalan ve boşalma ihtimali bulunan sandalyeler için düzenlenecek bir seçimle iktidara karşı elini güçlendirmek istiyor. Ancak bu tür yöntemler her zaman beklenen sonuçları doğuramayabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir kere Özel’in, iktidarı sıkıştırmaya dönük her hamlesine muktedirler çok sert cevap veriyor. Örneğin daha önce “İBB borsası” iddialarını delillendirdiğinde Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney tutuklanmıştı. Kısa bir süre önce Akın Gürlek’in malvarlığına ilişkin bazı söylemler ortaya atmıştı. Hemen arkasından Uşak ve Bursa’ya operasyon düzenlendi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin bu yargı kıskacına ne kadar dayanabileceği büyük bir soru işareti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunlara karşın ara seçimlerle kuvvet tazelemek istemesi gene bazı soru işaretlerini beraberinde getiriyor. İktidarın oylarının düşüşe geçtiği ve halkta eskisi kadar karşılığının bulunmadığını gözler önüne sermek istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar, CHP’nin bu stratejisini gördüğü için ilk elden yeşil ışık yakacağını sanmıyorum. Diğer yandan TBMM’de boşalan veya boşalması öngörülen sıralarda CHP’nin daha baskın hale gelmesi, esasta Türkiye’nin gidişatı açısından bir değişim yaratmaz. Zira Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile meclisin büyük oranda işlevsizleştiği bir döneme girdik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin sandalye sayısındaki artış parlamentonun işleyişini değiştirmeyecektir. Hâl böyleyken vekillerin istifa ettirilmesi suretiyle yapay bir seçime gitmek toplumsal tabanda ters bir etki de yaratabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca CHP, ara seçimlerle iktidarı sıkıştırayım derken kendisi de müşkül bir duruma düşebilir. Milletvekili istifaları, mecliste toplu olarak değil tek tek oylanıyor. Çoğunluk Cumhur İttifakı bileşenlerinde olduğu için bazı milletvekillerinin istifasını onaylarken sonlara doğru sürüncemede bırakabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda CHP, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olabilir. Yirmiye yakın milletvekilini kaybedebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçi, önemli ölçüde işlevini yitiren bir parlamentoda muhalefetteki yirmi sandalyenin eksik ya da fazla olması neyi değiştirir diyebilirsiniz. Ama vekil istifaları herhangi bir sonuç getirmeyeceği için boşa düşmüş bir hamle olarak kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşin ilginç yanı Türkiye’de 2003’ten beri hiç ara seçim yapılmadı. 1960’lar ve 70’lerde hemen her parlamenter dönemin ortasında muhakkak bir ara seçim düzenleniyordu. 12 Eylül’den sonra ara seçim meselesi epey zayıfladı. Eğer bir ara seçime gidilirse Türk demokrasisi açısından incelenmeye değer bir nitelik taşıyacaktır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secim-1775489381.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erken Seçim Tartışması ve Muhalefetin Ortak Zemini</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/erken-secim-tartismasi-ve-muhalefetin-ortak-zemini-13020</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/erken-secim-tartismasi-ve-muhalefetin-ortak-zemini-13020</guid>
                <description><![CDATA[31 Mart 2024 yerel seçimlerinin birincisi olan CHP, son 18 aydır tarihinin en kapsamlı siyasal tasfiye operasyonuyla karşı karşıya: 22 belediye başkanı tutuklu, onlarca yönetici cezaevinde ve kayyım gölgesi belediye meclislerinin üzerinde. Özgür Özel’in Bursa ve Uşak’taki şafak operasyonlarının ardından yinelediği 'erken seçim' çağrısı, sadece bir sandık talebi değil; iktidarın 'yolsuzluk' kılıfıyla ördüğü kuşatmaya karşı toplumsal bir direniş hattı inşa etme çabasıdır. Ancak bu çağrının gerçek bir siyasal zafere dönüşmesi, muhalefetin kendi iç bagajlarından sıyrılıp 'asgari demokratik mutabakat' eşiğini aşmasına bağlı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in geçen hafta yaptığı erken seçim çağrısı ilk değil. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik yargı eliyle başlatılan siyasal operasyonların düğmesine ilk basıldığı andan itibaren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a “<strong>sandıkta hesaplaşalım</strong>” çağrısını sık sık yineliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En son, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in şafak operasyonuyla gözaltına alınmasından birkaç saat sonra, 31 Mart 2026 Salı öğleden sonra düzenlediği basın toplantısında gazetecilerin sorusu üzerine bu çağrısını tekrarladı. Hafta başı muhalefet partilerini erken seçim gündemiyle ziyaret etmeye başladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatırlamakta yarar var: Basın toplantısından birkaç saat önce Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım tutuklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İktidar bloğu, 18 aydır yolsuzluk bahanesiyle CHP’yi silkeliyor. Daha önce de 8 yıl boyunca “terör” bahanesiyle Kürt siyasal hareketinin partisi HDP’yi tasfiye etmeye çalıştı ancak başaramadı; bu kez de başarabilmesi mümkün değil. 19 Mart Saraçhane operasyonuna karşı gelişen direnişin sosyal ve siyasal zemini bunun göstergesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP, tarihinde ilk kez bu derece geniş çaplı bir operasyonla karşı karşıya. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden birinci çıkan CHP’nin 24 belediyesine siyasi operasyon düzenlendi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile birlikte 22 belediye başkanı ve 200’ün üzerinde belediye yöneticisi tutuklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tutuklanan belediye başkanlarından Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer ve Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar bir süre sonra serbest bırakıldı ancak görevlerine iade edilmediler. Hâlen 19 belediye başkanı tutuklu bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sadece gözaltına alındıktan sonra ev hapsi kararıyla serbest bırakılan, daha sonra bu kararı da kaldırılan Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere görevine dönebildi. Tutuklanan bazı belediye başkanlarının yerine kayyım atandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunların yanı sıra Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu gibi 7 CHP’li belediye başkanı AK Parti’ye geçti. Görevden alınan 3 CHP’li belediye başkanının yerine ise AK Parti’li belediye meclis üyeleri başkanvekili seçilerek yönetim el değiştirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlara ek olarak 2023’te yapılan CHP kurultayına yönelik butlan davası, İstanbul İl Kongresi’nin iptali davaları ve il yönetimine kayyım atanması gibi uygulamaların toplamı; iktidarın ana muhalefet partisi ve son yerel seçimlerin birincisi olan CHP’yi siyasal alanın dışına itme ve etkisizleştirme girişimlerinin 18 aydır kesintisiz sürdüğünü gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CHP’den tarihsel direnç &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP, tarihinde ilk kez bu kadar uzun süreli ve yoğun bir siyasal operasyon sürecine karşı, 18 ayda 103 “<strong>Millet İradesine Sahip Çıkıyor</strong>” mitingi düzenledi ve düzenlemeye devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu mitinglerde sergilenen güçlü direnç ve kitlesellik, iktidar partisinin beklemediği ve hesaplamadığı bir gelişme olsa gerek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası, CHP liderinin farklı siyasal muhalefet dinamiklerini gözeten; ülkenin siyasal, sosyal ve toplumsal duyarlılıklarını dikkate alan bir dil ve yaklaşımla iktidar karşıtı direnci büyük ölçüde süreklileştirmiş olması, iktidar saflarında şaşkınlık yaratmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasal muhalefet bu durumun yarattığı elverişli toplumsal zemini birlikte değerlendirme becerisi gösterebilirse, erken seçim çağrıları güçlü bir siyasal anlam kazanabilir ve toplumsal karşılığı genişleyebilir. Bu da iktidar ortaklarının sonunu getirebilecek bir yol haritasının oluşmasına zemin hazırlayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu durum, muhalefetin farklı siyasal dinamiklerinin önceliklerini ortaklaştıracak asgari &nbsp;mutabakatı üretmesini zorunlu kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mevcut otoriter ve faşizan yönelimin sonunu getirebilecek siyasal odak; CHP’nin 18 aydır inşa ettiği direncin, demokrasi, hukuk ve temel insan haklarını önceleyen siyasal ve toplumsal genç yeni siyasal kesimlerle buluşmasıyla oluşabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan, anlaşılabilir nedenlerle dile getirilen erken seçim talebi etrafında süren tartışmaların; asgari demokratik değerler, hukuk devleti ve temel haklar eksenine yönelmesi kritik ve zorlu bir eşik oluşturmaktadır. Erken seçim koşulların varlığı yokluğu tartışması bakidir. Ama yine de öncelik paydaşlığın inşası olmalı.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu eşiğin aşılabilmesi için, mevcut otoriter yönetime karşı duran muhalefet partilerinin çok parçalı yapısı, farklı büyüklükteki siyasal aktörlerin birbirinden farklı ve zaman zaman çelişen siyasal bagajları ile önceliklerinin dikkate alınması zorunludur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede; CHP açısından etkisizleştirme operasyonlarının durdurulması, DEM Parti açısından yeni çözüm sürecinin yürütülmesi, muhalefetin yol haritasında birbirinin alternatifi değil, birlikte ele alınması gereken temel başlıklardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tekil konu ve sorunlara indirgenen, süreci kişiselleştiren taktik yaklaşımlar ise bu sürecin önünü açmak yerine tıkayabilir. Bütüncül bir siyasal programın önüne geçen taktiksel söylemler, otoriter yönetimden çıkışı zorlaştırma riski taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan, CHP ve DEM Parti’nin kendi iç dinamiklerine hapsolan bir siyaset zemini, siyasal alanı daraltmakta ve otoriter yönetime karşı muhalefetin etki kapasitesini sınırlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada muhalefetin, üç temel öncelikleri bütünsel yaklaşarak hareket etmesi gerekmektedir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’ye yönelik etkisizleştirme operasyonlarının durdurulması</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DEM Parti açısından yeni çözüm sürecinin ilerletilmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer muhalefet partileri açısından ise bu başlıklar etrafında şekillenecek adil, eşit ve demokratik bir siyasal çerçevenin inşa edilmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu üç eşiğin birlikte aşılması, hem siyasal alanın genişlemesi hem de toplumsal desteğin güçlenmesi açısından belirleyici olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da ancak, ortaklaşma, yeni siyasal araç ve kanalların bütüncül bir yaklaşımla geliştirilmesiyle mümkün olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan, muhalefetin bu yeni ve genç beyaz yakalı toplumsal siyasal dinamiği harekete geçirebilme becerisi ve gençlere siyasal açma cesareti göstermesi olacaktır. İktidar çevresindeki panikten muhalefet feyz a almayı &nbsp;başarmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP gündemini bu doğrultuda revize ederken, geri kalan muhalefet özel olarak da DEM Parti kendi aktüel ve dar önceliklerini revize etmelidir. Bu iki parti, ağır tekil, özgü siyasal gündem ve sorunları, büyük felakettin sorununu gölgelemesine izin verilmemeliler.&nbsp; &nbsp;Değilse otoriter ve faşizan iktidar kurumsallaşmasını sağlamlaştıracak, toplumsal zeminine pekiştirecek. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erken-secim-tartismasi-ve-muhalefetin-ortak-zemini-1775557324.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Otoriter ve totaliter algı siyasetinden demokratik oluş siyasetine</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/otoriter-ve-totaliter-algi-siyasetinden-demokratik-olus-siyasetine-13019</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/otoriter-ve-totaliter-algi-siyasetinden-demokratik-olus-siyasetine-13019</guid>
                <description><![CDATA[Siyaset, özü itibarıyla 'kral çıplak' dedirtmeme ve göstertmeme çabasıdır; gerçekliği eğip büktüğü, ambalajladığı ve satabildiği ölçüde başarılı sayılan bir alandır. Günümüzde otoriter ve totaliter siyaset endüstrisi, insanı hürriyet ve adalete ihtiyaç duymayan şartlandırılmış bir makineye indirgemeyi hedeflerken, kitleler bu yalanlarla dolu alanda teselli bulmaktadır. Hakikatin algı operasyonlarıyla boğulduğu, iknanın gerçeğe baskın geldiği bu 'post-truth' karanlığından çıkış, ancak bireyin kendi korkularını aşarak hakikati yaşantısıyla yeniden oluşturmasıyla mümkündür.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyaset ve yalan içiçe olan süreçlerdir. Siyaset, kolaylıkla hakikati ve hukuku kurban vermektedir. Siyaset, yalanı kendisine kaçınılmaz yol arkadaşı ve zemini yapmaktadır. Siyaset ve yalanın içiçe geçmişliği, yönetenler ve yönetilenler arasındaki çarpık ilişkiyi ortaya koyduğu gibi, insanın hakikatle kurduğu kırılgan ve kurgusal bağın da doğasını ortaya koymaktadır. Siyaseti, sadece yönetim tekniği ve tecrübesi olarak anlamak yeterli değildir. Siyaset, dili, algıyı, korkuyu, umudu, itaati, dini ve kini örgütleyen bir alandır. Siyaset, kendisini hakikat olarak sunmaktadır. Siyasetin hakikat olma iddiasının aksine, siyasetin sunduğu ve söylediği hakikat değildir. Siyaset, hakikat adına hakikate rağmen hakikatin yerine etmek yerleştirmek istediği kendi kurgusunu, yalanını ve yanılsamasını üretmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyaset ve yalan arasındaki ilişkinin yalan söyleyen siyasetçilerden kaynaklandığı şeklinde yüzeysel bir algı vardır. Siyaset ve yalan arasındaki ilişki, siyasetçilerin kişisel yalancılıklarının ötesindedir. Siyaset, hakikati olduğu gibi ifade etmeyi amaçlamaz. Siyaset, hakikati yönetilebilir, kullanılabilir ve etkili olacak şekilde ifade etme yoluna gider. Siyaset, gerçeklikle çıplak hakikat olarak ilgilenmez. Siyaset, gerçekliğe hep istediği şekli ve içeriği vermeye çalışır. Başka bir ifadeyle siyaset, insanlara kral çıplak dedirtmeme ve göstertmeme çabasıdır. Siyaset, gerçekliği eğip büktüğü, ayıkladığı, kurguladığı, ambalajladığı ve satabildiği ölçüde başarılı ve sonuç alan bir alan olarak düşünülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasette ahlaki, manevi, bilimsel, felsefi doğruluk yoktur. Siyaset için asıl olan iktidarın sürekliliğinin sağlanmasıdır. İktidarı sürekli hale getirmenin yolu olarak gerçeği gizlemek, algı üretmek ve sürekli yalan söylemek, siyasal zorunluluk olarak görülmektedir. Siyasetçi, yalan söylemeyi, yolsuzluk yapmayı, günah işlemeyi, rüşvet almayı, şehvetini her türlü yolla tatmin etmeyi ahlaki sapma ve sapkınlık olarak değil, kendisinin doğal olarak sahip olduğu ayrıcalıklar olarak görmektedir. Siyasetçi, ahlaksız ve günahkar olma hakkının kendisine bir ayrıcalık olarak kabul edilmesi gerektiğini sanmaktadır.</span></span></p>

<p style="margin-left:9px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günlük hayatta yalanı, yanlış bilgi olarak anlayabiliriz. Siyasetteki yalan ise, farklıdır. Siyasetteki yalan, sukunluktur, susturmadır, tahakkümdür, soygundur, manipülasyondur. Siyaset, hakikat değildir. Siyaset, hakikatin nasıl görüneceğini belirleyen sahtekarlıklar ve aldatmacalar sürecidir. Siyaset, aldatmak ister. Siyasetin yalanı şekillendirmesi, insan ve siyaset arasında varoluşsal düzeyde bir kriz ve kerizlik ilişkisinin doğmasına yol açmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyada siyaset, artık demokratik, sivil ve çoğulcu niteliklerini büyük ölçüde kaybetmiştir. Dünyanın birçok yerinde siyaset, otoriterleşmekte, totaliterleşmekte, fanatikleşmekte ve teokratikleşmektedir.Otoriter, totaliter ve teokratik siyasetleri güçlü yapan şey, din, milliyet, tarih, ahlak ve onur adına hakikati ortadan ortadan kaldıran yalanlar söyleyerek toplumları kandırmaları, kerizleştirmeleri ve aldatmalarıdır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, din, ahlak, felsefe, bilim, hukuk ve sanat dahil insana ve doğaya dair hakikat adına varolan her şeye çökmekte ve hakikati bir bütün olarak ortadan kaldırmaktadır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, hakikati çarpıtmakla yetinmemekte, hakikati bir bütün olarak ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyasetin yalanları ve algıları sonucu, insanlar ve toplumlar, gerçeklik duygusunu ve düşüncesini kaybetmişlerdir. Gerçeklikle bağı kopartılmış insanlar, ekonomik, hukuki, sosyal, siyasal, kültürel alanlarda tam bir fantazi aleminde yaşamaktadırlar. Gerçeklik sonrası dönem olarak adlandırılan mevcut insanlık durumunun yaratıcısı, otoriter, totaliter ve teokratik siyasettir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan için tehlikeli olan, yanılmak veya yanıltılmak değildir. Yanılan ve yanıltılan insan, bu durumu sonradan fark edebilir. İnsan için derin tehlike, gerçeklik duygusundan ve düşüncesinden kopartılmaktır. Gerçeklik duygusu ve düşüncesi köreltilen ve kaybettirilen insan, kendisine, tecrübesine, düşüncesine ve ayırım yapma yeteneğine güvenemez. Gerçeklikten kopartılan insan, aklını, güvenini ve özgürlüğünü yitirmiş insandır. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, insanı gerçeklikten kopartmak suretiyle hakikat ötesi bir dönem icat etmektedir. İnsanlar, bugün siyasetin kendileri için uydurduğu gerçek dışı ve ötesi bir dünyada yaşamaktadırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakikat ötesi çağda siyaset, artık yalan söyleyerek kendini yormamaktadır. Siyaset, hakikat yerine hakikatimsi kurgular üreterek insanları ve toplumları aldatmaktadır ve kandırmaktadır. Siyasetin uydurduğu hakikat ötesi dönemde, <em>hakikat</em> yoktur, <em>hakikatimsilikler</em> vardır. Gerçeklikle bağı kopan insanların ve toplumların anlamadığı gerçek şudur: <em>Hakikat, hakikatimsilik değildir</em>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar, artık bir şeyin doğru ve yanlış olduğuyla ilgilenmemektedirler. Siyasetin uydurduğu hakikat ötesi çağda insanlar, bir şeyin etkili olması, inandırıcı olması ve yaygınlık kazanmasıyla ilgilenmektedirler. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, algının dolaşımıyla, algıyı dolaşıma sokacak temsillerle, gösterilerle ve performanslarla ilgilenmektedir. Siyaset ve algı, bir bütün haline gelmiştir. Günümüz dünyasında algı ve siyaset, birbirini besleyen tek alan haline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçeklikten bağı kopartılan günümüz insanı, otoriter ve totaliter siyasal güçler tarafıından kandırılmayı ve aldatılmayı arzulamaktadır. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, baskıyla birlikte rızayı, zorla birlikte hazzı, itaat ve aidiyeti birlikte kullanarak insanlara ve toplumlara musallat olmakta ve tahakküm kurmaktadır. Otoriter ve totaliter siyasetin ekonomi, kültür, din, ahlak, savunma, sağlık, ekonomi, altyapı, aile, enerji ve çalışma alanlarında söylediği yalanları kolaylıkla içselleştiren ve yalanlarla dolu bir alanda yaşayan kitleler, rahatlamakta ve teselli bulmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, yalanlar üzerine sabit kimlikler kurgulamakta, keskin ayırımlar uydurmakta, sadakat ve korku etrafında insanı felç etmektedir. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset uydurduğu yalanlarla, insanı ve toplumu tekrar eden, taklit eden, şartlandırılmış, düşüncesiz ve akılsız bir makinaya dönüştürmeyi amaçlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter, popülist, nasyonalist ve teokratik siyasetin ürettiği gerçeklik ötesi dönemin yalanlarına karşı hakikatin dirilişini ve direnişini sağlayacak yeni bir oluş maneviyatına ve felsefesine ihtiyaç vardır. Oluş maneviyatı ve felsefesi, otoriter ve totaliter siyasetin uydurduğu bütün değişmez kimlikleri reddetmekte, donmuş anlamları anlamsızlaştırmakta, kesin ve mutlak hakikat olduğunu dayatan bütün kurguları kabul etmemektedir. Oluş maneviyatı şunları söylemektedir: Hiçbir sabit kimlik yoktur. Bütün kimlikler, değişkendir ve akışkandırlar. Donmuş ve durdurulmuş anlamların hiçbiri anlam değil, yalandırlar. Hiçbir hakikatin kesin bir sonucu yoktur. Hakikat, yenilenen ve yaşanılan süreçlerle sürekli olarak inşa edilen deneyimlerdir. Hakikat, insanı harekete geçiren, yapan ve yaptıran açık bir bilinç ve duygu durumudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oluş maneviyatı ve felsefesi, otoriter, totaliter ve teokratik siyasetin milliyet, ahlak, din, medeniyet, aile, devlet adına söylediği bütün doğmaları reddetmektedir. Bütün doğmalar, yalandır ve yanılsamadır. Hakikat, dönüşüm, değişim ve diriliş tecrübesidir. Hakikat denilen şey, hiçbir siyasal, kültürel ve doğmatik kalıbın içine hapsedilemez. Hakikat, insanın sürekli olarak diğer insanlarla ilişki içinde doğa içinde kendisini oluşturma tecrübesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter, nasyonalist ve teokratik siyasetin yalanlarına ve algı operasyonlarına karşı oluş içinde yaşayan özgür birey, inançlarını sorgulama, arzularını çözümleme ve korkularını aşma sorumluluğla ve meydan okumasıyla karşı karşıyadır. Otoriter ve totaliter siyaset, insanı içeriden ve dışarıdan yönetmek için insanın korkularını, umutlarını, değerlerini, inançlarını ve anlamlarını üreten bir endüstridir.Otoriter ve totaliter siyaset endüstrisi, hakikatin gereksizliğine kişileri ikna etmeye çalışmaktadır.Gerçeği silikleştirmek, sindirmek ve silmek için yalanı ve algıyı gerçeğimisi hale getirmeye çalışan otoriter ve totaliter siyaset, insanların, hakikate, hürriyete ve adalete ihtiyaç duymayan şartlandırılmış makinelere indirgenmesini istemektedir.Otoriter ve totaliter siyasetin stratejik hedefi, bireyleri gerçekliğe ihtiyaç duymayan nesneler haline getirmektir. Otoriter ve totaliter siyaset, hakikati ve adaleti ihtiyaç olmaktan çıkardıkları takdirde politikalarının ve pratiklerinin doğruluğunun test edilmesi imkanlarının ortadan kalkacağınıı ve politikaların etki gücünü koruyacağını, bunun da gücü elde tutmak için yeterli olacağının çok iyi farkındadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter ve totaliter siyasetin icat ettiği gerçeklik ötesi mevcut durumda etki, doğrunun yerine geçmiştir, ikna hakikate baskın olmuştur ve algı gerçekliği karartmıştır. Gerçek ötesi ve üstü olarak nitelenen mevcut insanlık durumunda insanın gerçeklikle, kendisiyle, doğayla ve insanlıkla bağı ve bağlantısı köreltilmiş ve kopartılmıştır. Demokrasiyi, hukuku, özgürlüğü ve barışı var etmek için kişinin, hakikati yaşantısıyla oluşturmasına imkan sağlayan oluş felsefesine ve maneviyatına dayalı demokratik oluş siyaseti tecrübesine ihtiyacı vardır. Demokratik oluş siyaseti, otoriter ve totaliter siyasetin yalan, yanılgı ve algı saplantısından çıkmak için verimli bir imkandır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/otoriter-ve-totaliter-algi-siyasetinden-demokratik-olus-siyasetine-1775482411.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Futbolde ve kadın voleybolde uluslararası başarının sır olmayan sırrı(!!!)</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/futbolde-ve-kadin-voleybolde-uluslararasi-basarinin-sir-olmayan-sirri-13014</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/futbolde-ve-kadin-voleybolde-uluslararasi-basarinin-sir-olmayan-sirri-13014</guid>
                <description><![CDATA[Birleşik kaplar kuralı çalışıyor: Dünyada enflasyon şampiyonluğuna oynamakla kamu ihalelerinde rekabet dışı kalmak aynı madalyonun iki yüzü. Minyatür sahada, eğik zeminde dibe yuvarlanmamak için tek çıkış yolu; hukuku, ekonomiyi ve kamu yönetimini yeniden 'Filenin Sultanları'nın tabi olduğu evrensel kurallarla tanıştırmak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhtemelen bu söyleyeceğim hayata bire bir geçmeyebilir, küçük sapmalar, istisnalar hep vardır ama toplumlarda kurumlararası bir birleşik kaplar kuralı hep çalışır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin, dünyanın en iyi eğitim-öğretim kurumları sizdedir, en iyi üniversiteler sıralamasında ilk yirmide on beş üniversiteniz vardır ama dünyanın en kötü adalet kurumları da sizdedir, uluslararası hukuk endeksinde 146 ülke arasında sıranız 117’dir, bu olmaz, olamaz, kurumların performansı bir biçimde yakınsallaşır (convergence). </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye küresel endekslerin yaklaşık tümünde her sene muntazaman gerilerken mesela kadın voleybolde en zirveye oynuyoruz, futbolde erkek milli takımımız Avrupa kupasında büyük başarılar elde etti, şimdi de, ne güzel, 2026 dünya futbol şampiyonasına katılıyoruz, ilk turda oynayacağımız gruptan da (Türkiye, ABD, Avustralya, Paraguay) birinci çıkmamız yüksek bir ihtimal.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumu tesadüflerle değil de başka yöntemlerle açıklamaya çalışmamız lazım ama ondan sonra da yaklaşacağımız sonuçtan başka sektörler için, hukuk, ekonomi, öğretim-eğitim mesela, dersler çıkarmamız ve hayata geçirmemiz lazım. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında ortada bir sır, mır yok, ortada aklı başında, sağduyu sahibi herkesin görebileceği bir gerçek var sanki. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de son on senedir siyasetin kullandığı çok anlamsız bir ifade var, “yerli ve milli” ifadesi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerli muhtemelen ulusal anlamına kullanılıyor, milli ise asla yine ulusal demek değil, olsa idi çok saçma olurdu zaten, ulusal ve ulusal gibi bir tekrar anlamına gelirdi, milli, tercümesi de orijinaline uygun olarak dini demek, dini de bizde İslami demek herhalde.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyetin kuruluşunda kullanılan “Türk milleti” ifadesi de zaten 1923 sonrası Anadolu’ya sıkışan Müslüman unsurların genel adı, geriye kalan gayrimüslimler de “ekalliyet” yani azınlıklar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem insan hem de toplum yaşamının en kaba hatlarıyla iki yönü var, özel alan ve kamusal alan.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel alanlarında insanların “yerli ve milli” olmalarında, ulusal ve İslami kriterleri yaşamlarına rehber yapmalarında, davranışlarında hukukun genel ilkeleriyle çelişmemeleri şartıyla, hiçbir beis olamaz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancaaaaaaaak; kamusal alanda yerlilik ve millilik demek felaket demek, her kamusal konuda başarısızlık demek, gerilemek demek, küresel endekslerde, hukuk, mutluluk, yolsuzluk endeksleri gibi, nal toplamak demek, bu endekslerde nal toplamak da vatandaşın refahının, zenginliğinin, özgürlüğünün, mutluluğunun hatta güvenliğinin yerlerde sürünmesi demek.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel kuralların dışına çıkılabilen kamusal alanlarda çok belirgin bir gerileme yaşanıyor son on, on beş senedir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan hakları alanında dahi AİHM kurallarına uymuyoruz da ne oluyor, insan hakları standartlarında durumumuz içler acısı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk devleti alanında da Venedik Komisyonu test kurallarına uymuyoruz, uluslararası endekslerde utanç verici sıralardayız, tuhaf birileri de bu durumu, bu sıralamayı batının bize kurduğu kumpas olarak niteliyorlar(???).</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AB müzakere sürecinde iş güvenliği, kamu alımları, rekabet dosyalarını önlerinde siyasi engel olmamasına rağmen açmadık, bunları şiddetle isteyenleri de KHK’lı yaptılar ama ne oldu iş güvenliği dosyası açılmadı, günde altı işçi iş kazalarında(!!!) yaşamlarını yitiriyorlar, kamu alımları dosyası açılmadı, kamu ihaleleri usulsüzlükleri, rekabet dışı olmaları siyaseti hem merkezi hem de yerel düzeyde zehirledi, bitirdi, rekabet dosyası açılmadı ve dünyada enflasyon şampiyonluğuna oynuyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kamusal alan örneklerini çoğaltmak, küçük bir kitap yazmak mümkün.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine ancaaaaaaaak, futbol ve voleybolde durum farklı, kamu alımlarında, iş güvenliğinde, ifade özgürlüğünde olduğu gibi kuralları Allah’tan biz koymuyoruz, değiştirme olanağımızın da pek olmadığı kurallar seti ile bu iki alanda mücadele ediyoruz, bu spor dalları rekabete sonuna kadar açık, bizimkiler yabancı takımlarda, yabancılar bizim takımlarda oynuyorlar, futbolde Brezilya, Fransa, İspanya hangi kurallarla oynuyorlarsa biz de aynı kurallarla oynuyoruz, futbolde “üç korner bir penaltı” eski mahalle kuralını benimsemiyoruz, bu penaltıları arkamızı minyatür kaleye dönüp topuğumuzla atmıyoruz ve bunun sayesinde de artık FİLENİN SULTANLARI var, A erkek Milli Takımımız da ABD-Kanada-Meksika’da bu yaz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa, biz bazı kamusal alanlarda, insan hakları, hukuk devleti, kamu ihaleleri, iş sağlığı ve güvenliği, rekabet gibi, oyunu “üç korner bir penaltı” kuralı ile minyatür sahada oynuyoruz ve, lafı uzatmayalım, eğik zeminde sürekli dibe doğru yuvarlanıyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yapılması gerektiği açık değil mi?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Senelerce “ne pahasına olursa olsun AB’ye girelim” boşuna demedik.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdilik futbolü minyatür sahada oynamak isteyenler kazanmış gibi duruyor ama hayatın neler getireceği de belli olmayabiliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Önemli not:</strong> Bazı kelimelerin imlasında bazı doğru bilinen kuralları kullanmıyorum, sehven değil yani, mesela futbolde, voleybolde olduğu gibi… </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/futbolde-ve-kadin-voleybolde-uluslararasi-basarinin-sir-olmayan-sirri-1775400315.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır”</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir-13013</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir-13013</guid>
                <description><![CDATA[Zaman, sadece bir hattı değil, şeffaflık ve hesap verebilirlik sathını müdafaa etme zamanıdır! İktidarın CHP’yi diz çöktürme planına karşı Özgür Özel canhıraş bir direnç sergilerken; kamunun gücünü kendi serveti sanan ‘güç sarhoşu’ azınlığa karşı yol temizliği neden ihmal edilemez?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ahmet Özer ile başlamışlardı operasyona; son olarak tutuklanan Mustafa Bozbey ile birlikte bu sayı 22’ye ulaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürecin kısa öyküsü şöyle başlamıştı. Özer’in gözaltına alınıp tutuklanmasından bir hafta önce Bahçeli, “Öcalan, gelsin Mecliste DEM kürsüsünde konuşsun” demiş; hepimiz de, devletin içindeki derin güçler, Bahçeli’nin hamlesine karşı hamle ile yanıt verdikleri duygusunu uyandırmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünüşe göre Özer, “zincirin en zayıf halkası” idi. Zira hem “PKK/KCK silahlı terör örgütü üyesi” olmak gibi bir suçlamayla Bahçeli’nin “açılımını” geri püskürtme hem de CHP’nin “dağ” ile “iş tuttuğu” algısı üzerinden kendi seçmenlerini konsolide etme olanağına sahip olacaklardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tutmadı!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam tersine kamuoyunda, “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” çelişkisi öne çıktı. Bu çelişkinin üstünü örtmek ve sorunun çok daha çetrefil olduğunu göstermek için yeni yollar ararlarken, Ekrem İmamoğlu’nun diplomasını bulmuşlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>DİPLOMADAN KENT UZLAŞISINA SUÇLAMAK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güya diploma sahte idi!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hepimiz, “hadi canım sende” demiştik o günlerde. Yapılan, ne bizim hukuk geleneğimize ne de hukukun evrensel ilkelerine uyardı. Nitekim Sarbonne, “kurunun yanında yaktıkları yaşlardan” biri olan Prof. Dr. Naciye Aylin Ataay Saybaşılı’nın doktorası iptal edilme talebini reddetmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amaç, İmamoğlu’nun gardını düşürmekti ama buldukları “sahte diploma” iddiası yetersizdi. İddia sahipleri de az bulmuş olacaklar ki ertesi gün gözaltına alınmış; ardından da tutuklanmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O günden sonra pek çok iddia servis edildi İmamoğlu hakkında ama kendi seçmenleri dahil herkes, bu operasyonun, “rakibi saf dışı bırakmak” anlamına geldiğinde hemfikirdi. Nitekim 19 Mart’tan itibaren sokaklar, üniversiteler ve genel olarak kamuoyu çalkalanmış; protestolar, peş peşe gelmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Verilmek istenen mesajın iki ucundan birinde, “kent uzlaşısı” adı altında PKK ile işbirliği, diğer ucunda da yolsuzluk ve rüşvet vardı. Geniş kitlelerin neredeyse tamamına yakını açlık sınırının altında yaşarken, olası bir rüşvet ve yolsuzluğa tepki verecekleri açıktı. Kırk yılı aşkın bir süredir devam eden şiddet sarmalı nedeniyle yükselmiş milliyetçi hassasiyetler de hesaba katılarak, CHP’nin “şeytanlaştırılması” amaçlanmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başaramadılar!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>SAFDIŞI BIRAKMAK İSTENİRKEN SAFLARI SIKLAŞTIRMAK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin Mansur Yavaş ile birlikte başarılı “iki forvetinden biri” olarak kabul edilen İmamoğlu, gözaltında ve cezaevinde güçlü bir karşı duruş gösterip, meydan okumasını sürdürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amaçları İmamoğlu’nun saf dışı bırakmaktı ama tutukluluk ile birlikte, bırakın saf dışı kalmasını, safını sıklaştırmış oldu. Onun uzaklaştırılmasından medet umanlar, artan toplumsal tepkiyi paralize edebilmek için yeni gözaltı ve tutuklamalar yapmak zorunda kalmışlardı. Aralarında Adana’nın Zeydan’ı, Adıyaman’ın Tutdere’si&nbsp; ve İstanbul’un ilçe başkanları olmak üzere pek çok belediye başkanı vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mahkeme başlayınca görüldü ki iddiaların hepsi “duydum, öyle dediler” üzerine kurulu. Tutuklu başkanlardan Mehmet Murat Çalık, savunmasında, “Görevi emanet bildim. Yaptıklarımı şöhret ve alkış için değil çocuklar daha iyi bir gelecekte yaşasın diye yaptım” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Resul Emrah Şahan ise “si<span style="background-color:white"><span style="color:#080809">yasette ve devlette hizmet edeceksen, </span></span>servetten, şöhretten ve şehvetten uzak duracaksın” sözleriyle kamucu bir belediye başkanında olması gereken özellikleri bir çırpıda özetlemiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CHP’NİN DİZ ÇÖKTÜRÜLMESİNE APARAT OLMAK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Operasyonlar durmak yerine, freni patlamış kamyon gibi CHP’li başkanlara yönelik operasyonlar hız kesmeden sürdü. Arada “transfer edilen” Beykoz, Aydın, Bayrampaşa ve Keçiören’i unutmadan belirtelim ki son olarak Uşak’a ve Bursa’da karar kılındı. Uşak’takinin yaptıkları yenilir yutulur olmasa da, yerelden çıkartılıp ulusala taşınması için Ankara’ya, bir otele gitmesinin beklenmiş olması elbette manidardır. Bursa’da ise kendi partilerine geçmek için ısrarlı baskı kurdukları Bozbey’i, bu kez de, hukuk yoluyla saf dışı bırakmak için yedi yıl önceki işlemlerin bahane edilmesi de manidardır…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim bu yazının ana fikrine…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Büyük olasılıkla “küresel hükümdar”, Türkiye’deki iktidara, devam edebilmesi için güçlü bir toplumsal destek oluşturması telkininde bulunuyor. İktidar ise söz konusu güçlü toplumsal desteği elde edebilmek için bir yandan muhalefetten seçilmiş belediye başkanlarının kendi partisine geçmeleri için her yolu deniyor; diğer yandan da yitirdiği kamuoyu desteğinin önüne geçmek için rakiplerinin de kendilerine benzediği algısını yaratmak istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha da önemlisi, muhalefetin amiral gemisi konumundaki CHP’ye diz çöktürüp, oluşturduğu direniş hattının bertaraf edilmesi için elinden geleni yapıyor. &nbsp;Bu nedenledir ki belediye başkanları üzerinden eşi görülmemiş bir algı operasyonuyla CHP’nin şeytanlaştırılması amaçlanıyor. Böylece kitlelerin değişime olan inancının dağılması, geleceğe ilişkin umut ışığının sönmesi ve küresel hükümdara kendisinin alternatifi olmadığı mesajı verilmek isteniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>HATIR KALSIN, YOL KALMASIN</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidarın bu algısını güçlendirenler yok mu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidarın CHP’yi diz çöktürme planına karşı CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in canhıraş bir çaba içinde olmasına rağmen, sayıları az da olsa bazı belediye başkanlarının hal ve hareketleri, iktidarın bu algısını güçlendiriyor. Sayıları az da olsa, kullandığı kamunun gücüyle günlerini gün ediyor algısının oluşmasına neden bu tarz başkanların halkın gönlünü kırdıkları açıktır. Zira kendilerine emanet edilen kamunun gücünü kendilerine ait zannederek, güç sarhoşluğuna kapılan bu az sayıdaki tiplerin bir an önce ait oldukları yere gitmelerinde hiçbir beis yoktur. Bizim geleneğimizde, “hatır kalsın, yol kalmasın” şeklinde bir söz var ve bu söz, bugünün siyasetinin anahtarı rolüne sahiptir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçim yoluyla teslim edilmiş kamunun gücünü bir “emanet” gibi görmek ve kamunun malına “kıl kadar” dahi olsa zarar vermekten kaçınmak, olmazsa olmaz şartımızdır. Kimsenin aç ve açıkta bırakılmadığı, vicdanların rahat, adil bir hukuk sisteminin mümkün olduğu bir düzen inşa edebilmek için yol temizliği ihmal edilemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman, “hattı müdafaa değil, sathı müdafaa” zamanıdır. O “satıh”, şeffaflık ve hesap verebilirliği kapsadığı gibi kamunun emanetine titizlikle sahiplenmeyi ve kamusal terbiyeyi de kapsar. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir-1775399913.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Başkasının fikirlerine neden tahammül edemiyoruz?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/baskasinin-fikirlerine-neden-tahammul-edemiyoruz-13011</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/baskasinin-fikirlerine-neden-tahammul-edemiyoruz-13011</guid>
                <description><![CDATA[Dünyadaki her şeyi bilmek zorunda değiliz, her konuşmadan 'galip' çıkmak da bir başarı değil. Karşımızdakini bir rakip değil, gerçeği beraber aradığımız bir 'yol arkadaşı' olarak görebilmek mümkün mü? Aktif dinlemenin, 'ben' diline dönmenin ve 'anlamadım, anlatır mısın?' diyebilmenin, toplumsal ruh sağlığımız için neden tek çıkış yolu olduğuna dair samimi bir çağrı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herhangi birisiyle konuşurken ya da sosyal medyada bir konuda yorum yazarken fikir tartışması diye başlayan konuşmaların bir süre sonra kişiselleştiğini görüyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çoğu zaman tartışma, fikir ya da düşünce üzerinden değil de karşımızdaki insanın mantığı, zekâsı veya niyeti üzerinden yürümeye başlıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farklı bir görüş (özellikle siyaset, din, kimlik vb. gibi hassas saydığımız konularda) duyduğumuzda genellikle tavrımız değişiyor. Yüz ifademiz, ses tonumuz, kalp atışlarımız daha bir farklı oluyor. Çoğunlukla bulunduğumuz ortam geriliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farklı bir görüşü “alternatif bir fikir” olarak değil de çoğunlukla kendi fikirlerimize ya da varoluşumuza yönelik bir tehdit gibi algılıyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmalar sırasında genellikle olaya “fikrinizi/görüşünüzü merak ediyorum” şeklinde değil de daha çok “durun, size neden yanlış olduğunuzu anlatayım” şeklinde yaklaşıyoruz sanki.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmalarda asıl amacımız, beraberce doğru bir fikre ulaşmak değil de her durumda kendi düşüncelerimizle baskın gelip karşımızdakini yenmeye çalışmak sanırım. “Haklı çıkma” isteğimiz, genellikle “anlama” isteğimizin önüne geçiyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşurken çoğu zaman sakin olup karşımızdakini sabırla dinlemiyoruz da bir an önce cevap vermek için can atıyoruz gibi sanki.</span></span></p>

<p style="margin-left:48px; text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmalarımız ya da mesajlarımız sırasında “yok öyle değil!”, “sen kandırılmışsın”, “bir şey bilmiyorsun”, “gerçekleri görmüyorsun”, “sen anlamazsın”, “cahilsin”, “sizin gibiler hain” vb. gibi ifadeleri kolaylıkla kullanabiliyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örnekleri çoğaltabiliriz tabii.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün herhangi bir ortamda bir insanla konuşurken insanların çok kısa süre içerisinde gerildiklerini görebiliyoruz. Kısa bir taksi yolculuğu süresinde bile -konu ne olursa olsun- hem sürücünün hem yolcunun neşesini kaçıracak şekilde bir diyalogla karşılaşabiliyoruz. Ya da iş, aile çevresinde yapılan kısa bir sohbette bile insanlar hemen kamplaşabiliyorlar. Özellikle de Twitter, Facebook, Youtube gibi ortamlarda durum daha da vahim. Kim hangi konuda görüş bildirirse hemen karşısında onlarca, yüzlerce kişinin hemen itiraz ettiğini hatta saldırıya geçtiğini görüyoruz. Bu düşüncenin tam karşısında bir şey söylendiğinde de benzer şeylerle karşılaşıyoruz. Siyasi konulardaki tartışmaları ya da televizyonlardaki açık oturumları hiç söylemiyorum bile. Peki karşıdaki kişi bir şey söylediğinde hemen ona karşı tavır almamızın, gerilmemizin, onunla tartışmaya girmemizin ya da uzaktaysak da hakaret, aşağılama, linç vd. elimizden ne geliyorsa onu yapmamızın nedeni ne acaba?</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, normal bir durum mu? Karşıdakinin fikirleri çok saçma olduğu için mi böyle oluyor? Ama biliyoruz ki saçma olmayan fikirlere de tahammül edilmiyor. (Zaten ayrıca “saçma” ne ki? Bir fikrin saçma olup olmadığına kim karar verecek?)</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bize ters geldiği için mi böyle bir yaklaşım var? Öyleyse bile herkesin istediği gibi düşünme hakkı yok mu? Herkesin bizim gibi düşünme mecburiyeti mi var? Ya da öyle düşünseler ne olacak ki? Onlar da farklı düşünsün, ne olur?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya da yeni bir fikri bünyemizde istemediğimiz için mi? Veya burada benim aklıma gelen veya gelmeyen başka bir nedenle mi?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1%20(2).jpeg" style="height:174px; width:289px" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan istediği fikri söyleyemez mi? Bu linç ve öfke neden?</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten günlük hayatımızdaki konuşmalarda da sosyal medyadaki yazışmalarda da birbirimize ve başkasına karşı çok ciddi bir tahammülsüzlüğün olduğunu görüyoruz. Bunun birçok nedeni var kuşkusuz. En önemli nedenlerinden birisi “tek doğru benimki” yaklaşımı sanırım. Yani kendi fikrimizi tartışılmaz görmek, “bu konuda başka doğru yok” demek, dolayısıyla başka bir fikri baştan geçersiz saymak.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine özellikle bizim gibi ülkelerde bazı fikirler sadece “düşünce” olarak değil, insanın kimliğinin bir parçası olarak görülüyor. Bu alanlarda farklı bir görüş, sadece bir fikir değil, kişisel bir saldırı olarak algılanıyor. Benzer şekilde karşı tarafı bir “insan” olarak değil de bir kimlik ya da etiket olarak görme durumumuz var. Farklı düşünce ve yaşam tarzlarına karşı tahammülsüzlükle birleşince de en küçük bir farklılık, kolaylıkla hemen “biz” ve “onlar” şeklinde bir ayrıma yol açabiliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine özellikle bireyleşmenin tam ve sağlıklı bir şekilde yaşanamadığı bizim gibi toplumlarda insanlar sürekli bir “haklı çıkma” ve “onaylanma” ihtiyacı hissediyorlar. Bir birey olarak her durumda değerli olduklarını hissedemiyorlar. Onun için konuşmayı savaşa çeviriyorlar. Kazanınca ya da kazandığını sanınca da kişiliklerini ve egolarını korumuş oluyorlar.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı şekilde televizyon, sosyal medya ve siyaset sahnesinde kullanılan dilin zaman zaman sert ve dışlayıcı olması da çok önemli bir etken. Özellikle tartışma programlarında insanların birbirinin sürekli sözünü kesmesi, bağırarak konuşması ve karşı tarafı dinlememesi izleyicileri de etkiliyor. Ayrıca siyasette liderlerin kullandığı üslup, toplumun geneline de yansıyor. Sürekli tartışma ve suçlama kültürü, insanlardaki empatiyi zayıflatıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine bir toplumdaki eğitim sistemi ve eleştirel düşünme eksikliği de farklı görüşlere tahammülsüzlüğün nedenlerinden birisi olabiliyor. Çoğunlukla ezbere dayalı bir eğitimde insanların tartışma, farklı görüşleri dinleme ve analiz etme becerileri yeterince gelişmeyebiliyor. Eleştirel düşünme becerisi gelişmemiş kişiler fikir ile kişiyi ayıramıyor ve karşı argümanı anlamakta zorlanıyor. Dolayısıyla “onun bakış açısı ne?” sorusu sorulamadığı için katı ve kapalı insanlar oluşuyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkımızın günlük hayatta yaşadığı stres, ekonomik sıkıntı, siyasi sorunlar vb. gibi konuların da tahammül seviyesini azalttığını düşünüyorum. Özellikle toplumda birbirine güven çok düşük bir seviyede olduğu, insanlar da karşı tarafın iyi niyetine kolay inanmadığı için farklı fikirlere daha kapalı olabiliyorlar. Bu durumda en küçük bir fikir ayrılığı bile insanlar arasında büyük bir ayrışmaya dönüşebiliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: İyi değiliz</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten de başka birisi bir konuda bir şey söylediğinde hemen itiraz etmemizin, karşı çıkmamızın, giderek karşıdakini susturmaya çalışmamızın -bir kısmını yukarıda ifade etmeye çalıştığım- birçok sebebi var ama bence galiba en önemli nedeni şu: Maalesef iyi değiliz. <strong>Sorun, karşıda ifade edilen fikrin kötülüğü ya da değersizliği değil. Biz; iyi, rahat ve sakin olamadığımız için başkasının fikirlerine tahammül edemiyoruz diye düşünüyorum. Yoksa her fikir kendi içinde değerlidir ve en azından dinlenilmeyi hak eder.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki -eğer öyleyse- bu durumu düzeltmek için ne yapmak gerekir?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle belki şunları kabul ederek başlamakta yarar var: Dünyadaki her şeyi ben bilmiyorum. Söylediğim, düşündüğüm her şey doğru değil. Bu zaten mümkün de değil gerekli de değil. Bilmediğim, öğrenmem gereken çok fazla konu, bilgi, düşünce, fikir vd. var. Her bir insandan alabileceğim, öğrenebileceğim yeni şeyler var. Her bir insanla yapacağım bir konuşma bana yeni ufuklar açabilir. Yeni fikirler, düşünceler edinebilirim. Dünyada hiçbir zaman hiç kimseyi bir konuşmada yenmek zorunda değilim. Başka birinin daha doğru bir fikrinin, düşüncesinin, bakışının, bilgisinin olması da benim yenilmem demek değil zaten. <strong>Her bir konuşma hem benim hem de karşımdaki insanın yararına olacak, bilgisini artıracak, ufkunu genişletecek bir fırsattır.</strong> <strong>Ben konuştuğum insanla rakip değilim. O, daha doğru bilgileri ve daha güzel düşünceleri beraber aradığımız yol arkadaşım benim.</strong> İkimiz aklımızı, bilgilerimizi, fikirlerimizi, düşüncelerimizi ne kadar bir araya getirirsek o kadar yararımıza olacak. Tersine birbirimizi ne kadar bastırır, fikirlerimizle/sözlerimizle birbirimizi ne kadar dövüp sindirirsek ikimiz de o kadar kaybedeceğiz. Dolayısıyla her bir konuşmanın ikimiz için de en faydalı olacak şeklini bulmamız en doğrusu. Benim ya da karşımdakinin kişilik sorunlarının, kendini kanıtlama motivasyonunun, onaylanma ihtiyacının bu faydaya engel olmasına izin vermememiz gerekir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle, farklı bir görüş duyduğumuzda bir an duraklayıp kendimize şu soruyu sormamızda yarar var sanırım: “Söylenenleri anladım mı yoksa otomatik olarak karşı mı çıkıyorum?”</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine konuşmalarda karşı tarafı gerçekten -aktif olarak- dinlemeye çalışabiliriz. Karşının sözünü kesmeden dinleyip anladığımızı ifade etmeye çalışabiliriz. “Şunu mu demek istediniz?”, “eğer doğru anladıysam…”, vb. gibi ifadelerle verimli bir konuşma için sağlam bir zemin yakalayabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anlamadığımız bir noktaya<strong> </strong>doğrudan karşı çıkmak yerine “neden böyle düşünüyorsunuz?” ya da “bu söylediğinizi nasıl temellendirebiliriz?” gibi sorular sormaya çalışabiliriz. Tartışma yerine karşılıklı anlaşılmaya dayalı bir sohbet oluşturmaya çabalayabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mümkün olduğunda “sen” veya “siz” yerine “ben” dilini kullanmaya çalışabiliriz. “Yanlış düşünüyorsunuz” demek yerine “ben bu konuda farklı düşünüyorum çünkü…” diyerek konuşmayı bir suçlama formatından çıkarıp diyalog haline getirmeye çalışabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her konuşmada bizim de karşı tarafın da her zaman %100 doğru olması gerekmediğini aklımızda tutabiliriz. Karşılıklı olarak söylenenlerin bir bölümüne kısmen katılıyor olabiliriz. “Bu dediğiniz bana da mantıklı geldi” ya da “ben hiç bu açıdan bakmamıştım” demeyi öğrenebiliriz. Böylece ortak noktalarımızı belirler, karşı tarafı savunma pozisyonundan çıkartır, farklı baktığımız noktaların da daha sakin bir zeminde tartışılmasını sağlayabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her türlü çabaya rağmen verimli bir konuşma ortamı oluşamıyorsa da konuyu uzatıp birbirini kırmak yerine bazen o tartışmayı devam ettirmemek de en iyi çözüm olabilir. Her tartışma sonuca bağlanmak zorunda değil. “Şu anda bu konuşma yararlı değil, daha farklı bir zamanda ve ortamda konuşalım” demek, bazen her iki taraf için de en doğru yaklaşım olabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anlaşamayacağımız, konuşarak çözemeyeceğimiz bir şey yok aslında. Yeter ki biraz sakin, saygılı, iyi niyetli, yapıcı, öğrenmenin gücüne inanan ve değişime açık birisi olalım.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevlana’ya atfedilen, çok sevdiğim bir söz var:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>“Doğru ile yanlışın ötesinde bir yer var. Seninle orada buluşalım.”</em></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/baskasinin-fikirlerine-neden-tahammul-edemiyoruz-1775399286.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kuşatılmış CHP için çıkış yolu: Çifte hamle ve büyük helalleşme</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kusatilmis-chp-icin-cikis-yolu-cifte-hamle-ve-buyuk-helallesme-13010</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kusatilmis-chp-icin-cikis-yolu-cifte-hamle-ve-buyuk-helallesme-13010</guid>
                <description><![CDATA[İktidar ve devlet blokunun yargı kuşatmasıyla siyaseten felç edilmek istenen CHP için artık sadece 'direnmek' yeterli değil. Mevcut yönetimin, partiye mesafeli duran tüm eski ve yeni aktörlerle 'içeride' büyük bir helalleşme başlatması, eş zamanlı olarak da 'dışarıda' samimiyetsiz masaları yıkan gerçek bir demokratik koalisyon kurması hayati önem taşıyor. Kuşatmayı yarma stratejisi; 19 Mart ruhunu meydanlardan alıp, toplumun tüm kesimlerine güven verecek kurumsal bir ortaklığa dönüştürmekten geçiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kabul edelim, iktidar/devlet blokunun yargı üzerinden siyaseten felç etmeye çalıştıkları CHP’ye yönelik yapıcı olsa da, eleştiri getirmek çok kolay değil. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü yapılacak her türlü eleştirinin, “şimdi sırası mı?” tepkisi ile karşılaşma olasılığı var. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Diğer yandan koşullar ne olursa olsun özellikle yapıcı eleştirilerin yapılana fayda sağlayacağını da unutmamak gerekiyor. Yeter ki, yapılan eleştiriden yararlanılsın. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP konusunda farklı tarihlerde, eleştiri ve öneri içeren pek çok yazı yazdım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu açıdan yazacaklarımın tekrar olma riskine rağmen paylaşmayı kendi açımdan önemsiyorum. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP ÇİFTE ADIM ATMALI</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’nin içinde olduğumuz süreçte ilki içeriye, ikincisi dışarıya yönelik eş zamanlı iki açılım birden yapması önem kazanmış durumdadır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İçeriye yönelik adımın amacı, parti içi cepheyi güçlendirmektir. Özellikle içinde olduğumuz süreçte CHP’nin buna çok fazla ihtiyacı vardır. Mevcut yönetime mesafeli olduğu düşünülen mevcut milletvekillerinden belediye başkanlarına, eski il başkanlarından eski ilçe belediye başkanlarına kadar geniş bir kucaklaşmaya ve bir anlamda helalleşmeye ihtiyaç var.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu konuda parti yönetimi adım atmalıdır. Bu koşullarda yönetimin atacağı bu adıma karşılık vermeyecek olanın açıkçası CHP ile siyasi bağı kalmamış demektir. Afyon’da sürmekte olan toplantı bu amacın bir parçasına denk düşmesi açısından önemlidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#2d2d2d">Ancak içeriye yönelik açılımda bir adım daha atılarak mevcut ve eski milletvekilleri ile eski belediye başkanları ve parti yöneticileri de buna dahil edilmelidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Böyle bir adım son günlerde yeniden tartışmaya açılmak istenen ‘mutlak butlan’ tartışmasını siyaseten işlevsiz bırakma için imkan yaratabilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">İçeriye dönük adımlarla birlikte eş zamanlı olarak dışarıya — yani siyasal ve toplumsal muhalefete yönelik — eş düzeyli, katılımcı ve ortak üretilecek bir siyasal ittifak ya da koalisyon oluşturmak için de adım atılmalıdır. Bu adımı atmak, CHP'nin ana muhalefet partisi olarak bir anlamda sorumluluğudur.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’NİN ZORLUĞU, DEM’İN SİYASETSİZLİĞİ</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’nin içeriye yönelik adımları atması göreli olarak kolay olsa da; dışarıya yönelik adımları atması konusunda farklı zorluklar bulunmaktadır. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Mesela bulunduğumuz siyasi iklimde özellikle bir “devlet” projesi olarak iktidar bloku aracılığıyla kamusallaştırdığı “terörsüz Türkiye” süreci içinde olduğumuz süreçte DEM Parti’yi siyasetsizliğe mahkum etmiş görünmektedir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Neden mi? Bugüne kadar yaşadıklarımıza baktığımızda DEM Parti'nin gerek siyasal söylem gerekse komisyon raporunda dile getirdiği "demokrasi" temelli adımların hayata geçirilebilmesi, mevcut siyasi pratikleri ve zihniyet bakımından iktidar blokuyla değil, ancak CHP başta olmak üzere muhalefetle sağlanması daha olasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Ancak DEM Parti, bu gerçeği görmezden gelerek tüm siyasal önceliğini Öcalan'ın konumuna verdiği için kendini siyasetsizliğe mahkum etmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">CHP özellikle 19 Mart süreci sonrasında gerçekleştirdiği mitinglerle toplumsal tepkiyi alanlara taşıma konusunda önemli bir işlevi yerine getirdi. Dahası toplumsal alana yansıyan bu mobilizasyon sadece CHP değil, daha geniş bir toplumsal temsilin yansımasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">CHP'nin bu aşamada yeterince başaramadığı şey, topluma güven verecek daha güçlü adımları atamamasıdır. Elbette çabası yok demek partiye haksızlık olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Yargının İBB başta olmak üzere büyükşehirler ve ilçe belediyelerini, mutlak butlan tartışmasıyla genel merkezini siyaseten felç etmek istediği bu koşullarda gösterdiği direnç açısından CHP açık biçimde başarılıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Ancak bu tek başına CHP'yi ilk seçimde Meclis'te birinci parti yapabilse bile, adayını cumhurbaşkanı yapması zordur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İTTİFAK ZORUNLULUĞU: BU KEZ FARKLI OLMALI</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Bunun için CHP'nin mitinglerde farklı siyasi parti seçmenleriyle kurduğu siyasal ortaklığı, muhalefetteki siyasal partilerle de kurabilmesi gerekmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">2023 seçimlerinden biliyoruz: Liderlerin sonradan ortaya çıkan "samimiyetsiz" aylık görüşmeleri yetmedi, yetmez de.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Bu kez farklı olmalı. Her liderin açık ve samimi biçimde karşılıklı konuşabilmesi ve gerçek bir ittifak ya da koalisyon kurulabilmesi, şikayet edilen siyasal düzenin değişmesinin ilk koşuludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Türkiye'nin önündeki seçim — ne zaman olursa olsun — sadece bir iktidar değişikliği fırsatı değil, demokratik sistemin yeniden inşası için bir eşiktir. Bu eşiği geçmek, ancak samimi, eşit ve kararlı bir muhalefet ortaklığıyla mümkündür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">&nbsp;</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kusatilmis-chp-icin-cikis-yolu-cifte-hamle-ve-buyuk-helallesme-1775326351.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Afyon kimin elinde?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/afyon-kimin-elinde-13006</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/afyon-kimin-elinde-13006</guid>
                <description><![CDATA[Zincir görünmez olunca kırılmaz; çünkü hissedilmez. Marx'ın 'afyon' dediği şey aslında bir uyuşma haliydi. Bugün o uyuşma hali coğrafyalar değişimine rağmen yöntem değiştirmedi: İnanç söylemi kimin işine yarıyor ve bu 'kutsal' şişe şu an kimin elinde?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1818'de Trier'de doğan çocuk, başından beri farklı bir soru taşıyordu içinde.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Babası Yahudi'ydi. Ama Prusya'nın artan baskıları altında Protestanlığa geçmek zorunda kalmıştı. Küçük Karl bunu gördü. Ve zihninde sessizce bir soru şekillendi: İnanç, gerçekten bireyin tercihi miydi — yoksa iktidarın dayattığı bir kimlik mi?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu soru onu bırakmadı. Bonn'da, Berlin'de felsefe okudu, hukuk okudu, tarih okudu. Ama asıl öğrendiği şey sorgulamaktı. Sorguladı, yazdı, itiraz etti. Ve tam da bu yüzden tehlikeli hale geldi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yazıları sansürlendi. Gazetesi kapatıldı. Almanya onu istemedi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sürgün başladı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Paris'e gitti. Orada Friedrich Engels'le tanıştı — bu yalnızca bir dostluk değil, bir düşünsel ortaklıktı. Birlikte yazdılar, birlikte düşündüler. Ama Marx'ın fikirleri Paris'te de huzur bulamadı. Sınır dışı edildi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Brüksel. Oradan da kovulma.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve en sonunda Londra.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Londra yılları en ağır dönemiydi. Yoksulluk içinde yaşadı. Çocuklarını kaybetti — biri ardına biri. Geçimini sağlamakta zorlandı. Ama yazmayı bırakmadı. Çünkü derdi dünyayı anlamaktan öte bir şeydi: onu değiştirmek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bu hayatın tam ortasından, bütün o acının ve sürgünün içinden o cümle çıktı:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">"Din, halkın afyonudur."</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu cümle söylendiği andan itibaren yanlış anlaşıldı. Hâlâ anlaşılıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Marx dini küçümsemiyordu. Ona çift yönlü bir gerçekliğin gözüyle bakıyordu. Din, acı çeken insan için gerçek bir teselliydi — bunu inkâr etmek safdillik olurdu. Ama aynı din, o acının nedenlerini sorgulamayı da engelleyebilirdi. Hem merhem, hem perde. Hem sığınak, hem kafes.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Asıl soru buydu: Kim tutuyor bu şişeyi?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tarih ilginç bir yanıt verdi. Din her zaman itaatin aracı olmadı. Köleliğe karşı direnen vaizler dinden güç aldı. Sömürgeye karşı ayaklanan halklar dinden cesaret buldu. Latin Amerika'nın kurtuluş teolojisi, Marx'ın hiç öngörmediği bir şeyi gösterdi: Aynı inanç, hem tahakkümü hem de isyanı besleyebilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O halde sorun dinin kendisinde değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sorun, şişenin kimin elinde olduğunda.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün bu soruyu sormak, Marx'ın Londra bodruğunda yazdığı günlerden çok daha yakıcı. Çünkü coğrafya değişti, yöntem değişmedi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İran'da din devletin omurgasına yerleşmiş; muhalefet etmek inanmamak anlamına geliyor. Siyasi bir itiraz, otomatik olarak dini bir sapkınlığa dönüşüyor. Siyonizm'de ise toprak ve siyaset talepleri giderek artan biçimde dini referanslarla örülüyor; eleştiri çoğu zaman inanca saldırı olarak geri döndürülüyor. Türkiye'de de benzer bir gerilim farklı bir kılıkla yaşandı: Cumhuriyet laikliği benimsedi, dini bireyin vicdanına bırakmayı hedefledi. Ama bu model hiç kusursuz işlemedi. Başörtüsü yasakları, Alevi cemevlerinin tanınmaması, Diyanet'in kuruluş mantığı — laikliğin zaman zaman özgürlük değil, denetim aracına dönüştüğünü gösterdi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üç farklı coğrafya, üç farklı hikâye. Ama ortada aynı soru: Dini söylem kimin işine yarıyor?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve şimdi Türkiye'de farklı bir dönüşüm daha yaşanıyor. Dini söylem siyasi meşruiyetin merkezine yerleşiyor. İktidara itiraz etmek giderek daha sık "değerlere saldırı" olarak çerçeveleniyor. Düşüncenin yerini kimlik alıyor; sorgunun yerini sadakat.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Laiklik bu yüzden önemli — ama sık sık yanlış anlaşılan bir önemiyle.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Laiklik dini silmek için değildir. Aksine onu korumak için de vardır. Devlet belirli bir inanç yorumunu öne çıkardığında, diğerlerini kaçınılmaz olarak gölgede bırakır. Hangi Tanrı, kimin Tanrısı olur o zaman?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Londra'daki o yoksul odada Marx belki de şunu seziyordu: İnsan, acısının kaynağını sormayı bıraktığında, o acıya katlanmayı öğrenir. Hatta zamanla onu kutsamaya başlar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zincir görünmez olunca kırılmaz — çünkü zaten hissedilmez.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trier'den Londra'ya uzanan o uzun sürgün yolculuğundan bugüne tek soru kaldı:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Din, insanın kendi anlam arayışı mı — yoksa başkasının iktidar aracı mı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şişe hâlâ dolaşıyor. Afyon hâlâ etkili.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Soru şu: Kimin elinde?</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/afyon-kimin-elinde-1775336636.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Öcalan paradoksu</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ocalan-paradoksu-12998</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ocalan-paradoksu-12998</guid>
                <description><![CDATA[Bireysel haklardan kolektif kimliğe: Öcalan’ın 'Anadolu-Mezopotamya İttifakı' çıkışı, sürecin doğasındaki makas değişikliğini işaret ederken; 5 saatlik görüşmeye 'müzakereci' sıfatıyla katılan devlet heyeti, krizin değil yeni bir statü arayışının parçası mı? Öcalan, bir yandan bölgede 'harcanabilir piyon' olmayı reddeden sofistike bir oyun kurarken, diğer yandan 'süreç yasaları' için bastırarak iktidarın zamana yayma stratejisine karşı el artırıyor."]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Abdullah Öcalan, 27 Mart’ta DEM Parti İmralı heyeti ile bir görüşme gerçekleştirdi. Heyet, görüşmenin ardından 31 Mart’ta kısa bir açıklama yayımladı. Açıklanan metnin, bir yılı aşkın süredir sessiz ama derinden devam eden PKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik bir mihenk taşı olduğunu düşünüyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açık kaynaklara yansıyan bilgilere bakılacak olunursa, 27 Mart tarihinde gerçekleşen görüşme DEM İmralı heyetinin daha önce Öcalan ile yaptığı onlarca görüşmeden farklı bir kulvarda seyretmiş. Son görüşme, daha önce İmralı’da gerçekleşen, ağırlıklı olarak 1.5-2 saat süren görüşmelere göre oldukça uzun, tam beş saat sürmüş. Beş saatlik görüşmeye devlet heyeti de dahil olmuş. Burada ister istemez akla devlet heyetinin görüşmelere hangi sıfatla dahil olduğu sorusu geliyor. DEM tarafı devlet heyetinin görüşmelere “müzakere heyeti” sıfatıyla dahil olduğunu söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Müzakere masası mı kuruldu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer durum gerçekten DEM’in ifade ettiği gibiyse, sürecin doğasına ilişkin yeni bir parametrenin ortaya çıktığını söylemek gerekir. Çünkü bildiğimiz kadarıyla devlet heyeti ile Öcalan arasında sürecin nasıl ilerleyeceğine dair bir mutabakat zaten bulunuyordu. Eğer ortada böyle bir mutabakat varsa, İmralı’da yeniden bir müzakere masasının kurulmasına neden ihtiyaç duyuldu? Bu masanın, Kürtlere tanınacak siyasal hakların kapsamını ve sınırlarını belirlemek için kurulmuş olması bir ihtimal olarak düşünülebilir. Ancak bunun oldukça zayıf bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Çünkü sürece hazırlanmamış bir kamuoyunun, sürecin Öcalan ile açık bir pazarlığa dönüştürülmesine kolayca rıza göstereceğini varsaymak gerçekçi olmaz. İktidarın da bu realiteyi görmezden gelmesi beklenemez. Bu durumda ortada başka bir dinamik olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kriz mi var? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilinen bir gerçeklik var: Öcalan uzun zamandır süreç içindeki konumunun kurumsal bir statüye kavuşturulmasını talep ediyor. Bu statünün de Kürtleri temsil eden bir “başmüzakereci” rolünü içermesi gerektiğini dile getiriyor. Devlet heyetinin görüşmelere katılması, acaba bu talebe dolaylı bir yanıt mıdır? Bunun da güçlü bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum. Çünkü böyle bir durumda kamuoyuna farklı anlatılan, kapalı kapılar ardında ise farklı ilerleyen ikili bir süreç gerçekliği ortaya çıkmış olur. Bu durumun kamuoyuna yansıması halinde iktidarın siyasi açıdan kazançlı çıkacağını düşünmek oldukça iyimser bir beklenti olur. Geriye tek bir ihtimal kalıyor: Devlet, Öcalan’ın DEM İmralı heyeti ile yaptığı görüşmelere katılma zorunluluğu ve mecburiyeti hissetti. Peki bu zorunluluk ve mecburiyet ne olabilir? Yoksa İmralı’da devletle Öcalan arasında ciddi bir kriz mi var? Bence bu soruya hem evet hem hayır demek daha doğru. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Süreç değil zaman krizi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmralı’da sürecin temel parametrelerine ilişkin bir kriz yaşandığını söylemek zor. Çünkü ortada sürecin hangi parametrelerde ilerleyeceğine dair taraflar arasında sağlanan bir mutabakat var. Bu mutabakatı özgür siyaset, yapılandırılmış siyasi af karşılığı örgütün silah bırakması olarak özetleyebiliriz. O zaman sorun ne? Sorun mutabakatın kendisinde değil; sürecin takvimi ve özgür siyasetin sınırları üzerinde ortaya çıkıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan, sürecin gereğinden fazla uzadığını ve bu nedenle süreç yasalarının bir an önce çıkarılması gerektiğini düşünüyor. İktidar ise süreci zamana yaymayı daha güvenli bir yöntem olarak görüyor. Öcalan sürecin bu şekilde ilerlemesinin kendisi ve hareketini olumsuz yönde etkilediğini düşünüyor, özgür siyaset imkanlarının henüz yaratılmamış olmasının da hareketine ivme kaybettirdiğini var sayıyor. Bu nedenle sürecin hızlandırılmasını ve özgür siyaset koşullarının bir an önce oluşturulmasını talep ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kulislere yansıyan bazı iddialara göre Öcalan, süreç yasalarının çıkarılmaması halinde süreçten çekilebileceğini dahi ifade etmiş durumda. Hatta bu çekilmenin takvimine ilişkin değerlendirmeler yaptığı da ileri sürülüyor. Dolayısıyla ortada sürecin doğasına ilişkin bir kriz yoktur; fakat sürecin uygulanma biçiminden kaynaklanan ciddi bir gerilim vardır. Bu yüzden hem “kriz yok” hem de “kriz var” demek aynı anda mümkündür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Önemsiz mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerilimi, sürecin doğasına ilişkin olmadığı için önemsiz görmek doğru olmaz. Tam tersine Öcalan’ın bu krize verdiği tepki, meselenin oldukça kritik olduğunu göstermektedir. Ancak dikkat çekici olan nokta şudur: Öcalan bu krizi klasik bir kriz yönetimi metodolojisiyle hem yönetmemektedir hem de büyütmemektedir. Daha sofistike bir oyun teorisi planı uygulamaktadır. Bunu da en güzel İran ile ilgili değerlendirmelerde ve “süreç çökerse silahlı mücadele geri mi gelir” sorgulamasında görmekteyiz. Öcalan’ın PJAK’ın bölgesel statükocu ülkelerle doğrudan bir savaşa sürüklenmesini istemediği açıkça görülüyor. Aynı şekilde örgütün küresel güçlerin satranç tahtasında “harcanabilir bir piyon” haline gelmesine de kesin bir şekilde karşı çıkıyor. Bunun yerine daha temkinli bir üçüncü yol stratejisini tercih ediyor. Sonuçta Öcalan’ın İran sahasındaki tutumu, Türkiye’yi ve süreci zora sokacak bir hamle değil; tam tersine, krizin kontrollü kalmasına yönelik bilinçli bir tercih.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Silahlar geri gelir mi? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer bir çıkarım, “süreç çökerse silahlı mücadele yeniden başlar mı?” sorusu için de geçerlidir.<strong> </strong>Öcalan, her ne kadar süreçten çekileceğini ihtimallese de “silahlı mücadele dönemi sona ermiştir ve geri dönüş mümkün değildir” demektedir. Bu sözleri dört bağlamda okumak gerekir.&nbsp; İlk bağlam, silahların devreden çıkmasının, çatışmadan daha fazla siyasi kazanım getireceğine dair sarsılmaz inançtır. İkinci bağlam örgüt içinde yeniden silahlı dönemi meşrulaştırmaya çalışan kanatların önünü kesme ve olası ağır kayıpları engelleme arzusudur. Üçüncü bağlam, “yine Öcalan ile görüşüldü, yine çatışmalar acımasızca ivme kazandı” algısının oluşmasını istememesidir. Dördüncü bağlam krizin seyreltilerek stratejik biçimde araçsallaştırılmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan burada “çekiliyorum, bundan sonrası sizi ilgilendirir” dememektedir. Tam tersine çatışmalara dönüşün mümkün olmadığını söylemekte; ancak kendisinin süreçten çekilmesi ihtimalini iktidar için ciddi bir siyasi risk haline getirmektedir. Çünkü çekilmesi halinde iktidarın seçimleri kaybedeceğini düşünmektedir. Üstelik bunu da el artırarak yapmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Anadolu-Mezopotomya ittifakı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan’ın el artırmasına baktığımızda iki temel kavram öne çıkmaktadır: Anadolu–Mezopotamya ittifakı ve kollektif demokratikleşme. Anadolu–Mezopotamya ittifakı vurgusu önemli. Çünkü Öcalan, yeni dönemde Türk–Kürt ilişkilerinin Anadolu–Mezopotamya (Kürdistan) ittifakı çerçevesinde yeniden tanımlanmasını istemektedir. Bu ilişki bir devletle devlet altı etnisiteler ilişkisi değil, iki halkın ittifakı şeklinde olacaktır. O yüzden bu ilişkiyi kollektif demokratikleşme olarak tanımlamaktadır. PKK’nin silahsızlandırılması sürecine ilişkin tartışmalarda yaygın kanaat, Öcalan’ın çözümü bireysel demokratik haklar çerçevesinde aradığı yönündedir. Nitekim 27 Şubat 2025 tarihli açıklama da bu yaklaşımın izlerini taşıyordu. Ancak son gelişmeler, Öcalan’ın meseleyi giderek daha fazla ulusal ve kolektif haklar çerçevesinde tanımlamaya başladığının işaretlerini vermektedir. Bu konularda devlet heyetinden ciddi itirazlar gelmiş olmalı ki Öcalan, geliştirdiği yeni dönem stratejisinin yıkıcı bir faaliyet ya da yeni bir güvenlik tehdidi oluşturmadığını vurgulama ihtiyacı duymuştur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Öcalan’ın iktidara kurduğu açmaz</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, İmralı’da yaşanan gerilim krize dönüşmüş, ancak kriz klasik anlamda bir süreç krizi değildir. Öcalan, silahlı mücadeleye dönüş kapısını kapatarak devletin güvenlik refleksini devre dışı bırakmış, İran sahasında krizi büyütmemiş, İran’ı bölgesel gerilim kartına dönüştürmemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna karşılık süreci seçim takvimine kilitleyen iktidara oldukça sofistike bir strateji ile karşılık vermiş, iktidarın süreci seçimler bağlamında araçsallaştırmasına 'asimetrik bir pazarlık diyalektiği' ile karşılık vermiştir. Süreç yasalarının gecikmesi halinde çekilebileceğini söylemesi, çatışmaya dönmekten çok süreci siyasi sonuç üretmeye zorlayan bir baskı mekanizmasıdır. Böylece iktidar için yeni bir denklem ortaya çıkmaktadır: Süreci ilerletmek siyasal risk üretir, ilerletmemek ise seçim maliyeti doğurur. <span style="color:#0f1115">Kısacası İmralı'daki kriz, bir çatışma değil; iktidarın seçim takvimini yeniden hesaplamak zorunda kalacağı yeni bir stratejik zemindir artık.</span> </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ocalan-paradoksu-1775225691.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Muhalefetin sağ seçmen bilmecesi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-12991</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-12991</guid>
                <description><![CDATA[Organik tabanın ötesine geçmek: CHP için bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluk. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın önünde görünen muhtemel adayların asıl sınavı, oy tabanlarını partilerinin sınırlarının ötesine taşıyıp taşıyamayacakları olacak. 'Sağ seçmenin oylarına talip olma' sorunu, seçim tarihi yaklaştıkça muhalefetin önündeki en büyük stratejik baraj olarak duruyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarın yargı kuşatması adım adım daralırken ana muhalefet üzerindeki hukuki baskı da sürekli artıyor. Aynı hafta içerisinde önce Uşak ardından Bursa’nın CHP’li belediye başkanlarına operasyon düzenlendi. Özgür Özel’in buna yanıtı, daha önce yaptığı üzere sandık talebini yüksek sesle dillendirmek oldu. İktidara meydan okuyan Özel, ara seçim için somut bir adım atmayı düşündüklerini dile getirdi. Bu çıkışın arkasında elbette açık bir ima var. Muhalefet, “devlet senin arkanda ancak millet bizim arkamızda” mesajıyla Erdoğan’a gözdağı veriyor. CHP yönetiminin sandığa olan güveni o derece yüksek ki, Özel yüzde altmışın altında bir oy alırlarsa bunu başarısızlık sayacağını bile söyledi. Daha önce Kılıçdaroğlu’ndan duyduğumuz bu yüzde altmış iddiası kısmen siyasetin doğası gereği söylenmekte. Bir diğer ifadeyle muhalefet iddialı olmaya, seçmenin karşısına özgüvenli bir biçimde çıkmaya bir bakıma mecbur. Ancak bu özgüven tümüyle yersiz mi? Muhalefetin iktidarı ilk seçimde yerle bir edeceği inancının sahada da bir karşılığı yok mu?</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soruya tam olarak olumlu ya da olumsuz yanıt vermek mümkün değil. CHP’nin geçtiğimiz yerel seçimlerin ardından ciddi ivme yakaladığı bir gerçek. Özel’in dinamik liderliği altında 19 Mart süreci de mümkün olan en az hasarla atlatıldı ve ana muhalefet bugüne dek konsolide kalmayı sürdürdü. Üstelik parti örgütü ile merkez arasındaki ilişkiler de nispeten daha sıkı bir hale bürünmüş görünüyor. Buna karşın iktidar cephesini kaygılandıran bir dizi somut olgu söz konusu. Yapılan kamuoyu yoklamaları Erdoğan’ın başkan seçilebilmek için bir koalisyona muhtaç olduğunu ortaya koyuyor. Oysa cumhurbaşkanının enerjisi her seçimde bir öncekinden daha düşük. Giderek yaşlanan ve her yıl daha az siyasetçi, daha fazla devlet adamı portresi çizen bir AKP lideri var karşımızda. İktidar bloğu içerisindeki odakları eş güdüm içerisinde tutmakta gitgide zorlandığı konuşuluyor. Tüm bunlar önümüzdeki seçim için muhalefetin iştahını arttıran dinamikler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan madalyonun bir de diğer yüzü var. Yerel yönetimlere dönük operasyonlar ve parti üzerindeki yargı gölgesi, seçim sürecinde ana muhalefetin elindeki ekonomik kaynaklarının sınırlı kalacağı anlamına geliyor. Dahası, ülkede yaşanan derin yoksulluğa rağmen CHP’ye olan destek halen AKP’ye olandan anlamlı derecede yüksek değil. Partisini ülkenin birinci partisi konumuna taşımak istiyorsa, Özel’in kendi organik tabanının ötesinden oy alması gerekli. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminde de tablo şimdilik benzer görünüyor. Orada da ana muhalefetin muhtemel adaylarının oyları Erdoğan’ın önünde. Ancak bu adaylar da oy tabanlarını kendi partilerinin ötesine taşıyabildikleri oranda seçilmeyi başarabilecek gibi görünüyorlar. Dolayısıyla meşhur “sağ seçmenin oylarına talip olma” sorunu, seçim tarihi yaklaştıkça CHP gündemine yeniden girmek zorunda. Tam bu nedenle muhalefet seçkinlerinin şimdiden bu konuda bir strateji üzerine düşünmeleri şart.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa herhangi bir sorunsal üzerinde uzun erimli strateji geliştirmek, bugünlerde CHP’nin en zor yapabildiği şey. Yerel seçimlerin ardından bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimi için Ekrem İmamoğlu’nu erkenden adaylaştırma fikri iktidarın yargı operasyonları kartını erkenden oynamasına neden oldu. 19 Mart’tan bu yana bitmek bilmeyen göz altı, tutuklama ve kayyım dalgaları Özel yönetimini her daim taktik hamleler yapmaya, çabuk tepki göstermeye ve eyleme geçmeye mecbur bıraktı. Türlü baskı ve yargılamalarla boğuşan bir CHP’nin tefekkür etme, strateji üzerine düşünme vakti ne yazık ki pek kalmıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Parti içerisinde uzun vadeli politikalar geliştirmek ve strateji üzerine düşünmek için yürütülen çabalar yok değil. Ancak siyaset iklimi o denli sert ve yakıcı ki, bu çalışmalar muhalefetin söyleminde ancak tali bir yere sahip olabiliyor. Örneğin Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nin son derece yetkin bir kadrosu var. İhtimal ki bu kadrolar, vizyoner işlere imza atıyor, partinin stratejik vizyonuna katkı sunacak önemli analizler yapıyorlar. Ancak bunlar ne partinin iç gündeminde kendisine hak ettiği ölçüde yer bulabiliyor ne de kamuoyuna mal olmayı başararak gündeme geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısmen somut koşulların dayattığı bu stratejik düşünme eksikliği sonucunda karşımıza, tabanda tartışılmamış kararları günü geldiğinde hızlı bir şekilde almak zorunda kalan, bir anlamda kervanı yolda düzen bir CHP çıkıyor. Özel döneminin en belirgin özelliklerinden birisi bu pratik ancak derinlikten yoksun tarz. Geçen hafta parti elitlerince telaffuz edilen “kadın cumhurbaşkanı” ifadesini de bu genel tema çerçevesinde okumak mümkün. Tıpkı İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adaylık kampanyasını erkenden başlatma kararının apar topar hayata geçirilmesi gibi, bu defa da taban ile henüz paylaşılmamış bir aday profili mi öne çıkarılıyor diye düşünmeden edemiyor insan. Yönetimin geçmiş karnesine bakacak olursak, son ana kadar “adayımız İmamoğlu” söylemi ile devam edildiği takdirde, seçim az bir süre kala kapalı devre bir istişare sonucu belirlenmiş bir ismin bütün muhalefet bloğuna dayatılma ihtimali azımsanmayacak kadar güçlü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yöntemin olumlu yanı, adaylık tartışmasının erkenden açılarak parti içi asabiyeye zarar vermesinin önüne geçmesi. Öte yandan tartışmanın ertelenmesi ve en sonunda bir oldu bitti ile sonuçlandırılması halinde, CHP seçkinlerinin ufkuyla sınırlı bir politik sürecin üreteceği adaydan, ana muhalefet seçmeninin ötesinde oy alması beklenecek. Bunun her zaman kolay bir iş olmadığını ise geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz. Belki Ekrem beyin adaylığı özelinde bu durum bir dezavantaj yaratmayacaktı. Zira İmamoğlu hem aileden sağ kökenli olan hem de muhalefetin tamamına rahatlıkla hitap eden, siyasetçi kumaşına sonuna kadar sahip bir isim. Ancak onun yokluğunda Erdoğan’la rekabet etmek isteyen kadrolar, adaylarını belirlemeden önce sağ seçmene dönük bir stratejinin ana hatlarını çizmek zorundalar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu amaç doğrultusunda önceki seçimlerde atılan adımlar ve elde edilen sonuçlar elbette hepimizde tatsız hatıralar bıraktı. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylık süreci başlı başına bir fiyaskoydu. Bir sonraki seçimde Abdullah Gül isminin gündeme getirilmesi CHP içinde büyük bir tepkiye yol açmış, ardından Kılıçdaroğlu’nun izlediği “sağ kökenli siyasetçileri transfer etme ve sağ partilerle resmi ittifaklar kurma” stratejisi de istenen sonucu doğurmamıştı. Tam da bu nedenle muhalefet, bu kez daha dikkatli olmak, ince eleyip sık dokumak durumunda. Peki bu noktada önlerinde ne gibi bir alternatif var? Önceki seçimlerde denedikleri yollardan farklı olarak neler yapabilirler? Haftaya buradan devam edelim.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-1775132450.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Küresel haydutlar ve  Orta Doğu’nun yeni rejimleri</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kuresel-haydutlar-ve-orta-dogunun-yeni-rejimleri-12988</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kuresel-haydutlar-ve-orta-dogunun-yeni-rejimleri-12988</guid>
                <description><![CDATA[1950’den bu yana büyük bedellerle örülen insan hakları surları yıkılıyor mu? Küresel emperyalist sistemin geçirdiği şiddetli sarsıntı, Orta Doğu’da hukukun yerini 'güç gösterisine' bıraktığı kuralsız bir dünya inşa ediyor. İsrail’in Filistinli mahkûmlar için yasalaştırdığı idam kararı, sadece bir ceza kanunu değişikliği değil; mevcut uluslararası sistemden topyekûn bir kopuşun ve yeni bir 'kötücül rejimin' ilanıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uluslararası emperyalist sistem çok yönlü ve şiddetli bir sarsıntı geçiriyor. Bu süreçte izlenen siyaset; tek tek ülkelerin ve muhalefet hareketlerinin takınacağı tavırların toplamı, sarsıntı sonrası yeniden dizayn edilecek küresel sistemin karakterini belirleyecek ya da siyasal ve hukuksal yönünü etkileyecektir. Bu gelişmelerin önemli bir bölümü Orta Doğu’da yaşanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bölgedeki gelişmelerin rotası ise ABD-İsrail ikilisinin ağır baskısı altında şekilleniyor. İlk bakışta birçok gelişme; vahim insan hakları ihlalleri, uluslararası anlaşmalara ve hukuka göre savaş suçları olarak tekil örnekler gibi algılansa da, bunların büyük kısmının sistematik, yerleşik uygulamalar, tutumlar ve politikalar biçiminde ortaya çıkması insanlığın karşı karşıya olduğu büyük tehlikeyi oluşturmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1950’lerden sonra büyük bedellerle oluşturulan insan hakları rejimi çözülme sürecine girmiştir. Başta ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu gibi liderlerin uluslararası kurum ve kuralları yok sayan güç gösterilerinin, kuralsız ve sınırsız bir dünya inşa etme çabası olduğu her geçen gün daha da netleşmektedir. Bu yaklaşım, dünyayı bir ateş hattına sürüklemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2024 sonrasında Filistin’de yaşananlar ve İran’a karşı başlatılan savaş, bu durumun açık bir göstergesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İnsan Hakları Rejimi Sistematik Çözülüş Örnekleri Kötücül Rejimler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda, hafta başında İsrail Meclisi’nin (Knesset) Filistinli mahkûmlara idam cezası getiren yasa tasarısını onaylaması ve buna ülkelerin ve muhalefet kesimlerinin yaklaşımları, yeni emperyalist küresel düzene dair önemli bir işaret niteliğindedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yasa, İsrail’in 7 Ekim 2024 sonrasında Filistinlilere karşı yürüttüğü savaşı yeni bir evreye taşımaktadır. Gizli ırkçı ve açık ayrımcı niteliğiyle mevcut insan hakları rejiminden kopuşu simgelemektedir. Faşizan ve kötücül rejim geliştiriliyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onaylanan yasaya göre cezanın infazı, İsrail Cezaevi Servisi tarafından görevlendirilen gardiyanlarca asılarak gerçekleştirilecektir. İnfazı gerçekleştiren gardiyana kimlik gizliliği ve cezai dokunulmazlık tanınacaktır. İdama mahkûm edilen kişiler ayrı bir gözaltı merkezine yerleştirilecek, yetkililer dışında kimseyle görüştürülmeyecek, avukat görüşmeleri ise yalnızca görüntülü yapılacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savcılığın talepte bulunmasına gerek olmaksızın idam cezası verilebilmesi öngörülmekte; kararların oy birliğiyle değil, basit çoğunlukla alınabileceği belirtilmektedir. Ayrıca Batı Şeria’daki askeri mahkemelerin de idam kararı verebileceği ve bu süreçte Savunma Bakanı’nın yargı heyetine görüş bildirebileceği ifade edilmektedir. İdam cezası verilmesi halinde af ve temyiz yollarının kapatılması da tasarıya eklenmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan yaşamına ayrımcı biçimde son verilmesini öngören bu yasanın Knesset’te 48’e karşı 62 oyla kabul edilmesi; yasa tasarısının ırkçı Yahudi Gücü Partisi tarafından hazırlanmış olması ve oylama sonrası bazı milletvekilleri ile Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in bunu kutlaması, yaklaşan tehlikenin ve insani çürümenin açık göstergeleridir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filistinli esirleri hedef alan bu ayrımcı idam yasası, Filistin halkının varlığına karşı başlatılmış yeni bir savaş niteliği taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yasa, kişilerin korunmasını ve adil yargılanma güvencelerini içeren Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin ve Birleşmiş Milletler (BM) bünyesindeki uluslararası insancıl hukuk normlarının açık ihlalidir. Buna rağmen uluslararası kurumların ve BM üyesi ülkelerin tepkilerinin çoğunlukla usulen eleştiri sınırını aşmaması, yaratılmak istenen yeni dünya düzenine fiili bir rıza anlamına gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Filistin Üzerinden Şekillenen İsrail’in Yeni Faşizan Rejimi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hatırlanacağı üzere bir yıl kadar önce birçok ülke Filistin devletini tanımıştı. Buna rağmen mevcut tepkisizlik ve İsrail’i koruma eğilimi ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu soruların başında, Orta Doğu denkleminde Filistin halkının yerinin ne olacağı gelmektedir. Başka bir ifadeyle, Filistin halkının egemenlik hakkını nasıl kullanacağı ve bu hakkın nasıl yönetileceği konusunda bölgesel yeniden dizayn sürecinde ne planlandığı belirsizliğini korumaktadır. Bu durum, Filistin meselesinin tasfiye edilmesi riskini de gündeme getirmektedir. Bu İsrail’de faşizan rejimin kurumsallaşması olacaktır.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer şekilde, Orta Doğu’nun en kalabalık halklarından biri olan Kürtlerin yüzyıllardır devletsiz bırakılması örneğinde olduğu gibi, yeni bir tarihsel dışlanmanın zemini oluşturuluyor olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın savaş sürecinde yasaya karşı sert tutumu ve Filistin halkının varoluş hakkını savunması dışında, İslam ülkelerinden güçlü bir karşı duruşun gelmemesi de düşündürücüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortaya çıkan bu tablo, insanlığın yarınının bugünden daha kötü olma ihtimalini hatırlatmakta ve bugünden nasıl bir tutum alınması gerektiğini göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya insanlığın evrensel ve toplumsal değerlerine sahip çıkılacak, insancıl hukuk korunacak ve bu dünyayı kötüleştiren küresel zorbalığa karşı durulacaktır; ya da korku düzenine boyun eğilerek sessizlik içinde insanlıktan uzaklaşma süreci hızlanacaktır. Kötücül rejimler karabasana dönüşecek. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kuresel-haydutlar-ve-orta-dogunun-yeni-rejimleri-1775131401.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erdoğan neden CHP&#039;yi darbeci ilan ediyor?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdogan-neden-chpyi-darbeci-ilan-ediyor-12987</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdogan-neden-chpyi-darbeci-ilan-ediyor-12987</guid>
                <description><![CDATA[Erdoğan'ın dünkü konuşmasındaki hedef kitlesi sadece AK Parti tabanı değil, sandıktan uzaklaşan geniş sağ yelpaze: Erdoğan, tarihi anekdotlar üzerinden CHP’yi 'darbenin tecessüm etmiş hali' olarak kodlarken, aslında seçmene gelecek vaat etmek yerine geçmişin korkuları üzerinden bir 'aidiyet' mesajı gönderiyor. Kimlik siyasetinin eğitim, diyanet ve medya eliyle yeniden üretilen işlevsel anatomisi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Cumhurbaşkanı ve&nbsp;</span><a href="https://www.sondakika.com/ak-parti/" style="box-sizing:border-box; display:-webkit-inline-box; font-variant-ligatures:normal; text-align:start; color:blue; text-decoration:underline" title="AK Parti"><span style="color:black">AK Parti</span></a><span style="color:black">&nbsp;Genel Başkanı&nbsp;</span><a href="https://www.sondakika.com/recep-tayyip-erdogan/" style="box-sizing:border-box; display:-webkit-inline-box; font-variant-ligatures:normal; text-align:start; color:blue; text-decoration:underline" title="Recep Tayyip Erdoğan"><span style="color:black">Recep Tayyip Erdoğan</span></a><span style="color:black">, dünkü grup toplantısında CHP’yi bir kez daha “darbeci”likle suçladı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan, AK Parti TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, CHP'nin “darbe sever” karakterini gözler önüne serme iddiasıyla, ibretlik bir anekdotu paylaşmak istediğini ifade ederek, “CHP'nin sokakları ateşe vermek için öne sürdüğü gençlere” seslendi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan; <em>“Bir gün merhum Jandarma Yüzbaşı Ahmet Er'in yolu Davutpaşa Kışlası'na düşer. Darbenin ayak sesleri işitilmektedir. Niyeti, arkadaşı Binbaşı Orhan Erkanlı'yı ziyaret etmektir. Daha sonra CHP sıralarında milletvekilliği yapacak olan Erkanlı, Davutpaşa'da Tank Tabur Komutanıdır. Ahmet Er iki sivil ile görüşme halinde olan Erkanlı'nın odasına girer, odaya girince içeride bulunan iki yabancı bir anlık şaşkınlık yaşar. Binbaşı Erkanlı hemen duruma müdahale eder, onlara döner ve 'Yüzbaşım yabancı değil, devam edin' der. Bunun üzerine sivil şahıs konuşmaya, daha doğrusu Erkanlı'ya brifing vermeye devam eder: 'Efendim, Saraçhane'de iki grubu birbirleri ile çatıştırdık. Kavga bütün şiddetiyle devam ediyor. Başka bir emriniz var mı?' diye de ekler. 'Teşekkür ederim. Böyle devam edin' diyen Erkanlı bir süre sonra onları yolcu eder.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em><span style="color:black">Ahmet Er şaşkınlıkla, 'Binbaşım bu adamlar kimdir?' diye sormaktan kendini alamaz. Erkanlı'nın cevabı oldukça manidardır, 'Bunlar Halk Partisi milletvekilleridir'. Bu duruma Ahmet Er, 'Memleketin genç evlatlarını birbirlerine kırdırıyorlar. Bu ne haince iştir' sözleriyle tepki gösterir. Erkanlı ise 'Olaya öyle bakma, onlar ihtilale zemin hazırlıyor' karşılığını verir. İşte CHP budur, CHP zihniyeti budur, CHP'nin demokrasiye, CHP'nin milli iradeye, gençlerimize bakışı budur. Bunların nazarında gençler kimi zaman darbelere ortam hazırlamak, kimi zaman yolsuzlukları atlamak için kullanılıp atılacak bir sarf malzemesidir. CHP bu ülkede darbeciliğin vücut bulmuş, somutlaşmış, tecessüm etmiş halidir. Nasıl tenekeyi sarıya boyamakla altına dönüşmezse CHP'nin genlerine işlemiş darbeci zihniyeti de değişmez. Eğer değişirse geriye CHP diye bir yapı kalmaz.”</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan’ın konuşmasını bir bütün olarak dinleyince aklıma bir önceki <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-ideolojik-sureklilik-ve-donusum-12961" style="color:blue; text-decoration:underline">yazım</a> geldi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">ERDOĞAN KİME, NEDEN MESAJ VERİYOR?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Neden geldiğini yazmadan önce “Erdoğan bu mesajı verme gereği duydu?” sorusuna cevap arayacağım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan her şeyden önce bu mesaj ile, kendi doğal tabanı kadar yakın geçmişteki seçimlerde kendisine/partisine oy veren seçmene ve toplumsal kesimlere sesleniyor. Seslenmek zorunda kalıyor, çünkü oyları beklediği düzeyde değil. Ve bu mesaj ile sadece tek parti dönemini değil, yakın geçmişe kadar olan seçimlerde oy almış olduğu Menderes’ten Özal’a geniş bir yelpazede muhafazakâr sağ seçmen geleneğine sesleniyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kendi kültürel kimliği bağlamında geçmişte yaşanan kimi olumsuz olayların siyasi sorumluluğunu CHP üzerine yıkarak; ‘CeHaPe Zihniyeti” söylemi ile geniş bir seçmen kitlesine mesaj veriyor ve onların oylarına bir kez daha talip oluyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bunu yapma gereği ise son araştırmalarda; kendisi ve partisinden kopan seçmenlerin son araştırmalarda yeniden kendilerine dönen seçmenlerin sayısını arttırmak ve bu süreci daha da hızlandırma istemektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bununla birlikte Erdoğan konuşmasında CHP’yi, sadece darbecilikle değil aynı zamanda gençler üzerinden sokakları karıştırmak isteyen siyasi özne olarak kodluyor ve bir anlamda seçmenine ve topluma “törör üzerinden şikayet ediyor. Bunu yapma gerekçesi de yukarıdaki ile aynıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Özetle Erdoğan seçmeni ve topluma Türkiye’nin yaşadığı sorunları aşma konusunda bir reçete, çözüm önerisi sunmak yerine CHP’yi hem geçmiş hem de bugün üzerinden siyaseten mahkum etmeyi seçmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve itiraf edelim ki, bu söylemin kendi tabanında hala alıcısı var. Özellikle kimlik siyaseti bu seçmen tabanı için hala işlevsel. Sonuçta eğitim, diyanet ve medya üzerinden kendi tabanına bu geçmiş ve korkular sürekli propaganda olarak verilmektedir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">‘O İNSANLAR’ GERÇEKTEN CHP’Lİ Mİ?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gelelim Erdoğan’ın paylaştığı anekdotta Binbaşı Erkanlı’ya brifing veren ve onun ifadesi ile “</span><em><span style="color:black">'Bunlar Halk Partisi milletvekilleridir'” </span></em><span style="color:black">tespite. Ve soru, bu ne kadar doğrudur?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Açıkçası bu tür insanlar her dönem var olmuşlardır, olacaklardır da. Ama bunlar siyaset midir onu tartışabiliriz. Bu tür kişilerin siyasi kimlik taşısalar bile siyasi değil kurumsal olarak devlete bağlı kişilerdir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuçta şunu unutmayalım; darbe hangi parti iktidarda olursa olsun, hedefi kim olursa olsun; siyaseti tasfiye ettiği için siyaset karşıtı otoriter bir hamledir. Ve her durumda siyaseti savunmak adına karşı olunmalıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve Türkiye tarihinde ister açık, ister örtülü tüm darbeler iktidarda kim olursa olsun daima bir bütün olarak, belli bir süre için bile olsa tüm siyaseti, siyasi partileri tasfiye etmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O yüzden o kişiler CHP’de siyaset yapan isimler daha olsalar, siyaseten CHP’li değil, devletin gücünü konsolide etme hedefinin aktörleridir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">OTORİTER DEĞİL DEMOKRATİK DEVLETE İHTİYACIMIZ VAR </span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bir önceki yazımı anma nedenim de budur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuçta otoriter devletler için farklı dönem ve konjoktürde kendisi için “öteki” hatta “tehlikeli” tanımladığı kültürel ve siyasal kimlikler ve gruplar sürekli var olmuştur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve devlet, farklı dönemlerde değişen “öteki”lerine karşı hep tetikte olmuştur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu, bugün için de geçerlidir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yine geçen yazıda bahsettim; Türkiye özelinde 1980-1990’larda devletin ötekileri yani yasaklı çocukları Kürt siyasi hareketi ve muhafazakâr siyasi hareket iken; bugün devletin ötekisi ve yasaklı çocuk ilan edilmek istenen CHP’dir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama burada kritik nokta şudur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Devletin her dönem ötekileri olduğu gibi, iktidarda olan siyasi ortakları da olmuştur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kürt siyasi ve muhafazakâr siyasi hareketi devletin ötekisi iken devletin iktidar olan siyasi ortakları olduğu gibi, bugün de CHP ötekileştirirken de aynı şekilde devletin iktidarda olan siyasi parti ortakları vardır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu yüzden iktidar partileri dahil olmak üzere tüm siyasi partilerin ve toplumsal muhalefetin savunması gereken otoriter devlete karşı demokratik bir devleti savunmak durumundadır. &nbsp;Bugün CHP bunu yapmaya çalışmakta ve bu yüzden hedef olmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada yeniden Erdoğan’ın paylaştığı a</span>nekdota dönelim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O odada tam olarak ne oldu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İki güçlü adam bir araya geldi. Biri kurumsal otoritesini, diğeri siyasi bağlantılarını masaya koydu. Sokaklar tutuşturuldu; gruplar birbirine kırdırıldı. Buna verdikleri ad “ihtilale zemin hazırlamak”tı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki şimdi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan'ın paylaştığı anekdotundaki sahne şudur: güç sahipleri arka odada buluşup sokağı yönetiyor, buna “ihtilale zemin hazırlama” diyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugünkü sahne de şudur: güç sahipleri, kurumları devreye sokup muhalefeti siyaseten felç etmeye çalışıyor ve bunu da “hukuk”i olarak savunuyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’nin iktidar ve devlet tarafından kuşatıldığı bir dönemde; siyaseten CHP’yi sahiplenmek önemlidir. Ama bu durum ona dokunulmazlık kazandırmadığını da ifade edelim. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bunu da yarın yazalım.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erdogan-chp-darbe-ve-devlet-1775077986.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Feminizm kimin için: Batı ve geride kalanlar</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/feminizm-kimin-icin-bati-ve-geride-kalanlar-12984</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/feminizm-kimin-icin-bati-ve-geride-kalanlar-12984</guid>
                <description><![CDATA[Feminizm teoride herkes için, peki ya pratikte? Batı’nın 'beyaz' feminizmi; Filistin’den Mali’ye, Suriye’den Afganistan’a uzanan gerçek acılara gözlerini kapatırken, Doğu’nun kadınlarını sadece 'kurtarılmayı bekleyen çaresiz kurbanlar' olarak resmediyor. Oryantalist bir lensle yaratılan bu 'üstün' ve 'aşağı' kültür ayrımı, kadınların ortak mücadelesini bölerek patriyarkanın ekmeğine yağ sürüyor. Avrupalı aydınların gözündeyse dünya kadınları ikiye ayrılıyor: Batılılar ve geride kalanlar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Feminizm teoride herkes için elbette, dünyanın her yerindeki kadınlar için. Fakat pratikte bu gerçekten de böyle mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Afganistan, İran, Filistin, Sudan, Yugoslavya, Etiyopya, Irak, Suriye… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Batı’nın “beyaz” feminizmi, ne Mali’deki kadın sünneti sorununun ölümcüllüğüyle ne de savaşın hayatlarını altüst ettiği Filistinli binlerce kadınla ilgilenmiyor. Eğer ben değilsen, aynı benim gibi görünmüyor ve konuşmuyorsan, benden farklı inançlara sahipsen ya da, işte o zaman senin sorunun benim sorunum olamaz diyor; kendini kapalı bir cam fanusa alıp dışarıda bıraktıklarına acıyarak bakmaktan başka bir şey yapmaktan yeriniyor. Gözlerine bir perde çekip yüzünü tek yöne dönmekten aşağı kalır yanı olmayan bir diğer yaklaşım da Doğu’nun kadınlarını çaresiz birer kurban olarak resmetmektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Oryantalist ve çağdışı perspektifiyle Batının gözünde; Doğu gizemli, egzotik, mistik, geri kalmış, mağdur ve mağrur, kurtarılmayı bekleyen bir “feminenlik” ile vardır. Gelişmiş ve modern Batılı feministler; dini, kültürü ve toplumun erkekleri tarafından baskılanmış Doğulu kadınlarını kurtarmayı adeta bir şova dönüştür, bunu yaparken feminizme farklı katkılar sağlayacak potansiyele sahip İslamcı feminizm, postkolonyal feminizm gibi pek çok bireyleşme çabasını gölgede bırakır. Tarihi sorumlulukları, geçmişin günümüzde hala sahip olduğu yıkıcı etkileri, kültürel farklılıkları görmezden gelen bu yaklaşımla özellikle Orta Doğu ve Afrika’da feministliğin kabul görmesi zorlaşır. Feminizm, kadınlar arasında teori bazında yayılsa dahi isim itibariyle “feminizm” Batının dünyanın geri kalanına dayatmaya çalıştığı ve üstünlük söyleminden gelen yabancı bir kavram olarak kalır. Kadınlar cinsiyet ayrımcılığına karşı; <span style="background-color:white">eşit hak, fırsat ve özgürlüklere inanan feminist söylemlere sahip olsalar dahi kendilerine “feminist”” demekten kaçınabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">“Doğu”’da kadının var olma davası, yaşlı bir çınarın köklerinin toprağı sardığı gibi yaşamın her yanını sarmıştır aslında. Ayrışmanın hiçbir faydasının olmadığı yerlerde, kadınların eşitlik ve haklar için savaşmaktan önce hayatta kalabilmesi gereken yerlerde, Batı’nın ayrıcalıklı bakışıyla kadınları eğitimli ya da eğitimsiz, şehirli ya da kırsal, Müslüman ya da Hristiyan, zengin ya da yoksul diye ayırmak ve ona göre “değerlerine” karar vermek tam da patriarkanın ekmeğine yağ sürmek değil de nedir? Böl, parçala ve yönet. Aynı amaç uğruna yol yürüyen insanların dikkatini birbirlerinden aslında ne kadar farklı olduklarına çekerek, bu farklılıkların bir güç değil de zayıflık oluşturduğu fikri; Batılı feminizm hiyerarşisine sinsice yerleşir. <span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Batı kadını özgür ve moderndir, Doğu kadınıysa bastırılmış ve gelenekseldir, böylelikle oryantalist lense sahip Batı feminizmi içinde "üstün" ve "aşağı" kültür ayrımı yaratılır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Kadın olmak, kadın kalmak, kadın ölmek… Hayat mücadelesinde milyonlarca kadının özgür ve eşit bir birey olarak kabul görme savaşının kesiştiği ideoloji: feminizm. Toplumda kadının adı yoktur; kaderleri ise incecik, görünmez bir iple birbirine bağlıdır. Erkek egemen düzenin yıkılışı da şüphesiz, görmezden gelinen ve değersizleştirilen, “kurban” rolündeki bu bir avuç kadının elinden olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Kadınların karşılaştığı cinsiyetçi söylem ve davranışlar, tek başına ve çevresinden bağımsız ele alınabilecek şeyler değildir. Bu sorunu çözmek ise arkasındaki derin ve toplumsal olarak da içselleşmiş sistematik şiddeti anlamaktan geçer. Sistematik şiddet, iyileşmesi en sancılı süreçlerdendir. Ciddi kararlılık, çaba, maddi ve manevi dayanıklılık gerektirir. Kadınların sürekli olarak maruz kaldığı hak ihlalleri; sistematik, kurumsallaşmış şiddetin ayrımcılık ve artık sorgulanmayan, normalleşmiş dışlanmayı telafi edebilmenin ve değiştirebilmenin uzun vadede gerektirdiği şey halkın aşağıdan yukarıya getireceği köklü bir değişimdir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Kendini “gelişmiş” ve “uygar” olarak tanımlayan küresel güç merkezleri, bulundukları coğrafyalardan çekilirken geride çoğu zaman sadece fiziksel bir yıkım değil; parçalanmış toplumlar, derinleşmiş eşitsizlikler ve belirsizlik içinde yaşamaya zorlanan milyonlar bırakıyor. Savaşların, soykırımların ve müdahalelerin ardından siviller, özellikle de kadınlar ve çocuklar, şiddetin, yoksulluğun ve güvencesizliğin ağır yükünü taşımak zorunda kalıyor. Benzer şekilde konu cinsiyet eşitliği ve feminizm olduğunda da Batı, birilerini geride bırakmaktan çekinmiyor. Evrensel değerleri vurgularken, bu ideallerin pratikte herkese eşit şekilde ulaşmadığını; bazı grupların görünmez kılındığını ya da geride bırakıldığını görmek mümkün. Feminizm; savundukları itibariyle ayrıştırmaz ve her kesimden insanı dil, din, ırk, yaş, cinsel yönelim gözetmeden kucaklar. Avrupalı aydınların gözündeyse dünya kadınları ikiye ayrılıyor: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Batılılar ve geride kalanlar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/feminizm-kimin-icin-bati-ve-geride-kalanlar-1775058275.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zorla çalıştırmanın izleri: Neuaubing’de hafıza, insan ve sessiz tanıklık</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/zorla-calistirmanin-izleri-neuaubingde-hafiza-insan-ve-sessiz-taniklik-12981</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/zorla-calistirmanin-izleri-neuaubingde-hafiza-insan-ve-sessiz-taniklik-12981</guid>
                <description><![CDATA[Münih'in modern binaları arasında unutulmuş bir 'hafıza durağı': Zwangsarbeitslager Neuaubing. Nazi Almanyası'nın milyonları köleleştiren devasa çarkının içinde, Hollandalı genç Jan Bazuin’in günlüğüyle yükselen sessiz çığlığı... Bir zamanlar gözyaşı ve zorunlu emeğin hüküm sürdüğü barakalarda bugün yankılanan çocuk sesleri, tarihin en ağır yüklerinden biriyle; hatırlamanın ahlakıyla bizi baş başa bırakıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Zwangsarbeit”… Almanca bir kelime; fakat taşıdığı anlam, bir dilin sınırlarını çoktan aşmış durumda. Zorla çalıştırma… İnsan iradesinin kırıldığı, bedenin bir araca, hayatın ise bir sayıya indirildiği bir düzen. Çoğu insan için bu kavram doğrudan Adolf Hitler ve II. Dünya Savaşı ile özdeşleşir. Oysa tarih, bu karanlık pratiğin yalnızca bir döneme değil, insanlığın güç ve iktidar ilişkileriyle örülü uzun yolculuğuna ait olduğunu fısıldar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de inkâr edilemez bir gerçek vardır: II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası, zorla çalıştırmayı eşi benzeri görülmemiş bir sistematiklik ve kapsamla uygulamış, milyonlarca insanı devasa bir makinenin dişlileri hâline getirmiştir. Örneğin Münih’teki Dachau Toplama Kampı’nın ana giriş kapısına demir harflerle işlenmiş olan “Arbeit macht frei” (çalışmak özgürleştirir) sözleri, artık dünyanın her yerinde Hitler Almanyası’nın zorunlu düzenini anlatmaya yetmektedir…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-01%20at%207_56_26%20AM%20(2).jpeg" style="height:378px; width:300px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve insanlık tarihindeki bu büyük acının izlerine, Dachau Kampı’na yalnızca on kilometre uzaklıkta, Münih’in batısında, adeta kaderine terk edilmiş gibi sessizce duran bir yerde daha rastlanır: Zwangsarbeitlager Neuaubing.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burayı önemli kılan şey şudur: Burası yalnızca bir kamp değildir. Burası, unutulmak istenenle hatırlanmak zorunda olanın kesiştiği bir kavşak; bir hafıza mekânıdır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir Günlüğün Sessiz Çığlığı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1945 yılının başı…<br />
Savaş tüm şiddetiyle Avrupa’da sürmektedir. Yavaş yavaş son demler hissedilse de, hayatlar hâlâ dallarından koparılmaya devam eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jan Bazuin…<br />
Henüz 19 yaşında bir genç. Hollandalı… Hayalleri var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne var ki bir gece, bu hayallerinden koparılır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rotterdam’dan bir trene bindirilir. Lokomotifin sesi dışında hiçbir şey duymaz. Konuşması ve soru sorması yasaktır. Saatler süren bir tren yolculuğu… ama bu bir yolculuk değil, bir koparılıştır. Ailesinden, şehrinden, gençliğinden, hayallerinden…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu uzun yolculuğun ardından Münih’e getirilir ve Neuaubing’deki III. Alman İmparatorluğu demiryolu atölyesi kampına yerleştirilir. Orada çalışır. Daha doğrusu, zorla çalıştırılır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jan Bazuin artık bir savaş tutsağı ve zorunlu iş kölesidir…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalışma koşulları son derece ağırdır. Farklı ülkelerden insanların bir araya sıkıştırıldığı, katı kurallarla çevrili bir zorunlu çalışma kampı: Neuaubing…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kampta bulunanlar hayatta kalmak için direnir. Ama Bazuin’in en güçlü direnişi ne ellerindedir ne de bedeninde. Kalemindedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tuttuğu günlükte büyük ve iddialı cümleler yoktur. Tarihi değiştirme iddiası taşıyan sözler de… Tam da bu yüzden yazdıkları gerçektir. Çünkü onun satırlarında tarih, bir insanın midesinde hissedilen açlıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sabahları verilen soğuk, neredeyse içilemeyecek kadar sulu kahve…<br />
Öğlenleri dağıtılan, neredeyse hiçbir besin değeri olmayan bulaşık suyuna benzer çorbalar…<br />
Ve Barakalar…<br />
Barakalar soğuktur.<br />
Hep soğuk…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Koşullar ağırdır.<br />
Her saat başı bağıran üniformalı askerler ve yankılanan komutlar:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arbeit!<br />
Arbeit macht frei!<br />
(Çalış!<br />
Çalışmak özgürleştirir!)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açlık yalnızca fiziksel değildir. İnsan açken düşünemez. Hayal kuramaz. Umut bile bir lükse dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Disiplin, kontrol, korku… Ama en çok da görünmezleşme…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zorla çalıştırılan insan yalnızca emeğini değil, kimliğini de kaybeder.<br />
Bazuin’in günlüğü işte bu kaybın kaydıdır.<br />
Ve aynı zamanda ona karşı sessiz, ama sonradan tarihe geçecek bir direniştir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing: Sessizliğin İçinde Bir Yürüyüş</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hafta sonu Neuaubing’de bulunan bu yere doğru yola çıktım. Modern binaların arasından geçerek… Gündelik hayatın olağan akışı içinde…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanlara soruyorum: “Zwangsarbeiterlager nerede?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Omuzlar silkiliyor. Bilmiyorlar.<br />
Kimi ise sanki suçüstü yakalanmış gibi yanıt vermeden hızla uzaklaşıyor. Unutmak, bazen hatırlamaktan daha kolaydır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci Dünya Savaşı’nda zorunlu çalıştırma kampına yalnızca birkaç yüz metre mesafede, 1960’larda “Gastarbeiter” olarak gelenlerin çocuklarının işlettiği döner dükkânları ve süpermarketler var. İçeri girip kampın yerini soruyorum. Böyle bir yer bilmediklerini söylüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Az ileride bir spor tesisinin girişinde küçük bir tabela: FC Kosova… Yani Kosova Futbol Kulübü…<br />
Daha dün sayılabilecek bir zamanda, 1990’larda Kosova ve Bosna’da yaşanan acılar geliyor aklıma…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karmaşık duygularla sokakları geçerken bir tabela dikkatimi çekiyor: Mahatma Gandhi Meydanı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-01%20at%207_56_26%20AM%20(1).jpeg" style="height:166px; width:300px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mahatma Gandhi…<br />
“Tuz özgürleştirir” diyerek yola çıkan ve Hindistan’ı sömürgeden kurtaran bir figür…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing’deki zorunlu çalışma kampının hemen yanı başında…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yürümeye devam ediyorum. Yüksek binaların arasından geçerek…<br />
Alana yaklaştıkça, bir zamanlar yöneticiler için yapılmış, bugün ise sıradan insanların yaşadığı yapıların arasından ilerliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir çıkmaz sokağın sonunda, ağaçların gölgesine sinmiş kamp alanına doğru yürüdüm.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve sonra…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zamanın dışına düşmüş gibi duran barakalar çıktı karşıma.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yorgun…<br />
Sessiz…<br />
Ama hâlâ ayaktalar.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mekânın İçindeki Dönüşüm</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Girişte bir adamla karşılaştım. Başında Bavyera fötr şapkası, elinde odunlar…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Burası mı?” diye soruyorum.<br />
“Evet,” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görevli değil.<br />
Bir müzisyen.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de hikâyenin en çarpıcı anı burada başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bu barakalar,” diyor, “eskiden insanların zorla tutulduğu, gözyaşı döktüğü yerlerdi. Şimdi biz burada sanat yapıyoruz.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir zamanlar 400 kişi için yapılmış bir mekânda 1600 insanın üst üste yaşadığını anlatıyor. Bugün ise aynı mekânda müzik var. Ritim var. Resim, heykel, çocuk sesleri var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir baraka çocuk yuvasına dönüşmüş. Bahçede salıncaklarda kahkaha atan çocuklar…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişte gözyaşlarıyla ıslanan bu mekânda şimdi masum kahkahalar yankılanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kamp alanı tarihin en ağır yüklerinden birini taşıyor: Aynı mekânda hem acı hem neşe olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bu, acının yok olduğu anlamına gelmez.<br />
Sadece dönüşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman…</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mekânın Hafızası</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ağaçların arasında yürürken yerdeki yaprakların üzerinde ilerliyorum.<br />
Sonbahardan kalma, ama baharla birlikte yeniden yeşeren izler…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğa unutmaz. Toprak da…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her adımda bir hikâyenin üzerinden geçiyorum aslında. 1600 bitmeyen hikâye…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Barakaların kapısını araladığımda burnuma gelen rutubet kokusu, yalnızca nem değil; geçmişin ta kendisidir…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Duvarlar konuşmaz.<br />
Ama sessizlikleriyle çok şey anlatırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Büyük Tarih ve Küçük İnsan</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing kampı 1942’de kuruldu.<br />
Yaklaşık 1600 zorunlu işçi burada yaşadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha geniş ölçekte bakıldığında ise Nazi Almanyası’nda yaklaşık 13 milyon insan zorla çalıştırıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bir sayıdır. Ama insan sayılarla hatırlanmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, hikâyelerle hatırlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bu yüzden Bazuin’in yıllar sonra bulunan günlüğü önemlidir.&nbsp; Çünkü o, “13 milyon”un içindeki bir sestir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zorla çalıştırma yalnızca Nazi dönemine ait değildir. Tarih boyunca, savaşın olduğu her yerde ortaya çıkmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Osmanlı-Avusturya savaşları sonrasında esir alınan askerlerin Avrupa’da zorla çalıştırıldığı bilinir. Bugün Bavyera’da geçen bazı yer isimleri—Türkenfeld, Türkenheim, Türkenbad, Türkenstraße— bu karşılaşmaların izlerini taşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu önemli bir gerçeği gösterir: Zulüm, milliyet seçmez. Güç neredeyse, sömürü de orada olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Hatırlamanın Ahlakı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Zwangsarbeiterlager Neuaubing, bir “Erinnerungsort”, yani bir anı mekânı olarak yeniden düzenlenmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yalnızca bir restorasyon değildir.<br />
Bu, bir yüzleşmedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü hatırlamak yalnızca geçmişi bilmek değildir. Aynı hataların tekrarlanmaması için sorumluluk almaktır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toplumsal Hafıza ve Umut</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jan Bazuin’in günlüğü bize şunu öğretir: İnsan, en zor koşullarda bile anlatmaya ihtiyaç duyar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü anlatmak, var olmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing ise bize başka bir şey söyler: Mekânlar da hatırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de en önemlisi: Acının yaşandığı yerlerde bir gün çocukların gülmesi mümkündür. Neuaubing’de olduğu gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bu gülüş, ancak hafıza korunursa anlamlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Unutulan acı tekrarlanır. Hatırlanan acı ise insanlığı değiştirir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/zorla-calistirmanin-izleri-neuaubingde-hafiza-insan-ve-sessiz-taniklik-1775057680.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>CHP kronikleri: Bir savruluş hikayesi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/chp-kronikleri-bir-savrulus-hikayesi-12972</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/chp-kronikleri-bir-savrulus-hikayesi-12972</guid>
                <description><![CDATA[Ez cümle, bütün tuşlara aynı anda basan, kendi içinde uyumsuz ve iç eleştiriye kapıları kapalı bir yapıya döndü CHP. Uzun erim bakımından hiçbir stratejik doğrultu yok. Belediye başkanları ise hem en büyük gücü hem de en zayıf noktası partinin. Yolsuzluk iddiaları ve ahlaka aykırı görüntüler partiyi tüketti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta İstanbul Ekonomi Araştırma ile GÜNDEMAR’ın siyasal eğilim anketleri yayınlandı. Son bir yılda güçlü bir şekilde sezinlediğimiz ve ara ara da notlandırdığımız seçim tercihlerindeki değişim artık inkar edilemez boyuta ulaştı. Erdoğan AKP’si CHP’yi geçti. Muhafazakâr-milliyetçi oylar iktidar partisine dönüyor. Seçmenlerin çoğunluğu hala ülkenin iyi yönetilemediğini düşünse de sorunların çözümünde ana muhalefeti anlamlı bir aktör olarak görmemekte. Bu durum İmamoğlu ve Yavaş’ın partiye verdiği ivmeyle başlayan ve CHP’nin klasik oy tabanının dışına çıkmasıyla doruğa çıkan yükseliş trendinin yerini duraklama, hatta gerilemeye bıraktığını gösteriyor. Gemi su alıyor. Umut yerini kaygı ve belirsizliğe bırakmış durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sürece eşlik eden iki husus var: İdeolojik savrulma ve insani çöküş. Bu iki husus birbiriyle ilintisiz gibi görünse de aslında aynı elmanın iki yarısı gibi. Ayrıca tanıklık ettiğimiz olaylar parti içi gündemin hangi sınırlar içinde cereyan ettiğini de gösteriyor. CHP’deki resmi görüş partinin büyük bir saldırı altında olduğuna yönelik. Belediye başkanlarına yönelik operasyonlar kasıtlı ve kötü niyetli. Halk Partili siyasetçilerin yolsuzlukla işi olmaz. Peki gerçekten de öyle mi? İmamoğlu ve Beşiktaş yargılamalarındaki kanıt durumu pek çok iş ve eylemde cari hukukun ihlal edildiğini gösteriyor. Rüşvet aldım diyen itirafçı bürokratlar, rüşvet verdim diyen iş insanları var. Ama muhalif medya bu gerçekleri görmüyor. Dahası 19 Mart’ı takip eden süreçte neredeyse her ay bir belediye siyasi ahlak ve ceza hukuku bakımından tartışmalı işler olmakta. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanju Özcan mesela neden tutuklandı? Bolu belediye başkanının zincir marketleri bağış yapmaya zorlaması doğru bir şey mi? Peki Uşak’taki mesele? Evli ve üç çocuklu bir belediye başkanı kendisinden 36 yaş küçük bir belediye çalışanıyla otel odasında yarı çıplak bir şekilde basılıyor. Manzarayı özel hayatla meşrulaştırmak elbette mümkün değil. Şüphesiz ki kamuda yer alan kişilerin de özel hayatı olabilir. Ama onların mahremiyet alanları normal yurttaşlara göre çok daha sınırlı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özkan Yalım’ın CHP’li siyasetçilere yönelik yolsuzluk ve ahlaksızlık suçlamasını kolaylaştıracak şekilde görüntü vermesi doğru değil. Belediye başkanlarının davranışları, eylem ve tercihleri muhalefeti iktidar karşısında geriletmekte. Özgür Özel’in bu meseleyi ele alma biçimi ise yetersiz. Bir sorun olduğunu kabul ediyor parti liderliği. Ama görüntüyü ifşa eden gazete ve televizyonlar olayın faili Özkan Yalım’dan daha suçlu. İhraç konusunda güçlü bir adım atılmamış olması da manidar. Kemal Kılıçdaroğlu’na yakın isimleri savunma almadan partiden ihraç eden Genel Merkez bu tür olaylar karşısında fazlasıyla sessiz. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’de yaşanan şey sadece kadroların dökülmesi anlamında bir insanı kriz değil, aynı zamanda ideolojik açıdan içe kapanan bir partiyle de karşı karşıyayız. Özel’in liderliği ülkenin siyasal sosyolojik duvarlarına çarpıp geri dönüyor. Parti ezberlerini tekrar eden, kendi içindeki ötekiyle ve Halk Partisi seçmeni olmayan geniş kitlelerle anlamlı bir ilişki kuramayan donuk bir yönetim var karşımızda. Ecevit kasketi takıyor Özel. Ama Ecevit’in söylem gücü ve mobilizasyon kabiliyeti yok onda. Ne bir İsmail Cem ne de Deniz Baykal’la karşı karşıyayız. Herhangi bir kavramsal derinlik ve (veya) Türk siyaseti üzerine derinlemesine bir analizde büyülemiyor bizi. Yıllardır ülkenin kötü yönetildiğini iddia ediyor CHP genel başkanları. Ama son çeyrek asırda her seçimde yönetme yetkisini yine de Erdoğan’a verdi Türk milleti. Neden böyle? CHP neyi yanlış yapıyor? Bu hususta ciddi bir özeleştiri veya kendini yenileme çabası yok. Gelinen yer bakımından en vahimi ideolojik kafa karışıklığı. Aralarında politik gelenek ve sosyal çevreleri bakımından hiçbir ortak nokta olmayan Adnan Baker, Sezgin Tanrıkulu ve Emine Ülker Tarhan aynı partide siyaset yapıyor. Önce İnce, ardından da Tarhan partiye döndü. Kağıt üstünde Atatürkçü bir yeniden mayalanma var. Ama tüzük, program ve cumhurbaşkanlığı hazırlık çalışmaları için ilan edilen belgelerde belirgin bir Atatürkçü vizyon yok. Kürtler ve sağ seçmen için dün söylediğinizden farklı olarak söyleyecek yeni bir sözünüz yoksa neden destek versinler bu kesimler size? &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ez cümle, bütün tuşlara aynı anda basan, kendi içinde uyumsuz ve iç eleştiriye kapıları kapalı bir yapıya döndü CHP. Uzun erim bakımından hiçbir stratejik doğrultu yok. Belediye başkanları ise hem en büyük gücü hem de en zayıf noktası partinin. Yolsuzluk iddiaları ve ahlaka aykırı görüntüler partiyi tüketti. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/chp-kronikleri-bir-savrulus-hikayesi-1774958433.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
