<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/">
    <channel>
        <title>Yeni Arayış</title>
        <link>https://www.yeniarayis.com/</link>
        <description>Açıklamak değil; anlamak için..</description>
        <language>tr</language>
                                <item>
                <title>2026: Risklerin yılı mı, eşitsizliğin derinleştiği bir kırılma eşiği mi?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/2026-risklerin-yili-mi-esitsizligin-derinlestigi-bir-kirilma-esigi-mi-13082</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/2026-risklerin-yili-mi-esitsizligin-derinlestigi-bir-kirilma-esigi-mi-13082</guid>
                <description><![CDATA[2026’da dünya çok sayıda riskle karşı karşıya. Jeopolitik gerilimler, dezenformasyon, siber saldırılar, iklim şokları ve yapay zekâ temelli dönüşümler gerçek ve ciddidir. Ancak daha temel bir soru var: Bu risklerin bedelini kim ödeyecek?
Güncel raporların birlikte söylediği şey nettir: Riskler artıyor, Eşitsizlik derinleşiyor,  Sosyal politika kapasitesi, risk yönetiminin gerisinde kalıyor.  Bu nedenle 2026’nın ana teması güvenlik değil, adalet kapasitesi olmalıdır.
Eşitsizlik azaltılmadan, hiçbir risk gerçekten yönetilemez. Sosyal politika güçlendirilmeden, hiçbir güvenlik politikası sürdürülebilir olamaz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>2026’da dünya; jeoekonomik gerilimler, dezenformasyon, siber kırılganlık, iklim şokları ve yapay zekâ kaynaklı dönüşümlerle karşı karşıya. Güncel raporlar, risklerin küresel ölçekte arttığını açık biçimde gösteriyor. Ancak aynı raporların birlikte söylediği başka bir şey daha var: Riskler küresel, bedeller eşitsizlik üzerinden dağılıyor. Bu yüzden 2026’nın temel sorusu “ne kadar güvendeyiz?” değil, “ne kadar adiliz?” olmalı.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya, artık krizleri yalnızca tekil olaylar olarak değil, birbirini besleyen bir risk zinciri olarak yaşıyor. Jeopolitik gerilimler ekonomik kırılganlıkları büyütüyor, ekonomik kırılganlıklar toplumsal kutuplaşmayı artırıyor, kutuplaşma dezenformasyonu besliyor, dezenformasyon demokratik kurumlara güveni aşındırıyor. İklim krizi ise bu zincirin bütün halkalarını daha da kırılgan hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum – WEF) 2026 Küresel Riskler Raporu, dünyayı “rekabetin ve güvensizliğin yoğunlaştığı” bir döneme girerken tarif ediyor.¹ Aynı rapor, devlet temelli silahlı çatışmaları, jeoekonomik karşılaşmayı, dezenformasyonu ve siber güvensizliği kısa vadeli en kritik riskler arasında sayıyor. ¹</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu tablo tek başına yeterli değil. Çünkü risklerin tanımı kadar, bu risklerin toplumsal olarak nasıl dağıldığı da belirleyici. Oxfam International’ın (Oxfam) eşitsizlik raporları, küresel servetin giderek daha küçük bir azınlığın elinde toplandığını; buna karşılık yoksulluğun, güvencesizliğin ve kırılganlığın geniş kitleler için kalıcılaştığını gösteriyor.²³</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (United Nations Development Programme – UNDP) ise 2023/2024 İnsani Gelişme Raporu’nda küresel ölçekte “ilerleme tıkanması” yaşandığını, eşitsizliklerin ve siyasal kutuplaşmanın bu tıkanmayı daha da derinleştirdiğini vurguluyor.⁴</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle 2026’yı anlamak için tek başına güvenlik, teknoloji veya ekonomi başlıkları yetmez. Asıl mesele, risklerin eşitsizlikle birleştiğinde nasıl yıkıcı bir toplumsal güce dönüştüğüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Risk Artıyor Ama Dayanıklılık Artmıyor: 2026’nın Kırılgan Dünyası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WEF’in 2026 raporu, küresel sistemin aynı anda hem daha rekabetçi hem de daha kırılgan hale geldiğini söylüyor.¹ Kısa vadede:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Jeoekonomik karşılaşma,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet temelli silahlı çatışma,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumsal kutuplaşma</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">en yüksek risk algısına sahip alanlar arasında yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta vadede ise:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dezenformasyon,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siber güvensizlik,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Altyapı kırılganlıkları</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">öne çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo çoğu zaman “güvenlik politikaları” ve “stratejik hazırlık” başlıkları altında okunuyor. Oysa eksik kalan şey şu: Riskler artarken, toplumsal dayanıklılık aynı hızda artmıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dayanıklılık, yalnızca devletlerin askeri ya da teknolojik kapasitesi değildir. Dayanıklılık, insanların:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">gelir kaybıyla nasıl baş ettiği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">barınma ve gıdaya nasıl eriştiği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">sağlık ve bakım hizmetlerine ulaşıp ulaşamadığı,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kriz anında yalnız kalıp kalmadığıyla ilgilidir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNDP’nin raporu tam olarak bu noktaya işaret eder: Sosyal politika kapasitesi zayıfsa, riskler hızla “yaşam krizi”ne dönüşür.⁴</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güçlü sosyal koruma mekanizmalarına sahip ülkelerde ekonomik daralma yönetilebilirken, sosyal politika kapasitesi zayıf olan ülkelerde aynı daralma:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">gıda güvensizliği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">barınma krizleri,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kayıt dışı çalışmanın artışı,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">kadınlar için daha fazla ücretsiz bakım emeği anlamına gelir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle risk artışı ile eşitsizlik arasında doğrusal bir bağ vardır. Eşitsizlik ne kadar derinse, risk o kadar yıkıcı olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eşitsizlik, 2026 Risklerinin Ortak Zemini</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oxfam’ın <em>Inequality Inc.</em> raporu, küresel servetin sistematik biçimde küçük bir azınlıkta yoğunlaştığını ortaya koyuyor.² <em>Survival of the Richest</em> raporu ise kriz dönemlerinde bile süper zenginlerin servetinin arttığını, buna karşılık yoksul kesimlerin yaşam koşullarının ağırlaştığını gösteriyor.³</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bulgular, eşitsizliğin yalnızca “sosyal bir sorun” olmadığını; siyasal, ekonomik ve güvenlik risklerinin tamamını besleyen yapısal bir zemin olduğunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek eşitsizlik:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumsal kutuplaşmayı besler,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dezenformasyona açık bir ortam yaratır,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurumlara güveni aşındırır,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratik karar alma süreçlerini zayıflatır.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden 2026 riskleri, eşitsizlikten bağımsız okunamaz. Eşitsizlik, risklerin üzerinde yükseldiği zemindir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İklim Krizi: Çevresel Riskten Küresel Adalet Krizine</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WEF, iklim krizini uzun vadeli en büyük küresel tehditlerden biri olarak tanımlar.¹ Ancak Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change – <strong>IPCC</strong>) Altıncı Değerlendirme Raporu, iklim krizinin etkilerinin sosyal ve ekonomik eşitsizliklerle doğrudan bağlantılı olduğunu açık biçimde ortaya koyar.⁵</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler Kadın Birimi (UN Women) raporları ise iklim krizinin kadınları orantısız biçimde etkilediğini gösterir:⁶</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Su ve gıda güvensizliği,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artan bakım yükü,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şiddet riski,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erken yaşta evlilik ve yerinden edilme.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İklim krizi bu yüzden sadece çevre politikası değil, doğrudan bir <strong>sosyal politika ve eşitlik politikası</strong> meselesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Enerji ve Gıda Şokları: Jeopolitik Başlık Değil, Hayatta Kalma Meselesi</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji ve gıda güvenliği, genellikle “jeopolitik” bir başlık olarak ele alınıyor. Devletlerin enerji arzını nasıl çeşitlendirdiği, hangi ittifakları kurduğu ya da hangi ticaret yollarını güvence altına aldığı konuşuluyor. Oysa enerji ve gıda krizi, toplumların gündelik yaşamında çok daha doğrudan bir anlama sahip: sofra boşalıyor mu, ev ısınıyor mu, insanlar temel ihtiyaçlarını karşılayabiliyor mu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya Ekonomik Forumu (World Economic Forum – WEF) 2026 Küresel Riskler Raporu, enerji fiyatlarındaki dalgalanmayı ve tedarik zincirlerindeki kırılganlığı ekonomik istikrar için temel risk alanları arasında sayıyor.¹ Bu, devletler açısından stratejik bir güvenlik sorunu. Ancak Oxfam’ın eşitsizlik verileri, aynı sorunun toplumlar için çok daha somut bir karşılığı olduğunu gösteriyor: Enerji ve gıda fiyatları yükseldiğinde bedeli ilk ödeyenler yoksul haneler, kadınlar ve güvencesiz çalışanlar oluyor.²³</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (United Nations Development Programme – UNDP) raporu, artan yaşam maliyetlerinin küresel ölçekte insani gelişmeyi geriye çektiğini ve özellikle düşük gelirli grupları kalıcı yoksulluk riskiyle karşı karşıya bıraktığını vurguluyor.⁴ Enerji ve gıda şokları, bu nedenle sadece “ekonomik dalgalanma” değil, doğrudan bir sosyal politika krizidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kesişimsellik perspektifinden bakıldığında tablo daha da netleşir. Aynı enerji krizi:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yüksek gelirli bir hane için bütçe kısıtı,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşük gelirli bir hane için ısınma ve beslenme krizi,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınlar için ise artan bakım yükü ve ev içi emeğin ağırlaşması anlamına gelir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Enerji güvenliği, yalnızca devletlerin arz güvenliği değildir; insanların gündelik yaşam güvenliğidir. Sosyal politika mekanizmaları güçlü değilse, enerji ve gıda krizleri hızla toplumsal yıkıma dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dezenformasyon: Bilgi Krizi Değil, Eşitsizliğin Siyasal Meşrulaştırıcısı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">WEF, dezenformasyonu 2026 için en kritik risk alanlarından biri olarak tanımlıyor.¹ Dezenformasyon çoğu zaman “yanlış bilgi” problemi olarak ele alınıyor. Oysa bu mesele çok daha derin. Dezenformasyon, eşitsizliğin siyasal olarak meşrulaştırılmasını sağlayan güçlü bir araçtır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNDP raporu, artan eşitsizliklerin ve siyasal kutuplaşmanın, kurumsal güveni zayıflattığını; bunun da bilgiye olan güveni aşındırdığını gösteriyor.⁴ Güven duygusu zayıfladığında insanlar kanıt aramaz, aidiyet arar. Bu ortamda dezenformasyon hızla yayılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dezenformasyonun eşitsizlikle ilişkisi çift yönlüdür:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir yandan yoksulluğu ve adaletsizliği görünmez kılar,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan eşitsizliği eleştiren talepleri “tehdit” gibi sunar.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece ekonomik eşitsizlik, siyasal olarak sorgulanamaz hale gelir. Dezenformasyon, sadece bilgi güvenliğini değil, demokrasi kapasitesini de çökerten bir mekanizmaya dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yapay Zekâ: Teknolojik Bir Riskten Çok, Yeni Bir Sosyal Eşitsizlik Katmanı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapay zekâ, 2026 gündeminde hızla yükselen bir risk alanı. WEF, yapay zekânın istihdam piyasaları, bilgi güvenliği ve yönetişim üzerinde büyük etkiler yaratacağını vurguluyor.¹</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak mesele sadece teknoloji değildir. Yapay zekâ, mevcut eşitsizlikleri yeniden üreten ya da derinleştiren bir sistem olarak çalışabilir. Eğitim, dijital okuryazarlık ve sosyal koruma mekanizmaları güçlü değilse:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşük nitelikli işler daha hızlı kaybolur,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınların yoğun olduğu bakım ve hizmet sektörleri daha kırılgan hale gelir,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dijital bölünme derinleşir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UNDP raporu, dijitalleşmenin sosyal politika olmadan ilerlemesi hâlinde eşitsizlikleri kalıcılaştırdığını vurgular.⁴ Yapay zekâ, bu sürecin en güçlü hızlandırıcısıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kesişimsellik: Neden Bazıları Krizi Yaşarken, Bazıları Krizi “Okur”?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kesişimsellik, bir krizin etkilerinin tek bir faktörle açıklanamayacağını söyler. Sınıf, toplumsal cinsiyet, coğrafya, göçmenlik durumu ve sosyal politika kapasitesi birlikte çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kriz:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yoksul bir kadın için hayatta kalma mücadelesi,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göçmen bir aile için güvencesizlik,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Orta sınıf için yaşam standardında düşüş,</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıcalıklı gruplar için ise “haber gündemi” olabilir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UN Women raporları, kadınların krizleri çok katmanlı yaşadığını gösteriyor:⁶<br />
Daha fazla ücretsiz emek, daha az gelir, daha fazla güvenlik riski ve daha az siyasal temsil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">IPCC ise iklim krizinin etkilerinin sosyal eşitsizliklerle doğrudan bağlantılı olduğunu vurgular.⁵</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yüzden 2026 riskleri, ancak kesişimsellik perspektifiyle adil biçimde yönetilebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: 2026’nın Asıl Sorusu Güvenlik Değil, Adalet Kapasitesidir</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2026’da&nbsp;dünya çok sayıda riskle karşı karşıya. Jeopolitik gerilimler, dezenformasyon, siber saldırılar, iklim şokları ve yapay zekâ temelli dönüşümler gerçek ve ciddidir. Ancak daha temel bir soru var:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu risklerin bedelini kim ödeyecek?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güncel raporların birlikte söylediği şey nettir:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Riskler artıyor.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eşitsizlik derinleşiyor.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sosyal politika kapasitesi, risk yönetiminin gerisinde kalıyor.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle 2026’nın ana teması güvenlik değil, <strong>adalet kapasitesi</strong> olmalıdır.<br />
Eşitsizlik azaltılmadan, hiçbir risk gerçekten yönetilemez.<br />
Sosyal politika güçlendirilmeden, hiçbir güvenlik politikası sürdürülebilir olamaz.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kaynakça</strong></span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">World Economic Forum (2026). <em>Global Risks Report 2026</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oxfam International (2024). <em>Inequality Inc.: How Corporate Power Divides Our World</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oxfam International (2025). <em>Survival of the Richest</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">United Nations Development Programme (UNDP) (2024). <em>Human Development Report 2023/2024: Breaking the Gridlock</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Intergovernmental Panel on Climate Change (IPCC) (2023). <em>AR6 Synthesis Report: Climate Change 2023</em>.</span></span></li>
	<li><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">UN Women (2023). <em>Gendered Impacts of Climate Change</em>.</span></span></li>
</ol>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/2026-risklerin-yili-mi-esitsizligin-derinlestigi-bir-kirilma-esigi-mi-1776108974.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zaman, yeni bir demokrasi zamanı</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/zaman-yeni-bir-demokrasi-zamani-13081</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/zaman-yeni-bir-demokrasi-zamani-13081</guid>
                <description><![CDATA[Macaristan’daki rejim değişimi sanırım bu düşündüğüm “milliyetçiliğin zavallı sınırları”nın aşılmakta olduğunun ilk işareti. Çünkü küreselleşmeyle ortaya çıkan yeni süreçler yeni bir demokrasinin doğumunun da müjdecisi olacak. Bu demokrasi öyle insanların “sözde temsilcileriyle” yürüyen ve kralları, padişahları ve tek adamları çıkaran bir demokrasi değil, yerelin, katılımın ve kimlikler arası eşitliğin sağlandığı radikal bir demokrasi olacaktır. Bu süreçten kimse kaçamayacak. Erdoğan da Trump da, Modi ve diğerleri de bu süreçten kaçamayacaklar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3 Aralık 2024’de bu sütunda şöyle <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/milliyetciligin-zavalli-sinirlari-9140">yazmışım:</a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Küreselleşme ulus-devletin etki alanını daraltırken aslında ulus-devlet içinde “milliyetçiliğin” de varlığını daraltıyor. Bugünlerde gördüğümüz milliyetçilik hareketlerinin yükselişi ise aslında bu gerçeğe olan tepkinin bir sonucu. Ama ne yaparlarsa yapsınlar halklar daha ileri bir demokrasiyi, her biri kendi kimliğini de yaşayarak “birlikte” yeni bir demokrasi kuracaklar. Milliyetçiliğin zavallı sınırlarına yaklaştıkça bence görünen bu.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/gocmekte-olan-ulus-devlet-ve-yeniden-biz-olmak-8857">19 Kasım 2024’de</a> ise “bulunduğumuz “homojen ulus-devletler” çağı kapanmaktayken nasıl olacak da tek bir “ulus”un milliyetçiliği altında toplumlar bir araya gelecekler? Bu mümkün mü?” sorusunu sormuş cevaben de şunları yazmışım:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;“Ben bu sorunun cevabını pek mümkün görmüyorum. Onun için de bu “milliyetçilik” rüzgarlarının uzun sürmeyeceğini, yerlerine çok-kimlikli, çok-yereli, demokratik, katılımcı yeni bir demokrasiyi insanlığın keşfedeceğini düşünüyorum.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra da daha henüz ABD+İsrail’in İran’a açtığı savaştan epey önce de (17 Haziran 2025) yine bu sütunda <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/yeni-milliyetcilik-ve-ocalan-11246">şunları yazmışım: </a></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“İnsanlık tarihinde “milliyetçilik” milyonlarca insanın ölümüne neden olduktan sonra kendi sonuna doğru hızla ilerliyor. Gördüğümüz bu son milliyetçilik dalgası da bir süre sonra yine çok sayıda insan hayatına mal olarak bitecek ve insanlar yeni bir hayata gözlerini açacaklar. Gözlerini açacakları dünya ise, herkesin milliyeti, etnik kökeni ve inancını birlikte yaşayabilecekleri yeni bir dünya olacak”. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve savaştan bir ay önce <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kapitalizmin-yeni-yuzu-12376">6 Ocak 2026&nbsp;</a>ise;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Öyle görünüyor ki bu yeni milliyetçilik anlayışıyla yürüyecek bu yeni düzen yeni savaşlara gebe. Bu savaşların nerede ve nasıl olacağını bilmiyoruz. Ama yerkürenin depremlere en çok gebe olduğu bizim coğrafyamızın da bu gelişmelerden nasibini alma ihtimali küçümsenecek bir ihtimal değil”</em> demişim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sabah Macaristan’dan gelen haberlerden Macaristan’ın “Milliyetçiliğin Zavallı Sınırları”nı aştığını öğrendiğimde aklıma bunlar geldi. Macaristan halkının önemli bir çoğunluğu Orban’ın tek adam yönetimine, onun milliyetçilik anlayışına dur dedi ve öyle anlaşılıyor ki orada inşa edilmiş otokratik yönetimin bütün kurumlarını da yakında değiştirecekler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet Macaristan’daki rejim değişimi sanırım bu düşündüğüm “milliyetçiliğin zavallı sınırları”nın aşılmakta olduğunun ilk işareti. Çünkü küreselleşmeyle ortaya çıkan yeni süreçler yeni bir demokrasinin doğumunun da müjdecisi olacak. Bu demokrasi öyle insanların “sözde temsilcileriyle” yürüyen ve kralları, padişahları ve tek adamları çıkaran bir demokrasi değil, yerelin, katılımın ve kimlikler arası eşitliğin sağlandığı radikal bir demokrasi olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreçten kimse kaçamayacak. Erdoğan da Trump da, Modi ve diğerleri de bu süreçten kaçamayacaklar. Bu nedenle de CHP biraz özgüven yoksunluğundan olsa gerek eski “baba ocağı” deyip de yeniden saflarına aldığı ya da almayı düşündüğü “milliyetçi-ulusalcı”lara bel bağlamak yerine toplumun mağdur kesimlerinin demokrasi, özgürlük ve eşitlik arayışlarına kulak vermelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünya değişiyor. Ulus-devletler içinde avantajlıların tutundukları milliyetçilikler de tarihin çöplüğüne gidiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Zaman yeni bir demokrasi zamanı! Unutmayalım!</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 14 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/zaman-yeni-bir-demokrasi-zamani-1776108431.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir günün hikayesi...</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-gunun-hikayesi-13076</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-gunun-hikayesi-13076</guid>
                <description><![CDATA[Erkol'un tutuklanmasının nedeni  CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yürüttüğü etkili muhalefettir. CHP’nin etkili muhalefetinin önemli kolonlarından biri de CHP Ankara İl örgütü ve başındaki isim olarak Ümit Erkol’dur. Tekrar edelim; bir olursak, iri oluruz, iri olursak diri olur; evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olduğu, özgürlükçü ve demokratik Türkiye’yi inşa etmiş oluruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Perşembenin hikayesi de denilebilir buna.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Erken başlar benim günüm; o gün de öyle oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Kitap Fuarına katılmak üzere Bursa’ya gideceğimin duyurusunu hazırlayıp paylaşmıştım ki bir telefon geldi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">“İl başkanımız alındı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Nedenini, niçinini sormadan hazırlanıp çıktım. Yolda yaptım duyurusunu. Ben varana dek çoğu gelmişti arkadaşlarımın.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">O sırada, açık televizyon ekranında, birbirinden tuhaf, insana yaşadığı ülkenin sürrealist olduğunu düşündürten üç altyazı geçiyordu peş peşe. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Birincisi “CHP Ankara İl Başkanı Ümit Erkol, gözaltına alındı. Erkol’un İzmir’e götürüldüğü öğrenildi” şeklindeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">İkincisi en az onun kadar tuhaftı; “Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki gözaltına alındı”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Üçüncü altyazıysa hukuk kitaplarına taş çıkartacak cinsteydi; “Bursa Büyükşehir Belediyesinde Başkan vekili seçimi için salona girmek isteyen CHP’li meclis üyelerine biber gazı sıkıldı”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Gün henüz başlamıştı ama her biri birbirinden trajikomik üç olay gerçekleşmişti. Ondan bir hafta önce de, yaşadığı köyün doğasını, ağacını, ormanını korumak isteyen Esra Işık tutuklanmıştı. Tapusu İzmir Büyükşehir Belediyesinde olan Meslek Fabrikası binasının; İstanbul Yerebatan Sarnıcının bir gecede Vakıflar Genel Müdürlüğüne devredilmesi de cabası…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>NE DEVE GÜTMEK, NE DE DİYARDAN GİTMEK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Neden?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bursa’dan başlayalım. Önceki günlerde tutuklanmıştı Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey. Nilüfer’de yıllarca belediye başkanlığı yapmış; 2019’da, Büyükşehir Belediyesini kıl payı yahut sandık oyunlarıyla kaybetmiş ama o sandığı tecellisi deyip bir sonraki seçime kadar çalışıp çabalamış ve 2024’de seçimi kazanmıştı. Türkiye çapında bir numara yaptığı Nilüfer’den sonra Bursa’yı çekim odağı haline getirmekti amacı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Kent rantlarının ve kupon arsaların rüyasını görenler de farkındalardı yaklaşan tehlikenin. Ne yapıp, edip Bozbey’i ele geçirme planları üzerine yoğunlaşmışlardı. İpuçlarını, geçtiğimiz aylar boyunca trol hesaplar aracılığıyla Bozbey’in AKP’ye geçeceği dedikodularını köpürtmüşlerdi. Bununla bir taraftan Bozbey’i “ikna etmek”, diğer taraftan kendisine oy veren seçmenlerle ve partisiyle Bozbey’in arasını &nbsp;açmaktı amaçları. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bozbey, hakkında oluşturulmak istenen toplumsal algıyı deşifre etti. Meğer AKP’ye geçmesi için baskı yapılıyormuş. Kamuoyu da, yıllardır har vurup harman savurdukları Bursa’nın rantı ellerinden gidince Bozbey’e “ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin” ikilemi dayatıldığını böylece öğrenmiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Dayatılanı reddeden Bozbey tutuklandı. Yerine Belediye Meclisinde yapılan seçimde çoğunluğu elinde bulunduran biri seçildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">“Çökme” deniyor buna!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>ALGILAR HAKİKATIN SIRRINI BOZAMAZ</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki’nin gözaltına alınması, bundan da komik. Özkan Yalım soruşturmasında adı geçen bir çalışanın bankamatik olduğu anlaşılınca gözaltına alınıp tutuklanma istemiyle sevk edilmesi, “yok artık” dedirtti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Norm kadro gereği, 534’ü memur, 264’ü kadrolu işçi ve yüzlerce şirket işçisinin çalışanın bulunduğu bir kurumda işe gelmediği anlaşılan kişiyle ilgili belediye başkanını gözaltına almak, ancak fantastik kurgu filmlerinde olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Normal koşullarda on gün üst üste işe gelmediği anlaşılan birinin iş akdinin feshedilmesini gerektirir prosedür. Bu durumu fark etmeyen yahut bildiği halde, çalışan hakkında işlem yapmayan üst görevli hakkında da kurum içinde, “görevini ihmalden” soruşturma açılır; hepsi bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Herkes de farkında ki ülke artık yönetilemiyor. İktidar da, yönetememenin sorumluluğunu bu operasyonlara konu olanlara yüklemek için algı operasyonu yapıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Gelelim CHP Ankara İl Başkanı Dr. Ümit Erkol’a…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bırakın herhangi birini, Cumhuriyet Halk Partisi Ankara İl Başkanı gibi birinin ifadesini almak için sabahın köründe haksız ve hukuksuz bir biçimde gözaltına almak nedir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Elbette en küçük bir kuşku varsa soruşturma açılmasında hiçbir beis olamaz ama açık ki konu incir çekirdeğini doldurmayan bir sorundan ibarettir. Adresi, yeri yurdu belli, kanıtları karartması olanaksız bir nedenden ötürü gözaltına alıp, tutuklamak, &nbsp;toplumun algısında kuşku uyandırmak amaçlı olduğu açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Asıl neden, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in yürüttüğü etkili muhalefettir. CHP’nin etkili muhalefetinin önemli kolonlarından biri de CHP Ankara İl örgütü ve başındaki isim olarak Ümit Erkol’dur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Operasyonun, bölgemizdeki uluslararası operasyonlarla da bir ilişkisi bulunduğu muhakkaktır. “Küresel hükümdar” konumundaki ABD’nin ve onun jandarmalığını yapan İsrail’in bölgedeki operasyonlarına karşı direniş hattının ön saflarında birisidir Erkol. Geçtiğimiz günlerde, ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarını, ABD Ankara Büyükelçiliğinin önünde kalabalık bir katılımla protesto etmiş ve İran’ın İranlıların olduğu mesajını dile getirmişti. Çünkü bu topraklara ekilen yurtseverlik tohumu, azim, kararlılık ve direnç kültüründen besleniyor. O kültürü, o tohumu çürütemezler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">O tohum, Nazım’ın dile getirdiği üzere, “akarsu gibi umutlu/ ve buğday tanesi gibi cesur” bir tohumdur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Boyun eğmez, teslim olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif"><strong>AVCININ APARATI DEĞİL GÜVERCİNİN KARDEŞ OLMAK </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Bu arada, “selin önünden kütük kapmak” hevesinde olanlar için bir masalla bitirelim “Birgünün Hikayesi”ni.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Güvercinin biri, durgun bir dere kıyısında susuzluğunu gideriyormuş. Gözü, kapıldığı suda canhıraş debelenen bir karıncaya takılmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Birden bire, “baş başa vermeyince taş yerinden kalkmaz” sözünü hatırlamış ve yerden bulduğu bir çöpü suya atmış hemen.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">O çöpe tutunup kurtulmuş karınca.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Teşekkür edecek vakit bulamamış. Çünkü o sırada avcının biri, elinde silahıyla sinsice güvercine yaklaşıyormuş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Onun da aklına, Hintlilerin, “kardeşinin salını karşıya geçirmeye yardım et, göreceksin ki, sen de karşıdasın”&nbsp;sözü gelmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Hemen ısırıvermiş avcıyı karınca.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Can havliyle dikkati dağılmış avcının ve güvercin de kaçıp kurtulmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Calibri,sans-serif">Kıssadan hissesi şudur bu masalın: Bir olursak, iri oluruz, iri olursak diri olur; evrensel hukuk ilkelerinin geçerli olduğu, özgürlükçü ve demokratik Türkiye’yi inşa etmiş oluruz. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bir-gunun-hikayesi-1776011154.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Özel &#039;ara seçim&#039; çıkışıyla neleri başardı?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozel-ara-secim-cikisiyla-neleri-basardi-13071</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozel-ara-secim-cikisiyla-neleri-basardi-13071</guid>
                <description><![CDATA[Özgür Özel, 2003’te Erdoğan’ın önünü açan tarihsel sürece atıfta bulunarak iktidarın güncel tavrındaki çelişkileri gün yüzüne çıkarıyor. Bu hamle bir yandan AK Parti’nin siyaset üretme kabiliyetini sorgulatırken, diğer yandan muhalefet liderlerini 'destek' teması etrafında birleştirerek siyasetin tıkanan damarlarını açmaya aday görünüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP lideri Özgür Özel’in başlattığı “ara seçim” tartışması, Türkiye’de siyasetin içinde olduğu açmazı göstermesi açısından bir turnusol niteliğindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası bu turnusol, genel olarak iktidar bloku ve özel olarak da AK Parti’nin içine düştüğü “siyasetsizliği göstermesi açısından önemli. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel’in ara seçim talebine, 2003 yılında Rahmetli Deniz Baykal’ın siyasi doğruluk adına önünü açtığı ara seçimle milletvekili seçilip başbakan olan Erdoğan’ın açıklamaları da, AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik’in verdiği cevaplar bu siyasetsizliği açık biçimde gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel bu hamle ile sonuç alamayacağını muhtemelen biliyordu. Bu hamle ile hedefi, &nbsp;AK Parti’yi, “seçimden kaçan parti” durumuna düşürmek idi ki, bunda şimdiye kadar başarılı oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan Özel, bu hamle ile bir şeyi daha başardı; DEM Parti Eş Başkanları ile başladığı muhalefet liderleri ile “ara seçime destek” temalı görüşmeleri, muhalefetin birbiri ile konuşabilmesi noktasında da geç kalınmış ama önemli bir adım atmış oldu. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">HUKUKİ DEĞİL SİYASİ KARAR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teknik bir süreç olarak ara seçim konusunda pek çok teknik bilgiyi öğrendik bu süreçte. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstifa etmesi gereken milletvekili sayısından bunların Meclis’te bu istifaların kabul zorunluluğuna, Meclis İçtüzüğünden Anayasa maddeleri ve onların emredici hükümlerine kadar pek çok şeyi. Ve bunların hepsi hukuki süreçle ilgiliydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa bu noktada gerçek şu ki, Özel’in başlattığı bu hamlenin kendisi de, bu hamle ile başlayan tartışmalar da ve bir bütün olarak sürecin kendisi de hukuki değil tamamen siyasi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uzun bir süredir de AK Parti ve Cumhur İttifakı’nın devletle birlikte çizdikleri alanda siyasetsizliği tercih ettikleri için Özel’in bu siyasi hamlesi karşısında AK Parti’nin tüm yetkililerin açıklamaları bu siyasetsizliğin açık ifadesi olarak karşımıza çıktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ÖZEL CHP’NİN GÜCÜNÜ GÖRÜNÜR KILMAK İSTEDİ</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel bu hamle ile gidilecek bir ara seçimde CHP’nin seçim kazanarak oy gücü üzerinden iktidarı erken seçime götürmek istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bakışın bir özgüven içerdiği muhakkak. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet partisinin bu özgüveni karşısında iktidarın seçimden kaçması açık bir özgüvensizliği göstermektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İleri sürülen bahaneler mesele istifaların Meclis’te kabul edilme zorunluluğu ya da çevremizde savaş varken erken seçime gitmenin doğru olmayacağı düşüncesi bu özgüvensizliğin tezahürleridir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AK Parti Sözcü’sü Ömer Çelik, “sandığı en çok seven partiyiz” derken gerçeği nasıl tersyüz ettiğinin farkında olduğunu bize yansıtıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet seçimi, sandığı seviyorlar, peki ne zaman; seçimin sınırlarını, kullarını kendileri koydukları zaman. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yoksa yasal olarak evet istifasını veren 22 milletvekilin istifasının Meclis’te kabul edilmesi gerekli ama bu aşamada bunun bir prosedürü yerine getirmekten başka bir şey olmaması gerekirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evet, AK Parti sandığı seviyor bu aşamada sadece bir retorik. Bugün karşı karşıya olduğumuz gerçek durum; AK Parti’nin sandıktan kaçtığıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gerçeği inkâr için öne sürülen hukuki zorunlulukları ara seçime bir engel olarak ortaya koymak; inkâr etmek isterken bu gerçeği yani siyasetsizliğin kabul etmektir. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">SİYASET: MİTİNGLERDEN ANKARA’YA</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukarda değindim tekrar edeyim; Özel ara seçim çağrısı ile hukuki zorlukları ortada olan siyasi bir hamle yapmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama yaptığı bir şey daha var ki, bu, bundan sonraki süreçte çok daha önemli olacaktır. Bu hamle başlattığı diğer parti liderleri ile “ara seçime destek arayışı” görüşmeleri çok değerlidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuçta bir biçimde öne alınacak seçimde, muhalefetin adayının cumhurbaşkanı seçilmesi daha önemlisi de muhalefetin şikâyet ettiği bu düzenin değişmesinin tek koşulu “birlikte” hareket etmektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunu sağlanması bir süreçtir. Ama bu sürecin başarıya ulaşması ise ancak muhalefetin asgari ortaklıkta buluşmasıdır. Bu ortak kesen ise “demokrasiye dönüş”, bu düzeni durdurmak gibi en genel, en çok istenen talep olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel ilk adımı atmıştır ve ben bundan sonra bunu sürdüreceğini düşünüyorum. Özel’in bu adımı umarım karşılık görmeye devam eder. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secim-hukuki-degil-siyasi-bir-tartisma-1775938770.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>TRÇ: MHP’nin yeni ittifak önerisi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/trc-mhpnin-yeni-ittifak-onerisi-13069</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/trc-mhpnin-yeni-ittifak-onerisi-13069</guid>
                <description><![CDATA[Son dönemde MHP’nin ayrılıkçı Kürt hareketinin legal siyasete girmesini hedefleyen, girişimi de beklenmedik bir gelişmeydi. Moskova’da Türk-Rus-Çin İttifakının gündeme getirilmesi, daha ileri gidilerek, seçimlerde AKP ile kurulacak ittifakın, temel şartı olacağının öne sürülmesi, iç siyasetin gündeminde üst sıralarda yer alacağa benziyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlık tarihi boyunca tanık olduğumuz, güce dayalı dayatma yöntemleri şaşılacak ölçüde benzeşirler. Farklı başlıklarla tanımlanan, gerçekte&nbsp; “paylaşım” amaçlı savaşların ortak özellikleri, başlangıçta kuralları &nbsp;güçlülerin belirlemeye kalkışmalarıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci Dünya Savaşı öncesinde; Nazilerin Almanya’da ortaya çıkışları ile başlayan, tarihsel dram Türk kamuoyunca bilinir. Ancak İngilizlerin Hindistan ve Çin’de yaptıkları pek bilinmez. Savaşın bitiminde kurulan, yeni dünya düzeninin&nbsp; dayattığı “soğuk savaş” yıllarının anıları , artık eski Amerikan filmlerinde kalmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dışında kalmayı başaran Türkiye, tavrını1947 yılından başlayarak, savaşan taraflardan “Batının” yanında konumlanarak belirler. Bu tutum iç siyasette de kendisini gösterir. İktidar ve muhalefetin dış politikada ayrılmaz ikili izlenimi veren, siyasal çizgileri uzun bir aranın ardından 1960’lı yılların sonlarına doğru ayrışır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DP iktidarı döneminde başlayan, Kıbrıs sorunu Londra ve Zürih Anlaşmalarının yürürlüğe girmesiyle, çözüme kavuşur.&nbsp; Ancak barış uzun sürmez. Kısa süre sonra yeniden Türkiye’nin gündemindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngiltere’nin uyguladığı politika; adada yaşayan iki&nbsp; toplumun çatıştırılmalarıyla, bu ülkenin Kıbrıs’taki varlığını güvenceye almaya yöneliktir. Türkiye’de Kıbrıs’ın gündem oluşturması, kitlesel gösterilere neden olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süreç içinde doğal kaynaklar ve ticaret yollarına egemen olma mücadelelerinde, yeni bir aşamaya geçilmiştir. Gerileyen İngiltere’nin yerine, Batı Blokunun liderliğini üstlenen, ABD Vietnam’da insanlık dışı uygulamalarla, işgalini derinleştirmenin peşindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kıbrıs ile başlayan iktidar ile muhalefet arasındaki dış politika ayrılığı, bu kez “Yankee go Home” sloganları atan gençlik hareketleriyle yaygınlaşır. Dünyayı sarsan “68 olayları”&nbsp; Türkiye’de de gündemi belirlemektedir. ABD yanlısı askerler Türkiye’de yaygınlaşan, düşünce ve örgütlenme özgürlüğünden rahatsız olurlar. Ülkenin siyasal tarihindeki en demokrat ve çoğulcu siyasal yapıyı güçlendiren anayasasının yarattığı demokratik ortam, fazla bulunmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı yıllarda Ortadoğu’da İsrail’in topraklarını genişletmesiyle sonuçlanan, savaşlar ve Filistinlilerin anavatanlarından sürülmeleri, Türkiye’de terörize edilen gençlik olayları ve sonunda İran’da şah rejiminin düşmesi, kartların yeniden dağıtılacağı bir dönemi başlattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla tek kutuplu bir Dünya düşleyen ABD’nin, Irak’a askeri müdahalesiyle Ortadoğu bir kez daha paylaşılmaya başlandı. Türkiye bu süreçte ABD’nin belirlediği dış politika çizgisinden ayrılmadı. Şimdilerde “eski” olarak tanımlanan dönemin sonunda iktidara gelen, AKP’nin kısa sürede bir ABD projesi olan BOP içinde yer alışı, eş başkanlığı üstlenmesi şaşırtıcı değildi. Üstelik son İran saldırılarında İsrail ile işbirliği yapan ABD’nin moral desteğinin alınması, iktidar açısından bakıldığında önemli bir destekti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçeride İsrail karşıtlığı içeren devlet destekli mitingler yapılırken, “Kahrolsun Siyonizm” sloganları atılırken, bu ülke ile ticaretin sürdürülmesi bir yana hacmin büyümesi de iktidarın siyasal yörüngesine uygundu. Ancak MHP’nin Türk Dünyası ile ilişkilerden sorumlu üst düzey&nbsp; yöneticisinin, Moskova ziyareti sırasında verdiği demeç; İktidarın ABD-İsrail ikilisi ile ilişkilerinde farklılaşma olasılığını gündeme getirebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemde MHP’nin ayrılıkçı Kürt hareketinin legal siyasete girmesini hedefleyen, girişimi de beklenmedik bir gelişmeydi. Moskova’da Türk-Rus-Çin İttifakının gündeme getirilmesi, daha ileri gidilerek, seçimlerde AKP ile kurulacak ittifakın, temel şartı olacağının öne sürülmesi, iç siyasetin gündeminde üst sıralarda yer alacağa benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Irak, Venezuela ve Suriye operasyonlarında; bu ülkelerde &nbsp;iktidarlara karşı olan kesimlerden aldığı iç destekle başarılı olan, ABD’nin salt güce dayalı çözüm girişimi, İran’da büyük bir darbe aldı. İslamabad’daki barış görüşmeleri süreci iyi yönetilemezse, Trump’ın iktidarı sanılandan daha kısa sürebilir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/trc-mhpnin-yeni-ittifak-onerisi-1775921871.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ara seçimler üzerine (2)</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secimler-uzerine-2-13068</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secimler-uzerine-2-13068</guid>
                <description><![CDATA[Bütün bu süreç şunu gösteriyor: İktidar grubu seçim yapmak istediğinde Anayasa ya da kanunları değiştirmek dahil olmak üzere her türlü tedbiri alabiliyor ve gerektiğinde yeni seçim türleri ihdas edebiliyor; ama seçim yapmak istemediğinde Anayasa hükümlerini görmezden gelebiliyor. İktidar sözcüsünün dediği gibi AKP’nin bugüne kadar hiçbir ara seçim yapmamış olduğunu kabul ettiğimizde, Anayasa’da ara seçimle ilgili hükümlerin neden varolduğunu ve 2003 değişikliklerinin neden yapıldığını sormak gerekmez mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar ve muhalefet grupları arasında “<em>ara seçim</em>” tartışması sürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar grubu sözcüsü 2003 yılında yapılan seçimin bir “<em>ara seçim</em>” değil bir “<em>yenileme seçimi</em>” olduğunu şu sözlerle ifade etti:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>03 Kasım 2002 tarihinde yapılan 22'nci Dönem Milletvekili seçiminde, Siirt seçim çevresinde yapılan seçimin, seçim kurallarına aykırı işlem ve eylemlerin kanıtlanmış olması ve seçim sonucunu etkiler nitelikte bulunması nedeniyle Siirt’teki seçimin iptaline ve seçimin yenilenmesini YSK karara bağlamıştır. YSK, yenilenmesine karar verdiği Siirt seçim bölgesindeki seçimin, yasa gereği 09.03.2003 günü yapılmasını karara bağlamıştır. Genel Başkanımız; YSK kararı gereği yenilenen ve 09.03.2003 günü yapılan Siirt seçiminde milletvekili seçilmiştir. 09.03.2003 günü yapılan Siirt seçimi; bir ‘ara seçim’ değil, Yenileme seçimidir. Olgular bundan ibarettir.</em>”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda iktidar grubunun inandırıcı olması için 1982 Anayasa’sına 27/12/2002 tarihinde 4777 sayılı Kanunla eklenen şu hükmün gerekçesini de açıklayabilmesi gerekir:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>Yukarıda yazılı hallerden ayrı olarak, bir ilin veya seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden doksan günden sonraki ilk Pazar günü ara seçim yapılır</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hüküm o dönemki AKP genel başkanının ara seçim yoluyla milletvekili olmasını sağlamak için yazılmadı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hüküm, o dönemde AKP’nin herhangi bir amaçtan bağımsız bir “demokratikleşme” projesi miydi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorunun cevabı için biraz daha yakından bakalım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa’da 4777 sayılı Kanunla yapılan değişiklik aslında daha önce 13/12/2002 tarihli ve 4774 sayılı Kanunla yapıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O dönemin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer 4774 sayılı Kanunla yapılan Anayasa değişikliğini bir daha görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sezer geri gönderme gerekçesinde konuyla ilgili olarak şunları söylüyordu:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>– 1. maddesiyle, Anayasanın milletvekilliği seçilme yeterliliğini düzenleyen 76. maddesinin milletvekili seçilmeye engel durumlara yer verilen ikinci fıkrasındaki “ideolojik veya anarşik eylemlere” ibaresi “terör eylemlerine” biçiminde değiştirilmiş, </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>– 2 . maddesiyle, Anayasanın Türkiye Büyük Millet Meclisi seçimlerinin geriye bırakılması ve ara seçimleri düzenleyen 78. maddesine eklenen beşinci fıkrada, bir ilin ya da seçim çevresinin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması durumunda ara seçim yapılacağı, ara seçimin boşalmayı izleyen doksan günden sonraki ilk pazar günü gerçekleştirileceği ve bu fıkra gereği yapılacak seçimlerde Anayasanın 127. maddesinin üçüncü fıkrasının uygulanmayacağı belirtilmiş, </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>– Geçici 1. maddesinde de, Anayasanın 67. maddesinin son fıkrasının, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22. dönemi içinde yapılacak ilk ara seçimde uygulanmayacağı kurala bağlanmıştır. </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>Yukarıda belirtilen her üç düzenleme birlikte ele alındığında, yapılmak istenilen Anayasa Değişikliğinin <strong>öznel, somut ve kişisel</strong> amaçla gerçekleştirildiği ortaya çıkmaktadır. </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>1 – <strong>Gerçekten, bir yandan Anayasanın 76. maddesinin ikinci fıkrası değiştirilerek, “ideolojik ve anarşik eylemleri” tahrik ve teşvik suçundan hüküm giymiş olanın milletvekili seçilebilmesine olanak sağlanırken; diğer yandan, bir il ya da seçim çevresinin Türkiye Büyük Millet Meclisinde üyesinin kalmaması durumunda ara seçim yapılması öngörülerek, oluşturulacak koşullarla, 76. madde değişikliği ile engeli kalkan kimilerine, normal süreyi beklemeden milletvekili seçilme yolu açılmaktadır.</strong> Anayasanın 78. maddesinin üçüncü fıkrasında, ara seçimlerin her seçim döneminde bir kez yapılacağı, kural olarak genel seçimlerin üzerinden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemeyeceği, dördüncü fıkrasında da genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamayacağı kurala bağlanmıştır. Bu kuralların amacı, ülkenin sürekli seçim ortamında bulundurulmasının getireceği olumsuzlukların ve genel seçimlere bir yıldan az süre kalmışken ara seçim yapılarak seçmen eğiliminin etkilenmesinin ve yönlendirilmesinin önlenmesidir. Oysa, incelenen Yasa ile getirilen düzenleme, bir il ya da seçim çevresinin tüm milletvekillerine sahip siyasal partiye ya da aynı amaca ulaşmak için anlaşan siyasal partilere, o il ya da seçim çevresindeki üyeliklerinin boşaltılmasını sağlayarak ara seçime başvurma ve genel seçim öncesi seçmen eğilimini etkileme olanağı sağlamaktadır.</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>…</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>3 – Yüksek Seçim Kurulunun 02.11.2002 günlü, 978 sayılı kararı ile Siirt İli seçim çevresinde yapılan genel seçim ve milletvekili tutanakları iptal edilerek, bu İlde seçimin yeniden yapılmasına karar verilmesi üzerine, Anayasada yapılacak genel değişiklikten ayırıp, yalnızca bu maddelerdeki düzenlemelerin, özellikle 76. madde değişikliği ile geçici 1. madde düzenlemesinin ivedi biçimde yürürlüğe konulmak istenilmesi de Yasanın <strong>öznel ve kişiye özgü</strong> yapısını gözler önüne sermektedir.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sezer, özetle, kanunlaşan Anayasa değişikliklerinin <strong><em>öznel ve kişiye özgü </em></strong>olduğunu söylüyor ve bu gerekçelerle 4774 sayılı Kanunu geri gönderiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TBMM aynı hükümleri bir kez daha görüştü ve hiçbir değişiklik yapmadan kabul etti; 4777 sayılı Kanun, 4774 sayılı Kanunun ikinci kez görüşülerek aynen kabul edildiği halidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreç AKP’nin bir seçim yapmak istediğinde, yeni seçim türleri ihdası dâhil olmak üzere, Anayasa ve kanun hükümlerini nasıl kararlı biçimde değiştirdiğinin kanıtıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelişmeler izlendiğinde il ya da seçim çevresinde ara seçimle ilgili düzenlemenin açık bir amacının olduğu rahatlıkla görülebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu açıklığa rağmen itiraz sürdürülürse ve bu değişikliklerin “demokratikleşme” dışında bir amacının bulunmadığı ve o dönemde AKP’nin “ara seçim” gibi bir niyetinin olmadığı söylenirse şaşırmam.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O zaman devam edelim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı Kanunların (4774 ve 4777) içinde şöyle bir geçici hüküm daha var:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<strong><em>GEÇİCİ MADDE 1. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 67 nci maddesinin son fıkrası, Türkiye Büyük Millet Meclisinin 22 nci dönemi içinde yapılacak ilk ara seçimde uygulanmaz</em></strong>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda iki şeyin daha bilinmesi gerekiyor:</span></span></p>

<ol>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">22. Dönem hangi dönemdir?</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasanın 67 nci maddesinin son fıkrası nedir?</span></span></li>
</ol>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Cevap 1.</strong> 22. Dönem AKP genel başkanının henüz milletvekili olmadığı ve milletvekili olabilmesi için formül arandığı dönemdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Cevap 2.</strong> Anayasa’nın 67. maddesinin son fıkrası şudur:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler, yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hükmün amacı şudur: İktidarda bulunan siyasal partiler yeni seçimlere giderken seçimlerde üstünlük sağlamak için kendi menfaatlerine uygun kanuni değişiklikler yaparlarsa, bu değişiklikler seçimlere çok yakın bir tarihte yapılmışlarsa hemen yürürlüğe girmesinler; bir yıl beklesinler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidardaki partilerin seçimlerde üstünlük elde etmek amacıyla, seçimler yaklaşırken değişiklik yapmaları yaygın bir davranıştır ve bunu önlemek gerekir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yolla iktidar gruplarının seçimlere giderken seçim kanunlarında kendi lehlerine düzenleme yapmalarının önü kesilmeye çalışılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yüzden Anayasa koyucu 2001 yılında böyle bir yasak getirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burada tartışılan 4777 sayılı Kanun değişikliği ise bu yasağı etkisiz hale getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hangi seçimler için?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">22. yasama döneminde yapılacak ilk ara seçimler için.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani diyor ki eğer bir ara seçimi yapmak sözkonusu olacaksa, Anayasa’da ara seçimlerle ilgili düzenlemelerin yürürlüğe girmesi için bir yılı beklemeye gerek olmasın; bu değişiklikler hemen uygulanabilsin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer 2003 yılında AKP tarafından ara seçim yapılması amaçlanmadıysa ara seçimlere ilişkin bu istisna hükmünün getirilme gerekçesi ne olabilirdi ki?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sorunun cevabı açıktır: 2003 yılında Anayasa’da yapılan değişikliklerin tek bir amacı vardı: O dönemde yasaklı olan AKP genel başkanının seçilme engellerini kaldırdıktan sonra bir seçimle onun milletvekili olmasını sağlamak.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üstelik o dönemin Cumhurbaşkanı bu değişikliklerin Anayasaya aykırı olduğunu söylemesine rağmen iktidar grubunun kararlılığı üzerine Anayasa değişikliği gerçekleşmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bundan sonrası teferruattı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YSK ara seçim yapmadan da seçimlerin iptali yoluyla aynı sonucun elde edebileceğini söyleyince, ara seçime ilişkin bütün altyapı hazırlanmasına rağmen seçimlerin yenilenmesi yoluna gidildi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">YSK’nın ara seçim hükümleri yerine seçimlerin iptali yoluyla seçimlerin yenilenmesine karar vermesi tümüyle teknik bir sorundur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar grubunun ara seçimler konusundaki isteksizliği tartışmaya yer bırakmayacak kadar açıktır, ama bir seçim yapmak istediğinde anayasadaki ara seçim tiplerine ek yapacak kadar istekli olduğu da bir o kadar açıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bu süreç şunu gösteriyor: İktidar grubu seçim yapmak istediğinde Anayasa ya da kanunları değiştirmek dahil olmak üzere her türlü tedbiri alabiliyor ve gerektiğinde yeni seçim türleri ihdas edebiliyor; ama seçim yapmak istemediğinde Anayasa hükümlerini görmezden gelebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar sözcüsünün dediği gibi AKP’nin bugüne kadar hiçbir ara seçim yapmamış olduğunu kabul ettiğimizde, Anayasa’da ara seçimle ilgili hükümlerin neden varolduğunu ve 2003 değişikliklerinin neden yapıldığını sormak gerekmez mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, “Siirt seçimi ara seçim değildi” demek, tartışmanın sadece en yüzeysel kısmını doğru ifade etmektir; asıl mesele, o seçimin yapılabilmesi için anayasal düzenin nasıl zorlandığı, esnetildiği ve yeniden şekillendirildiğidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu gerçek ortadayken, teknik tanımlar üzerinden yapılan açıklamalar, tartışmayı aydınlatmak yerine perdelemektedir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secimler-uzerine-2-1775918388.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bağımsızların yok edilişi ve karanlığa gömülüş</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bagimsizlarin-yok-edilisi-ve-karanliga-gomulus-13065</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bagimsizlarin-yok-edilisi-ve-karanliga-gomulus-13065</guid>
                <description><![CDATA[Kavala gibi insanlar topluluklar arasında bir köprü işlevi görüyorlardı. Köprü kurmak öyle kolay bir iş değil. Neo-klasik rejimlerde iktidarlar kamusal alan üzerinde hakimiyet sağlamaya çalıştıkça yalnızca karşıtlarını, muhalifleri susturmakla sınırlı kalmıyorlar. Köprüleri de atmış oluyorlar. Çünkü kamusal alanda önemli olan onların praksislerindeki bağımsızlıkları. Bağımsızların yok edilişi karanlığa gömülmek anlamına geliyor. Akademik alandaki insanları, düşünce üretimini bağımlı kıldıkları anda “Habermasçı Kamusal Alan” kavramını da berhava ediyorlar.  Ülke büyük bir hapishaneye dönüşüyor. İçerde mahsur kalanlar sessiz kalmaları gerektiğini biliyorlar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Daha önce de belirttim. Osman Kavala’nın durumunu Hrant Dink’in işlemediği bir suçla yargılanıp, mahkum edilmesine benzetiyorum.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Kavala, 2017 yılında gözaltına alındı ve tutuklandı. Gözaltına alındığında ve sonra tutuklandığında neyle suçlandığını kendisi de bilmiyordu. Suçlamalardan 2020’de beraat etmesine rağmen aynı gün yeniden tutuklandı. “Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edildi.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Dink de Kavala gibi yapmak şöyle dursun -kendisini bildiği bileli- karşı olduğu bir fiille suçlanmış ve yargılanmış,&nbsp; lehindeki bilirkişi raporuna rağmen mahkumiyet almıştı. Kavala’nın da gerçekleştirmek şöyle dursun, karşı çıktığı bir fiille, hükümeti zor kullanarak devirmeye çalışmakla suçlanmış olması Dink’in başına gelenlerle benzerlikler taşıyor.</span>&nbsp;</span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Uzun bir zamandır Kavala’nın başına bunların neden geldiğini anlamaya çalışıyorum.&nbsp;Dink nasıl bir çarpıtmaya uğradıysa. Sorun onun söylediklerinin anlaşılmamasından ya da yanlış okunmasından ibaret değildi. Peki neden üstlerine alındılar?</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu çelişkiyi anlayabilmek için&nbsp;bu davada "Türkiye’nin görüşünü temsil ettiği" söylenen bir kişinin sözleri yol gösterici olabilir.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Bozbayındır adalet sisteminin iktidarlara bağımlı olduğunu ifşa etmiş oldu</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi&nbsp;2019 yılında verdiği kararla Kavala’nın tutukluluğunun hak ihlali olduğuna hükmetti ve serbest bırakılması gerektiğini belirtti.&nbsp;</span>&nbsp;<span style="color:black">Türkiye’nin&nbsp;neredeyse 9 yıldır hapiste olan&nbsp;<strong>Kavala ilgili bu&nbsp;</strong>AİHM kararını uygulamaması üzerine süreç Avrupa Konseyi nezdinde yaptırım tartışmalarına kadar uzandı.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><a href="https://t24.com.tr/haber/aihm-gezi-davasi-nedeniyle-cezaevinde-bulunan-osman-kavala-icin-toplandi-kararlara-uymadigi-icin-yaptirim-surecine-alinan-turkiyeyi-bogazici-universitesi-hukuk-fakultesi-dekani-bozbayindir-savundu,1310147" style="color:blue" target="_blank"><span style="color:black">AİHM'deki Osman Kavala davasında Boğaziçi Hukuk Fakültesi Dekanı Bozbayındır Türkiye’nin görüşlerini şöyle savunuyor: “Gezi ayaklanma hareketidir; hedefin gerçekleşmesi gerekli değil, çünkü başarılı olsa yargılayacak hâkim kalmaz</span></a><strong><span style="color:black">.”</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Bozbayındır Gezi’nin özetle Gezi’nin bir hükümeti devirme girişimi olduğunu, Kavala’nın da herhangi bir eyleme, gösteriye katılmasa da bu kollektif eylemi planlayan, yönlendiren bir kişi olduğunu söylüyor. Peki ortada buna, yani Kavala’nın bu eylemi planlayan bir kişi olduğuna ilişkin bir delil var mı? Yok.</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Elbette ki protesto gösterileri yaparak hükümeti istifaya zorlamak isteyen bir çok kişinin, kuruluşun da Gezi’deki bu göz kamaştırıcı, kapsayıcı, barışçıl kamusallık deneyimini kendilerine mal etmek istemiş olmaları da mümkün. Ama bunu istemenin de bir örgütle, yapıyla cisimleşmediği, fiiliyat kazanmadığı sürece bir suç olmadığı açık.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Ayrıca&nbsp;Bozbayındır&nbsp;bu eylem gerçekleşir ve başarılı olursa, “darbe girişimini yapanları yargılayacak hakim kalmaz” diyerek Türkiye’nin adalet sisteminin evrensel hukuk ilkelerine değil, iktidarlara bağımlı olduğunu adeta ifşa etmiş oluyor.&nbsp;</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Bir hukuk insanının Türkiye’nin de AİHM’i tanıyarak dahil olduğu anayasal rejimlerin hiç birinde bu tür bir savın kabul görmeyeceğini tahmin etmesi beklenir. Akademik ünvanı olan bir kişinin, bir hukuk insanın hem Kavala konusundaki gerçeği araştırma, hem de hukukun üstünlüğü kavramının ne anlama geldiğini bilme ve öğrenme sorumluluğu olduğunu düşünüyorum.</span></strong><span style="color:black">&nbsp;Neoklasik (erke bağımlı diyebileceğimiz) kamusal alan kavramına saplanıp kalmasının yarattığı hukuki çelişkiyi de.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><strong><span style="color:black">Kavala davasında adaletin gözlerini körelten ne olabilir?</span></strong></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bir önceki yazımda belirttiğim gibi Avrupa devletlerinin 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki ulus-devlet sistemine yapısal bir yorum getiren ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramı ile bizdeki 2. Mahmut’tan bugünlere uzanan resmi (ya da merasimci)&nbsp; kamusal alan kavramı birbirlerinin tam zıddı. Aslına bakılırsa Avrupa devletlerinin de kamusal alan kavramı 2. Mahmut zamanında, Osmanlı’nın modernleşme sürecinde onlardan kopyaladığında çok farklı değildi.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Neo-klasik kamusal alan kavramı iktidarların öznesi olduğu, seçkinlerle birlikte şekil verdiği bir kamusal&nbsp;</span>alandı<span style="color:black">. Seküler olmadığı için yukarıdan, milleti temsil iddiasındaki monarşik ya da otoriter iktidarlar tarafından tanımlanıyordu. Bu kamusal alan kavramı, ulus-devletlerin kurulma sürecinde çok büyük kırımlara, savaşlara yol açtı. Savaştan sonra bir takım dersler çıkarılmaya çalışıldı. Zannedersem 2. Dünya Savaşı sonrasında ”Habermasçı kamusal&nbsp;</span>alan”ı<span style="color:black">&nbsp;oluşturan şey buydu.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Avrupa devletlerinin bu felaketle birlikte otoriter devlet yönetimlerinde billurlaşan bu bağımlı, erk merkezci kamusal alan kavramına mesafe koymaya çalıştıkları söylenebilir.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Hatırladığım kadarıyla Can Yücel 70’li yılların sonuna doğru AKM’de Onat Kutlar’ın yönettiği bir konferansta ”Türkiye’nin bu savaşa girmediği için bu hale geldi” (neo-klasik tipteki modernleşmeden kopamadı) dediği için o tarihte ne demek istediğini anlayamayan benim gibi insanları bir parça kızdırmıştı. Ne demek istediğini zanedersem epey sonra fark etmiştim. Söylemek ya da sorgulamak istediği şey zannedersem tam da buydu:&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black"><strong>Türkiye neo-klasik kamusal alan kavramına neden saplanıp kaldı?</strong></span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu soruya cevap vermek kolay değil.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Ama zannedersem Kavala davası ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramıyla neo-klasik kamusal alan arasındaki zıtlığın hakkında önemli ipuçları veriyor.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bilindiği gibi Gezi’deki protesto eylemlerini Taksim Platformu başlattı.&nbsp;Taksim Platformu’nun ve Kavala’nın yaptığı nedir? Bir önceki yazımda söz ettiğim ”Habermasçı Kamusal Alan” kavramına benzeyen bir müzakere ortamı yaratmak.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Bu protestolara o tarihte birçok yazar, sanatçı, mimar da katıldı. Tekrarlayayım</span>&nbsp;<span style="color:black">bu girişimin iktidarı devirmek falan gibi bir niyeti asla olmadı. Ayrıca Kavala gibi bu sivil platformun içinden kişiler bu projenin uygulanmaması için Dr. Kadir Topbaş gibi Ak Partili yöneticiler ile defalarca görüştüler. (Hükümeti devirmek gibi bir niyeti olan girişim neden iktidarın temsilcileri ile görüşsün?)</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Gözleri körelten nedir?&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Sorun kimi zaman siyasal tercihlere, niyetlere bağlanıyor ama zalimler de aynı çaresizliği yaşıyorlar. Hatta en az mazlumlar kadar çaresizler. Sorunları çözme, koşulları değiştirme kapasiteleri yok.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Kavala gibi insanlar topluluklar arasında bir köprü işlevi görüyorlardı. Köprü kurmak öyle kolay bir iş değil. Neo-klasik rejimlerde iktidarlar kamusal alan üzerinde hakimiyet sağlamaya çalıştıkça yalnızca karşıtlarını, muhalifleri susturmakla sınırlı kalmıyorlar. Köprüleri de atmış oluyorlar. Çünkü kamusal alanda önemli olan onların praksislerindeki bağımsızlıkları. Bağımsızların yok edilişi karanlığa gömülmek anlamına geliyor. Akademik alandaki insanları, düşünce üretimini bağımlı kıldıkları anda “Habermasçı Kamusal Alan” kavramını da berhava ediyorlar.&nbsp;&nbsp;Ülke büyük bir hapishaneye dönüşüyor. İçerde mahsur kalanlar sessiz kalmaları gerektiğini biliyorlar.</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Yani 2010’lara doğru aşmış olduğumuzu zannettiğimiz sorunun kaynağına geri döndük. “Habermasçı Kamusal Alan” ya da bugünkü Avrupa düşünce ortamını oluşturan değerlerden uzaklaşmanın yarattığı çelişkiler yalnızca siyasetçilerin çözebilecekleri meseleler değil.&nbsp;</span></span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#222222"><span style="background-color:#ffffff"><span style="color:black">Sonuç olarak yaşanan sorunları yalnızca siyasal öznelerin tercihleri üzerinden okuyanlar çaresizliğe geri dönmüş oldular.</span></span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bagimsizlarin-yok-edilisi-ve-karanliga-gomulus-1775903561.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siyasette neler olacak?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasette-neler-olacak-13062</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasette-neler-olacak-13062</guid>
                <description><![CDATA[Aşağıdan gelen, milyonları sokağa dökebilen lider yahut partilere halen bir nebze inanılabilir. Ama onlar hapis ve kapatma gibi risklere açıktır her zaman. Bu riskleri önlemek için çalışmalısınız. Protestolar bunlara yönelik olmalı. Evet belki de aylarca sürmeli demokratik itirazlar. Ama artık soğan ve sarımsakları tanıdınız ayırt edebilirsiniz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilmem farkında mısınız? Ben bir yazar olarak yakından farkındayım. Son on yılda Türkiye’de okuma oranları hızla düştü. Üstelik öyle kitap filan da değil sadece, doğru dürüst makale dahi okunmuyor. Bir paragraftan uzun yazı okunmuyor neredeyse. Biz yazarlar deliler gibi inat etmeye, yazmaya devam etsek de etimiz, budumuz ne fazla bir etkimiz olduğu söylenemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kimse efendim kitaplar pahalı demesin. Hiç pahalı değil kitaplar. Bir kafede bir “Americano” içenleriniz var o paraya. Avrupa’daki fiyatlarla karşılaştırırsanız bedava hatta.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yok akıllı telefonlar, internet vs de demeyin çünkü onlar dünyanın başka yerlerinde de var ve okuma oranlarını bu kadar etkilemiyorlar. Ne yapalım okumayanı dövecek halimiz yok ya zararı bütün topluma. Sığırlaşma, dingilleşme, her tür yozlaşma ve siyasi iktidarlardan hem oy verip hem şikâyet etme.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilmem her biri nadirattan olan okurlarım farkında mıdır ama aylardır siyaset yazmıyorum. O alanda birtakım kıyametler kopuyor, hainler, alçaklar ve şerefsizler gırla gidiyor ama dönüp bakmak bile istemiyorum. Gazze, Lübnan ve İran savaşları devam etmekte iken zaten oraya baktığımda “Allah belanızı versin” demekten başka da bir şey gelmiyordu içimden. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yazımın başlığına aldanmayın siyasette neler olacağı üzerinde müneccimlik denemelerini çoktan bıraktım ve zaten dünyanın en iyi astrologlarını da getirseniz Ortaköy yahut Rumelihisarı’ndaki Roman ablamızdan daha iyisini söyleyemezler. Hiçbir şey olacağı yok çünkü. Neden mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyaset bitti de ondan. Olur mu siyaset hiç biter mi? Yasalar içinde iktidarı değiştirme imkân ve ihtimali ortadan kalkarsa bal gibi biter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Atı alan Üsküdar’ı geçerse” biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mühürsüz oylar geçerli sayılırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet liderleri “kan dökülür” diye seçimlere itiraz etmedik derlerse biter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devletin olanakları ile seçim propagandası yapılırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefeti destekleyen ve hatta tarafsız yayın yapan medya batırılır yahut “parasıyla” alınırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cumhurbaşkanı seçim propagandası yaparsa biter. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçimlerle kazanılan makamlara bürokratik kararlarla el konulursa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kazanma ihtimali olduğu görülenler birer kulp takılarak hapislere atılırsa biter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biterse ne olur canım? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Suya ne oldu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnek içti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İneğe?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dağa kaçtı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir daha siyasi iktidarın değişmeyeceğini, değişemeyeceğini bilseniz ne yaparsınız?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaderimiz böyle imiş deyip susarsınız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Konuşursunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kızgın konuşursunuz. Hatta ağzınızı bozarsınız. Bunu yaparken muhbir var mı diye etrafınıza bakarsınız. Ne olur ne olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra, varsa ona da küfredersiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sizin gibi olanlarla bir araya gelir polisten dayak ve gaz yersiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çok da fena değilmiş canım deyip devam eder yahut bir daha mı gösteri dersiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Devam ederseniz sizin gibilerle tanışır kalabalıkları büyütür artık zaman zaman barikatları aşacak kadar kalabalık ve kararlı olursunuz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir gün “Ölümden öte köy mü var?” dediğinizde sık sık işlerin rengi değişmeye başlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ondan sonra bir bakmışsınız “protestokolik” olmuşsunuz. Size çapulcu derler artık.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasetten umudu kestiğinizde olacaklar buna benzer. Hiçbir iktidar herkesin bu ruh haline girmesini istemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenledir ki muhalefet partileri vardır. Aşağıdan gelen, milyonları sokağa dökebilen lider yahut partilere halen bir nebze inanılabilir. Ama onlar hapis ve kapatma gibi risklere açıktır her zaman. Bu riskleri önlemek için çalışmalısınız. Protestolar bunlara yönelik olmalı. Evet belki de aylarca sürmeli demokratik itirazlar. Ama artık soğan ve sarımsakları tanıdınız ayırt edebilirsiniz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de unutmayın çoğalmaya bakın sayınız en büyük avantajınızdır. Emr-i Hakk diye bir şey vardır. İktidarların her zaman iç kavgaları vardır. Genellikle otoriter iktidarlar bu iç kavgalarla verdikleri açıklar sonunda giderler. Bazen olağanüstü büyük hatalar yaparlar ve onların sonucunda ayakları kayar. Yani giderler. Yani bir gün mutlaka giderler. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne yazıktır ki gelen kısa sürede gidenlere benzeyebilir. Esas göreviniz mevcudu götürmekten çok götürürken bir daha aynı delikten ısırılmamak için oluşan muhalefet ağını dağıtmamaktır. Enseyi karartmayın karşınızdakiler de insandır. İktidarın körleştirdiği insanlar. YENECEKSİNİZ!</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 12 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/siyasette-neler-olacak-1775939316.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Muhalefet için siyasette öncelikler…</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefet-icin-siyasette-oncelikler-13054</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefet-icin-siyasette-oncelikler-13054</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye, tarihinin en büyük ekonomik ve hukuksal yıkımını yaşarken, muhalefetin iktidarı anayasal zemine çekme ve halkın yoksulluğunu siyasetin merkezine taşıma zorunluluğu her zamankinden daha hayati. Peki bu ne kadar mümkün olabilir?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP siyasette ibreyi ara seçimlere çevirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görevden alınan belediye başkanları için mücadelesini miting alanları, mahkeme salonları ve meclis oturumlarında sürdüren CHP, ara seçim diyerek iktidarı köşeye sıkıştırmaya çalışıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey Ak Parti yargısının verdiği kararla tutuklandı ve yerine meclis çoğunluğu ile Ak Partili birisi getirildi oysa Mustafa Bozbey iki seçmenden birinin oyunu alması rağmen belediye meclisinin altmış bir oyuyla başkanlıktan düşürüldü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erken seçimden devam ediyoruz Erdoğan’ın bu talebe karşı cevabı her ne kadar “gündemimizde seçim yok” olduysa da CHP lideri Özgür Özel buna karşın “sen kim oluyorsun anayasa var.” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte tam bu noktada insanın aklına ülkede bir anayasa mı var? sorusu takılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet gerçekten bu ülkede bir anayasa var mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet kayıtlarında bir anayasa gözüküyor ama mahkemelere de sokaklarda, medyada hayatın her alanında ülkede bir anayasanın varlığı hissedilmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgür Özel “sen kim oluyorsun” derken bir cumhurbaşkanının var olan anayasaya karşı saygılı olacağı noktasından bu çıkışı yapıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın cevabı ise daha trajik bir olguya dayanıyor ve verdiği mesajda mealen “sen anayasa değil benim söylediklerime bak” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bence Erdoğan haklı, haklı çünkü bu ülkede anayasa fiilen uygulanmayan hatta yok sayılan bir duruma düşürülmüş vaziyette…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Günün mottosu “anayasaya değil bana bak” </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ara seçim olur mu olmaz mı bilinmez ama bu durum ülkede ağır bir kanunsuzluk ve hukuksuzluğun hakim olduğunu bize bir kez daha göstermiş oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belediye başkanlarını sabahın köründe yaka paça gözaltına almak, derme çatma uyduruk iddianamelerle yargılayarak kodese sokmak ile AYM ve AİHM kararlarını anayasaya rağmen uygulamamak ve bunun sonucu başta Selahattin Demirtaş ve Osman Kavala olmak üzere insanları yıllardır özgürlüğünden mahrum etmek bu ülkede anayasanın fiilen ortadan kaldırıldığının açık örnekleri değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sürdürülecek olan siyasi muhalefetin gündeminde hemen her gün bu sorun olmalı yani anayasa, yargı ve hukuk bu üçlü her gün gündeme getirilmeli…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü ortada millete karşı ne söyleyecek bir sözü ve ne de gösterecek bir yüzü olmayan Ak Parti iktidarının muhalif olanlara yani siyasetçilere, gazeteciler ve çeşitli çevrelere karşı şiddet, hukuksuzluk ve zulümden başka yapacağı bir şey kalmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarını meşru yollarla sürdürmesinin imkansız olduğunu bildiği halde gayrı meşru tüm yollara başvurarak yoluna devam etmek istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bu siyasi zorbalık ortamında bir yandan da kamuda cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk ve hırsızlığı yapılmakta… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bu ülkede tarihin hiçbir döneminde kamu kaynakları bu kadar hortumlanmamıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve diğer yandan hiçbir dönem Emekli insanlar için yoksulluğu ve açlığı reva gören ve iş kendi akrabalarına gelince kamu kurumlarında ayda iki buçuk milyon lira ödeme yapan bir iktidar görülmemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir diğer konu demokratikleşme ve yeni anayasa sorunu…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süreç denilen süreç durmuş vaziyette ve hatta geriye gitmiş durumda adeta yaprak kıpırdamıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugüne kadar demokratikleşme adına hiçbir adım atılmadı, atılmakta istenmedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü iktidarın Kürt sorununu çözmek gibi bir iradesi yok ama konuyu siyaseten yedek lastik olarak kullanma kurnazlığı var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhalefetin bir dikkat noktası da bu noktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süreci demokratikleşme ve yeni demokratik anayasa için bir kaldıraç olarak görmek ve bu noktada iktidara yüklenmek ve kamuoyunu aydınlatarak onları sürece ortak etmek olmalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve daha önemli ve sorunlu bir alan olarak dış politika alanı bu alanda öncelik İsrail ve ABD’nin bölgemizde çıkarları için dizayn etmeye çalıştığı hesaplara ortak olmamak ve ısrarla bölge barışını savunmak önceliğimiz olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran savaşında gelinen ateş kes sürecinin kalıcı bir barışa dönüştürülmesi için Lübnan dahil çaba harcanmalı ve savaştan kesinlikle uzak durulmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan Trump’ın NATO’dan çekilme yaklaşımlarına karşı çıkılmalı bu süreçte Avrupalı müttefiklerimizle ortak hareket etmeliyiz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve Erdoğan’ın aksine AB üyelik müzakerelerinin başlatılmasında ısrar edilmeli AB üyeliğin ülke için yararları kamuoyuna kapsamlı olarak anlatılmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel olarak Çin+Rusya ve Batı dengesinde ve geriliminde öncelikle çıkarlarımıza göre hareket etmeliyiz ancak bunu yaparken öncelikle batı dünyasının bir bileşeni olduğumuzu unutmamalıyız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak milletin ekonomik olarak tarihinde hiçbir dönem bu şekilde yoksulluğa ve açlığa mahkum edildiği böylesi bir dönem görülmemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çiftçisinden işçisine esnafında memura oradan milyonlarca emeklisine kadar herkes ama herkes çok zor durumda… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Marketlerde her gün fiyat etiketleri değişiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her gün her ürüne zam yapılıyor insanları soymak soğana çevirmek artık sıradanlaştı ve bunun tek nedeni Ak Parti olduğu kadar ahlaksızlıkta bir başka nedeni…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yoksul ve açlığın nedenleri daha kapsamlı ve daha geniş olarak gündeme getirilmeli ve gündemden hiç düşürülmemelidir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 11 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefet-icin-siyasette-oncelikler-1775897883.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akıl, vicdan, kudret</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/akil-vicdan-kudret-13051</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/akil-vicdan-kudret-13051</guid>
                <description><![CDATA[Bir insanı tanımak için ne bildiğine değil, neyi dert edindiğine bakmak kâfidir. Entelektüel gerçeğe mesafe koyup onu çözümlerken; aydın başkasının derdini sahiplenip cemiyetin vicdanı olur. Elit ise, sonuçlarını idrak etmeksizin sadece gücü yönetir. Foucault'dan Habermas'a uzanan kavramsal bir yolculukta, modern toplumun en büyük buhranlarından biri olan bu üç rolün nasıl birbirine karıştığını ve 'sembolik iktidarın' hakikati nasıl esir aldığını tartışıyoruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir insanı tanımak için ne bildiğine değil, neyi dert edindiğine ve elindeki gücü nasıl kullandığına bakmak kâfidir. Zira bazıları düşünür ama hissedemez; bazıları hisseder ama değiştiremez; bazıları ise değiştirir ama ne düşündüğünü ne de kimin için yaptığını sorgular. İşte entelektüel, aydın ve elit arasındaki fark tam da bu üç hat üzerinde şekillenir: akıl, vicdan ve kudret.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Evvela entelektüel… Entelektüel, hakikatle kurduğu ilişki üzerinden tanımlanır. Onun asli meselesi anlamaktır: görünenin arkasındaki yapıyı çözmek, olanı olduğu gibi değil, nasıl kurulduğu üzerinden okumak. Bu yönüyle entelektüel, bir bakıma “mesafe koyma” sanatını icra eder. Zira hakikati kavrayabilmek için, ona bir adım geri çekilerek bakmak icap eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Michel Foucault’nun ifadesiyle entelektüel, artık “evrensel hakikatin sözcüsü” değil, belirli bilgi alanlarında iktidar ilişkilerini teşhir eden bir figürdür.[1] Bu, entelektüelin yalnızca bilen değil, bilginin nasıl üretildiğini sorgulayan kişi olduğu anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak burada mühim bir nokta vardır: Entelektüelin başkasının derdiyle dertlenmesi zaruri değildir. O, çoğu zaman bir meseleyi analiz eder; onu yaşamak ya da taşımak zorunda değildir. Bir yoksulluk haritası çizer, ama o yoksulluğu hissetmeyebilir. Bir savaşın stratejik dinamiklerini çözümler, fakat savaşın acısını doğrudan yaşamayabilir. Bu, onun eksikliği değil; fonksiyonunun doğasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın ise başka bir yerden konuşur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın, yalnızca anlamaz. Aynı zamanda hisseder. Yalnızca çözümlemez, sahiplenir. Aydın, başkasının derdiyle dertlenen kişidir. Osmanlı’daki “münevver” kavramı bu yüzden mühimdir: yalnızca ışık saçan değil, aynı zamanda ısıtan bir varlıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jürgen Habermas’ın kamusal alan nazariyesine göre, aydınlar toplumsal aklın teşekkülünde merkezi bir rol oynar; zira onlar, düşünceyi cemiyetle buluşturan aracı aktörlerdir.[2] Ancak bu aracılık yalnızca bilgi transferi değildir—bir tür ahlaki angajmandır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir misal ile tebarüz ettirelim:<br />
Bir entelektüel, eğitim sistemindeki yapısal eşitsizlikleri analiz eder ve bunu akademik bir makalede ortaya koyar.<br />
Bir aydın ise, o eşitsizliğin içinde ezilen öğrencinin hikâyesini görünür kılar, ses verir ve değişim için mücadele eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu sebeple aydın, yalnızca bilen değil; aynı zamanda hisseden ve harekete geçen kişidir. Onun varlığı, cemiyetin vicdanıyla doğrudan irtibatlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elit ise bu iki figürden farklı bir düzlemde konumlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elit, bilginin değil, gücün alanına aittir. Ekonomik sermaye, siyasal nüfuz yahut kültürel iktidar; bunların herhangi biri kişiyi elit kategorisine taşır. Vilfredo Pareto ve Gaetano Mosca, toplumların daima bir “yöneten azınlık” tarafından idare edildiğini ileri sürer.[3] Pareto’nun “elit dolaşımı” teorisi ise bu zümrenin zaman içinde değişse de varlığını daim kıldığını ifade eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne var ki elit olmak, ne entelektüel derinlik ne de aydın sorumluluğu gerektirir. Elit, karar alır; fakat o kararın toplumsal izdüşümünü idrak etmek zorunda değildir. Bir elit, eğitim politikası belirleyebilir; ancak o politikanın bir köy okulundaki çocuğun hayatını nasıl şekillendirdiğini hiç düşünmeyebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu noktada şu tasnif, meseleyi açıklamamıza yardımcı olur:</span></span></p>

<ul>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Entelektüel düşünür.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aydın hisseder ve harekete geçer.</span></span></li>
	<li><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elit yönetir.</span></span></li>
</ul>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Lakin modern toplumların en mühim buhranlarından biri, bu üç rolün yekdiğerine karışmasıdır. Elitlerin kendilerini entelektüel kisvesi altında sunması, aydınların ise eleştirel mesafeyi kaybederek elit söylemini yeniden üretmesi, kamusal aklı zayıflatır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Pierre Bourdieu bu durumu “sembolik iktidar” kavramıyla açıklar: Hakikat, artık bağımsız bir değer olmaktan çıkar; güç ilişkileri içinde yeniden inşa edilir.[4] Böylece insanlar hakikati değil, güçlü olanın anlattığını hakikat zannetmeye başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Soğuk bir sokakta üşüyen bir çocuk…<br />
Entelektüel bunun sebeplerini yazar.<br />
Elit çoğu zaman görmez.<br />
Aydın ise durur; ve o anın ağırlığını taşır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<h3><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#434343"><strong><span style="color:black">Dipnotlar</span></strong></span></span></span></h3>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">[1] Michel Foucault, <em>Power/Knowledge</em>, 1980.<br />
[2] Jürgen Habermas, <em>The Structural Transformation of the Public Sphere</em>, 1962.<br />
[3] Vilfredo Pareto; Gaetano Mosca, elit teorileri.<br />
[4] Pierre Bourdieu, <em>Language and Symbolic Power</em>, 1991.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 13 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/akil-vicdan-kudret-1775764879.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Muhalefetin sağ seçmen bilmecesi (2)</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-2-13050</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-2-13050</guid>
                <description><![CDATA[İmamoğlu davası sadece hukuki bir süreç değil; iktidarın muhalefetin 'sağ-sol sınırlarını ihlal edebilen' en güçlü silahını etkisiz hale getirme operasyonuydu. Veri Enstitüsü'nün araştırmaları, Özgür Özel'in tüm çabalarına rağmen muhafazakâr tabana ulaşmada İmamoğlu kadar mahir olmadığını gösteriyor. Üstelik olası bir 'Kürt seçmen firesi' riski kapıdayken, CHP'nin acilen iktidarın ezberlerini bozacak ve sağ seçmene personasıyla nüfuz edebilecek alternatif bir liderlik denklemine ihtiyacı var.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-12991">Geçen hafta kaldığımız yerden devam edelim.</a> </span></span></h2>

<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2017 yılındaki anayasa değişikliği ile cumhurbaşkanlığı seçiminde yüzde elli şartını koyan Erdoğan, elbette Türk sağının temel bir amentüsüne güveniyordu. Buna göre Türkiye, nüfusunun çoğunluğu dini ve milli değerlere kökten bağlı olan özünde sağcı bir ülkeydi. Böyle bir sistemde CHP’li bir adayın çoğunluğun teveccühünü alması ancak ciddi bir anomali olabilirdi. Dolayısıyla tüm yetkilerin cumhurbaşkanında toplanması ve o makam için de çoğunluk oyu şartı aranması, sağ partilerin yapısal olarak avantajlı olduğu bir siyasal düzenin kurulması demekti. Erdoğan bu sistemle tek parti iktidarını uzun yıllar garantileyeceğini ve hiçbir siyasi kaygı yaşamaksızın ülkeyi istediği gibi yönetebileceğini düşündü.</span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçek durum bundan bir nebze farklı oldu. İktidar ile muhalefet arasındaki farkın beklenenden az oluşu küçük partilerin göreli önemini arttırdı ve Erdoğan da yüzde elli oy alabilmek için koalisyon kurmaya mecbur kaldı. Yine de genel hatları itibariyle mevcut sistemin AKP iktidarının değirmenine su taşıdığına, sağdan gelen adaylar için daha konforlu bir siyasal alan sunduğuna kuşku yok. Yaşanan ekonomik krize ve eğitimden sağlığa değin pek çok alanda büyüyen sorunlara karşın Erdoğan’ı hala bir sonraki seçimin en güçlü adayı kılan da bu siyasi kurgu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle bir tablo karşısında CHP için tek çıkar yol, kendisini sağda konumlayan seçmenlere erişmek ve onların oylarını almak. Aksi durumda sandıktan bir CHP iktidarı çıkması neredeyse imkânsız. Özgür Özel yönetimi tüm çabasına karşın bu konuda yetersiz kalmış görünüyor. Veri Enstitüsü’nün önceki gün yayınladığı <a href="https://t24.com.tr/gundem/veri-enstitusu-bir-yilda-imamoglu-davasi-tamamen-siyasi-diyenlerin-sayisi-da-ofke-de-azaldi,1312089" style="color:#467886; text-decoration:underline">veriler</a> de söz konusu yetersizliği bir defa daha ortaya koydu. Seçmen duygularının 19 Mart sonrasındaki değişimine odaklanan çalışmaya göre muhalefet seçmenlerinde İmamoğlu davasının siyasi karakterine dair pek az şüphe var. Ancak diğer seçmen bloklarında davanın hukuki bir süreç olduğu algısı yavaş yavaş yerleşiyor. Güçlü bir muhalefet kimliğine sahip olmayan seçmenlerin, yüzlerce mitinge ve muhalif basının tüm desteğine karşın iktidarın söylemini kısmen de olsa satın almaya başladığı görülüyor. AKP ve MHP seçmenlerinin 19 Mart’ın hemen sonrasında yaşadıkları kafa karışıklığına karşın, bir noktada partilerinin söylemine doğru meyletmelerinin olağan olduğunu elbette söyleyebiliriz. Ancak iktidarı hedefleyen bir partinin yapması gereken tam da hayatın bu olağan akışına çomak sokmak, İmamoğlu davasındaki adaletsizliği bir kaldıraç olarak kullanarak sağ seçmen ile iktidar bloğu arasındaki aidiyeti zayıflatmak olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Elbette muhalefetteki karar vericiler de bunun farkında. Nitekim bugüne değin muhafazakâr taban ile iktidar arasındaki bağı zayıflatmak ve karşı mahalleden oy alabilmek için pek çok yol denediler. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aday gösterilmesi ya da olası bir adaylık için Abdullah Gül isminin öne çıkartılması böyle bir arayışın sonucuydu. Bu çabalar beklenen karşılığı üretmeyince bu defa CHP içerisine daha düşük profilli sağ siyasetçileri dahil etme ve parti söyleminde dini ve milli sembollere yoğun biçimde yer verme arayışına gittiler. Kılıçdaroğlu döneminin son seçimi bu yöndeki çabaların zirvesiydi. Seçimlerin ikinci turunda Kemal beyin %47,5 oy aldığı düşünülürse, topyekûn başarısız olduğunu söylemek haksızlık olur. Ancak yeterince başarılı olamadığı ve bir sonraki seçimde CHP’nin daha fazlasını yapmak, daha çok sayıda iktidar seçmeninin oyunu almak zorunda olduğu açık. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önümüzdeki seçimlerde bu konu belki önceki seçimlerden de daha kritik ve belirleyici olacak. Zira bugüne değin muhalefet bloğunda olduğu varsayılan Kürt oylarının, süregiden çözüm süreci neticesinde iktidara meyletme olasılığı söz konusu. Böyle bir durumda ana muhalefet 2023 seçimlerinde eksik kalan 2,5 puanlık oyu almakla kalmayıp, Kürt seçmenlerden eksilecek desteği de yine sağ seçmenlerin teveccühü ile telafi etmek zorunda kalacak. Bunun yolları üzerine şimdiden kafa yormak ve belirlenen stratejiyi bir an önce uygulamaya geçirmek, bu bağlamda Özel ve arkadaşlarının birinci önceliği olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kanımca CHP için sağ seçmene hitap edebilmenin iki yolu var. İlki Kılıçdaroğlu’nun stratejisini devam ettirmek ve partiyi gerek içerisindeki siyasi yüzler bakımından gerekse söylem bakımından sağa çekmek. Ancak bu stratejiyi parti kimliğini kaybetmeden ve mevcut çekirdek seçmenini küstürmeden uygulamak zorundalar. Bu da sağa kayma stratejisinin doğal bir sınırı olduğu ve bir noktadan sonra partiye zarar vereceği anlamına geliyor. 2023’te bu sınıra epey yaklaşılmıştı. Buna rağmen Erdoğan seçimlerde ipi göğüslemeyi başardı. Bugün yine aynı yöntemi denemek ve daha da ileri götürmeye çalışmak seçim başarısını garantilemeyeceği gibi, parti içi konsolidasyonu da tehlikeye atacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar seçmenlerin oylarını alabilmenin ikinci yolu ise Erdoğan’ın çizdiği bu siyasi koordinat uzayında hareket ederek sağa yanaşmak yerine, bu ayrımı en baştan reddetmek olabilir. Mademki cumhurbaşkanı her seçimde sağ-sol sembolizmi üzerinden kendi desteğini devşiriyor, muhalefetin yapması gereken de ülke seçmenini ikiye ayırdığı varsayılan afaki bu sınırı enine kesen ve söz konusu ayrımı anlamsızlaştıran bir siyasi yaklaşımı ileri sürmek olmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Normal şartlarda bunu yapabilmek elbette kolay değil. Çünkü yeni bir söylemi toplumsallaştırmak ve sol-sağ ayrımının yerine geçecek alternatif siyasi kimlikler tesis edebilmek zaman alacaktır. Ancak Türk siyasetinin lider odaklı işleyişi muhalefete burada bir avantaj sağlıyor. Seçmenlerin siyasi aidiyetleri söylemden çok lidere bağlılık üzerinden kurulduğu için, yepyeni bir siyasi anlatının topluma nüfuz etmesini beklemek yerine Erdoğan’ın yaslandığı sol-sağ sembolizmini şahsında anlamsızlaştıran bir lideri öne çıkartmak muhalefet için başarıya giden kestirme bir yol olabilir. Nitekim İmamoğlu’nu özel kılan niteliklerden birisi tam da böyle bir isim olmasıydı. AKP iktidarının geleneksel siyasi kutuplaştırma ezberleri İmamoğlu üzerinde sakil duruyor, seçmen gözünde ikna edici olamıyordu. Ekrem başkanın AKP karşısında tekrar tekrar kazandığı seçimlerin sırrını biraz da burada görmek gerek. Ancak İmamoğlu’nun siyaset yapmasının engellendiği bir ortamda öne çıkan Özel figürünü aynı paralelde değerlendirmek mümkün değil. Zira CHP genel başkanı parti içinde ve tabanda çok sevilmesine karşın, iktidarın alışık olduğu, iyi tanıdığı bir siyasetçi tipi. 19 Mart’tan bu yana geçen süre Özel’in muhafazakâr tabana ulaşma konusunda İmamoğlu kadar mahir olmadığını ortaya koyuyor. Bu durumda ana muhalefet partisinin ihtiyacı İmamoğlu’nun yerini doldurabilecek, sol-sağ ayrımını salt personası ile işlevsizleştiren bir alternatif adayı öne çıkarmak ve iktidar seçmenine onun aracılığı ile seslenmek olmalı.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-2-1775763301.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ana muhalefet erken seçimi değil, seçimlere hazırlanmayı vurgulamalıdır</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ana-muhalefet-erken-secimi-degil-secimlere-hazirlanmayi-vurgulamalidir-13044</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ana-muhalefet-erken-secimi-degil-secimlere-hazirlanmayi-vurgulamalidir-13044</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye'de siyaset, parlamenter sistemin eski alışkanlıklarıyla yeni başkanlık sisteminin kuralları arasında sıkışmış durumda. Ana muhalefet lideri 1979 model ara seçim restleriyle iktidarı köşeye sıkıştırmayı umarken, iktidar partisi tüm kontrolü elinde tutuyor. Meydanları doldurmak önemli; ancak seçmenin sadece emeklilerden oluşmadığını hatırlayıp tek kişilik bir şov yerine inandırıcı bir 'kadro' hareketi kurmak, sandığı zorlamaktan çok daha acil bir ihtiyaç.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ana muhalefet partisi liderimiz iktidar partisini seçime zorlamak için büyük bir uğraş veriyor. Liderin değerlendirmesine göre, seçmen tercihinde son seçimlerden sonra ciddi değişmeler meydana gelmiştir. Bu gelişme karşısında seçimlerin yenilenmesi son derecede tabiidir. Hatta, ana muhalefet lideri inandırıcılığını güçlendirmek için şayet seçimlerde iktidar partisini en az on puan geride bırakmazsa parti başkanlığından ve siyasetten çekileceğini bile ifade etmiştir. Gelgelelim hem cumhurbaşkanı hem de partisinin genel başkanı sıfatlarını taşıyan Recep Tayyip Erdoğan, seçimlerin zamanında yapılacağını ileri sürmekte, ana muhalefetin hevesini kursağında bırakır gözükmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hemen belirtelim, seçimlerin belirli aralıklarla yapılması zorunlu olmakla birlikte, iktidar partisinin işine gelen dönemlerde yapılması genellikle parlamenter sistemlerde rastlanan bir olgudur, başkanlık ve yarı başkanlık sistemlerinde pek görülen bir olgu değildir. Nitekim, Amerika’da anayasanın yürürlüğe girmesinden itibaren seçimler hep aynı tarihte yapılmış, işler pek iyi gitmese de, kimse başkanın dört yıllık dönemini tamamlamadan görevden ayrılmasını beklememiştir.&nbsp; Başkanın değişmeyeceği ve görevde kalmasının da parlamento aritmetiğine bağlı olmaması, temsilci seçimlerinin de sabit aralıklarla yapılmasını kolaylaştırmıştır. Yarı başkanlık sisteminin egemen olduğu günümüz Fransa’sına baktığımız zaman da, başkanın süresini doldurmayı beklediğini, başkanlık seçimini erkene almak için herhangi bir girişimde bulunmadığını görebiliyorsunuz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Seçim tarihleriyle oynamak açısından anayasamızda bazı tuhaf hükümlerin bulunduğunu teslim etmemiz gerekiyor. &nbsp;Artık tüm toplumun da bildiği gibi, şayet parlamento seçimleri bir yıl veya daha uzun bir süre erkene almaya karar verirse, en fazla iki dönem hizmet vermesi öngörülen cumhurbaşkanı süresini doldurmamış telakki edildiğinden, bir dönem daha aday olabilmektedir. Birçok gözlemci, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir dönem daha görevde kalmak istediğini, mevcut anayasanın sınırları çerçevesinde kalınacak olursa, bunun tek yolunun da seçimlerin parlamento kararıyla erkene alınması olduğunu hatırlattıktan sonra, Cumhurbaşkanının tekrar aday olmak istediğini ve dolayısıyla seçimleri erken almak isteyeceğini ileri sürmektedir. O zaman, böyle bir kararın alınacağı neden şimdiden açıklanmak istenmemektedir diye sorulacak olursa, cevap hazırdır. Seçim kararı bir sürpriz olacak, özellikle muhalefetin seçim düşünmediği bir dönemde aniden verilecektir. Bazı gözlemciler ise, seçimlerin zamanında yapılacağını, cumhurbaşkanının ise oğlunu göreve hazırladığını iddia etmektedirler. Neden açıklama yapılmıyor derseniz, bunun da yanıtlanması pek zor değildir. Şimdiden parti içinde bir adaylık müsabakasının başlaması istenmemekte, hatta çıkabilecek başka adayların önünü kesmek için zaman kazanılmakta, bu arada müstakbel adayın kamuoyu tarafından daha yakından tanınması için fırsatlar yaratılmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasamızdaki tuhaflıklar, ele aldığımız erken seçim kararı verilmesi ile de bitmiyor. Başka alanlarda istifa tek taraflı bir tasarruf olmasına rağmen, bir milletvekilinin o sıfatı terk etmesi için parlamentodan izin istemesi gerekiyor. Parlamento izin vermeyebilir. Şimdiye kadar, bu izin sisteminin kullanıldığı alan, parlamentodan izin almadan oturumlara katılmayı aksatan ve peş peşe oturumlara gelmeyen üyelerin üyelikten çıkarılması ile ilgiliydi. Ben devamsızlık dolayısıyla üyeliğini kaybeden herhangi bir milletvekili hatırlamıyorum. Belki de benim dikkatimden kaçmıştır. Ancak öyle anlaşılıyor ki, bu hükmün her zaman ve başka amaçlara hizmet edecek şekilde kullanılması da mümkündür. Nitekim, ana muhalefet liderimiz bir kısım milletvekilini istifa ettirerek erken seçimi bir zorunluluğa dönüştürmeyi düşünürken, parlamentonun bir kısım milletvekilinin istifasını kabul etmeyeceğini, böylelikle erken seçim yapılması için gerekli sayıya ulaşılmasını engellerken, muhalefet partisini de sayısal bir zaafa uğratabileceğini aklına getirmemiştir. Hatırlamakta zorluk çekenler için hatırlatayım, anayasamıza göre genel seçimden otuz ay geçtikten sonra ve bir defaya mahsus olarak ara seçim yapılır, ancak boşalan milletvekili sayısı üye tam sayısının yüzde beşini (otuz kişi oluyor) geçerse, yeni bir ara seçim yapmak zorunlu olur. Ancak, genel seçimlere bir yıl kalması durumunda ara seçim yapılmaz. Bu durumda ara seçim yapılarak boş üyeliklerin doldurulacağı anlaşılıyor ama istifa yoluyla istenildiği kadar boş üyelik yaratılamayacağı ve böylece sonuçları genelleştirilecek nitelikte bir ara seçime de izin verilemeyeceği belli oluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman sormak gerekiyor, üyeleri istifa ettirerek erken bir ara seçime gitmek ve böylece iktidarın desteği kalmadığını göstermek hangi geçmiş olaylara istinaden liderimizin aklına geldi. Parlamenter tarihimiz oldukça zengin olduğu için, belki örnek sayısı birden fazladır ama benin aklıma gelen 14 Ekim 1979 tarihinde Ecevit hükümetinin yaptığı ve beş milletvekilinin (Konya, Manisa, Edirne, Muğla, Aydın) seçilmesini öngören ara seçimlerdir. Bu seçimlerde Adalet Partisi kullanılan oyların %54’ünü almış, münhal bulunan beş milletvekilliğinin hepsini kazanmıştır. Başında Ecevit’in bulunduğu CHP’nin aldığı oy oranı ise % 29’dur. Parti herhangi bir ilde milletvekilliği kazanamamış ve oylara bakılacak olursa, ağır bir seçim yenilgisi almıştır. Böyle bir sonuç karşısında, Başbakan Bülent Ecevit partisine seçmenin güveni kalmadığını kabul ederek, istifa yolunu seçmiştir. Fakat bir hususun dikkatinizden kaçmadığını ümit ederim. O dönemde Türkiye’de yürürlükte olan sistem parlamenter sistemdir ve bu sistemde hükümetin parlamentonun desteğini alarak görevde kalması öngörülmektedir. Buna karşılık şu anda yürürlükte olan başkanlık sisteminde yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı başı ve sonu belli bir dönem için seçilmekte, görevde bulunduğu süre içinde seçmenin desteğini ne oranda sahip olup olmadığına ise bakılmamaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama, yukarda da belirttiğim gibi, bizim anayasamız tuhaflıklar bakımından zengindir. Geçmişte parlamentonun göreve atadığı cumhurbaşkanının partisi olsa bile, o partiyle tüm bağlarını koparması gerekiyordu.&nbsp; Mevcut uygulamada cumhurbaşkanının aynı zamanda partisinin de başkanı olması mümkün. Ülkemiz uygulamasında parti başkanlığı sembolik bir görev değil, başkandan partiyle ilgili her konuda karar vermesi bekleniyor ki, bunlar arasında ön seçim yapılmaması durumunda kimin milletvekili olacağı dahi var. Böyle bir durumda cumhurbaşkanının aynı zamanda parti başkanı olarak parlamentoyu etkisizleştirmesi, tamamen kendi sözünü dinleyen bir örgüte dönüştürmesi çok kolay. Karşımızda, yürütmeyi denetleyen bir heyet yerine destekleyen bir örgüt bulmamız söz konusu. Bildiğiniz gibi, iktidar partisi, kendisine mensup olan milletvekillerine üç dönemden fazla hizmet vermemeleri kuralını getirdi. Sakın ola ki, aman ne güzel, böylece hızlı dönüşüm sağlandı ve hizmet vermek için herkesin önü açıldı demeyesiniz. Parti başkanı bu kurala tabi değil. Kuralı uygulayarak cumhurbaşkanı, kendisinden bağımsız olarak seçilebilecek, başka bir ifade ile, bağımsız siyasi desteği olan herkesi eledi, geriye sadece onun desteği sayesinde göreve gelebilecek ve devam edebilecek daha zayıf bir kadro kaldı. Bu kadro eğer Cumhurbaşkanını desteklemezse, yeniden seçilme şansına veya seçilmezse geliri tatmin edici bir kamu görevine atanamayacağının bilincinde. Dolayısıyla kendilerini Cumhurbaşkanı’nın sözünü dinlemekle mükellef addediyorlar. Bunun tezahürlerine hepimiz her gün şahit oluyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ana muhalefet liderimizin bazı milletvekillerini istifa ettirerek erken seçimleri zorlama planı sanıyorum iyi tasarlanmadan kamuoyuna açıklandı. Yoksa, parlamentonun bir kısım milletvekilinin istifa etmesini kabullenmeyeceğini hesaplamak mümkündü. Görünen o ki, sssssseçimin ne zaman yapılacağına parlamento değil, cumhurbaşkanı karar verecek. Şayet bu kararı parlamentonun desteğini gerektiriyorsa, o destek zaten hazır. Cumhurbaşkanından sadece bir işaret bekliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben ana muhalefet lideri olsam, partimi seçimlere daha da iyi hazırlamaya çalışırdım. Yapılan anketler, bir kısım seçmenin şu veya bu sebepten ana muhalefet partisini güvenilir bulmadığını gösteriyor. Bunlar kimler, neden böyle düşünüyorlar, anlamak lazım. Meydan mitingleri şüphesiz çok önemli, muhalefet liderimiz her hafta birden fazla yerde kalabalıkları topluyor. Bu takdire şayan. Ancak, seçmenin sadece emeklilerden oluşmadığı hususu sanki biraz ihmal ediliyor. Sonra parti lideri yanında partililerin de bu siyasi mücadelenin bir parçası olduklarının daha net şekilde anlaşılması gerekiyor. Seçmen kadro hareketlerini salt lidere inhisar eden hareketlerden daha inandırıcı bulabilir. İsterseniz devam etmeyeyim. Anlatmaya çalıştığım, seçimi bir an önce yapmak yerine seçimlere her yönden daha iyi hazırlanmanın gereği. Ana muhalefetten benim beklediğim bu derken, sanıyorum benim dışındaki birçok kişinin de düşüncesini dile getiriyorum. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ana-muhalefet-erken-secimi-degil-secimlere-hazirlanmayi-vurgulamalidir-1775818770.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tanrı kimin mahallesinde?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tanri-kimin-mahallesinde-13043</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tanri-kimin-mahallesinde-13043</guid>
                <description><![CDATA[Bir toplumu kutuplaştırmanın en sinsi yolu, siyasi tartışmayı fikir ayrılığından çıkarıp doğrudan kimlik ve inanç düzlemine hapsetmektir. İktidar, meşruiyetini hukuktan değil de 'kutsaldan' devşirmeye başladığında, her türlü politik itiraz ahlaki bir sapkınlık, muhalefet ise milli değerlere bir saldırı olarak kodlanır. Düşüncenin yerini kimliğin, sorgunun yerini sadakatin aldığı bu düzende, hukuk bağırarak değil sessizce devreden çıkar. Dini referansların iktidar için nasıl görünmez ve kırılmaz bir kalkana dönüştüğünün anatomisi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üniversitede mimarlık eğitimimde bize ilk öğretilen şey şuydu: Bir yeri tasarlamadan önce onu anlamak zorundasın. Bu yüzden saha çalışmalarında sokak sokak dolaşır, insanlara adres sorar, yön tariflerini dinlerdik. Çünkü bir şehri anlamanın en yalın yolu, insanların onu nasıl tarif ettiğini duymaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Buradan "cognitive map" yani "bilişsel harita" kavramı çıkar. Bilişsel harita, kentin fiziksel planı değil, insanların zihinlerinde taşıdıkları şehir imgesidir. "Şu caminin arkasında", "şu kilisenin yanında" gibi tarifler, kentin gerçek organizasyonunun çoğu zaman planlardan değil, bu kolektif algıdan kurulduğunu gösterir. Bir yerin sosyolojisini anlamadan tasarım yaparsanız, ortaya çıkan mekân kullanıcıları tarafından benimsenmez. Daha ileri gidelim: İçinde yaşayanları yavaş yavaş dışlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çanakkale'de bir saha çalışması sırasında bunun somut örneğine rastladım. Surp Kevork Ermeni Kilisesi ile Tifli Camii'nin yan yana durduğu sokakta, aynı adresi iki farklı topluluktan sorduk. Roman mahalle sakinleri kiliseyi referans verirken, diğerleri camiyi. Oysa iki yapı neredeyse bitişikti. Fiziksel olarak tek bir mekân vardı; zihinsel olarak iki ayrı harita.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama şunu da merak ettim: O kalabalık içinde, bir Roman sakinin "Tifli Camii'nin yanından dön" dediği bir an oldu mu? Bunu hatırlamıyorum. Belki de fark etmedim. Fakat bu da kendi başına bir şey söylüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Durkheim'ın <em>Dini Hayatın İlkel Biçimleri</em>'nde anlattığı tam budur: Kutsal nesneler sadece inanç nesneleri değil, toplumsal hayatı organize eden merkezlerdir. İnsanlar totemi referans alarak inançlarını değil, birbirlerine olan bağlılıklarını yeniden üretirler. Yön tarifi de böyle işler. "Surp Kevork'un arkasından dön" demek, o kiliseyi zihinsel evrenin merkezi ilan etmektir. Fiziksel mekân ortaktır; sembolik mekân değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Türkiye'de din-siyaset ilişkisi tartışıldığında konu çoğunlukla anayasa ya da seçim söylemleri üzerinden ele alınır. Ama bu ilişki çok daha önce, çok daha sessiz bir yerde kurulur: mahallede, sokakta, yön tariflerinde.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kutsal yapılar belirli bir noktada ibadet mekânı olmaktan çıkar ve bir grubun kamusal görünürlüğünün sembolüne dönüşür. Bu dönüşüm her zaman siyasi bir niyet taşımaz; ama sonuçları siyasidir. Hangi yapının hangi topluluk için merkez olduğu, o topluluğun o şehirde — ve nihayetinde o ülkede — ne kadar var olduğuna dair sessiz bir ilandır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama bu sessiz ilan zamanla sessiz kalmaz. İktidar dini sembolleri yalnızca mekânda değil, söylemde de kullanmaya başladığında tablo köklü biçimde değişir. Meşruiyet artık hukuktan değil, kutsaldan devşirilir. "Milli ve manevi değerler" soyut bir erdem olmaktan çıkar, somut bir siyasi çerçeveye dönüşür. Bu çerçeveye itiraz etmek değerlere saldırı olarak yansıtılır. Bir siyasi pozisyon, otomatik olarak ahlaki bir sapkınlığa çevrilir. Düşüncenin yerini kimlik alır. Sorgunun yerini sadakat.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada toplumsal kutuplaşma artık fikir ayrılığından beslenmez; kim olduğundan beslenir. Hangi sembolü taşıdığından, hangi merkez etrafında yön bulduğundan. Ve bu kutuplaşma derinleştikçe siyasi dilin içindeki dini referanslar da yoğunlaşır, çünkü işe yarar. Kitleyi bir arada tutar, muhalefetin zeminini yumuşatır, iktidarın sınırlarını görünmez kılar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hukuk tam da burada kaybolmaya başlar. Sessizce. Çünkü dini söylemle örülmüş bir siyasi dil, eleştiriyi hem ahlaki hem toplumsal olarak maliyetli kılar. Yargı bağımsızlığını yitirdiğinde, basın susturulduğunda, muhalefet "düşmanlık" olarak tanımlandığında — bunlar ayrı ayrı tartışılır. Oysa hepsinin altında aynı zemin vardır: Meşruiyetini hukuktan değil, kutsaldan alan bir iktidar anlayışı. Ve bu iktidarın en sinsi yanı şudur: Kendini savunmak zorunda kalmaz. Çünkü ona itiraz etmek, inanca itiraz etmekle özdeşleştirilmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zincir görünmez olunca kırılmaz. Çünkü zaten hissedilmez.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O Çanakkale sokağında iki yapı vardı; ama iki ayrı gerçeklik. Türkiye'nin meselesi de belki budur: Aynı ülkeyi paylaşan ama farklı sembollerle düşünen, farklı merkezler etrafında yön bulan topluluklar. Ve hepsini kapsayan ortak zemin olması gereken hukuk; giderek yalnızca birinin dilini konuşur hale geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çözüm bu merkezleri ortadan kaldırmak değil; birbirinin haritasını görebilmekte yatıyor. Ama bunun için ortak bir zemin şart. O zemin hukuktur. Hukuk kutsalın gölgesinde kaldığında herkesin haritası karanlığa gömülür. Yalnızca muhalefetinki değil, iktidarınki de.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 10 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/tanri-kimin-mahallesinde-1775818974.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ara seçimler üzerine...</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secimler-uzerine-13042</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secimler-uzerine-13042</guid>
                <description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın ara seçim ve erken seçim kapısını kapatmasının ardından başlayan tartışmalar, medyadaki bilgi kirliliğiyle anayasal bir dezenformasyona dönüşmüş durumda. Anayasa'nın açık hükümlerine bakma gereği duymayan 'araştırmacı gazeteciler', ara seçim için Meclis'in illaki yüzde 5'inin boşalması gerektiği ezberini siyasi bir kalkan olarak kullanıyor. Oysa erken seçim iktidar ve muhalefetin uzlaşısını gerektiren siyasi bir tercihken; ara seçim, her seçim döneminde en az bir kez yapılması Anayasa (m.78) tarafından emredilen kesin bir hukuki zorunluluktur. Yüzde 5 şartı ise bir önkoşul değil, sadece normalde 30 ay olan bekleme süresini ortadan kaldıran istisnai bir hızlandırıcıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ana muhalefet partisi liderinin ara seçim talebinde bulunması üzerine Cumhurbaşkanı Erdoğan gündemlerinde ara seçim ya da erken seçim bulunmadığını söyledi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Erken seçimle ilgili açıklamaya diyecek şey yok, çünkü Anayasa genel seçimlerin seçim kanununda öngörülen tarihten önce yapılmasını Cumhurbaşkanının kararına ya da TBMM üye tamsayısının 3/5 çoğunluğunun kararına bağlamıştır (m. 116).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu sayı 360’tır ve 360 sayısı ne iktidar grubu tarafından ne de muhalefet grupları tarafından tek başına bulunamamaktadır; erken seçim kararı almak için iktidar ve muhalefet arasında bir uzlaşma zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu durumda iktidar erken seçim istemediği takdirde erken seçim kararı alınamaz; iktidar erken seçim istediğinde ise muhalefetle uzlaşması gerekir; aksi takdirde erken seçim yapılamaz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Buraya kadar hukuksal bir sorun yok; buradaki siyasal sorun ise bu yazının konusu değil.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Hukuksal sorun ara seçime ilişkin açıklamayla ilgili.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Geçen akşam, iktidara yandaş bir kanalda konunun tartışıldığını gördüm.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">İstediklerinde her konuyu didik didik araştıran büyük “araştırmacı gazeteciler” Anayasa’ya bakma gereği duymadan şu saptamayı yapıyorlardı:</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<strong><em>Ara seçime gitmek için TBMM üye tamsayısının %5’inin boşalması gerekir ve % 5’lik boşalma olmadığına göre ara seçime gidilemez. CHP önce TBMM üye tamsayısının %5’in boşalmasını sağlamak için 22 milletvekilini istifa ettirsin; istifa kararları TBMM tarafından kabul edilsin. Arkasından TBMM ara seçim kararı alırsa ara seçim yapılır</em></strong>.”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu açıklamaları sorgusuz sualsiz kabul eden “<strong>araştırmacı basın mensupları</strong>” için durum gerçekten çok vahimdi: birinci olasılıkta bu arkadaşlar Anayasayı bilmiyorlar, ikinci olasılıkta Anayasayı biliyorlar ama iktidarın söylemini desteklemek için Anayasa hükümlerini görmezden geliyorlar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Her iki sonuç da ülkemizdeki “basın özgürlüğü” ve “hukuk devleti” ilkeleri açısından endişe vericidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu yorumun dayanaktan yoksun olduğunu göstermek için öncelikle demokratik sistemlerde ara seçime neden yer verildiğine bakmak ve ardından Anayasa’daki hükümleri incelemek gerekir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><em><span style="color:#333333">1. Anayasa neden ara seçime gerek görmüştür?</span></em></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasalarda ara seçimlere yer verilmesinin çeşitli nedenleri bulunmaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">İlk olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçim, temsili demokrasilerde, seçmen ile temsili organ arasındaki bağı güncelleyen bir araçtır: Belli bir bölgenin temsilci sayısında azalma meydana gelmiş olması hem o bölgenin daha az temsil edilmesi sonucunu doğurur, hem de toplam temsilci sayısı öngörülenin altına düştüğü için temsil ilkesi zedelenmiş olur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">İkinci olarak</span></em><span style="color:#333333"> siyasal parti gruplarının üyelerinde meydana gelen azalmalar, siyasal güç dengesini değiştirmiş olabilir. Özellikle bir siyasal partinin çeşitli nedenlerle çok sayıda üyesini kaybetmiş olması halinde güç dengesi toplumdaki siyasal güç dengesini yansıtmaktan uzak hale gelmiş olabilir; iktidardaki siyasal parti, aslında yeterli siyasal desteğe sahip olmamasına rağmen, iktidarı elinde tutmaya devam edebilir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Örneğin 14 Ekim 1979'da Konya, Manisa, Edirne, Muğla, Aydın'da 5 milletvekilliği için yapılan ara seçimden sonra 42. hükümet düşmüş ve 43. hükümet kurulmuştur: Ara seçim sonuçlarına göre 5 milletvekilliği de AP tarafından kazanılmış ve bu seçim zaferinden sonra CHP hükümeti düşmüş AP hükümeti kurulmuştur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Sözkonusu dönemde ara seçim olmasaydı, hükümet değişikliğinin gerçekleşmesi çok zordu. Dolayısıyla ara seçimler bu tür seçmen-temsilci ilişkisini ve siyasal güç dengesini güncellemeleri açısından önemlidir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">Üçüncü olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçimler iktidara ve muhalefete kendileri hakkında toplumun ne düşündüğü hakkında anketlerden daha sağlam bilgiler vermekte ve gelecek seçimlere yönelik hazırlık yapmalarına olanak tanımaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">Dördüncü olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçimler, siyasal partilerin Meclisteki güçlerini de güncelleyerek Meclis çalışmalarına katılmalarını gerçek güçleriyle orantılı hale getirmektedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><em><span style="color:#333333">Beşinci olarak</span></em><span style="color:#333333"> ara seçimler özellikle iktidar partilerine güven tazeleme ve projelerine toplumsal destek bulma işlevi görebilir: Örneğin anayasa değişikliği yapmak isteyen ve yeterli çoğunluğa ulaşamayan bir siyasal iktidar, ara seçimler yoluyla bu çoğunluğu sağlama ve anayasayı değiştirme yoluna gidebilir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu önemleri nedeniyle ve 1982 Anayasası öncesinde 1951, 1966, 1968, 1975, 1979 yıllarında ara seçimler yapıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Sadece bu sonuca bakarak bile 1961 Anayasası döneminin ülkemizde sonraki dönemlere göre daha demokratik bir dönem olduğu söylenebilir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">1982 Anayasası’nın yürürlüğünden sonra AKP iktidarına kadar geçen dönemde tek bir ara seçim yapıldı: 17. yasama döneminde, 11 milletvekilliği için 28 Eylül 1986'de yapılan ara seçimlerde 10 milletvekilliği ANAP ve DYP arasında paylaşıldı ve bir üyeliği SHP aldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu seçimlerden sonra ara seçimler iktidarların korkulu rüyası haline geldi; iktidarlar ara seçimlerde başarısız olurlarsa iktidarı kaybedebileceklerini düşünerek ara seçim yapmak istemediler.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ancak 1990’lı yıllarda Anayasa hükümleri halen bağlayıcıydı ve ara seçim yapmamak için 1991 ve 1995 erken seçimlerine gidildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Daha açık söyleyeyim: Hem 1991’de hem de 1995’te siyasal iktidarlar ara seçim yapmanın Anayasa gereği olduğunu biliyorlardı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu iktidarlar Anayasa hükmünü çiğnememek için erken seçim kararı aldılar ve genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamayacağından, ara seçim yapma gereğini ortadan kaldırdılar.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Mevcut siyasal iktidar döneminde ise bir istisna hariç olmak üzere ara seçim hiç yapılmadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu istisna da o dönemde milletvekili olmayan Erdoğan’a milletvekilliği yolunu açmak için yapılan Anayasa değişikliği sonunda gerçekleştirilen ara seçimdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Daha açık söylemek gerekirse, AKP döneminde yapılan bir tek ara seçim oldu ve bu ara seçim formülüyle Erdoğan milletvekili seçilebildi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Hatırlayalım: O dönemde AKP genel başkanı Erdoğan siyasi yasak dolayısıyla milletvekili adayı olamadı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Mecliste çoğunluğa sahip bir parti genel başkanının milletvekili olamaması kamu vicdanında rahatsızlık yarattı ve siyasal partiler bu sorunu çözmek için bir anayasa değişikliği yapma konusunda uzlaştı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Değişiklikle bir ilin seçilmiş milletvekilinin kalmaması halinde YSK o il ya da seçim çevresinde ara seçim yapmakla yükümlü kılındı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Uzlaşmayla yapılan Anayasa değişikliğinin ardından </span><span style="color:black">YSK, 02.11.2002 tarihli 978 sayılı Kararıyla çeşitli usulsüzlükleri gerekçe göstererek Siirt İli seçimlerini iptal etti ve bu ildeki seçimlerin 09.02.2003 tarihinde yapılmasını kararlaştırdı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Özetle AKP döneminde yapılan tek ara seçim bu her yönüyle “özel” olan ara seçimdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bundan sonra herhangi bir ara seçim yapılmadığı gibi ara seçim yapılmasını zorunlu kılan Anayasa maddesi de eylemli olarak yürürlükten kaldırıldı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Neden mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Anayasa hükümleri uygulandığında her seçim döneminde en az bir defa ara seçim yapılması zorunludur; muhterem “araştırmacı gazetecilerimizin” iddia ettiği gibi her zaman %5 boşalmaya ihtiyaç yoktur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:black">2. Ara seçim konusunda Anayasa’nın ilgili hükümleri nelerdir?</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa ölüm, istifa, üyeliğin düşürülmesi gibi nedenlerle boşalan milletvekillikleri için ara seçim yapılmasını zorunlu kılmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa’ya göre Meclis erken seçime gitmek zorunda değildir: Meclis seçimlerin yenilenmesine karar vermediği takdirde, Seçim Kanununda belirlenen tarihte seçime gider.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Erken seçim kararı siyasi bir karardır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ama ara seçim öyle değil; her seçim döneminde Anayasa gereği bir kez ara seçim yapmak hukuksal açıdan zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ancak Anayasa koyucu çeşitli olasılıkları gözeterek ara seçimin zamanı konusunda seçenekli bir düzenleme yapmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white">&nbsp;<span style="color:#333333">1982 Anayasasının ilk halinde Meclisin ara seçimleri şöyle düzenlenmişti:</span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:15px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde boşalma olması halinde, ara seçime gidilir. Ara seçim, her seçim döneminde <strong><u>bir defa yapılır</u></strong> ve genel seçimden otuz ay geçmedikçe ara seçime gidilemez. Ancak, boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini bulduğu hallerde, ara seçimlerinin üç ay içinde yapılmasına karar verilir./Genel seçimlere bir yıl kala, ara seçimi yapılamaz.</em>”</span> <span style="color:#333333">(m. 78/3-4)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu maddede Erdoğan’ın milletvekili seçilmesini sağlamak amacıyla 27/12/2002 tarihli ve 4777 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle şöyle bir <em>ara seçim</em> durumu tanımlandı:</span></span></span></span></p>

<p style="margin-left:15px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<em>Yukarıda yazılı hallerden ayrı olarak, bir ilin veya seçim çevresinin, TBMM'de üyesinin kalmaması halinde, boşalmayı takip eden doksan günden sonraki ilk Pazar günü ara seçim yapılır</em>.... “</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu maddenin açılımından 3 ara seçim tipi çıkar:</span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/Resim1(2).jpg" style="height:346px; width:800px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#333333">1.&nbsp;Ara seçimler, kural olarak, genel seçimlerden 30 ay (2,5 yıl) geçtikten sonra yapılır ve genel seçimlere 12 ay (1 yıl) kala ara seçim yapılamaz.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">30. ay ile 48. Ay arasında kalan 1,5 yıllık döneme doktrinde <strong><em>ara seçim dönemi</em></strong> denir. (Türkiye şu anda Anayasa gereği ara seçim dönemindedir.)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa<em>, “ara seçim her seçim döneminde <strong><u>bir defa yapılır”</u></strong></em>, demekle ara seçimi zorunlu kılmış ve herhangi bir organın takdirine bırakmamıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">30. aydan sonra tek bir üyelik bile boşalsa ara seçim yapmak zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa koyucu 30. aydan sonra yapılacak ara seçimin zamanı konusunda TBMM’ye takdir yetkisi vermiştir: TBMM 30. ay ile 48. ay arasındaki bir tarihi seçme konusunda 18 aylık bir takdir yetkisine sahiptir; ama bu yetki TBMM’nin ara seçim kararı almama yetkisine de sahip olduğu anlamına gelmez. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><strong><span style="color:#333333">2.&nbsp;Anayasa TBMM’nin boşalan üye sayısının %5’i bulması halinde, ara seçimler için 30 ay beklenmesini gerekli görmemiş ve 3 ay içinde acilen ara seçim kararı alınmasını zorunlu kılmıştır.</span></strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu yüzden TBMM üye tamsayısının % 5’inin boşalması halinde, iki buçuk yılı beklemeye gerek yoktur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu durumda süre koşulu aranmaksızın, %5’ lik boşalmanın gerçekleştiği tarihten itibaren üç ay içinde <strong><em>acilen</em></strong> ara seçim kararı alınması zorunludur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">TBMM üye tamsayısı %5 boşaldığı halde ara seçim kararı alınmazsa TBMM Anayasa ile kendisine verilen görevi yapmamış olur.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: <strong><em>Üye tamsayısının %5 boşalması ara seçimin önkoşulu değildir; %5 lik boşalma, sadece 30. aydan sonra yapılması gereken ara seçimlerin daha erken bir tarihte yapılmasına neden olur</em></strong>.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Eğer Anayasa koyucu sadece TBMM üye tamsayısının %5’inin boşaldığı hallerde ara seçim yapılmasını isteseydi, yukarıda aktarılan madde yerine şu hükmü koyardı: </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">“<em>Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeliklerinde %5 boşalma olması halinde üç ay içinde yapılmasına karar verilir ve genel seçimlere bir yıl kala, ara seçimi yapılamaz.</em>”</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Oysa Anayasa koyucu “<em>Ancak, boşalan üyeliklerin sayısı, üye tamsayısının yüzde beşini <strong><u>bulduğu hallerde</u></strong>, ara seçimlerinin üç ay içinde yapılmasına karar verilir.” </em>diyerek yüzde beşlik eksilmeyi ara seçimin üç ay içinde yapılmasının koşulu haline getirmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333"><strong>3.</strong>&nbsp;<strong>İl veya seçim çevresinin boşaldığı hallerde TBMM’nin bir karar almasına gerek görülmemiş ve seçim takvimi doğrudan Anayasa tarafından başlatılmıştır.</strong></span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu durumda YSK boşalma tarihinden sonra ara seçim çalışmalarını başlatmak ve boşalmadan sonraki 90. günden sonraki ilk Pazar gününde ara seçimi yaptırmak yükümlüğündedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">İl ya da seçim çevresinin boşalması istisnai bir durumdur ve bugüne kadar bir kez yapay olarak gerçekleştirilmiştir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasanın bu düzenlemelerine yakından bakıldığında üç ayrı ara seçim tipinin düzenlendiği görülür.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Bu düzenlemelerin kendi içinde bir mantığı bulunmaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa yapıcı, hem seçmenle temsilci organ arasındaki bağı güncel tutmaya çalışmış, hem de sık yapılacak seçimlerle siyasal sistemin istikrarının zedelenmesini önlemeye gayret etmiş ve bu iki durum arasında denge kurmaya çalışmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Çok sık seçim yapılmaması için</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">1. Ara seçim yapılması için 30 aylık sürenin beklenmesi zorunlu kılınmış,</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">2. Bir seçim döneminde ara seçime sadece bir kez izin verilmiş</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">3. Genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılması yasaklanmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Temsil açığı oluşmaması için</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">1. Üye tamsayısındaki boşalma belirli bir oranı (%5) aştığında acilen ara seçim yapılması zorunlu kılınmış</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">2. Bir il ya da seçim çevresi boşaldığında il ya da seçim çevresinin temsilcisiz kalmaması için ara seçim otomatik olarak başlatılmış,</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">3. Her seçim dönemi içinde bir ara seçim zorunlu kılınmıştır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa’ya göre ara seçim yapılmamasının tek yolu, ilk dört yılda TBMM üye tamsayısında hiçbir üyeliğin boşalmamış olması halidir; genel seçimlere bir yıl kala ara seçim yapılamayacağından dördüncü yıldan sonra meydana gelecek eksilmeler nedeniyle ara seçime gidilemez.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Gerçekleşmesi bir hayli zor olan bu durum dışında her seçim döneminde bir ara seçim zorunludur. (İl ya da seçim çevresinin boşalması halinde birden fazla ara seçim yapılabilmesi ayrı bir tartışmanın konusudur.)</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasada sözü edilen ve yukarıda aktarılan her üç durumda da ara seçime gitmek kesinlikle zorunludur: İlk durumda ikibuçuk yıl dolduktan sonraki onsekiz ay içinde; ikinci durumda, üye tamsayısının boşalma oranının %5’i bulduğu hallerde bu tarihten sonraki üç ay içinde; üçüncü durumda, il ya da seçim çevresinin tüm milletvekillerinin boşaldığı tarihten sonra doksan günün dolduğu ilk Pazar günü ara seçime gitmek zorunludur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">İlk iki durumda Meclis tarafından ara seçim kararı (3 ya da 18 ay içinde) alınması gerekirken, son durumda herhangi bir karara gerek bulunmamaktadır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Hiç kuşkusuz bütün bu söylenenler Anayasa hükümlerinin <strong><u>hukuksal</u></strong> bir okumasına dayanır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#333333">Anayasa maddeleri gerekli olduğunda kullanılır ve gerektiğinde rafa kaldırılır diyecek olanlara hiç sözüm yok.</span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secimler-uzerine-1-1775678459.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Halk yönetimlerinin demokrasi ve otokrasi ile sınavı</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/halk-yonetimlerinin-demokrasi-ve-otokrasi-ile-sinavi-13041</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/halk-yonetimlerinin-demokrasi-ve-otokrasi-ile-sinavi-13041</guid>
                <description><![CDATA[Günümüz popülist liderlerinin "saf halk" tasavvuru ile demokratik çoğulculuk arasındaki varoluşsal savaş... Alfred Cuzán’ın "Siyasetin Beş Yasası" ışığında, tüm hükümetlerin aslında birer azınlık hükümeti olduğu gerçeğiyle yüzleşiyoruz. Referandumların demagogların elinde nasıl bir silaha dönüştüğünü ve gerçek halk yönetiminin neden sadece muhalefete saygı duyulan bir iklimde yeşerebileceğini tartışıyoruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bıraktığımız bu yılda dünya çok büyük ölçüde, devletlerin halk egemenliği ilkesine göre yönetilmesini kabul etmiş bulunuyor. Bu yeni bir olgu da değil, ama Jean Bodin’in 16. yüzyılda egemenliği doğal haklar ve özellikle mülkiyet hakkı ile bağdaştırarak uygulamak önerisinden ve liberalizme kapı açan bu yaklaşımından beri, devlet yönetiminde kim, neden ve nasıl egemen olmalıdır soruları tartışılmaya devam ediyor. Onun ölümünden sonraki iki yüzyıl içinde egemenlik hakkının Tanrı’dan ilahi güç alan Kral’da olmayıp, halkta olduğu iddiası hem siyasal felsefede güçlendi, hem Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız Devrimi’nden sonra kurulan cumhuriyetlerde genel kabul görmeye ve uygulanmaya başladı. Ancak halkın yönetiminin kapsamı veya şümulü için önem arz eden halk kimdir sorusu güncelliğini hiç kaybetmediği gibi, halk yönetimin hangi araçlar, mecralar ve yöntemler kullanılarak yapılacağı da sorgulanmaya devam etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Halk yönetimindeki “halk”ı tanımlamak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkın egemenliği ve yönetim hakkından bahsetmek için halkın kim veya kimlerden oluştuğuna karar vermek gereklidir. Bu konuda ilk yazılı anayasayı üreten Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nde halk, insan (<em>human being</em>) topluluğu olarak tanımlanırken, bunun hem doğal (biyolojik) hem hukuki kişileri içerdiği ifade olunmuştur. Ancak 1787’den 1860’ların sonuna kadar ABD yönetimleri Afrikalı köleleri, birkaç kuşaktır Amerika’da doğup büyümüş olsalar da “halk”tan veya onun siyasal uzantısı olan seçmenlerden kabul etmemiştir. Aynı uygulama Amerikan yerlileri, gençler ve kadınlar için de söz konusu olmuştur. İç Savaş (1865) sonrası bu uygulama sürerken Yüce Mahkeme’de görülen davalarda da Afrika kökenlilere eşit yurttaşlık ve seçmen olma hakkı tanınmadığı için ABD Congress’inde yapılan girişimlerle anayasa 14. kez değiştirilmiştir. ABD’nin hükümran olduğu topraklar üzerinde doğan kişilere vatandaşlık ve seçmen olma hakkının tanınması Congress’de yapılan yeni düzenleme ve onun Anayasa değişikliği olarak genel oyla kabulü sonunda 1860’ların sonunda gerçekleştirilmiştir. Ancak, tartışma bitmemiştir. Nitekim 1 Nisan 2026 günü, ABD tarihinde ilk kez bir ABD Başkanı olarak Donald J. Trump, Yüce Mahkeme’nin Anayasa’nın ünlü 14. değişiklik maddesinin yeniden görüşmelerine bizzat katılmış ve dinlemiştir. Ebeveynleri ABD vatandaşı olmayan bir kişinin ABD toprakları üzerinde doğması durumunda, ABD’nde geçerli olan (mer’i) vatandaşlık hukuku esasına (<em>jus soli</em>, doğumda toprak esasına dayanan vatandaşlık hakkına) göre otomatik olarak vatandaş olmasının mümkün olup olmayacağı Yüce Mahkeme tarafından günümüzde de bir inceleme ve tartışma konusu yapılmıştır. Başkan Trump İngilizce “<em>birthright</em>” denilen bu durumun değişmesini istemektedir; çünkü göçmen, sığınmacı veya kısa süreli turist çoçuklarının ileride vatandaşlık haklarını seçmen olarak kullandıklarında ABD aşırı sağına ve onun partisi olan Cumhuriyetçi Parti ve başkan adaylarına oy verme eğiliminde olmadıklarını düşünmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Görüldüğü gibi 250 yıl boyunca dahi halk, etnik aidiyet, vatandaşlık, seçmenlik gibi farklı kimlik ve statülerin ilişkisi sorunlu olmaya devam edebilmekte ve sürekli tartışma konusu üretmektedir.&nbsp; 19. yüzyıldan itibaren önce Rusya’da, bilahare ABD’nde ortaya çıkan popülist siyasal hareketler ise kendi halk tanımlarıyla bu sorunu daha da karmaşık hale getirmişlerdir. Popülist siyasal hereketler ve siyasetçilerine göre bir devletin tüm vatandaşları halkı oluşturmamaktadır. Halk sadece saf ve temiz, siyasal seçkinler tarafından kültürleri yozlaştırılamamış olan yurttaşlardan ibarettir. Bu konuda Werner J. Müller’in<a href="#_ftn1" name="_ftnref1" title="">[1]</a> aktardığına göre, anarşist Bakunin en köktenci (radikal) tanımı vermiştir: “… Halk denince benim aklıma burjuva uygarlığı tarafından kirletilmemiş olan ayak takımı ve hergeleler (<em>scounderels and dregs</em>) gelmektedir” demiştir. Sorunu daha farklı bir zorluğa iten temel bir tanım da halkın herhangi bir topluluk olmayıp kollektif bir içerikte olduğu vurgusudur. J. J. Rousseau tarafından önerilen halkın siyasallaşarak oluşturduğu milletin sahip olduğu “<em>volonte general</em>” (genel irade), ortak kollektif bir iradenin mevcut olduğu ve bu iradenin egemenliği ile yönetimin gerçek meşruluğa sahip olacağı savıdır. Sorun bu tür bir ortak kollektif iradenin mevcut olup olmadığı, eğer mevcutsa da bunun nasıl ifade olunabileceğidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Halk, millet ve iradesi ne anlama geliyor?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüz siyasetinde sık sık ifade olunan bu Rousseaucu milli irade kavramı bir ulusal seçmen kitlesini adeta tek bir kişiye indirgemektedir ki, bu yöntembilim açısından çok sıkıntılı bir varsayımdır. İrade bireye özgü bir nitelikte olan bir şey yapıp yapmamaya karar verebilme yetenği ve gücüne işaret eder. Seçmen olan bir kişinin iradesi olduğu varsayılır ve bunu da yaptığı tercih ile oy pusulasına yansıtabildiği kabul edilir. Sonra her seçmenin yaptığı tercihleri içeren oy pusulaları toplanır, adaylara ve/ya partilere verilen oylar sayı ve yüzde olarak hesaplanabilir. Ancak bu durum ortak kollektif bir iradeye mi işaret etmektedir? Yoksa ortak bir paylaşımı olmayan, tekil kararların çoğulculuğuna mı işaret etmektedir? Ortak kollektif irade demek, tüm seçmelerin topluca, kendiliğinden (spontan olarak) aynı tercihi yapmaları anlamını taşır. Bu durumda sandıklardan tek bir aday veya partiye verilmiş oylar çıkar ve seçmenlerin %100’ü özgür ve adil bir seçime eksiksiz katılır ve tek bir adaya veya partiye oy verirse, o zaman ortak bir iradeden bahsedilebilir. Bu durum sadece içinde hiçbir tercih içermeyen, tek bir aday veya partinin yarıştığı, çok partililiğin mevcut olmadığı, muhalefetin de bulunmadığı totaliter ülkelerde, bazen mümkün olmaktadır. Kuzey Kore’de Mart 2024’te yapılan son seçimlerde bu tür bir sonuç ortaya çıkmıştır. Ancak burada seçmenin ne kadar özgür iradesiyle davrandığı sorgulandığı gibi, bu seçimlerin demokratik bir yarış olmadığı da genel kabul görmektedir. Siyaset biliminde bu tür seçimlere plebisit adı verilmekte olup, bunlar özgür ve adil demokratik seçim olarak kabul görmemektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokrasilerde yapılan seçimlerde çoğulcu bir görüntü ortaya çıkar. Ortak kollektif iradenin oluşması da kamu politikalarına uyarlanması da zaten mümkün değildir. Bunu Joseph Schumpeter (1943) <em>Capitalism, Socialism, and Democracy</em> adlı kitabında bir örnekle göstermiştir. Örneğin, herkesin kabul edebileceği bir soru soralım: Hayatınızı sağlıklı olarak yaşamak için gerekli kamu politikalarının hayata geçirilmesini ister misiniz? Buna kim hayır diye yanıt verebilir; hasta, sakat veya yatalak olarak yaşamayı tercih eder? Ancak, bu durumda insanlara o zaman tütün ürünlerini kullanmanızı, alkol tüketmenizi yasaklayacağız, hastalıklardan korunmanız için çok sayıda aşı yapılmasını sağlayacağız, bazı organlarınızı belirli yaşlarda ameliyatla alacağız denildiğinde, bunları kabul eden oranın %100’ün (ortak kollektif iradeyi temsil eden oranının) çok altında kalacağını ileri sürmek için kâhin olmak gerekmeyecektir. Hukuken de milli irade kavramı bir anlam taşımamaktadır; çünkü zaten millet kavramı halktan öte bir milli - devletin kuruluşundan itibaren tüm vatandaşlarını ve gelecekteki tüm vatandaşlarını da kapsayan bir siyasal tasavvuru içeren bir içeriktedir. Ölmüş ve doğmamış kişiler oy kullanamayacağına göre “milli irade”nin, hukuken seçimlerde ortaya çıkma şansı da yoktur<a href="#_ftn2" name="_ftnref2" title="">[2]</a>.&nbsp; </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir demokratik seçimde iktidara gelen parti veya partiler seçmenin çoğunun oyunu almamışlardır. Bunun adeta bir siyasal bilim yasası olduğu Alfred Cuzan<a href="#_ftn3" name="_ftnref3" title="">[3]</a> tarafından ispatlanmış ve yayınlanmıştır. Demokratik seçimlerde katılma oranı pek çok pekişmiş demokraside %100’e yakın değildir. En fazla oy alan adaya veya partilere seçime katılanların yarısına yakını veya %50-55’i kadar oy verirler ki, bu oran tüm seçmenlerin yarısından azına takabül eder. Cuzan’ın önerdiği bilimsel yasaya göre demokrasilerde tüm hükümetler azınlık hükümetidir. Bunların denetimsiz, dengesiz olarak, etkili olmayan muhalefetle çalışmaları ve onlardan etkili hesap sorulamaması durumunda, aldıkları oy oranı, muhalefetten ne kadar daha çok olursa olsun, ortaya sadece bir azınlık sultası çıkarır. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk yönetimi için en fazla başvurulan düzenleme siyasal temsil ve seçim olmakla birlikte, bu süreçlerin kullanımında da bir çok sorun ortaya çıkabilmektedir. İlk kez halk tarafından doğrudan verilen genel oy örneği olan çağdaş referandum 1799 Fransız referandumudur. Bu referandum bir asker kökenli siyasetçi olan general Napolyon Bonaparte’ın Parlamento’yu es geçerek ve bilahare imparator olarak tek başına yönetimini meşru kılmak için halk oyunu kullanmasına vesile olan ilk adımı teşkil etmiştir. Referandumun demokrasi ile yönetimi değil, halkın oyuyla demokrasiyi yok ederek otokrasiyi yerleştirmek üzere kullanılmak için icad edildiğini görmekteyiz. Ancak, demokratik bir anayasa içinde ve demokrasinin siyasal katılma, temsil ve muhalefet süreç ve uygulamalarını zedelemeyecek biçimde, referandumlara yer verilirse, o zaman halkın kamu politikaları üzerindeki etkisini artıran ve doğrudan demokrasiye yakın bir uygulama olarak referandumlar kullanılabilir. Bu çerçevede olmayan referandumları İngiliz Başbakanları İşçi Partili Lord Atlee de, Muhafazakar Partili Lady Thatcher da demagog ve şarlatan siyasetçilerin elinde birer oyuncak ve otoriter uygulamalara imkan veren araç olarak tanımlamışlardır<a href="#_ftn4" name="_ftnref4" title="">[4]</a>. &nbsp;Dolayısıyla referandum önerildiğinde, ülkenin siyasal koşulları, önerenlerin gerekçeleri ve amaçları iyi anlaşılmak ve değerlendirilmek zorundadır; yoksa, her referandum önerisinde halk oyunu anlamlı ve demokratik olarak kullanıma açan bir keramet olduğunu düşünmek büyük bir hatadır ve otokrasiye giden en kestirme yollardan birisi olabileği unutulmamalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: Halk Yönetimi ve Demokrasi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkın oyuna başvurarak yönetmek her zaman demokrasi olarak yönetmek değildir. Dünyadaki hemen her ülke egemenliğini halka dayadığını iddia etmektedir; seçim de yapmaktadır, ama dünyamızda ancak 25 - 30 kadar sorunsuz demokrasi mevcuttur. Bugün dünyada yapılan seçimlerin çoğu ne adil ne de serbest (özgür iredeye dayalı) olmayan koşullarda yapılmaktadır. Muhalefete saygı duymak, onun etkili çalışmasını sağlamak için gerekli koşulları yaratmak, iktidardan etkili hesap sorulmasını sağlamak giderek zorlaşmakta ve demokrasiyle yönetimin koşulları tehdit altına girmektedir. Demokrasi ile yönetimde esas olan ve en büyük zorluğu oluşturan, siyasal partilerin ve adayların çoğulcu bir ortamda olabildiğince özgür bir biçimde seçmenlerin oyunu almak için yarışmaları sonrasında, seçmen tercihleriyle iktidar ve muhalefetin belirli bir süre için belli olması; bu süre zarfında da eşgüdüm ve işbirliği yaparak bir arada çalışmalarının temin edilebilmesidir. İktidar – muhalefet ilişkilerin düşmanlık, varoluşsal karşıtlık, ötekileştirme v.b. konuma gelmesi demokrasinin iyi yönetişiminin mümkün olmaması anlamına gelmektedir. Demokrasinin en önemli erdemlerinden olan iktidar ve muhalefetin sık sık munavebesi (<em>alternation</em>), uzun süreli iktidar veya muhalefetin mevcut olmamasıdır. Demokrasi halk yönetimi olacaksa, bu sadece bir kısımın, kesimin veya partinin yönetiminden ibaret olarak kabul edilemez. Demokraside yönetim bir kamu etkinliğidir, amacı kamu yararı (halkın tümü için yarar) üretmektir ve tüm halkın katılımıyla (halk tarafından) yapılan bir etkinlik olmak durumundadır.&nbsp; Siyasal katılmaya gösterilen hoşgörü ve saygı seçmenlerin siyasal kararların alınmasında kendilerini etkili olarak görmeleri ve hissetmelerine, adam yerine konulmalarına, kendilerinin fikir ve duygularının siyasal kararları etkilediğine inanmalarına ve demokrasinin çalıştığını kabullemelerine yarayacaktır. Siyasal katılma aynı zamanda muhalefet için de en kritik davranış ve süreçtir; muhalefet etkinlikleri de birer siyasal katılma davranışından ibarettir. Zaten bugün siyasaset biliminde en geniş kabul gören Robert Dahl’ın yaklaşımına göre tanımladığı demokraside, siyasal katılma ve temsil ile muhalefet demokrasiyi bir arada oluştururlar. Bunların üçünün de oluşması için halkın etkili, aktif ilgisi ve meşguliyeti (angajmanı) esastır. Bunun için de seçim süreçlerinde yarışan ve çatışan siyasal partilerin, seçim sonrasında bir arada, işbirliği ve eşgüdüm içinde tüm halk için, yani kamu yararını tesis için, bir arada çalışmaları, iktidar ve muhalefet işlevlerini etkili bir biçimde görmeleri esastır. Pekişmiş demokrasilerde aynı zamanda halk da kendi özel yaşantısında birbirleriyle gönüllü olarak kurdukları yüz yüze ilişkilerle, çekincesiz ve korkusuz olarak iletişimlerini sürdürerek, görüşerek, tartışarak, eleştirerek demokratik siyasetin şekillenmesine katkıda bulunurlar. Bunlar olmazsa, demokrasi basit bir seçim ve patronaj mekanizmasına, sandıksal bir etkinliğe (<em>electoralism</em>) dönüşerek yok olur. Demokrasinin erdemi veya üstünlüğü de zaten bu anlayışın hayata geçirilmesine bağlıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk yönetiminin tek sonucu demokrasi değildir. Halkın çeşitli ve farklı tanımlarıyla yola çıkan popülistler, demokrasiymiş gibi görünen otokratik yönetimler kurmakta çok başarılı olmuşlardır. 1920’lerde İtalya’da, 1930’larda Almanya’da iktidara gelen aşırı sağcı ve etnik milliyetçi, hatta ırkçı partiler, siyasal katılmayı sınırlayarak, kendilerini tek ve meşru olan halk temsilcileri olarak sunup muhalefeti yok ederek iktidara seçmenlerin oyu ile gelmişlerdir. Seçmenlerin oyları her zaman demokrasinin hayatta ve ayakta kalmasına hizmet etmemektedir. Otoriter ve totlaiter rejimler de kendilerini halkın temsilcileri, hatta “gerçek halkın” en meşru temsilcileri olarak takdim etmişlerdir. Bu kırılganlığı bilerek ve dikkate alarak halk yönetimi, milli irade, genel oy, referandum, plebisit ve seçim gibi uygulamları değerlendirmek zorundayız. Bu uygulamalar demokrasiye yol açtıkları kadar halkın etkisiyle demokrasinin zayıflatılmasına, hatta ortadan kaldırılmasına da yardımcı olmuşlardır.&nbsp; Onun için bu süreçlere ihtiyatla yaklaşmak, her görüldüklerinde sorgusuz kabul etmemeye ve demokrasiyle karıştırmamaya dikkat etmek zorundayız. &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1" title="">[1]</a> Müller, Jen – Werner (2016) <em>What is Populism?</em> (Philadelphia, Penn., University of Pennsylvania Press): 14. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2" title="">[2]</a> Bu konudaki hukukçuların görüşlerinin bir özeti için bakınız Alev Çoşkun (26 Mart 2026) “Yanlış anlaşılan milli irade” Cumhuriyet gazetesi. </span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3" title="">[3]</a> Cuzán Alfred G. (2015) “Five Laws of Politics.” <em>PS: Political Science &amp; Politics</em>. Vol. 48, no:3: 416.</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4" title="">[4]</a> <em>The Economist</em>’in (17 Ocak 2019) aktardığına göre Margaret Thatcher referandumu “…”...diktatörlerin ve demagogların bir aracı" olarak nitelendirmiş ve bunun azınlıklar için tehlikeli, parlamenter egemenliği ise yıkıcı olacağını söylemişti...”(yazar tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir). Aynı makalede daha önceleri de İşçi Partisi iktidarında Başbakan Clement Atlee’nin referendumun Britanya siyasetinin geleneklerine aykırı ve Nazilerin bir aracı olduğuna işaret ettiği belirtilmektedir</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/halk-yonetimlerinin-demokrasi-ve-otokrasi-ile-sinavi-1775676517.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Siyasi nostalji</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasi-nostalji-13040</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/siyasi-nostalji-13040</guid>
                <description><![CDATA[Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 27 Nisan e-muhtırası üzerinden yükselttiği "darbeci" suçlaması, Özgür Özel liderliğindeki "yeni CHP" ve ekonomik kriz karşısında hâlâ işlevsel mi? Demokrat seçmenin Baykal dönemindeki kırılmalarını ve Özel’in "vesayetsiz siyaset" hamlesini mercek altına alan Murat Aksoy, siyasi nostaljinin ekonomik gerçeklik karşısındaki kaçınılmaz yenilgisini tartışıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi nostalji, idealleştirilmiş bir geçmişi, bugünü eleştirmek ya da gelecekte yeniden canlandırma amaçlı bir politika izlemek için kullanılan bir araç olarak tanımlanabilir. Bu yapılırken geçmişi olabildiğince abartan ve mevcut siyasetin kriz içinde olduğunu nedenleriyle birlikte ortaya koyan bir diskur benimsenir. Bazen geçmiş o kadar abartılır ki gerçeklikten tamamen koparılır. Bunun tipik örneğini 1848’den itibaren Avrupa’da Fransız Devrimi’ne tepki olarak gelişen Alman romantizmine dayalı öze dönüşçü (essencialiste) milliyetçilik akımlarında görmek mümkün. 1789 devrimiyle toplumda ve devlet yönetimindeki ayrıcalıklarını yitiren kesimlerin başını çektiği ve genel olarak ırkçılığı ve köktendinciliği öne çıkaran Alman nasyonal sosyalizmi, İtalyan faşizmi ve İspanyol falanjizmi gibi aşırı akımlar XX. yüzyıl siyasi tarihine damgasını vurmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öze dönüşçü milliyetçilik akımı ayrıca devleti olmayan bazı etnik topluluklarda, kimlik sorunlarına çözüm amacıyla benimsenmiştir ki bunun örneğini de Sabino Arana’nın yarattığı Bask milliyetçiliğinde görmek mümkün. Arana geçmişi idealize ederken o kadar abartmıştır ki realiteye dayanmayan bir Bask histografyasını adeta yoktan var etmiştir. Geçmişte bilinebilen bazı tarihleri kendince yorumlayan Arana, Baskların bir dönem bağımsız olduklarını (ideal dönem) ama bu bağımsızlığı yitirdiklerini ileri sürer ve gelecekte bu ideal döneme dönmek için nihai amacı bağımsızlık olan bir politika oluşturur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu başlık altında amacım, her biri ciltlerce kitabı dolduran söz konusu öze dönüşçü milliyetçilik akımlarını analiz etmek değil elbette. Türkiye’de son dönemde görüldüğü gibi, siyasi partilerin geçmişte iktidarda oldukları dönemlere atıfta bulunarak yaptıkları siyasi propagandayı irdelemek. Örneğin CHP öteden beri Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün partisi olduğunu dile getirir. AK Parti ise, CHP’nin karşısında Demokrat Parti’den bu yana konumlanmış partilerin geleneğinden geldiğini vurgular. Bu vesileyle DP iktidarını devirmiş olan 27 Mayıs askeri darbesini, o dönem darbecilerle arasına yeterince mesafe koymamış olan CHP’yi eleştirmek için kullanır ki bu hatırlatma idealize edilmiş bir geçmişe atıftan çok “victimiste” (mağduriyet edebiyatı yapan) bir yaklaşım. &nbsp; &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında CHP’nin yüzyılı aşkın geçmişinde, başta İkinci Dünya Savaşı döneminde olduğu gibi, iç ve dış politikada hatalar yaptığı değil, Türkiye’yi değiştiren devrim niteliğindeki reformlara imza atılmış Atatürk dönemini hatırlatması son derece doğal. İktidara talip bir ana muhalefet partisinin siyasi nostalji yapması anlaşılabilir. Anlaşılır olmayan ise bugün gerek ekonomik ve sosyal politikalarıyla gerek ilk döneminde yaptığı reformlarla katkı verdiği demokratik hukuk devletinin temel ilkelerinin çiğnenmesine en azından kayıtsız kalmasıyla toplum desteğini giderek yitirmekte olan iktidar partisinin hatalarını gidermek için çaba göstermek yerine mağduriyet edebiyatı yapması.&nbsp; &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda, üzerinde durmak istediğim ilk konu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın geçen haftaki AK Parti grup toplantısında CHP’ye yönelttiği darbeci suçlaması. İkinci konu da yıllar önceki mağduriyetlerin bugün yeniden dile getiriliyor olmasının seçmen iradesi üzerinde genel olarak ne ifade ettiği. &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP darbeci bir parti midir?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın toplantıda CHP hakkında söyledikleri pek yanlış sayılmaz. Kendisi ve partisinin mağduriyetine ve ana muhalefet partisini darbecilikle suçlamasına yol açan darbeyi, 27 Nisan 2007 elektronik darbesi olarak algılıyor, 27 Mayıs’a kadar gitmeyi anlamsız buluyorum. Dönemin CHP Genel Başkanı Deniz Baykal bu darbenin paralelinde tutum almıştı. Baykal’a göre eşi başörtülü olan bir kişi (Abdullah Gül) Cumhurbaşkanı olamazdı. Objektif olarak değerlendirmek gerekirse, Baykal’ın bu tutumu, haksız siyasi yasak kararı nedeniyle seçimlere katılması engellenmiş olan Sayın Erdoğan’ın 2003 yılında Siirt formülüyle milletvekili seçilmesine destek sağlamış olan bir siyasetçiye hiç yakışmamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir süre sonra AK Parti’ye açılan kapatma davası, demokrat seçmenlerin CHP’den uzaklaşmasına yol açmış ve parti kemik seçmenine hapsolmuştu. Her ne kadar arada CHP’nin başına Sayın Baykal’a yapılan iğrenç kaset kumpasıyla Kemal Kılıçdaroğlu getirilmiş olsa da yapılan ilk genel seçimde (2011) partinin oylarının yüzde 20,87’ye kadar gerilemesinin sorumlusu partinin 2007’den itibaren izlediği yanlış politikaydı. O kadar yanlış bir politikaydı ki Sayın Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasını protesto amacıyla düzenlenen Cumhuriyet mitinglerinde, ne ilgisi varsa, AB aleyhine sloganlar da atılmıştı. Askeri vesayet döneminde karşılanabilmesi için mutfağında çalışmış olduğum Kopenhag siyasi kriterlerini çöpe atan bu yaklaşımın AB ile müzakerelerin açıldığı bir dönemde demokrat seçmenler tarafından desteklenmesi mümkün değildi. Kopenhag siyasi kriterleri tam üyesi olduğumuz Avrupa Konseyi’nin de demokrasi ölçütleriydi çünkü. Bu nedenle Sayın Erdoğan’ın CHP’ye yönelttiği “darbeci” suçlamasını anlayabiliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne var ki bugünkü AK parti o dönemdekinden farklı olarak demokrasiyi öncelemeyen bir politika izliyor. Kopenhag siyasi kriterlerine uyum amacıyla gerçekleşmesine büyük katkıda bulunduğu anayasal ve yasal reformlar, bu dönemde anayasaya uymayan kararlar alan bazı mahkemelerce ayaklar altına alınırken hiç tepki göstermediği gibi, bu kararları onaylar bir tutum içinde. Eskiden benim gibi demokratların amacı anayasada demokratik adımların atılmasına yazılarıyla ya da sadece oylarıyla destek olmaktı. Anayasal reformlar gerçekleştikçe, sorunların tümüyle çözüldüğüne inanırdık. Ama bir süredir Anayasa’nın 11. maddesine karşın yukarıda işaret ettiğim gibi özellikle bazı mahkemelerce birçok anayasa maddesinin muhalif kesimin temek hak ve özgürlüğüne yönelik olarak çiğnendiğine hayretle tanık oluyoruz. Bunu anlamak mümkün değil. Altını çizmek gerekirse, demokratların sandıktaki tercihleri, etiketlerinden bağımsız olarak, geçmişte değil bugün, hamaset değil ilkeli siyaset yapan siyasi partiler.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokratların umudu Özgür Özel</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kabul etmek gerekir ki, kemik seçmeni fark ediyor mu bilmem ama demokrat seçmen, Özgür Özel ve ekibinin partide gerçekleştirdiği demokratik değişimin farkında. Özel gerek söylemleri gerek parti ve hükümet politikasında yaptığı rötuşlarla, CHP’yi belki de ilk kez vesayet odaklarına sığınmayan, millet iradesini önceleyen, demokratik ilkeleri amasız, fakatsız olarak içselleştirmiş bir partiye dönüştürmüş bir lider izlenimi veriyor. Tarafsızlığını yitirdiği izlenimi veren bazı mahkemelerin, yukarıda altını çizegeldiğim gibi, anayasa ve yasa hükümlerini çiğneyerek CHP’yi bir bakıma köşeye sıkıştıran kararlarının bunda belki rolü vardır. Ama sadece Özgür Özel değil, burada isimlerini sayamayacağım genç ekip arkadaşlarının konuşmalarından demokrasiyi tüm ilkeleriyle içselleştirmiş oldukları anlaşılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu arada, demokratlıktan çok parti etiketi taşımayı önceledikleri izlenimi veren bazı CHP’li muhaliflerin Özel’i kıyasıya eleştirdikleri görülüyor. Bunlardan biri olan Yılmaz Özdil’in “Papa'nın Müslüman olma ihtimali Özel'in başarılı olma ihtimalinden daha yüksek” gibi nezaket sınırlarını aşan cümlesini hiç doğru bulmadığım gibi kınanması gerektiğini de düşünüyorum. İfade özgürlüğü demokrasinin belkemiğidir elbette ama özellikle bir genel yayın yönetmeninin düşüncelerini en azından nezaket sınırları içinde dile getirmesi gerektiği kanısındayım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eleştirinin içeriğine gelince, Özgür Özel’in yerel seçimlerde her ne kadar iktidarın ekonomik ve sosyal politikasına tepki oylarını da almış olsa bile CHP’nin oylarını çok kısa süre içinde yüzde 50 oranında arttırmış ve bunu anketlerde aşağı yukarı korumuş olması başarısının en somut göstergesi. Kaldı ki Özdil’in yazılarında Baykal dönemine övgüyle atıf yapması Cumhurbaşkanı’nın “darbeci CHP” söyleminin değirmenine su taşıyor farkında mı bilmem.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Murat Aksoy, 2 Nisan’da yayınlanan “Erdoğan neden CHP'yi darbeci ilan ediyor?” başlıklı yazısında, “ Erdoğan her şeyden önce bu mesaj ile, kendi doğal tabanı kadar yakın geçmişteki seçimlerde kendisine/partisine oy veren seçmene ve toplumsal kesimlere sesleniyor” diyor. “Ve itiraf edelim ki, bu söylemin kendi tabanında hala alıcısı var. Özellikle kimlik siyaseti bu seçmen tabanı için hala işlevsel” diye ekliyor. Kimlik siyaseti ne kadar işlevsel bilemem ama Baykal’ın 2007 ve izleyen yıllardaki politikası nedeniyle bir dönem oylarını aldığı benim gibi demokratlara seslenmediği açık.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu konuda unutulmaması gereken bir husus daha var göz önüne alınması gereken. O da bir süredir yanlış olduğunu vurguladığım Yılmaz-Şimşek ikilisinin enflasyonla mücadele politikası. Üç yıldır özellikle asgari ücretli ve emekliyi sefalet ücretine mahkûm eden ve Trump’ın absürt İran savaşı nedeniyle makul oranlara düşürülmesi artık pek mümkün olmayan yüksek enflasyonun altında ezen bu politikaya, AK Parti’nin kendi tabanı, “aman darbeci CHP geliyormuş” diyerek destek verip sandığa koşar, seçim kazandırır mı? Bu seçmeni siyasi nostalji yaparak, “24 yıldan bu yana maaşlarınıza şu kadar zam yaptık, hep yanınızda olduk” gibi içi boş söylemlerle ikna etmek mümkün mü? Büyük bir soru işareti. Eski Cumhurbaşkanlarından Süleyman Demirel’in dediği gibi, “dün dündür, bugün bugündür”. Kısacası, siyasetçilerin nostalji yapmaları iyidir, hoştur da çoğunluğunu ekonomik olarak boğdukları seçmenden oy beklemeleri boş bir hayaldir doğal olarak. &nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/siyasi-nostalji-1775675764.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yalçın Hoca’nın ardından</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalcin-hocanin-ardindan-13034</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yalcin-hocanin-ardindan-13034</guid>
                <description><![CDATA["Türkiye’nin yaşayan son kamusal aydını Yalçın Küçük’ün vefatı, sadece bir devrin kapanışı değil, aynı zamanda 'aydın' kavramının sokaktaki karşılığını bulduğu o eşsiz köprünün yıkılışıdır. Onu 70’lerdeki bilimsel çalışmaları ile 2000’lerdeki 'network' analizleri arasında kategorize ederek yalnızlaştırmaya çalışmak, aslında yönelttiği sarsıcı iktidar eleştirilerini örtbas etme çabasından başka bir şey değildir. Bir yanıyla Sartre gibi sembolleşen, diğer yanıyla Bourdieu gibi bilgi otoritesini şahsında hissettiren Yalçın Hoca; cesaretin, inadın ve entelektüel iştahın 'İstanbul mutfağı' tadındaki o devasa külliyatını bizlere miras bıraktı. Bugün onun 'solosu' sona ermiş olabilir; ancak fikirleri, Isaac Newton’un deyimiyle daha uzağı görmemizi sağlayan bir devin omuzları olarak artık 'koro'nun sesinde yaşamaya devam edecek]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransa’da çokça vakit geçirmiş olan Yalçın Küçük’ün, Jean-Paul Sartre’ın ölümünün ardından yaptığı teşhisi, bugün ben onun için yapmak istiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin yaşayan son kamusal aydını Yalçın Küçük, aramızdan ayrıldı. Onunla birlikte büyük kamusal aydın figürü artık bu diyardan göçtü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sözleri ses getiren, onun deyimiyle putları yıkan bir ikonoklast aydınımızı kaybettik. “Aydın” kelimesinin hâlen anlamlı olduğu çevrelerde, onun etkisinin kolaylıkla ölçülebileceğini düşünmüyorum; zannedildiğinden fazla olduğunu düşünüyorum. Yeni tanıştığınız bir akademisyen, bazen bir öğretmen, bazen bir güvenlik görevlisi, bazen bir esnaf ya da bir öğrenci size Yalçın Küçük göndermesi yapabiliyor ve onun fikirlerini tartışıyor. Sahi, böylesi sınıflar ve kimlikler arası bir aydın profili Türkiye’de kaç tane oldu?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fikirleriyle kamuyu aydınlattığı gibi, en önemli vasfının bambaşka bakış açıları getirmek olduğunu düşünebiliriz. Herkesin odaklandığı noktalara değil, başka açılara yerleşen ve derinleştiren görüşüyle Yalçın hoca, bunları kamusal aydının vasıflarıyla birleştirdi: cesaret ve inat. Zannediyorum bu özellikler çok nadir bulunan erdemler ve herkese nasip olmuyor. Bu yönleriyle bütüncül bir aydın figürüyle karşı karşıya olduğumuzu henüz hayattayken biliyorduk. Ölümünün ardından daha çok hatırlayacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sartre misali bir sembol olduğunu düşünüyorum. Sembollere ihtiyacımız var; bugünün dünyasında buna “rol model” diyorlar. Bir zamanların Che Guevara’sı gibi. Dara düştüğünüzde hatırladığınız, düştüğünüz yerden kalkarken tutunduğunuz fikirler ve insanlar bunlar. Kolay yetişmiyorlar. Bu açıdan, hem otoriter hem de demokrat olduğu iddia edilen ama son derece totaliter rejimler tarafından sevilmeyen ve derdest edilmek istenen aydın tipidir. Hiçbir iktidar karşı düşünceyi sevmez, çok azı katlanır. Sembolleşen karşıtlık ise bu rejimler için korkulan bir rüya gibidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve o sembol, Yalçın hoca aramızdan ayrıldı. Ama fikirleri burada. Onun dağıldığını düşünmüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şöyle derdi kitaplarında, çok sevdiği klasik müzik ve operaya referansla: “Devrimci bir bilim insanı olarak sözlerim ve rolüm solodur, ama günü geldiğinde koronun içine karışmak istiyorum.” Fikrin, cesaretin ve inadın toplumsallaşması anlamındadır bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizler büyürken çoğumuza ilham oldu. Onun gibi olmak istiyorduk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biliyor musunuz, bilgi otoritesi olmak psiko-bireysel etkileri olan bir fenomendir. Onunla karşılaştığınızda davranışlarınızı kontrol edemeyebilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Henüz Paris’te doktoramı yaptığım sırada, benim için en az Yalçın Küçük kadar etkili olan Pierre Bourdieu’nun mezarını ziyaret etmek istemiştim. Ünlü Père Lachaise Mezarlığı’nın sırtlarında, uzak bir noktada, hiçbir sembol ya da ayrıcalık taşımayan mezarını bulmak çok zordu. Arıyordum ve birden mezar taşını gördüm; donakaldım. Evet, Bourdieu hayatta değildi ama fikren onun otoritesini hissediyordum; saygımdan hareket edemedim. Yalçın hocada da bu otorite fazlasıyla vardı ve kamusal aydın olmak biraz böyledir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yalçın Küçük’ü beğenmeyenler dahi bir noktayı asla reddedemezler: Onun düşünsel hayatımıza olan katkısı ve yazdığı sayısız kitap. Öyle böyle kitaplar da değildi yazdıkları. Kitap yazanlar, tez yazanlar iyi bilir; o fikirleri bağlamak, tutarlı hâle getirmek, yepyeni bakış açılarını örmek ve derinleşmek zaman, yürek ve enerji ister. Hele ki kaynakçada Rusça, Farsça, Türkçe, İngilizce ve Fransızca gibi diller varsa.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hani bir İstanbul mutfağı vardır; farklılıklarla zenginleşmiştir ve müthiş bir tat bırakır ağzımızda. İşte onun kitapları da bir tür İstanbul mutfağı tadına sahiptir; entelektüel iştah barındırır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok mu övdüm hocayı? O kadar fazla çıkar güdüsü ve o güdüyle sarmalanmış küçük insan var ki etrafta, bu sembole tutunmamız ve onu yaşatmamız gerekiyor. Bu da biz geride kalanlara bir ödev olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun erimde…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hocanın ölümünün ardından X’e şöyle bir baktım. Ne kadar etkilediğini ve ölümüne rağmen yaşamaya devam edeceğini görüyorsunuz. En sevmeyenler bile hakkını iade ediyor. Bu da son dönemlerde X’te, X ahalisi tarafından taarruza maruz bırakılmış önemli şahsiyetleri getirdi aklıma. Orhan Pamuk gibi. Daha şimdiden pek iyi hatırlanmıyorlar ahali tarafından. Sağ cenahta büyümüş ve olgunluğunu kazanmış bir gazeteci büyüğüm bana bir gün Türkiye’de solun vicdan olduğunu söylemişti. Entelektüel ahali vicdanı da öyledir ve kontrol edilemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hocanın ölümü bana bir şey gösterdi: Doğru işi yaparsan, cesur olursan, inadında ısrar edersen, sevmeyenin ve ayağını kaydırmak isteyenin çok olur; ama uzun erimde —ki hoca derdi ki “in the long run we are all dead” (uzun erimde hepimiz öleceğiz)— toplum sana bir şekilde sahip çıkar. Koro gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hocayla ilgili bir kitap yazmalıyım belki de, çünkü söylemek istediğim çok şey var. Ama ne zaman ne mekân buna yeterince izin vermiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hangi kitapları?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siz hiç Yalçın Küçük okudunuz mu? Şöyle bir kinayeyle gelir cevap: “Hangi kitapları? 70’lerde yazdığı mı, 2000’lerde yazdığı mı?”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir adama yapılmış en büyük haksızlıklardan biri bu olabilir. Burada bir sınıflandırmaya gidilerek fikirlerinin önemi ve etkisi çevrelenmeye çalışılıyor. “70’lerde yazdıkları bilimseldi, 2000’lerde magazinel oldu, delirdi” demeye getiriliyor. Ve deniyor da bizatihi. Bu sınıflandırmanın ve 2000’lerde yazdığı kitaplara yapılan bu değerlendirmelerin bir örtbas çabası olduğunu düşünüyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tezler eseri, Türkiye’yi anlamak isteyen her bir vatandaş ve özellikle gençler tarafından okunmalıdır. Tabii ki tenkit gözlüğünüzü çıkarmadan. Küçük’ün yazdıkları kendi perspektifidir ve her kitap gibi, bu kitaplara da bir insanın zihninde gezindiğiniz gerçeğini hatırlayarak yaklaşmalısınız. Gerçek bilgi, biz insanlardan ve hayatlarımızdan asla bağımsız değil. Bunu Albert Camus okurken farketmiştim, bir anda onun zihninin içinde oradan oraya vurulduğumu hissedip, kitabı bir yana koyup, derin bir nefes almıştım. İllüzyonlar sandığımızdan daha etkilidir üzerimizde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda yazdığı kitaplara gelecek olursak, açıkçası ben 2013 sonrasında Yalçın hocayı okumayı bıraktım. Çünkü çok okumuştum ve yeni diyarlara yelken açmam gerektiğini biliyordum; yoksa sadece onun zihninde gezinen biri olacaktım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama yine de magazinel bulunan ve sahte bilim olarak adlandırılan çalışmalarını da okumamış değilim. Bunlar çoğunlukla Türkiye’de Sabetaycı varlığını, Türkiye’ye kazanımlarını ve götürülerini ortaya çıkarmayı amaçlayan kitaplardı. Soner Yalçın’ın kitaplarıyla hayatımıza fazlasıyla girdiği düşünülen Türkiye’deki Sabetaycı network için aslında başka kitaplar da yazıldı. Tabi çok daha bilimsel bir yerden Harvard’da yazılmış Cengiz Şişman’ın doktora tezini buna eklemeliyiz. Ayrıca Sabetay Sevi’nin kim olduğunu merak edenlere Gershom Scholem’in yazdığı biyografiyi okumasını öneririm. Detaylarla dolu müthiş bir kitap. Ve zannediyorum bu konuda ilk etraflı network analizini yapan Tayfun Er’’di. O açıdan Ergüvaniler kitabının hakkını vermek gerekiyor. Bildiğim kadarıyla ilk olarak yazan odur. Akrabalık ağları üzerinden tanıdığımız ya da tanımadığımız seçkinlerimizin bu elit network’ten olduğu ifade ediliyordu, biyografilere dayanarak. 16 yaşında ilk olarak Efendi kitabını okuduğumda “Ne olmuş yani?” demiştim. Dün Yahudiydiler, bugün Müslüman ve anladığım kadarıyla da Cumhuriyet kadroları ile sermaye grupları arasında ziyadesiyle vardılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kitapların anti-semitizm yani ırkçılık barındırdığına dair çok yoğun eleştiriler olmuş o dönemde. Olmuş diyorum çünkü biz o zaman halısahada top koşturan, iki kızla daha sinemaya gitmek için yanıp tutuşan veletlerdik bu kitaplar yayınlandığında. Ancak sonraları kitapları okuduğumda ben ne ırkçılıkla ne anti-semitizmle karşılaşmadığımı rahatlıkla ifade edebilirim. Söz gelimi Yalçın Küçük ırkçı olamayacak kadar enternasyonalist ve sosyalist biriydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küçük, kanaatimce başka bir şey anlatmaya çalışıyordu: Türkiye’de belirli sosyal ağlar, bilim, sanat, siyaset ve spor alanlarında fırsatları eşit biçimde dağıtıyor muydu? Yoksa zaman zaman kendi içlerine kapanarak dışarıdan gelen aktörlerin önünü kesebiliyor muydu? Bu tür sorular, iktidarın ve imkânların nasıl örgütlendiğini anlamak açısından önemlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hoca bence bunu söylemişti. Magazinel bulunan, deli saçmalığı olarak işaretlenen ve yerin dibine geçirilen öz fikir buydu. Bir siyaset bilimci olarak direksiyonunda kim oturuyorsa otursun bu sorunun son derece meşru olduğunun altını çizmek gerekiyor. Bu bir iktidar sorusu. Doğal olarak rahatsız edecekti ve etmişe de benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tezler nasıl rahatsız ettiyse, bu kitapları da rahatsız edecekti. Tıpkı AKP kadrolarını ve muhafazakarları eleştirdiği son yıllarda yazdığı kitaplar gibi. Hepsinin kökeninde koyu bir iktidar eleştirisi ve değiştirme isteği vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O açıdan bugünden baktığımda önce kendime soruyorum: Bunu tartışmayacaksak neyi tartışacağız? Meleklerin cinsiyetini mi? Sabahtan akşama sadece AKP’yi mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlerin sayesinde</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, Türkiye’nin ilginçlikleri bitmez. Ve Yalçın hoca bu konu ve diğer birçok konuda yaptığı sayısız tartışma ve kitapla düşünsel hayatımızda önemli bir miras bıraktı. Dediğim üzere, tenkit ve öz farkındalık sadece onun kitapları minvalinde değil bütün düşünsel unsurlarda devrede olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve hangi kitapları sorusuna eşlik eden müstehzi gülüşlere aldanmadan canla başla çalışan ve üreten bu aydının bütün kitaplarını ve eserlerini okumanızı öneririm.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O artık yerini koroya bıraktı. Cismen artık bizimle değil ama fikirleri bizimle yaşayacak, büyüyecek, elenecek, değişecek, farklı formlara bürünecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sir Isaac Newton’un dediği üzere “daha uzağı görebildiysem, devlerin omuzlarında durduğum içindir”. Biz de Küçük sayesinde birçok alanda çok daha uzağı görebildik.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Allah hocaya rahmet eylesin; bize de en az onun kadar cesaretli ve inatçı olmayı nasip etsin.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/yalcin-hocanin-ardindan-1775663213.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bazı şeyleri aşıp SOLuklanmaya ihtiyacımız var</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bazi-seyleri-asip-soluklanmaya-ihtiyacimiz-var-13029</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bazi-seyleri-asip-soluklanmaya-ihtiyacimiz-var-13029</guid>
                <description><![CDATA[Anadolu bir mermer değil, adeta bir mozaik. Ancak modernizmin tektipleştirici aklı, mozaikten rahatsız olup mermerde diretiyor. 'Seküler Beyaz Türk'ten 'Sünni Türk Erkeği'ne evrilen 'makbul vatandaş' stereotiplerinin dışında kalanlar nasıl ötekileştirildi? Gökkuşağına kin besleyip karanlığı tercih eden monist devlete karşı çoğulcu bir gelecek tasavvuru]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ankaralı olanlar bilir, Eskişehir yolu hattı üzerinde internet veya genel olarak telefon çekmez. Bu nedenle düzenli bir şekilde metro kullanan kişilerin kendine ek bir hobi edinmesi gerekir ki yolculuk daha çekilebilir hale gelebilsin.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benim de uzun yıllardır metro yolcuğunda yapmaktan en keyif aldığım şey ya daha önceden kaydettiğim köşe yazılarını okumak veya kitap okumak fakat nispeten soft, siyasi yazılar içeren kitaplar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hususta bi süredir devamlı okuduğum birkaç isim var. Bunlardan biri de solu geleneksel anlamından çıkarıp farklı bir şekilde yorumlayan ve bir dönemin yeni sol siyasetini temsiliyetine soyunmuş ÖDP’nin bünyesinde yer almış Ufuk Uras.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yakın zamanda yeniden basılan, ‘’Kurtuluş Savaş’ında Sol’’ isimli kitabını okudum, güzel bir çalışma olmuş fakat, özellikle de bi süredir post-modernizm çalışırken, bu kitapta Türkiye soluna dair beni de aydınlattığını düşündüğüm birtakım şeyler buldum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kitap ilk meşrutiyetten başlayıp Anadolu’daki sol hareketleri tahlil ediyordu. 68’lere baktığımızda kimlik hareketini de içerisine alan bir solu görmek zordur. Evet buradan Kürt Hareketi çıkmıştır, belli başlı aydınlar etrafında oluşan bir kadın hareketi de vardır fakat Batı’da ortaya çıkan ve popülerleşen akımların topraklarımıza geç gelmesinden kaynaklı, kimlik hareketini de içerisinde barındıran bir sol da ülkemizde kendini çok sonraları göstermiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TİP’in özellikle Mehmet Ali Aybar’ların Doğu Mitingleri düzenlemesi aslında o dönem solunun emek-sermaye veya işçi-kapital bazlı siyasetini nispeten aştığını gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün bile gözlemlediğim bir şey var ki o da şu: kendisini solun herhangi bi fraksiyonunda tanımlayan veya solun herhangi bi fraksiyonunu benimsediğini söyleyen insanların birçoğu konu, kadın veya LGBT+ hareketine geldiğinde, hele hele konu etnik temelli siyaset yapan hareketlere geldiğinde bi anda öfkelenmesi veya direkt olarak post-modernizmin solu zedelediğini söylemeleri. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En çok duyduğum veya karşılaştığım ifadelerden birisi de bunlar sosyalist görünümlü liberaller tabiri. Bu tabirin kullanıldığı kişiler ise daha demokratik, ezilen kimliklerin de hak savunuculuğunu yapan, aslında batıda 60’lı yıllarda ortaya çıkmış fakat ülkemizde 90-2000ler civarında siyasal ve kamusal alanda yer bulmuş bir sol. Aslında yeni sol da diyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yeni sola önceden yazdığım bir yazımda uzun uzadıysa değinmiştim. Frankfurt Okulu’ndan çıkan, modernizmin kişilere dayattığı monizmi aşan, iki dünya savaşından sonra büyük hezimetlerin, psikolojik ve toplumsal kırılmaların ardından ortaya çıkan bir sol.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Şu anda yeni sol ülkemizde kendisine biraz CHP’de biraz TİP’te ve demokratik Kürt hareketinde yer buluyor yani DEM/HDP geleneğinde. Türkiye’de zaten ortodoks marksist sol hiçbir zaman parti bazında potansiyelini bulamadı, bunu derken bu sol hareketi suçlar bir noktadan asla yazmıyorum. Mustafa Suphi’lerin TKP’sinin, erken cumhuriyet dönemi Türkiye solunun ve Kürt solunun akıbeti belli maalesef. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında bu yazıyı yazmaya iten sebeplerden bir tanesi de dünyada popülist sağ/aşırı sağ yükselirken (en azından bu söylem birçok kişinin diline pelesenk olmuşken) Mamdani, Rob Jetten, Hannah Spencer, Catherine Martina Ann Connolly, Cem Özdemir ve Pedro Sanchez gibilerin seçim başarısı elde etmiş veya halihazırda edebiliyor olması. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Alternatif sağ ortaya çıkmadan, popülist aşırı sağ (özellikle de AfD) bu oy oranlarını yükseltmeden önce Avrupa’daki neredeyse her ülkede siyaset iki ana aktör üzerinden dönüyordu. Muhafazakâr merkez sağ veya liberaller ve sosyal demokrat merkez sol. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel ısınma, çevre sorunları, göçmen akışı, Avrupa’daki multikültürel yapı yakın vadede iktidara gelecek potansiyeli olmasa bile ki, 2021 AB Parlamentosu seçimlerinde inanılmaz bir başarı gösterdiler, aktör ortaya çıkardı: Yeşiller. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hayatta birçok şeyin antagonizma yarattığını düşünürüm. Bu yüzden alternatif sol alternatif bir sağ da üretti. Bugün belki alternatif sağ ve yeni solun güçlü olduğu örneğini en rahat İngiltere ve Almanya’da görüyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Herakletiosçu bir şekilde baktığımızda hiçbir şey aynı kalmamakta, hayat bir akış ve değişim içerisinde. Hiçbirimiz, hiç kimse bu dünyaya da kazık çakmadı. Sistemin kendi partileri, sistemin güçlü partileri, sistem çıkmaza girmişken kan kaybedebiliyorlar. Muhafazakâr/Liberal merkez sağ ve sosyal demokrat merkez sol bu yüzden gerileyebiliyor. Burada asıl yıldızı parlayan, güçlü aktör sistemin pek de alışık olmadığı partiler olabiliyor. Aslında bu da değişimin bize bi göstergesi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sistem, aydınlanmadan bu yana şekillenen, euro-centric, monist ve evrenselci reflekslere sahipti. Modernizm dediğimiz şey disipliner gözetim toplumunu oluşturdu ve kitleleri bu yöntemle dize getirdi. Bunu yaparken de en önemli silahı monizmdi aslında yani kişilerin tektipleştirilmesi. Modern ulus devlette ve 80’ler sonrası neo-liberal yönetimlerde bunu rahatlıkla görebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratik ve özgür bir toplumun önündeki en büyük engel kuşkusuz modern ulus devletin bu kadar ön planda olması. Bu hususta modern ulus devlet aydınlanma aklından feyz aldığı için kendine evrensel birey modeli inşaa ediyor. Bizim ülkemizde bu evrenselleştirilmiş ve normalize edilmiş insan modeli ilk başlarda seküler, eğitimli beyaz Türk modeliydi. Daha sonraları muhafazakar-milliyetçi merkez sağ daha dominant olmaya başladıkça bu stereotip seküler, sünni beyaz Türk oldu. Şu anda ise Sünni Türk erkek diyebiliriz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Monist reflekslerle oluşturulan bu stereotiplerin dışarısında kalan kimlikler ise öteki olarak tanımlanıyor. Dominant olanın ötekisi. Maalesef sosyolojik olarak bizim toplumumuz çokkültürlü fakat çokkültürcü olmayan bir toplum. Anadolu bir mermer değil adeta mozaik. Fakat algılayış biçimi olarak modernizmin etkisine o kadar kapılmışız ki kendimizden olmayanı hemen ötekileştiriyoruz. Mozaikten rahatsız olup mermerde diretiyoruz. Gökkuşağına kin besleyip karanlığı tercih ediyoruz. Çoğulcu, demokratik ve özgür bir geleceği tasavvur etmeyi değil içerisine battığımız bataklığı güzelliyoruz. Belki de bu yüzden bazı şeyleri aşıp soluklanmaya ihtiyacımız var.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 09 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/bazi-seyleri-asip-soluklanmaya-ihtiyacimiz-var-1775580512.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erken seçim, ara seçim ve CHP</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/erken-secim-ara-secim-ve-chp-13026</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/erken-secim-ara-secim-ve-chp-13026</guid>
                <description><![CDATA[İktidarın genel kanısı Özel’in blöf yaptığı yönünde" ve "dar bölge seçimini andıran bir siyasal zeminde AKP de en az CHP kadar vekil çıkarabilir" tespitleri, Ankara'daki mevcut güç dengesini okumak açısından son derece kritik. Anayasa Madde 78'in meclis çoğunluğu tarafından bir silaha dönüştürülebilir]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgür Özel liderliği Türkiye’nin biran önce erken seçime gitmesi konusunda ısrarcı. Erken seçim talebinin temel dayanağı iktidar bloğunun seçmen çoğunluğunun desteğini kaybettiğine dair tespit. Son yerel seçimde CHP birinci parti çıktı. AKP ile CHP arasındaki oy farkı azalsa da, hala pek çok ankete göre Halk Partisi ülkenin birinci partisi. Muhalefetin iktidara karşı belirgin bir üstünlüğü var. Keza bu okuma belli sınırlar içinde doğru. Ülke başkanlık sistemine geçti. Bu nedenle CHP’nin AKP’den birkaç vekil fazla aldığı bir seçim sonucu o kadar da önemli değil. Başkanlık sistemi koşullarında siyasetin ağırlık merkezi Cumhurbaşkanlığı makamı. Yani Erdoğan’ı yenmek gerekiyor. Bu noktada ise bir çıkmaz var. CHP’nin resmi Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu hapiste. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer önemli siyasi figür Mansur Yavaş üzerinde soruşturma ve yargılama baskısı var. AKP-MHP bloğunun adayı Erdoğan. Muhalefetin adayı ise belli değil. Bu nedenle “biz anketlerde öndeyiz” temelli erken seçim talebi siyasal sosyolojik gerçeklerle tam anlamıyla bağdaşmıyor. Ayrıca CHP, bir önceki genel seçimden farklı olarak bir ittifak sistemiyle devam etmiyor yola. Olası bir başkanlık/parlamento seçiminde Kürt hareketi ve sağ milliyetçi muhalefetin ana muhalefetle birlikte hareket etmesinin hiçbir garantisi yok. Ayrıca Erdoğan muhalefetin istediği zamanda değil, kendisi için en avantajlı koşullarda erken seçime gitmek istiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erken seçimin yokluğunda ara seçim meselesi gündeme geldi. Aslında CHP’ye yönelik ilk belediye operasyonlarından bugüne ara seçim talebi çeşitli mecralarda dile getirilmiş, ancak Özel önerilere kapıyı kapatmıştı. Şimdi aynı CHP liderliği ara seçim talebiyle yeni bir siyasal strateji belirlemeye çalışıyor. Öncelikle hukuki duruma değinelim. Yerel yönetimlerde ara seçim/erken seçim gibi bir gündem mevcut anayasal/yasal mevzuat içinde mümkün değil. Belediye başkanı görevi bırakırsa belediye meclisi bir üyeyi başkan seçer. Belediye meclisinde asıl üyelerde bir eksilme olursa partinin yedek üyesi boşluğu doldurur. Yedek üye yoksa oy oranına göre sıradaki yedek üye çağrılır. Sonuç olarak yerel yönetimlerde 5 yıldan önce seçim yenilemek için kanuni değişiklik lazım. CHP’den seçilen pek çok belediye başkanı tutuklu. Yasa belediyede yeniden seçime izin verse ana muhalefet pekala bu olasılığı siyasi iktidara karşı politik bir meydan okumaya dönüştürebilirdi. Ama o yol kapalı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">TBMM’de ara seçim ise anayasa madde 78 ve milletvekili seçim kanunu 7. maddeye göre mümkün. Üyeliği sora eren vekil sayısı 30’a ulaştığında 3 ay içinde ara seçime gidiliyor. CHP liderliğinin planı 22 milletvekilini istifa ettirerek ara seçimi zorlamak. Ancak bu plan bir dizi soruna gebe. Öncelikle vekillerin istifası tek başına sonuç doğurmuyor. Meclisin istifa kararını salt çoğunlukla onaylaması gerek. Çoğunluk ise AKP-MHP bloğuna ait. Özel’in seçim açıklamasından sonra MHP, DEM ve AKP ara seçime kapıları kapattı. İktidarın genel kanısı Özel’in blöf yaptığı yönünde. Ayrıca CHP’li vekiller istifa ederse genel kurulun istifa ve dokunulmazlık meselesini birlikte ele alması mümkün. Bir anda kendi kalesine gol atmış bir ana muhalefet partisiyle karşı karşıya kalabiliriz. Aynı anda çok sayıda vekilin vekilliği düşürülebilir ve dokunulmazlıklar da kalkabilir. Bu arada AKP’nin CHP’nin hamlesi karşısında daha nüanslı çalışması da mümkün. Ara seçim için gerekli 22 istifadan 20’sini onaylayabilir mesela meclis çoğunluğu. Bu durum da CHP 20 vekilini kaybeder ve ara seçim de yapılamaz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diyelim ki, iktidar ana muhalefetin seçim restini gördü ve ülke ara seçime gitti. CHP’nin kaybettiği 22 vekilinin hepsini alması imkansız. İhtimal ki olası bir erken seçimden birinci çıkacak ana muhalefet. Ancak dar bölge seçimini andıran bir siyasal zeminde AKP de en az CHP kadar vekil çıkarabilir. Tabii bu noktada CHP’nin görünürdeki planıyla gerçek niyeti arasında fark olduğunu söyleyen bir yorum da var. Şöyle ki, İmamoğlu’nun henüz hiçbir cezası kesinleşmiş değil. Olası bir ara seçimde İmamoğlu’nu vekil yapmak istiyor olabilir CHP liderliği. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu arada Özel’in parti turları söylem değişikliğini de beraberinde getirdi. 22 vekil istifasının getireceği sonuçlar yeni yorumlara yol açtı. CHP liderliği ara seçim için 30 vekil sınırına ulaşmaya ihtiyaç olmadığını, mevcut 8 vekil için bile ara seçim yapılabileceğini söyledi. Bu anlatı anayasa, milletvekilliği seçim kanunu ve YSK içtihatlarının bir hayli dışında. İşin asılı ise şu: Ara seçim kararı TBMM iradesine bağlı. Üye tam sayısının %5’i boşa çıktığında bu iradenin gösterilmesi zorunlu. Meclis iradesinin bağlandığı son durum ise bir ilin veya seçim çevresinde vekil kalmaması. Böyle bir şey olursa da ara seçim yapılmak zorunda. Özel’in hedefi eğer İmamoğlu’nu meclise taşımaksa zorlayacağı hüküm bu olmalı. Ancak 1 vekille temsil edilen Tunceli’de mevcut milletvekili DEM üyesi. DEM ise ara seçime sıcak bakmıyor. &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her bir olasılığı tarihsel bir patika olarak görebiliriz. Hangi yolun işlerlik kazanacağı hususu ise kısa sürede açıklığa kavuşacaktır. CHP’nin ara seçim önerisini parantez içine alarak daha derin bir yerden tartışmayı yürütmek de mümkün elbette. Öncelikle CHP’nin söylemiyle eylemi arasında tutarsızlık var. Parti elitleri AKP’yi baskıcı ve otoriter bir rejim kurmakla itham ediyor. CHP liderliğine göre ülkede yargı bağımsızlığı, kuvvetler ayrılığı, basın hürriyeti ve adil yarışma koşulları yok. Parti ile devlet arasındaki eklemlenme düzeyi devletin tarafsızlığına zarar veriyor. Dahası siyaset fazlasıyla şahsileşmiş durumda. Ülkeyi yönetme gücü ve yetkisi tüm kurumları pasif bir içeriğe mahkum edecek biçimde tek bir kişiye devredilmiş durumda. Bu analizin olgusal durumu ne ölçüde karşıladığı ayrı bir tartışma konusu. Ama eğer ana muhalefet söylemleştirdiği iktidar imgesi konusunda samimiyse seçim ve meclis gibi konularda daha radikal bir tutum takınmak zorunda. Hem ülkede otoriter bir yönetim var, demokrasi ve hukuk ortadan kalktı deyip hem de seçimlere girmek kendi içinde tutarlı bir pratiğe karşı gelmiyor. Halk Partisi şu ana kadar seçim boykotu ve meclisten tümüyle çekilme seçeneklerini hiç denemedi. Seçimlere katılarak politik hayatı meşru hale getiren kendileri. Şüphesiz ki demokrasilerde her politika belli bir riski içinde barındırır. Tek bir doğru yok. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak CHP’nin söylemi ile eylemi arasındaki uçurum bir inandırıcılık sorununa yol açmakta. Ya Türkiye’deki demokrasi koşulları gerçekten de CHP’nin anlattığı gibi ve ne yazık ki seçimin sonucu önceden belli ya da CHP elitleri bilinçli bir şekilde abartılı bir söylem kullanıyor. Bugün, bu koşullarda dahi ülkede seçim yoluyla iktidar değişikliği mümkünse, ama CHP, AKP’yi iktidardan indiremiyorsa bu sonuç doğru adayı doğru stratejiyle birleştiremeyen muhalefetin tarihsel beceriksizliğinden kaynaklanıyor olabilir. İktidarı abartılı bir şekilde otoriterlikle suçlayan ana muhalefet bu yolla kendi eksik ve yanlışlarının seçim yenilgilerindeki katkısını dikkatlerden kaçırıyor.&nbsp; &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp; </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erken-secim-ara-secim-ve-chp-1775577713.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidar-kendi-basina-birakildiginda-ne-yapar-13023</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iktidar-kendi-basina-birakildiginda-ne-yapar-13023</guid>
                <description><![CDATA[İktidar da bir üç cisim problemi değil midir? İktidar, birey, toplum... Üç cisim kütleçekimiyle birbirinin etrafında dönüp dururken, hareketleri tahmin edilemez kaotik bir sistem oluşturur. Başlangıçta 'bir kamera koyalım' denir, yıllar sonra bakarsın her yerde kamera var. O kelebeğin kanadını kim çırptı? Sen çırptın, 'güvenlik' diye. Şimdi fırtınanın ortasındasın. İktidar, en düzenli göründüğü anda aslında en kaotiktir; çünkü o an herkes 'düzen var' diye susmuştur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kendimi bildim bileli şu soruyu sorarım: insan başkalarıyla birlikte nasıl yaşar? (Ömrünün neredeyse 18 yılını kan bağı&nbsp; dahi olmayan kalabalıklar içinde yaşamış biri için gayet makul soru bu arada.) Ben de dahil kimse tatmin edici bir cevap veremiyor. Vermeye çalışanlar da zaten çoktan bir tarafa yerleşmiş oluyor. Ancak son zamanlarda soruyu biraz kıvırdım: benim gibi zaman zaman insan kendi başına bırakıldığında ne yapar diye soranlar, acaba aynı soruyu iktidara hiç sordular mı? İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Galiba karşılaşacağım durumu bilmekten muzdarip, ben de en güvenli yere, kitaplarıma kaçıyorum haliyle. Suskun ama en yormadan konuşan bir tek onlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Modern düşüncenin erken evresinde düzen fikri neredeyse kutsal bir ihtiyaç gibi kuruldu. Bacon'ın Yeni Atlantis'i, Campanella'nın Güneş Ülkesi, Hobbes'un Leviathan'ı. Hepsi aynı soruya farklı tonlarla cevap verir: İnsan kendi başına bırakıldığında ne yapar? Ama asıl sorulması gereken şu: bu düzeni kuran iktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? İnsanı kurtarmak için yaratılan canavar, zamanla insanı yutmaya başlar. Bunu görmek için filozof olmaya gerek yok, bir sabah mesaisine bakmak yeter.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hobbes cevabını net vermiş: insan parçalar, dağılır, çatışır, birbirini yer. O yüzden bir merkez gerekir. Güçlü, yekpare, tartışılmaz bir merkez. Leviathan yalnızca bir devlet değil, insanın kendi korkularını teslim ettiği bir mekanizmadır. Özgürlük güvenlik karşılığında askıya alınır. Peki ya o merkez kendi başına bırakılırsa? Onu kim denetleyecek? Hobbes'un cevabı "bir üst merkez" değildir çünkü o zaman soru başa döner. Bu işin içinden çıkmanın tek yolu, merkezin iyi niyetli olduğuna inanmaktır. Hobbes da inanmıştı galiba. Ya da inanmış görünmüştü. İşte o aradaki fark, iktidarın en sevdiği oyun alanıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sabah işe giderken binlerce kameranın altından geçiyoruz ve buna güvenlik diyoruz değil mi? Oysa sorulması gereken şu: o kameralara bakan göz kendi başına bırakıldığında kime bakar? Onu sormuyor teşekkür edip yürüyor. Teşekkür ettiğimiz şeyin bizi izlediğini biliyoruz ve izlenmek, bir süre sonra ilgi görmekle ya da güvende hissetmekle karışır. İnsanın kendini kandırma kapasitesi, iktidarın en güvendiği müttefikidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bacon ve Campanella'da ise merkez daha yumuşak kurulur. Bilginin ve ortak aklın rehberliğinde birey kendini bütünün parçası olarak tanımlar. Ütopya bir baskı aygıtı değil, uyum vaadidir. Ama ortak olan şudur: birey tek başına yeterli görülmez. "Sen kendi başına bir şey yapamazsın" denir. Bunu devlet de söyler, şirket de, bazen aile de. En çok da "seni düşünenler" söyler. "Seni düşünenler"in seni düşünüp düşünmediğini anlamanın tek yolu, onlara bir şey sormaktır. Ancak sorduğunda "bize güvenmiyor musun?" denir. İşte o an susmaya başlarsın. Ütopyaların en sağlam temeli, insanın sormaktan vazgeçtiği andır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ya o "ortak akıl" kendi başına bırakılırsa? Ortak aklın sahipleri kim? Bilgiyle yönetilen bir toplum fikri ne kadar cazip. Ta ki o bilginin sahiplerinin kim olduğunu sorana kadar. O soruyu sormayın, her şey çok güzel. Zaten her şeyin çok güzel olduğu yerlerde soru sormak kabalık sayılır. Kabalık etmek istemeyiz. Sonra da merak ederiz: nasıl oldu da herkes aynı şeyi düşünmeye başladı?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir garip hal… </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra hat kırılır. Proudhon "mülkiyet hırsızlıktır" derken yalnızca ekonomik bir iddia ortaya atmaz, aynı zamanda insanın üzerine kapanan tüm yapılara itiraz eder. Bakunin bunu ileri taşır: özgürlük verilmez, alınır. Kropotkin ise hattı başka yerden genişletir: rekabet kadar dayanışma da bir evrim yasasıdır. İnsan yalnızca çatışan değil, birlikte var olabilen bir canlıdır. Anarşistlerin sorduğu soru tam da budur: iktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? Cevap: büyür, yayılır, kendini meşrulaştırır, sonunda kendini bile yutmaya kalkar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anarşist düşünce bir kaos çağrısı değildir. Düzenin merkezden değil, ilişkilerden doğabileceğini iddia eder. Yani iktidarı kendi başına bırakmamak, onu sürekli sorgulamak, sınırlamak, dağıtmak gerekir. Ama deneyin bakalım, bugün bir iş yerinde "hiyerarşi olmadan da işler yürüyebilir" deyin. Size "anarşist" demezler, daha kötüsünü derler: "idealist." Bu durumda Türkiye'de "idealist" olmak, "kafası güzel" olmakla eş anlamlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Locke ile birlikte birey yeniden sahneye çıkar. Bu kez tehdit olarak değil, hak öznesi olarak. Yaşam, özgürlük, mülkiyet devletten önce gelir. Devlet bu hakları korumak için vardır, sahibi olmak için değil. Yani iktidar, bireyin kendi başına bırakıldığında yapacaklarını sınırlamak için vardır. Peki ya iktidar kendi başına bırakılırsa? Locke'un cevabı: sözleşme, denge, kuvvetler ayrılığı. Güzel teoridir. Ama dengeyi kuranlar da insandır ve insan kendi başına bırakıldığında ne yapıyorsa, onlar da onu yapar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adam Smith ise meseleyi başka düzleme taşır: bireysel çıkar görünmez bir el aracılığıyla toplumsal faydaya dönüşür. İnsan yalnızca denetlenmesi gereken bir varlık değil, kendi çıkarını takip ederken bile denge kurabilen bir aktördür. Liberal bireycilik der ki: düzen dışarıda değil, içeridedir. İnsanın kendi davranışlarından türetilir. Bugün size yani hepimize "girişimci ruh" diye anlatılan şeyin teorik arka planı işte budur. Ama işin içinde bir de şu var: herkes kendi çıkarını takip edince görünmez el bazen cebinize de uzanabiliyor. Görünmez elin kime göründüğü, kime görünmediği de ayrı bir mesele.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi gelelim şu üç cisim problemine. Fizikte bilirsiniz: üç cisim birbirinin kütleçekiminden etkilenir, hareketleri tahmin edilemez. Kaotik bir sistemdir. Başlangıç koşullarındaki ufacık bir değişim, bütün denklemi altüst eder. Kelebek etkisi derler buna. Dünyanın bir ucunda kanat çırpan bir kelebeğin, öbür ucunda fırtınaya yol açabileceğini söyler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar da öyle değil midir? İktidar, birey, toplum. Üç cisim birbirinin etrafında döner durur. Kimin, kimin etrafında döndüğüne karar veremeyiz. Bazen iktidar sanırsın, aslında birey döndürür; bazen birey sanırsın, iktidar döndürür. Ama kesin olan bir şey var: bu üçü bir araya geldiğinde hareketleri tahmin edilemez. Hobbes bir cisim eklemiş denkleme, Proudhon başka bir yörünge önermiş, Locke dengeyi kurmaya çalışmış. Hiçbiri tutmamış. Çünkü sistem kaotiktir. Başlangıçta "bir kamera koyalım" denir, yıllar sonra bakarsın her yerde kamera var. O kelebeğin kanadını kim çırptı? Sen çırptın. "Güvenlik" diye. Şimdi fırtınanın ortasındasın.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaos kuramı der ki: düzen sanılan şeyin içinde düzensizlik, düzensizlik sanılan şeyin içinde düzen vardır. İktidar da böyledir. En düzenli göründüğü anda aslında en kaotiktir. Çünkü o an herkes "düzen var" diye sustuğu için, iktidarın içindeki çelişkiler görünmez olur. Oysa görünmez olan, yok olmaz. Birikir. Ta ki patlayana kadar. İşte o patlamaya "devrim" denir. Ama devrimden sonra yine üç cisim kalır: iktidar, birey, toplum. Yörüngeleri değişir, denklem aynı kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Fiziğin ötesi ne der? Der ki: gözlemlediğin şey, gözlemlediğin andan itibaren değişir. İktidarı gözlemlediğinde, iktidar kendini sana göre ayarlar. Sen "şeffaflık" istersin, o "şeffaf" görünür. Zira görünmekle var olmak aynı şey değildir. İktidarın en büyük meziyeti, göründüğü şey olmaktır. Şeffaf görünür, aslında opaktır. Halkçı görünür, aslında kendine çalışır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu üç hat — ütopyacı merkezcilik, anarşist itiraz, liberal bireycilik — aslında aynı sorunun etrafında döner: İktidar kendi başına bırakıldığında ne yapar? Ütopyacılar "doğru ellere verirsek iyi şeyler yapar" der. Anarşistler "hiçbir el kendi başına bırakılmamalı" der. Liberaller "eli sınırlayalım, gerisini birey halleder" der.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçü de haklıdır, üçü de eksiktir. Çünkü üçü de şu soruyu atlamıştır: el dediğimiz şey, bırakın kendi başına kalmayı, bir başkasının eline değdiği anda ne yapar? Onu sormazlar. O soruyu sorsalar, belki de hiçbiri o kadar güzel cümle kuramazdı. Güzel cümlelerin çoğu, sorulmamış soruların üzerine inşa edilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kesin cevap yoktur. Çünkü her cevap iktidarın başka bir yönünü eksik bırakır. Hobbes'un dünyasında güvenlik vardır ama iktidar nefes aldırmaz. Anarşistlerin dünyasında iktidar dağılmıştır ama belirsizlik yoğundur. Liberal dünyanın vaadi denge üzerinedir, fakat o denge her zaman eşit dağılmaz. Bazen bir tarafa çok fazla denge düşer, öbür taraf açıkta kalır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki mesele bu düşüncelerden birini seçmek değil, aralarındaki gerilimi anlamaktır. Çünkü gerçek hayat hiçbir zaman tek bir doktrinin saflığında akmaz. Her iktidar biraz Hobbes'tur, biraz Proudhon'a uğrar, biraz Locke'tan kaçar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve insan, çoğu zaman farkında olmadan bu üçlü arasında gidip gelir. Sabah işe giderken iktidardan düzen ister. Haksızlığa uğradığında o iktidara isyan eder. Akşam kendi hayatına döndüğünde ise iktidarın kendisine dokunmamasını ister.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demem o ki, iktidar dediğin tek bir fikre sığmaz. Onu tek bir kalıba döktüğünüzde ya taşar ya katılaşır. Ama en çok da şunu yapar: kendine rağmen var olmaya devam eder. Tıpkı insan gibi. Tıpkı şu üç cisim gibi: birbirinin etrafında döner, düzeni sanırsın, kaos çıkar; kaos sanırsın, bir düzen bulursun.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç mu? Sonuç yok.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üç cisim dönmeye devam ediyor. İktidar, birey, toplum. Kim kimi yönetiyor, kim kimin etrafında dolanıyor, belli değil. Hobbes'un canavarı hâlâ aç. Proudhon'un itirazı hâlâ taze. Locke'un dengesi hâlâ kurulamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bütün bu sırada, sabah işe gidenler hâlâ kameraların altından geçiyor. Hâlâ "güvenlik" diyorlar. Hâlâ teşekkür ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kelebek kanat çırptı. Fırtına nerede, belli değil. Belki yarın. Belki asla. Belki şu an.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Okuyan bilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 08 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/iktidar-kendi-basina-birakildiginda-ne-yapar-1775501966.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ara seçim</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secim-13022</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ara-secim-13022</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye, "rekabetçi otoriterlikten" seçimlerin işlevsizleştiği "hegemonik" bir modele geçişin sancılarını yaşarken; CHP, yargı kıskacını kırmak için 2003’ten bu yana başvurulmayan "ara seçim" formülünü gündeme taşıyor. Özgür Özel’in iktidarın eriyen meşruiyetini tescillemek adına attığı bu adım, parlamentonun işlevsizleştiği bir dönemde psikolojik bir üstünlük vaat etse de beraberinde büyük riskler barındırıyor. Milletvekili istifalarının Meclis çoğunluğu tarafından tek tek oylanması, CHP’yi "Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olma" tehlikesiyle karşı karşıya bırakabilir. İktidarın yargı sopasını en sert şekilde kullandığı bu kritik virajda, ara seçim hamlesinin toplumsal bir dirence mi dönüşeceği yoksa boşa düşmüş bir manevra olarak mı kalacağı Türk demokrasisinin geleceğini tayin edecek.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk demokrasisi son yıllarda kritik bir viraj alıyor. Gezi Parkı protestoları ve devam eden süreç sonrasında Türkiye’nin rekabetçi otoriter bir rejimle idare edildiği konuşuluyordu. Rekabetçi otoriter rejimlerin en belirgin özelliği, seçimlere katılan aday ya da partiler arasında asimetrik bir yarış olsa da sandıktan çıkan sonuca riayet edilmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muhalefet belki iktidara gelemiyordu fakat muktedirlerin bazı baskı araçlarına göğüs germek kaydıyla yerelde söz sahibi olabiliyordu. Ancak gelinen noktada seçimlerin iktidarı değiştirebilme işlevinin ortadan kalkması ihtimali dillendirilmeye başlandı. Rekabetçi otoriterliğin hegemonik otoriterliğe dönüştüğü üzerinde duruluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türk demokrasisinin yapısal bakımdan geçirdiği değişiklere karşı şimdilik güçlü bir direnç mekanizması var. CHP, iktidar cephesinden gelen baskı ve yıldırma politikalarına mukabil dik durmaya gayret gösteriyor. Özellikle son yerel seçimlerde, iktidarın altındaki koltuğun kayma olasılığı güçlendikçe söz konusu baskı ve sindirme politikaları hız kazandı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması, burada önemli bir dönüm noktasını meydana getirdi. Çünkü eşit şartlar altında geçmese de iktidarı değiştirme potansiyeli bulunan seçimler düzenleniyordu. Oysa şimdi adayların içeri atıldığı, ana muhalefet liderine fezlekeler hazırlanan, birinci partinin kapatılabileceği ya da kayyum atanabileceği konuşulan Türkiye’de seçimlerin aslî fonksiyonunun ortadan kalkması ciddi ciddi tartışılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özgür Özel, bütün bunların farkında olduğundan süreci tersine çevirmek amacıyla elindeki tüm imkânları devreye sokmaya çalışıyor. Ancak toplumsal tabanda geniş katılımlı mitingler ve bazı protesto gösterileri dışında bir direnç ivmesi yakalayamadığı için daha geleneksel yöntemler deniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ara seçim formülü de bunlardan birisi. Özel, parlamentoda boşalan ve boşalma ihtimali bulunan sandalyeler için düzenlenecek bir seçimle iktidara karşı elini güçlendirmek istiyor. Ancak bu tür yöntemler her zaman beklenen sonuçları doğuramayabiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir kere Özel’in, iktidarı sıkıştırmaya dönük her hamlesine muktedirler çok sert cevap veriyor. Örneğin daha önce “İBB borsası” iddialarını delillendirdiğinde Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney tutuklanmıştı. Kısa bir süre önce Akın Gürlek’in malvarlığına ilişkin bazı söylemler ortaya atmıştı. Hemen arkasından Uşak ve Bursa’ya operasyon düzenlendi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin bu yargı kıskacına ne kadar dayanabileceği büyük bir soru işareti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün bunlara karşın ara seçimlerle kuvvet tazelemek istemesi gene bazı soru işaretlerini beraberinde getiriyor. İktidarın oylarının düşüşe geçtiği ve halkta eskisi kadar karşılığının bulunmadığını gözler önüne sermek istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidar, CHP’nin bu stratejisini gördüğü için ilk elden yeşil ışık yakacağını sanmıyorum. Diğer yandan TBMM’de boşalan veya boşalması öngörülen sıralarda CHP’nin daha baskın hale gelmesi, esasta Türkiye’nin gidişatı açısından bir değişim yaratmaz. Zira Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile meclisin büyük oranda işlevsizleştiği bir döneme girdik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin sandalye sayısındaki artış parlamentonun işleyişini değiştirmeyecektir. Hâl böyleyken vekillerin istifa ettirilmesi suretiyle yapay bir seçime gitmek toplumsal tabanda ters bir etki de yaratabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ayrıca CHP, ara seçimlerle iktidarı sıkıştırayım derken kendisi de müşkül bir duruma düşebilir. Milletvekili istifaları, mecliste toplu olarak değil tek tek oylanıyor. Çoğunluk Cumhur İttifakı bileşenlerinde olduğu için bazı milletvekillerinin istifasını onaylarken sonlara doğru sürüncemede bırakabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durumda CHP, Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olabilir. Yirmiye yakın milletvekilini kaybedebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçi, önemli ölçüde işlevini yitiren bir parlamentoda muhalefetteki yirmi sandalyenin eksik ya da fazla olması neyi değiştirir diyebilirsiniz. Ama vekil istifaları herhangi bir sonuç getirmeyeceği için boşa düşmüş bir hamle olarak kalır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşin ilginç yanı Türkiye’de 2003’ten beri hiç ara seçim yapılmadı. 1960’lar ve 70’lerde hemen her parlamenter dönemin ortasında muhakkak bir ara seçim düzenleniyordu. 12 Eylül’den sonra ara seçim meselesi epey zayıfladı. Eğer bir ara seçime gidilirse Türk demokrasisi açısından incelenmeye değer bir nitelik taşıyacaktır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ara-secim-1775489381.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erken Seçim Tartışması ve Muhalefetin Ortak Zemini</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/erken-secim-tartismasi-ve-muhalefetin-ortak-zemini-13020</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/erken-secim-tartismasi-ve-muhalefetin-ortak-zemini-13020</guid>
                <description><![CDATA[31 Mart 2024 yerel seçimlerinin birincisi olan CHP, son 18 aydır tarihinin en kapsamlı siyasal tasfiye operasyonuyla karşı karşıya: 22 belediye başkanı tutuklu, onlarca yönetici cezaevinde ve kayyım gölgesi belediye meclislerinin üzerinde. Özgür Özel’in Bursa ve Uşak’taki şafak operasyonlarının ardından yinelediği 'erken seçim' çağrısı, sadece bir sandık talebi değil; iktidarın 'yolsuzluk' kılıfıyla ördüğü kuşatmaya karşı toplumsal bir direniş hattı inşa etme çabasıdır. Ancak bu çağrının gerçek bir siyasal zafere dönüşmesi, muhalefetin kendi iç bagajlarından sıyrılıp 'asgari demokratik mutabakat' eşiğini aşmasına bağlı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in geçen hafta yaptığı erken seçim çağrısı ilk değil. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na yönelik yargı eliyle başlatılan siyasal operasyonların düğmesine ilk basıldığı andan itibaren Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a “<strong>sandıkta hesaplaşalım</strong>” çağrısını sık sık yineliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En son, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey’in şafak operasyonuyla gözaltına alınmasından birkaç saat sonra, 31 Mart 2026 Salı öğleden sonra düzenlediği basın toplantısında gazetecilerin sorusu üzerine bu çağrısını tekrarladı. Hafta başı muhalefet partilerini erken seçim gündemiyle ziyaret etmeye başladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatırlamakta yarar var: Basın toplantısından birkaç saat önce Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım tutuklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İktidar bloğu, 18 aydır yolsuzluk bahanesiyle CHP’yi silkeliyor. Daha önce de 8 yıl boyunca “terör” bahanesiyle Kürt siyasal hareketinin partisi HDP’yi tasfiye etmeye çalıştı ancak başaramadı; bu kez de başarabilmesi mümkün değil. 19 Mart Saraçhane operasyonuna karşı gelişen direnişin sosyal ve siyasal zemini bunun göstergesidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP, tarihinde ilk kez bu derece geniş çaplı bir operasyonla karşı karşıya. 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden birinci çıkan CHP’nin 24 belediyesine siyasi operasyon düzenlendi. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ile birlikte 22 belediye başkanı ve 200’ün üzerinde belediye yöneticisi tutuklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tutuklanan belediye başkanlarından Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer ve Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Zeydan Karalar bir süre sonra serbest bırakıldı ancak görevlerine iade edilmediler. Hâlen 19 belediye başkanı tutuklu bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sadece gözaltına alındıktan sonra ev hapsi kararıyla serbest bırakılan, daha sonra bu kararı da kaldırılan Adıyaman Belediye Başkanı Abdurrahman Tutdere görevine dönebildi. Tutuklanan bazı belediye başkanlarının yerine kayyım atandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunların yanı sıra Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu gibi 7 CHP’li belediye başkanı AK Parti’ye geçti. Görevden alınan 3 CHP’li belediye başkanının yerine ise AK Parti’li belediye meclis üyeleri başkanvekili seçilerek yönetim el değiştirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunlara ek olarak 2023’te yapılan CHP kurultayına yönelik butlan davası, İstanbul İl Kongresi’nin iptali davaları ve il yönetimine kayyım atanması gibi uygulamaların toplamı; iktidarın ana muhalefet partisi ve son yerel seçimlerin birincisi olan CHP’yi siyasal alanın dışına itme ve etkisizleştirme girişimlerinin 18 aydır kesintisiz sürdüğünü gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CHP’den tarihsel direnç &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP, tarihinde ilk kez bu kadar uzun süreli ve yoğun bir siyasal operasyon sürecine karşı, 18 ayda 103 “<strong>Millet İradesine Sahip Çıkıyor</strong>” mitingi düzenledi ve düzenlemeye devam ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu mitinglerde sergilenen güçlü direnç ve kitlesellik, iktidar partisinin beklemediği ve hesaplamadığı bir gelişme olsa gerek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dahası, CHP liderinin farklı siyasal muhalefet dinamiklerini gözeten; ülkenin siyasal, sosyal ve toplumsal duyarlılıklarını dikkate alan bir dil ve yaklaşımla iktidar karşıtı direnci büyük ölçüde süreklileştirmiş olması, iktidar saflarında şaşkınlık yaratmış durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasal muhalefet bu durumun yarattığı elverişli toplumsal zemini birlikte değerlendirme becerisi gösterebilirse, erken seçim çağrıları güçlü bir siyasal anlam kazanabilir ve toplumsal karşılığı genişleyebilir. Bu da iktidar ortaklarının sonunu getirebilecek bir yol haritasının oluşmasına zemin hazırlayabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak bu durum, muhalefetin farklı siyasal dinamiklerinin önceliklerini ortaklaştıracak asgari &nbsp;mutabakatı üretmesini zorunlu kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Mevcut otoriter ve faşizan yönelimin sonunu getirebilecek siyasal odak; CHP’nin 18 aydır inşa ettiği direncin, demokrasi, hukuk ve temel insan haklarını önceleyen siyasal ve toplumsal genç yeni siyasal kesimlerle buluşmasıyla oluşabilir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan, anlaşılabilir nedenlerle dile getirilen erken seçim talebi etrafında süren tartışmaların; asgari demokratik değerler, hukuk devleti ve temel haklar eksenine yönelmesi kritik ve zorlu bir eşik oluşturmaktadır. Erken seçim koşulların varlığı yokluğu tartışması bakidir. Ama yine de öncelik paydaşlığın inşası olmalı.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu eşiğin aşılabilmesi için, mevcut otoriter yönetime karşı duran muhalefet partilerinin çok parçalı yapısı, farklı büyüklükteki siyasal aktörlerin birbirinden farklı ve zaman zaman çelişen siyasal bagajları ile önceliklerinin dikkate alınması zorunludur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede; CHP açısından etkisizleştirme operasyonlarının durdurulması, DEM Parti açısından yeni çözüm sürecinin yürütülmesi, muhalefetin yol haritasında birbirinin alternatifi değil, birlikte ele alınması gereken temel başlıklardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tekil konu ve sorunlara indirgenen, süreci kişiselleştiren taktik yaklaşımlar ise bu sürecin önünü açmak yerine tıkayabilir. Bütüncül bir siyasal programın önüne geçen taktiksel söylemler, otoriter yönetimden çıkışı zorlaştırma riski taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan, CHP ve DEM Parti’nin kendi iç dinamiklerine hapsolan bir siyaset zemini, siyasal alanı daraltmakta ve otoriter yönetime karşı muhalefetin etki kapasitesini sınırlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada muhalefetin, üç temel öncelikleri bütünsel yaklaşarak hareket etmesi gerekmektedir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’ye yönelik etkisizleştirme operasyonlarının durdurulması</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DEM Parti açısından yeni çözüm sürecinin ilerletilmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer muhalefet partileri açısından ise bu başlıklar etrafında şekillenecek adil, eşit ve demokratik bir siyasal çerçevenin inşa edilmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu üç eşiğin birlikte aşılması, hem siyasal alanın genişlemesi hem de toplumsal desteğin güçlenmesi açısından belirleyici olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu da ancak, ortaklaşma, yeni siyasal araç ve kanalların bütüncül bir yaklaşımla geliştirilmesiyle mümkün olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan, muhalefetin bu yeni ve genç beyaz yakalı toplumsal siyasal dinamiği harekete geçirebilme becerisi ve gençlere siyasal açma cesareti göstermesi olacaktır. İktidar çevresindeki panikten muhalefet feyz a almayı &nbsp;başarmalıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP gündemini bu doğrultuda revize ederken, geri kalan muhalefet özel olarak da DEM Parti kendi aktüel ve dar önceliklerini revize etmelidir. Bu iki parti, ağır tekil, özgü siyasal gündem ve sorunları, büyük felakettin sorununu gölgelemesine izin verilmemeliler.&nbsp; &nbsp;Değilse otoriter ve faşizan iktidar kurumsallaşmasını sağlamlaştıracak, toplumsal zeminine pekiştirecek. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erken-secim-tartismasi-ve-muhalefetin-ortak-zemini-1775557324.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Otoriter ve totaliter algı siyasetinden demokratik oluş siyasetine</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/otoriter-ve-totaliter-algi-siyasetinden-demokratik-olus-siyasetine-13019</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/otoriter-ve-totaliter-algi-siyasetinden-demokratik-olus-siyasetine-13019</guid>
                <description><![CDATA[Siyaset, özü itibarıyla 'kral çıplak' dedirtmeme ve göstertmeme çabasıdır; gerçekliği eğip büktüğü, ambalajladığı ve satabildiği ölçüde başarılı sayılan bir alandır. Günümüzde otoriter ve totaliter siyaset endüstrisi, insanı hürriyet ve adalete ihtiyaç duymayan şartlandırılmış bir makineye indirgemeyi hedeflerken, kitleler bu yalanlarla dolu alanda teselli bulmaktadır. Hakikatin algı operasyonlarıyla boğulduğu, iknanın gerçeğe baskın geldiği bu 'post-truth' karanlığından çıkış, ancak bireyin kendi korkularını aşarak hakikati yaşantısıyla yeniden oluşturmasıyla mümkündür.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyaset ve yalan içiçe olan süreçlerdir. Siyaset, kolaylıkla hakikati ve hukuku kurban vermektedir. Siyaset, yalanı kendisine kaçınılmaz yol arkadaşı ve zemini yapmaktadır. Siyaset ve yalanın içiçe geçmişliği, yönetenler ve yönetilenler arasındaki çarpık ilişkiyi ortaya koyduğu gibi, insanın hakikatle kurduğu kırılgan ve kurgusal bağın da doğasını ortaya koymaktadır. Siyaseti, sadece yönetim tekniği ve tecrübesi olarak anlamak yeterli değildir. Siyaset, dili, algıyı, korkuyu, umudu, itaati, dini ve kini örgütleyen bir alandır. Siyaset, kendisini hakikat olarak sunmaktadır. Siyasetin hakikat olma iddiasının aksine, siyasetin sunduğu ve söylediği hakikat değildir. Siyaset, hakikat adına hakikate rağmen hakikatin yerine etmek yerleştirmek istediği kendi kurgusunu, yalanını ve yanılsamasını üretmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyaset ve yalan arasındaki ilişkinin yalan söyleyen siyasetçilerden kaynaklandığı şeklinde yüzeysel bir algı vardır. Siyaset ve yalan arasındaki ilişki, siyasetçilerin kişisel yalancılıklarının ötesindedir. Siyaset, hakikati olduğu gibi ifade etmeyi amaçlamaz. Siyaset, hakikati yönetilebilir, kullanılabilir ve etkili olacak şekilde ifade etme yoluna gider. Siyaset, gerçeklikle çıplak hakikat olarak ilgilenmez. Siyaset, gerçekliğe hep istediği şekli ve içeriği vermeye çalışır. Başka bir ifadeyle siyaset, insanlara kral çıplak dedirtmeme ve göstertmeme çabasıdır. Siyaset, gerçekliği eğip büktüğü, ayıkladığı, kurguladığı, ambalajladığı ve satabildiği ölçüde başarılı ve sonuç alan bir alan olarak düşünülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasette ahlaki, manevi, bilimsel, felsefi doğruluk yoktur. Siyaset için asıl olan iktidarın sürekliliğinin sağlanmasıdır. İktidarı sürekli hale getirmenin yolu olarak gerçeği gizlemek, algı üretmek ve sürekli yalan söylemek, siyasal zorunluluk olarak görülmektedir. Siyasetçi, yalan söylemeyi, yolsuzluk yapmayı, günah işlemeyi, rüşvet almayı, şehvetini her türlü yolla tatmin etmeyi ahlaki sapma ve sapkınlık olarak değil, kendisinin doğal olarak sahip olduğu ayrıcalıklar olarak görmektedir. Siyasetçi, ahlaksız ve günahkar olma hakkının kendisine bir ayrıcalık olarak kabul edilmesi gerektiğini sanmaktadır.</span></span></p>

<p style="margin-left:9px"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günlük hayatta yalanı, yanlış bilgi olarak anlayabiliriz. Siyasetteki yalan ise, farklıdır. Siyasetteki yalan, sukunluktur, susturmadır, tahakkümdür, soygundur, manipülasyondur. Siyaset, hakikat değildir. Siyaset, hakikatin nasıl görüneceğini belirleyen sahtekarlıklar ve aldatmacalar sürecidir. Siyaset, aldatmak ister. Siyasetin yalanı şekillendirmesi, insan ve siyaset arasında varoluşsal düzeyde bir kriz ve kerizlik ilişkisinin doğmasına yol açmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dünyada siyaset, artık demokratik, sivil ve çoğulcu niteliklerini büyük ölçüde kaybetmiştir. Dünyanın birçok yerinde siyaset, otoriterleşmekte, totaliterleşmekte, fanatikleşmekte ve teokratikleşmektedir.Otoriter, totaliter ve teokratik siyasetleri güçlü yapan şey, din, milliyet, tarih, ahlak ve onur adına hakikati ortadan ortadan kaldıran yalanlar söyleyerek toplumları kandırmaları, kerizleştirmeleri ve aldatmalarıdır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, din, ahlak, felsefe, bilim, hukuk ve sanat dahil insana ve doğaya dair hakikat adına varolan her şeye çökmekte ve hakikati bir bütün olarak ortadan kaldırmaktadır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, hakikati çarpıtmakla yetinmemekte, hakikati bir bütün olarak ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.Otoriter, totaliter ve teokratik siyasetin yalanları ve algıları sonucu, insanlar ve toplumlar, gerçeklik duygusunu ve düşüncesini kaybetmişlerdir. Gerçeklikle bağı kopartılmış insanlar, ekonomik, hukuki, sosyal, siyasal, kültürel alanlarda tam bir fantazi aleminde yaşamaktadırlar. Gerçeklik sonrası dönem olarak adlandırılan mevcut insanlık durumunun yaratıcısı, otoriter, totaliter ve teokratik siyasettir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan için tehlikeli olan, yanılmak veya yanıltılmak değildir. Yanılan ve yanıltılan insan, bu durumu sonradan fark edebilir. İnsan için derin tehlike, gerçeklik duygusundan ve düşüncesinden kopartılmaktır. Gerçeklik duygusu ve düşüncesi köreltilen ve kaybettirilen insan, kendisine, tecrübesine, düşüncesine ve ayırım yapma yeteneğine güvenemez. Gerçeklikten kopartılan insan, aklını, güvenini ve özgürlüğünü yitirmiş insandır. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, insanı gerçeklikten kopartmak suretiyle hakikat ötesi bir dönem icat etmektedir. İnsanlar, bugün siyasetin kendileri için uydurduğu gerçek dışı ve ötesi bir dünyada yaşamaktadırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakikat ötesi çağda siyaset, artık yalan söyleyerek kendini yormamaktadır. Siyaset, hakikat yerine hakikatimsi kurgular üreterek insanları ve toplumları aldatmaktadır ve kandırmaktadır. Siyasetin uydurduğu hakikat ötesi dönemde, <em>hakikat</em> yoktur, <em>hakikatimsilikler</em> vardır. Gerçeklikle bağı kopan insanların ve toplumların anlamadığı gerçek şudur: <em>Hakikat, hakikatimsilik değildir</em>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar, artık bir şeyin doğru ve yanlış olduğuyla ilgilenmemektedirler. Siyasetin uydurduğu hakikat ötesi çağda insanlar, bir şeyin etkili olması, inandırıcı olması ve yaygınlık kazanmasıyla ilgilenmektedirler. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, algının dolaşımıyla, algıyı dolaşıma sokacak temsillerle, gösterilerle ve performanslarla ilgilenmektedir. Siyaset ve algı, bir bütün haline gelmiştir. Günümüz dünyasında algı ve siyaset, birbirini besleyen tek alan haline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçeklikten bağı kopartılan günümüz insanı, otoriter ve totaliter siyasal güçler tarafıından kandırılmayı ve aldatılmayı arzulamaktadır. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, baskıyla birlikte rızayı, zorla birlikte hazzı, itaat ve aidiyeti birlikte kullanarak insanlara ve toplumlara musallat olmakta ve tahakküm kurmaktadır. Otoriter ve totaliter siyasetin ekonomi, kültür, din, ahlak, savunma, sağlık, ekonomi, altyapı, aile, enerji ve çalışma alanlarında söylediği yalanları kolaylıkla içselleştiren ve yalanlarla dolu bir alanda yaşayan kitleler, rahatlamakta ve teselli bulmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset, yalanlar üzerine sabit kimlikler kurgulamakta, keskin ayırımlar uydurmakta, sadakat ve korku etrafında insanı felç etmektedir. Otoriter, totaliter ve teokratik siyaset uydurduğu yalanlarla, insanı ve toplumu tekrar eden, taklit eden, şartlandırılmış, düşüncesiz ve akılsız bir makinaya dönüştürmeyi amaçlamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter, popülist, nasyonalist ve teokratik siyasetin ürettiği gerçeklik ötesi dönemin yalanlarına karşı hakikatin dirilişini ve direnişini sağlayacak yeni bir oluş maneviyatına ve felsefesine ihtiyaç vardır. Oluş maneviyatı ve felsefesi, otoriter ve totaliter siyasetin uydurduğu bütün değişmez kimlikleri reddetmekte, donmuş anlamları anlamsızlaştırmakta, kesin ve mutlak hakikat olduğunu dayatan bütün kurguları kabul etmemektedir. Oluş maneviyatı şunları söylemektedir: Hiçbir sabit kimlik yoktur. Bütün kimlikler, değişkendir ve akışkandırlar. Donmuş ve durdurulmuş anlamların hiçbiri anlam değil, yalandırlar. Hiçbir hakikatin kesin bir sonucu yoktur. Hakikat, yenilenen ve yaşanılan süreçlerle sürekli olarak inşa edilen deneyimlerdir. Hakikat, insanı harekete geçiren, yapan ve yaptıran açık bir bilinç ve duygu durumudur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oluş maneviyatı ve felsefesi, otoriter, totaliter ve teokratik siyasetin milliyet, ahlak, din, medeniyet, aile, devlet adına söylediği bütün doğmaları reddetmektedir. Bütün doğmalar, yalandır ve yanılsamadır. Hakikat, dönüşüm, değişim ve diriliş tecrübesidir. Hakikat denilen şey, hiçbir siyasal, kültürel ve doğmatik kalıbın içine hapsedilemez. Hakikat, insanın sürekli olarak diğer insanlarla ilişki içinde doğa içinde kendisini oluşturma tecrübesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter, totaliter, nasyonalist ve teokratik siyasetin yalanlarına ve algı operasyonlarına karşı oluş içinde yaşayan özgür birey, inançlarını sorgulama, arzularını çözümleme ve korkularını aşma sorumluluğla ve meydan okumasıyla karşı karşıyadır. Otoriter ve totaliter siyaset, insanı içeriden ve dışarıdan yönetmek için insanın korkularını, umutlarını, değerlerini, inançlarını ve anlamlarını üreten bir endüstridir.Otoriter ve totaliter siyaset endüstrisi, hakikatin gereksizliğine kişileri ikna etmeye çalışmaktadır.Gerçeği silikleştirmek, sindirmek ve silmek için yalanı ve algıyı gerçeğimisi hale getirmeye çalışan otoriter ve totaliter siyaset, insanların, hakikate, hürriyete ve adalete ihtiyaç duymayan şartlandırılmış makinelere indirgenmesini istemektedir.Otoriter ve totaliter siyasetin stratejik hedefi, bireyleri gerçekliğe ihtiyaç duymayan nesneler haline getirmektir. Otoriter ve totaliter siyaset, hakikati ve adaleti ihtiyaç olmaktan çıkardıkları takdirde politikalarının ve pratiklerinin doğruluğunun test edilmesi imkanlarının ortadan kalkacağınıı ve politikaların etki gücünü koruyacağını, bunun da gücü elde tutmak için yeterli olacağının çok iyi farkındadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoriter ve totaliter siyasetin icat ettiği gerçeklik ötesi mevcut durumda etki, doğrunun yerine geçmiştir, ikna hakikate baskın olmuştur ve algı gerçekliği karartmıştır. Gerçek ötesi ve üstü olarak nitelenen mevcut insanlık durumunda insanın gerçeklikle, kendisiyle, doğayla ve insanlıkla bağı ve bağlantısı köreltilmiş ve kopartılmıştır. Demokrasiyi, hukuku, özgürlüğü ve barışı var etmek için kişinin, hakikati yaşantısıyla oluşturmasına imkan sağlayan oluş felsefesine ve maneviyatına dayalı demokratik oluş siyaseti tecrübesine ihtiyacı vardır. Demokratik oluş siyaseti, otoriter ve totaliter siyasetin yalan, yanılgı ve algı saplantısından çıkmak için verimli bir imkandır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 07 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/otoriter-ve-totaliter-algi-siyasetinden-demokratik-olus-siyasetine-1775482411.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Futbolde ve kadın voleybolde uluslararası başarının sır olmayan sırrı(!!!)</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/futbolde-ve-kadin-voleybolde-uluslararasi-basarinin-sir-olmayan-sirri-13014</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/futbolde-ve-kadin-voleybolde-uluslararasi-basarinin-sir-olmayan-sirri-13014</guid>
                <description><![CDATA[Birleşik kaplar kuralı çalışıyor: Dünyada enflasyon şampiyonluğuna oynamakla kamu ihalelerinde rekabet dışı kalmak aynı madalyonun iki yüzü. Minyatür sahada, eğik zeminde dibe yuvarlanmamak için tek çıkış yolu; hukuku, ekonomiyi ve kamu yönetimini yeniden 'Filenin Sultanları'nın tabi olduğu evrensel kurallarla tanıştırmak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhtemelen bu söyleyeceğim hayata bire bir geçmeyebilir, küçük sapmalar, istisnalar hep vardır ama toplumlarda kurumlararası bir birleşik kaplar kuralı hep çalışır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin, dünyanın en iyi eğitim-öğretim kurumları sizdedir, en iyi üniversiteler sıralamasında ilk yirmide on beş üniversiteniz vardır ama dünyanın en kötü adalet kurumları da sizdedir, uluslararası hukuk endeksinde 146 ülke arasında sıranız 117’dir, bu olmaz, olamaz, kurumların performansı bir biçimde yakınsallaşır (convergence). </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye küresel endekslerin yaklaşık tümünde her sene muntazaman gerilerken mesela kadın voleybolde en zirveye oynuyoruz, futbolde erkek milli takımımız Avrupa kupasında büyük başarılar elde etti, şimdi de, ne güzel, 2026 dünya futbol şampiyonasına katılıyoruz, ilk turda oynayacağımız gruptan da (Türkiye, ABD, Avustralya, Paraguay) birinci çıkmamız yüksek bir ihtimal.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumu tesadüflerle değil de başka yöntemlerle açıklamaya çalışmamız lazım ama ondan sonra da yaklaşacağımız sonuçtan başka sektörler için, hukuk, ekonomi, öğretim-eğitim mesela, dersler çıkarmamız ve hayata geçirmemiz lazım. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında ortada bir sır, mır yok, ortada aklı başında, sağduyu sahibi herkesin görebileceği bir gerçek var sanki. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de son on senedir siyasetin kullandığı çok anlamsız bir ifade var, “yerli ve milli” ifadesi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yerli muhtemelen ulusal anlamına kullanılıyor, milli ise asla yine ulusal demek değil, olsa idi çok saçma olurdu zaten, ulusal ve ulusal gibi bir tekrar anlamına gelirdi, milli, tercümesi de orijinaline uygun olarak dini demek, dini de bizde İslami demek herhalde.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyetin kuruluşunda kullanılan “Türk milleti” ifadesi de zaten 1923 sonrası Anadolu’ya sıkışan Müslüman unsurların genel adı, geriye kalan gayrimüslimler de “ekalliyet” yani azınlıklar. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hem insan hem de toplum yaşamının en kaba hatlarıyla iki yönü var, özel alan ve kamusal alan.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel alanlarında insanların “yerli ve milli” olmalarında, ulusal ve İslami kriterleri yaşamlarına rehber yapmalarında, davranışlarında hukukun genel ilkeleriyle çelişmemeleri şartıyla, hiçbir beis olamaz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancaaaaaaaak; kamusal alanda yerlilik ve millilik demek felaket demek, her kamusal konuda başarısızlık demek, gerilemek demek, küresel endekslerde, hukuk, mutluluk, yolsuzluk endeksleri gibi, nal toplamak demek, bu endekslerde nal toplamak da vatandaşın refahının, zenginliğinin, özgürlüğünün, mutluluğunun hatta güvenliğinin yerlerde sürünmesi demek.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel kuralların dışına çıkılabilen kamusal alanlarda çok belirgin bir gerileme yaşanıyor son on, on beş senedir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan hakları alanında dahi AİHM kurallarına uymuyoruz da ne oluyor, insan hakları standartlarında durumumuz içler acısı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk devleti alanında da Venedik Komisyonu test kurallarına uymuyoruz, uluslararası endekslerde utanç verici sıralardayız, tuhaf birileri de bu durumu, bu sıralamayı batının bize kurduğu kumpas olarak niteliyorlar(???).</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AB müzakere sürecinde iş güvenliği, kamu alımları, rekabet dosyalarını önlerinde siyasi engel olmamasına rağmen açmadık, bunları şiddetle isteyenleri de KHK’lı yaptılar ama ne oldu iş güvenliği dosyası açılmadı, günde altı işçi iş kazalarında(!!!) yaşamlarını yitiriyorlar, kamu alımları dosyası açılmadı, kamu ihaleleri usulsüzlükleri, rekabet dışı olmaları siyaseti hem merkezi hem de yerel düzeyde zehirledi, bitirdi, rekabet dosyası açılmadı ve dünyada enflasyon şampiyonluğuna oynuyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kamusal alan örneklerini çoğaltmak, küçük bir kitap yazmak mümkün.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine ancaaaaaaaak, futbol ve voleybolde durum farklı, kamu alımlarında, iş güvenliğinde, ifade özgürlüğünde olduğu gibi kuralları Allah’tan biz koymuyoruz, değiştirme olanağımızın da pek olmadığı kurallar seti ile bu iki alanda mücadele ediyoruz, bu spor dalları rekabete sonuna kadar açık, bizimkiler yabancı takımlarda, yabancılar bizim takımlarda oynuyorlar, futbolde Brezilya, Fransa, İspanya hangi kurallarla oynuyorlarsa biz de aynı kurallarla oynuyoruz, futbolde “üç korner bir penaltı” eski mahalle kuralını benimsemiyoruz, bu penaltıları arkamızı minyatür kaleye dönüp topuğumuzla atmıyoruz ve bunun sayesinde de artık FİLENİN SULTANLARI var, A erkek Milli Takımımız da ABD-Kanada-Meksika’da bu yaz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa, biz bazı kamusal alanlarda, insan hakları, hukuk devleti, kamu ihaleleri, iş sağlığı ve güvenliği, rekabet gibi, oyunu “üç korner bir penaltı” kuralı ile minyatür sahada oynuyoruz ve, lafı uzatmayalım, eğik zeminde sürekli dibe doğru yuvarlanıyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yapılması gerektiği açık değil mi?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Senelerce “ne pahasına olursa olsun AB’ye girelim” boşuna demedik.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdilik futbolü minyatür sahada oynamak isteyenler kazanmış gibi duruyor ama hayatın neler getireceği de belli olmayabiliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Önemli not:</strong> Bazı kelimelerin imlasında bazı doğru bilinen kuralları kullanmıyorum, sehven değil yani, mesela futbolde, voleybolde olduğu gibi… </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/futbolde-ve-kadin-voleybolde-uluslararasi-basarinin-sir-olmayan-sirri-1775400315.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır”</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir-13013</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir-13013</guid>
                <description><![CDATA[Zaman, sadece bir hattı değil, şeffaflık ve hesap verebilirlik sathını müdafaa etme zamanıdır! İktidarın CHP’yi diz çöktürme planına karşı Özgür Özel canhıraş bir direnç sergilerken; kamunun gücünü kendi serveti sanan ‘güç sarhoşu’ azınlığa karşı yol temizliği neden ihmal edilemez?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ahmet Özer ile başlamışlardı operasyona; son olarak tutuklanan Mustafa Bozbey ile birlikte bu sayı 22’ye ulaştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürecin kısa öyküsü şöyle başlamıştı. Özer’in gözaltına alınıp tutuklanmasından bir hafta önce Bahçeli, “Öcalan, gelsin Mecliste DEM kürsüsünde konuşsun” demiş; hepimiz de, devletin içindeki derin güçler, Bahçeli’nin hamlesine karşı hamle ile yanıt verdikleri duygusunu uyandırmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görünüşe göre Özer, “zincirin en zayıf halkası” idi. Zira hem “PKK/KCK silahlı terör örgütü üyesi” olmak gibi bir suçlamayla Bahçeli’nin “açılımını” geri püskürtme hem de CHP’nin “dağ” ile “iş tuttuğu” algısı üzerinden kendi seçmenlerini konsolide etme olanağına sahip olacaklardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tutmadı!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam tersine kamuoyunda, “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” çelişkisi öne çıktı. Bu çelişkinin üstünü örtmek ve sorunun çok daha çetrefil olduğunu göstermek için yeni yollar ararlarken, Ekrem İmamoğlu’nun diplomasını bulmuşlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>DİPLOMADAN KENT UZLAŞISINA SUÇLAMAK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Güya diploma sahte idi!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hepimiz, “hadi canım sende” demiştik o günlerde. Yapılan, ne bizim hukuk geleneğimize ne de hukukun evrensel ilkelerine uyardı. Nitekim Sarbonne, “kurunun yanında yaktıkları yaşlardan” biri olan Prof. Dr. Naciye Aylin Ataay Saybaşılı’nın doktorası iptal edilme talebini reddetmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amaç, İmamoğlu’nun gardını düşürmekti ama buldukları “sahte diploma” iddiası yetersizdi. İddia sahipleri de az bulmuş olacaklar ki ertesi gün gözaltına alınmış; ardından da tutuklanmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O günden sonra pek çok iddia servis edildi İmamoğlu hakkında ama kendi seçmenleri dahil herkes, bu operasyonun, “rakibi saf dışı bırakmak” anlamına geldiğinde hemfikirdi. Nitekim 19 Mart’tan itibaren sokaklar, üniversiteler ve genel olarak kamuoyu çalkalanmış; protestolar, peş peşe gelmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Verilmek istenen mesajın iki ucundan birinde, “kent uzlaşısı” adı altında PKK ile işbirliği, diğer ucunda da yolsuzluk ve rüşvet vardı. Geniş kitlelerin neredeyse tamamına yakını açlık sınırının altında yaşarken, olası bir rüşvet ve yolsuzluğa tepki verecekleri açıktı. Kırk yılı aşkın bir süredir devam eden şiddet sarmalı nedeniyle yükselmiş milliyetçi hassasiyetler de hesaba katılarak, CHP’nin “şeytanlaştırılması” amaçlanmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Başaramadılar!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>SAFDIŞI BIRAKMAK İSTENİRKEN SAFLARI SIKLAŞTIRMAK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin Mansur Yavaş ile birlikte başarılı “iki forvetinden biri” olarak kabul edilen İmamoğlu, gözaltında ve cezaevinde güçlü bir karşı duruş gösterip, meydan okumasını sürdürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Amaçları İmamoğlu’nun saf dışı bırakmaktı ama tutukluluk ile birlikte, bırakın saf dışı kalmasını, safını sıklaştırmış oldu. Onun uzaklaştırılmasından medet umanlar, artan toplumsal tepkiyi paralize edebilmek için yeni gözaltı ve tutuklamalar yapmak zorunda kalmışlardı. Aralarında Adana’nın Zeydan’ı, Adıyaman’ın Tutdere’si&nbsp; ve İstanbul’un ilçe başkanları olmak üzere pek çok belediye başkanı vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mahkeme başlayınca görüldü ki iddiaların hepsi “duydum, öyle dediler” üzerine kurulu. Tutuklu başkanlardan Mehmet Murat Çalık, savunmasında, “Görevi emanet bildim. Yaptıklarımı şöhret ve alkış için değil çocuklar daha iyi bir gelecekte yaşasın diye yaptım” dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Resul Emrah Şahan ise “si<span style="background-color:white"><span style="color:#080809">yasette ve devlette hizmet edeceksen, </span></span>servetten, şöhretten ve şehvetten uzak duracaksın” sözleriyle kamucu bir belediye başkanında olması gereken özellikleri bir çırpıda özetlemiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>CHP’NİN DİZ ÇÖKTÜRÜLMESİNE APARAT OLMAK</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Operasyonlar durmak yerine, freni patlamış kamyon gibi CHP’li başkanlara yönelik operasyonlar hız kesmeden sürdü. Arada “transfer edilen” Beykoz, Aydın, Bayrampaşa ve Keçiören’i unutmadan belirtelim ki son olarak Uşak’a ve Bursa’da karar kılındı. Uşak’takinin yaptıkları yenilir yutulur olmasa da, yerelden çıkartılıp ulusala taşınması için Ankara’ya, bir otele gitmesinin beklenmiş olması elbette manidardır. Bursa’da ise kendi partilerine geçmek için ısrarlı baskı kurdukları Bozbey’i, bu kez de, hukuk yoluyla saf dışı bırakmak için yedi yıl önceki işlemlerin bahane edilmesi de manidardır…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim bu yazının ana fikrine…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Büyük olasılıkla “küresel hükümdar”, Türkiye’deki iktidara, devam edebilmesi için güçlü bir toplumsal destek oluşturması telkininde bulunuyor. İktidar ise söz konusu güçlü toplumsal desteği elde edebilmek için bir yandan muhalefetten seçilmiş belediye başkanlarının kendi partisine geçmeleri için her yolu deniyor; diğer yandan da yitirdiği kamuoyu desteğinin önüne geçmek için rakiplerinin de kendilerine benzediği algısını yaratmak istiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha da önemlisi, muhalefetin amiral gemisi konumundaki CHP’ye diz çöktürüp, oluşturduğu direniş hattının bertaraf edilmesi için elinden geleni yapıyor. &nbsp;Bu nedenledir ki belediye başkanları üzerinden eşi görülmemiş bir algı operasyonuyla CHP’nin şeytanlaştırılması amaçlanıyor. Böylece kitlelerin değişime olan inancının dağılması, geleceğe ilişkin umut ışığının sönmesi ve küresel hükümdara kendisinin alternatifi olmadığı mesajı verilmek isteniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>HATIR KALSIN, YOL KALMASIN</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidarın bu algısını güçlendirenler yok mu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktidarın CHP’yi diz çöktürme planına karşı CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in canhıraş bir çaba içinde olmasına rağmen, sayıları az da olsa bazı belediye başkanlarının hal ve hareketleri, iktidarın bu algısını güçlendiriyor. Sayıları az da olsa, kullandığı kamunun gücüyle günlerini gün ediyor algısının oluşmasına neden bu tarz başkanların halkın gönlünü kırdıkları açıktır. Zira kendilerine emanet edilen kamunun gücünü kendilerine ait zannederek, güç sarhoşluğuna kapılan bu az sayıdaki tiplerin bir an önce ait oldukları yere gitmelerinde hiçbir beis yoktur. Bizim geleneğimizde, “hatır kalsın, yol kalmasın” şeklinde bir söz var ve bu söz, bugünün siyasetinin anahtarı rolüne sahiptir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seçim yoluyla teslim edilmiş kamunun gücünü bir “emanet” gibi görmek ve kamunun malına “kıl kadar” dahi olsa zarar vermekten kaçınmak, olmazsa olmaz şartımızdır. Kimsenin aç ve açıkta bırakılmadığı, vicdanların rahat, adil bir hukuk sisteminin mümkün olduğu bir düzen inşa edebilmek için yol temizliği ihmal edilemez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman, “hattı müdafaa değil, sathı müdafaa” zamanıdır. O “satıh”, şeffaflık ve hesap verebilirliği kapsadığı gibi kamunun emanetine titizlikle sahiplenmeyi ve kamusal terbiyeyi de kapsar. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/hatti-mudafaa-yoktur-sathi-mudafaa-vardir-1775399913.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Başkasının fikirlerine neden tahammül edemiyoruz?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/baskasinin-fikirlerine-neden-tahammul-edemiyoruz-13011</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/baskasinin-fikirlerine-neden-tahammul-edemiyoruz-13011</guid>
                <description><![CDATA[Dünyadaki her şeyi bilmek zorunda değiliz, her konuşmadan 'galip' çıkmak da bir başarı değil. Karşımızdakini bir rakip değil, gerçeği beraber aradığımız bir 'yol arkadaşı' olarak görebilmek mümkün mü? Aktif dinlemenin, 'ben' diline dönmenin ve 'anlamadım, anlatır mısın?' diyebilmenin, toplumsal ruh sağlığımız için neden tek çıkış yolu olduğuna dair samimi bir çağrı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herhangi birisiyle konuşurken ya da sosyal medyada bir konuda yorum yazarken fikir tartışması diye başlayan konuşmaların bir süre sonra kişiselleştiğini görüyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çoğu zaman tartışma, fikir ya da düşünce üzerinden değil de karşımızdaki insanın mantığı, zekâsı veya niyeti üzerinden yürümeye başlıyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farklı bir görüş (özellikle siyaset, din, kimlik vb. gibi hassas saydığımız konularda) duyduğumuzda genellikle tavrımız değişiyor. Yüz ifademiz, ses tonumuz, kalp atışlarımız daha bir farklı oluyor. Çoğunlukla bulunduğumuz ortam geriliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farklı bir görüşü “alternatif bir fikir” olarak değil de çoğunlukla kendi fikirlerimize ya da varoluşumuza yönelik bir tehdit gibi algılıyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmalar sırasında genellikle olaya “fikrinizi/görüşünüzü merak ediyorum” şeklinde değil de daha çok “durun, size neden yanlış olduğunuzu anlatayım” şeklinde yaklaşıyoruz sanki.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmalarda asıl amacımız, beraberce doğru bir fikre ulaşmak değil de her durumda kendi düşüncelerimizle baskın gelip karşımızdakini yenmeye çalışmak sanırım. “Haklı çıkma” isteğimiz, genellikle “anlama” isteğimizin önüne geçiyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşurken çoğu zaman sakin olup karşımızdakini sabırla dinlemiyoruz da bir an önce cevap vermek için can atıyoruz gibi sanki.</span></span></p>

<p style="margin-left:48px; text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Konuşmalarımız ya da mesajlarımız sırasında “yok öyle değil!”, “sen kandırılmışsın”, “bir şey bilmiyorsun”, “gerçekleri görmüyorsun”, “sen anlamazsın”, “cahilsin”, “sizin gibiler hain” vb. gibi ifadeleri kolaylıkla kullanabiliyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örnekleri çoğaltabiliriz tabii.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün herhangi bir ortamda bir insanla konuşurken insanların çok kısa süre içerisinde gerildiklerini görebiliyoruz. Kısa bir taksi yolculuğu süresinde bile -konu ne olursa olsun- hem sürücünün hem yolcunun neşesini kaçıracak şekilde bir diyalogla karşılaşabiliyoruz. Ya da iş, aile çevresinde yapılan kısa bir sohbette bile insanlar hemen kamplaşabiliyorlar. Özellikle de Twitter, Facebook, Youtube gibi ortamlarda durum daha da vahim. Kim hangi konuda görüş bildirirse hemen karşısında onlarca, yüzlerce kişinin hemen itiraz ettiğini hatta saldırıya geçtiğini görüyoruz. Bu düşüncenin tam karşısında bir şey söylendiğinde de benzer şeylerle karşılaşıyoruz. Siyasi konulardaki tartışmaları ya da televizyonlardaki açık oturumları hiç söylemiyorum bile. Peki karşıdaki kişi bir şey söylediğinde hemen ona karşı tavır almamızın, gerilmemizin, onunla tartışmaya girmemizin ya da uzaktaysak da hakaret, aşağılama, linç vd. elimizden ne geliyorsa onu yapmamızın nedeni ne acaba?</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, normal bir durum mu? Karşıdakinin fikirleri çok saçma olduğu için mi böyle oluyor? Ama biliyoruz ki saçma olmayan fikirlere de tahammül edilmiyor. (Zaten ayrıca “saçma” ne ki? Bir fikrin saçma olup olmadığına kim karar verecek?)</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki bize ters geldiği için mi böyle bir yaklaşım var? Öyleyse bile herkesin istediği gibi düşünme hakkı yok mu? Herkesin bizim gibi düşünme mecburiyeti mi var? Ya da öyle düşünseler ne olacak ki? Onlar da farklı düşünsün, ne olur?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ya da yeni bir fikri bünyemizde istemediğimiz için mi? Veya burada benim aklıma gelen veya gelmeyen başka bir nedenle mi?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/1%20(2).jpeg" style="height:174px; width:289px" /></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>İnsan istediği fikri söyleyemez mi? Bu linç ve öfke neden?</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten günlük hayatımızdaki konuşmalarda da sosyal medyadaki yazışmalarda da birbirimize ve başkasına karşı çok ciddi bir tahammülsüzlüğün olduğunu görüyoruz. Bunun birçok nedeni var kuşkusuz. En önemli nedenlerinden birisi “tek doğru benimki” yaklaşımı sanırım. Yani kendi fikrimizi tartışılmaz görmek, “bu konuda başka doğru yok” demek, dolayısıyla başka bir fikri baştan geçersiz saymak.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine özellikle bizim gibi ülkelerde bazı fikirler sadece “düşünce” olarak değil, insanın kimliğinin bir parçası olarak görülüyor. Bu alanlarda farklı bir görüş, sadece bir fikir değil, kişisel bir saldırı olarak algılanıyor. Benzer şekilde karşı tarafı bir “insan” olarak değil de bir kimlik ya da etiket olarak görme durumumuz var. Farklı düşünce ve yaşam tarzlarına karşı tahammülsüzlükle birleşince de en küçük bir farklılık, kolaylıkla hemen “biz” ve “onlar” şeklinde bir ayrıma yol açabiliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine özellikle bireyleşmenin tam ve sağlıklı bir şekilde yaşanamadığı bizim gibi toplumlarda insanlar sürekli bir “haklı çıkma” ve “onaylanma” ihtiyacı hissediyorlar. Bir birey olarak her durumda değerli olduklarını hissedemiyorlar. Onun için konuşmayı savaşa çeviriyorlar. Kazanınca ya da kazandığını sanınca da kişiliklerini ve egolarını korumuş oluyorlar.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı şekilde televizyon, sosyal medya ve siyaset sahnesinde kullanılan dilin zaman zaman sert ve dışlayıcı olması da çok önemli bir etken. Özellikle tartışma programlarında insanların birbirinin sürekli sözünü kesmesi, bağırarak konuşması ve karşı tarafı dinlememesi izleyicileri de etkiliyor. Ayrıca siyasette liderlerin kullandığı üslup, toplumun geneline de yansıyor. Sürekli tartışma ve suçlama kültürü, insanlardaki empatiyi zayıflatıyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine bir toplumdaki eğitim sistemi ve eleştirel düşünme eksikliği de farklı görüşlere tahammülsüzlüğün nedenlerinden birisi olabiliyor. Çoğunlukla ezbere dayalı bir eğitimde insanların tartışma, farklı görüşleri dinleme ve analiz etme becerileri yeterince gelişmeyebiliyor. Eleştirel düşünme becerisi gelişmemiş kişiler fikir ile kişiyi ayıramıyor ve karşı argümanı anlamakta zorlanıyor. Dolayısıyla “onun bakış açısı ne?” sorusu sorulamadığı için katı ve kapalı insanlar oluşuyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkımızın günlük hayatta yaşadığı stres, ekonomik sıkıntı, siyasi sorunlar vb. gibi konuların da tahammül seviyesini azalttığını düşünüyorum. Özellikle toplumda birbirine güven çok düşük bir seviyede olduğu, insanlar da karşı tarafın iyi niyetine kolay inanmadığı için farklı fikirlere daha kapalı olabiliyorlar. Bu durumda en küçük bir fikir ayrılığı bile insanlar arasında büyük bir ayrışmaya dönüşebiliyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: İyi değiliz</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekten de başka birisi bir konuda bir şey söylediğinde hemen itiraz etmemizin, karşı çıkmamızın, giderek karşıdakini susturmaya çalışmamızın -bir kısmını yukarıda ifade etmeye çalıştığım- birçok sebebi var ama bence galiba en önemli nedeni şu: Maalesef iyi değiliz. <strong>Sorun, karşıda ifade edilen fikrin kötülüğü ya da değersizliği değil. Biz; iyi, rahat ve sakin olamadığımız için başkasının fikirlerine tahammül edemiyoruz diye düşünüyorum. Yoksa her fikir kendi içinde değerlidir ve en azından dinlenilmeyi hak eder.</strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki -eğer öyleyse- bu durumu düzeltmek için ne yapmak gerekir?</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öncelikle belki şunları kabul ederek başlamakta yarar var: Dünyadaki her şeyi ben bilmiyorum. Söylediğim, düşündüğüm her şey doğru değil. Bu zaten mümkün de değil gerekli de değil. Bilmediğim, öğrenmem gereken çok fazla konu, bilgi, düşünce, fikir vd. var. Her bir insandan alabileceğim, öğrenebileceğim yeni şeyler var. Her bir insanla yapacağım bir konuşma bana yeni ufuklar açabilir. Yeni fikirler, düşünceler edinebilirim. Dünyada hiçbir zaman hiç kimseyi bir konuşmada yenmek zorunda değilim. Başka birinin daha doğru bir fikrinin, düşüncesinin, bakışının, bilgisinin olması da benim yenilmem demek değil zaten. <strong>Her bir konuşma hem benim hem de karşımdaki insanın yararına olacak, bilgisini artıracak, ufkunu genişletecek bir fırsattır.</strong> <strong>Ben konuştuğum insanla rakip değilim. O, daha doğru bilgileri ve daha güzel düşünceleri beraber aradığımız yol arkadaşım benim.</strong> İkimiz aklımızı, bilgilerimizi, fikirlerimizi, düşüncelerimizi ne kadar bir araya getirirsek o kadar yararımıza olacak. Tersine birbirimizi ne kadar bastırır, fikirlerimizle/sözlerimizle birbirimizi ne kadar dövüp sindirirsek ikimiz de o kadar kaybedeceğiz. Dolayısıyla her bir konuşmanın ikimiz için de en faydalı olacak şeklini bulmamız en doğrusu. Benim ya da karşımdakinin kişilik sorunlarının, kendini kanıtlama motivasyonunun, onaylanma ihtiyacının bu faydaya engel olmasına izin vermememiz gerekir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle, farklı bir görüş duyduğumuzda bir an duraklayıp kendimize şu soruyu sormamızda yarar var sanırım: “Söylenenleri anladım mı yoksa otomatik olarak karşı mı çıkıyorum?”</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine konuşmalarda karşı tarafı gerçekten -aktif olarak- dinlemeye çalışabiliriz. Karşının sözünü kesmeden dinleyip anladığımızı ifade etmeye çalışabiliriz. “Şunu mu demek istediniz?”, “eğer doğru anladıysam…”, vb. gibi ifadelerle verimli bir konuşma için sağlam bir zemin yakalayabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anlamadığımız bir noktaya<strong> </strong>doğrudan karşı çıkmak yerine “neden böyle düşünüyorsunuz?” ya da “bu söylediğinizi nasıl temellendirebiliriz?” gibi sorular sormaya çalışabiliriz. Tartışma yerine karşılıklı anlaşılmaya dayalı bir sohbet oluşturmaya çabalayabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mümkün olduğunda “sen” veya “siz” yerine “ben” dilini kullanmaya çalışabiliriz. “Yanlış düşünüyorsunuz” demek yerine “ben bu konuda farklı düşünüyorum çünkü…” diyerek konuşmayı bir suçlama formatından çıkarıp diyalog haline getirmeye çalışabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her konuşmada bizim de karşı tarafın da her zaman %100 doğru olması gerekmediğini aklımızda tutabiliriz. Karşılıklı olarak söylenenlerin bir bölümüne kısmen katılıyor olabiliriz. “Bu dediğiniz bana da mantıklı geldi” ya da “ben hiç bu açıdan bakmamıştım” demeyi öğrenebiliriz. Böylece ortak noktalarımızı belirler, karşı tarafı savunma pozisyonundan çıkartır, farklı baktığımız noktaların da daha sakin bir zeminde tartışılmasını sağlayabiliriz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her türlü çabaya rağmen verimli bir konuşma ortamı oluşamıyorsa da konuyu uzatıp birbirini kırmak yerine bazen o tartışmayı devam ettirmemek de en iyi çözüm olabilir. Her tartışma sonuca bağlanmak zorunda değil. “Şu anda bu konuşma yararlı değil, daha farklı bir zamanda ve ortamda konuşalım” demek, bazen her iki taraf için de en doğru yaklaşım olabilir.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anlaşamayacağımız, konuşarak çözemeyeceğimiz bir şey yok aslında. Yeter ki biraz sakin, saygılı, iyi niyetli, yapıcı, öğrenmenin gücüne inanan ve değişime açık birisi olalım.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevlana’ya atfedilen, çok sevdiğim bir söz var:</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>“Doğru ile yanlışın ötesinde bir yer var. Seninle orada buluşalım.”</em></strong></span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/baskasinin-fikirlerine-neden-tahammul-edemiyoruz-1775399286.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kuşatılmış CHP için çıkış yolu: Çifte hamle ve büyük helalleşme</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kusatilmis-chp-icin-cikis-yolu-cifte-hamle-ve-buyuk-helallesme-13010</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kusatilmis-chp-icin-cikis-yolu-cifte-hamle-ve-buyuk-helallesme-13010</guid>
                <description><![CDATA[İktidar ve devlet blokunun yargı kuşatmasıyla siyaseten felç edilmek istenen CHP için artık sadece 'direnmek' yeterli değil. Mevcut yönetimin, partiye mesafeli duran tüm eski ve yeni aktörlerle 'içeride' büyük bir helalleşme başlatması, eş zamanlı olarak da 'dışarıda' samimiyetsiz masaları yıkan gerçek bir demokratik koalisyon kurması hayati önem taşıyor. Kuşatmayı yarma stratejisi; 19 Mart ruhunu meydanlardan alıp, toplumun tüm kesimlerine güven verecek kurumsal bir ortaklığa dönüştürmekten geçiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kabul edelim, iktidar/devlet blokunun yargı üzerinden siyaseten felç etmeye çalıştıkları CHP’ye yönelik yapıcı olsa da, eleştiri getirmek çok kolay değil. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü yapılacak her türlü eleştirinin, “şimdi sırası mı?” tepkisi ile karşılaşma olasılığı var. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Diğer yandan koşullar ne olursa olsun özellikle yapıcı eleştirilerin yapılana fayda sağlayacağını da unutmamak gerekiyor. Yeter ki, yapılan eleştiriden yararlanılsın. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP konusunda farklı tarihlerde, eleştiri ve öneri içeren pek çok yazı yazdım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu açıdan yazacaklarımın tekrar olma riskine rağmen paylaşmayı kendi açımdan önemsiyorum. </span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP ÇİFTE ADIM ATMALI</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’nin içinde olduğumuz süreçte ilki içeriye, ikincisi dışarıya yönelik eş zamanlı iki açılım birden yapması önem kazanmış durumdadır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İçeriye yönelik adımın amacı, parti içi cepheyi güçlendirmektir. Özellikle içinde olduğumuz süreçte CHP’nin buna çok fazla ihtiyacı vardır. Mevcut yönetime mesafeli olduğu düşünülen mevcut milletvekillerinden belediye başkanlarına, eski il başkanlarından eski ilçe belediye başkanlarına kadar geniş bir kucaklaşmaya ve bir anlamda helalleşmeye ihtiyaç var.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu konuda parti yönetimi adım atmalıdır. Bu koşullarda yönetimin atacağı bu adıma karşılık vermeyecek olanın açıkçası CHP ile siyasi bağı kalmamış demektir. Afyon’da sürmekte olan toplantı bu amacın bir parçasına denk düşmesi açısından önemlidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><span style="color:#2d2d2d">Ancak içeriye yönelik açılımda bir adım daha atılarak mevcut ve eski milletvekilleri ile eski belediye başkanları ve parti yöneticileri de buna dahil edilmelidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Böyle bir adım son günlerde yeniden tartışmaya açılmak istenen ‘mutlak butlan’ tartışmasını siyaseten işlevsiz bırakma için imkan yaratabilir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">İçeriye dönük adımlarla birlikte eş zamanlı olarak dışarıya — yani siyasal ve toplumsal muhalefete yönelik — eş düzeyli, katılımcı ve ortak üretilecek bir siyasal ittifak ya da koalisyon oluşturmak için de adım atılmalıdır. Bu adımı atmak, CHP'nin ana muhalefet partisi olarak bir anlamda sorumluluğudur.</span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’NİN ZORLUĞU, DEM’İN SİYASETSİZLİĞİ</span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’nin içeriye yönelik adımları atması göreli olarak kolay olsa da; dışarıya yönelik adımları atması konusunda farklı zorluklar bulunmaktadır. &nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Mesela bulunduğumuz siyasi iklimde özellikle bir “devlet” projesi olarak iktidar bloku aracılığıyla kamusallaştırdığı “terörsüz Türkiye” süreci içinde olduğumuz süreçte DEM Parti’yi siyasetsizliğe mahkum etmiş görünmektedir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Neden mi? Bugüne kadar yaşadıklarımıza baktığımızda DEM Parti'nin gerek siyasal söylem gerekse komisyon raporunda dile getirdiği "demokrasi" temelli adımların hayata geçirilebilmesi, mevcut siyasi pratikleri ve zihniyet bakımından iktidar blokuyla değil, ancak CHP başta olmak üzere muhalefetle sağlanması daha olasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Ancak DEM Parti, bu gerçeği görmezden gelerek tüm siyasal önceliğini Öcalan'ın konumuna verdiği için kendini siyasetsizliğe mahkum etmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">CHP özellikle 19 Mart süreci sonrasında gerçekleştirdiği mitinglerle toplumsal tepkiyi alanlara taşıma konusunda önemli bir işlevi yerine getirdi. Dahası toplumsal alana yansıyan bu mobilizasyon sadece CHP değil, daha geniş bir toplumsal temsilin yansımasıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">CHP'nin bu aşamada yeterince başaramadığı şey, topluma güven verecek daha güçlü adımları atamamasıdır. Elbette çabası yok demek partiye haksızlık olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Yargının İBB başta olmak üzere büyükşehirler ve ilçe belediyelerini, mutlak butlan tartışmasıyla genel merkezini siyaseten felç etmek istediği bu koşullarda gösterdiği direnç açısından CHP açık biçimde başarılıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Ancak bu tek başına CHP'yi ilk seçimde Meclis'te birinci parti yapabilse bile, adayını cumhurbaşkanı yapması zordur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İTTİFAK ZORUNLULUĞU: BU KEZ FARKLI OLMALI</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Bunun için CHP'nin mitinglerde farklı siyasi parti seçmenleriyle kurduğu siyasal ortaklığı, muhalefetteki siyasal partilerle de kurabilmesi gerekmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">2023 seçimlerinden biliyoruz: Liderlerin sonradan ortaya çıkan "samimiyetsiz" aylık görüşmeleri yetmedi, yetmez de.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Bu kez farklı olmalı. Her liderin açık ve samimi biçimde karşılıklı konuşabilmesi ve gerçek bir ittifak ya da koalisyon kurulabilmesi, şikayet edilen siyasal düzenin değişmesinin ilk koşuludur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:#2d2d2d">Türkiye'nin önündeki seçim — ne zaman olursa olsun — sadece bir iktidar değişikliği fırsatı değil, demokratik sistemin yeniden inşası için bir eşiktir. Bu eşiği geçmek, ancak samimi, eşit ve kararlı bir muhalefet ortaklığıyla mümkündür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">&nbsp;</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kusatilmis-chp-icin-cikis-yolu-cifte-hamle-ve-buyuk-helallesme-1775326351.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Afyon kimin elinde?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/afyon-kimin-elinde-13006</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/afyon-kimin-elinde-13006</guid>
                <description><![CDATA[Zincir görünmez olunca kırılmaz; çünkü hissedilmez. Marx'ın 'afyon' dediği şey aslında bir uyuşma haliydi. Bugün o uyuşma hali coğrafyalar değişimine rağmen yöntem değiştirmedi: İnanç söylemi kimin işine yarıyor ve bu 'kutsal' şişe şu an kimin elinde?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">1818'de Trier'de doğan çocuk, başından beri farklı bir soru taşıyordu içinde.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Babası Yahudi'ydi. Ama Prusya'nın artan baskıları altında Protestanlığa geçmek zorunda kalmıştı. Küçük Karl bunu gördü. Ve zihninde sessizce bir soru şekillendi: İnanç, gerçekten bireyin tercihi miydi — yoksa iktidarın dayattığı bir kimlik mi?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu soru onu bırakmadı. Bonn'da, Berlin'de felsefe okudu, hukuk okudu, tarih okudu. Ama asıl öğrendiği şey sorgulamaktı. Sorguladı, yazdı, itiraz etti. Ve tam da bu yüzden tehlikeli hale geldi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yazıları sansürlendi. Gazetesi kapatıldı. Almanya onu istemedi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sürgün başladı.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Paris'e gitti. Orada Friedrich Engels'le tanıştı — bu yalnızca bir dostluk değil, bir düşünsel ortaklıktı. Birlikte yazdılar, birlikte düşündüler. Ama Marx'ın fikirleri Paris'te de huzur bulamadı. Sınır dışı edildi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Brüksel. Oradan da kovulma.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve en sonunda Londra.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Londra yılları en ağır dönemiydi. Yoksulluk içinde yaşadı. Çocuklarını kaybetti — biri ardına biri. Geçimini sağlamakta zorlandı. Ama yazmayı bırakmadı. Çünkü derdi dünyayı anlamaktan öte bir şeydi: onu değiştirmek.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bu hayatın tam ortasından, bütün o acının ve sürgünün içinden o cümle çıktı:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">"Din, halkın afyonudur."</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu cümle söylendiği andan itibaren yanlış anlaşıldı. Hâlâ anlaşılıyor.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Marx dini küçümsemiyordu. Ona çift yönlü bir gerçekliğin gözüyle bakıyordu. Din, acı çeken insan için gerçek bir teselliydi — bunu inkâr etmek safdillik olurdu. Ama aynı din, o acının nedenlerini sorgulamayı da engelleyebilirdi. Hem merhem, hem perde. Hem sığınak, hem kafes.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Asıl soru buydu: Kim tutuyor bu şişeyi?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Tarih ilginç bir yanıt verdi. Din her zaman itaatin aracı olmadı. Köleliğe karşı direnen vaizler dinden güç aldı. Sömürgeye karşı ayaklanan halklar dinden cesaret buldu. Latin Amerika'nın kurtuluş teolojisi, Marx'ın hiç öngörmediği bir şeyi gösterdi: Aynı inanç, hem tahakkümü hem de isyanı besleyebilir.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O halde sorun dinin kendisinde değil.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sorun, şişenin kimin elinde olduğunda.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün bu soruyu sormak, Marx'ın Londra bodruğunda yazdığı günlerden çok daha yakıcı. Çünkü coğrafya değişti, yöntem değişmedi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İran'da din devletin omurgasına yerleşmiş; muhalefet etmek inanmamak anlamına geliyor. Siyasi bir itiraz, otomatik olarak dini bir sapkınlığa dönüşüyor. Siyonizm'de ise toprak ve siyaset talepleri giderek artan biçimde dini referanslarla örülüyor; eleştiri çoğu zaman inanca saldırı olarak geri döndürülüyor. Türkiye'de de benzer bir gerilim farklı bir kılıkla yaşandı: Cumhuriyet laikliği benimsedi, dini bireyin vicdanına bırakmayı hedefledi. Ama bu model hiç kusursuz işlemedi. Başörtüsü yasakları, Alevi cemevlerinin tanınmaması, Diyanet'in kuruluş mantığı — laikliğin zaman zaman özgürlük değil, denetim aracına dönüştüğünü gösterdi.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üç farklı coğrafya, üç farklı hikâye. Ama ortada aynı soru: Dini söylem kimin işine yarıyor?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve şimdi Türkiye'de farklı bir dönüşüm daha yaşanıyor. Dini söylem siyasi meşruiyetin merkezine yerleşiyor. İktidara itiraz etmek giderek daha sık "değerlere saldırı" olarak çerçeveleniyor. Düşüncenin yerini kimlik alıyor; sorgunun yerini sadakat.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Laiklik bu yüzden önemli — ama sık sık yanlış anlaşılan bir önemiyle.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Laiklik dini silmek için değildir. Aksine onu korumak için de vardır. Devlet belirli bir inanç yorumunu öne çıkardığında, diğerlerini kaçınılmaz olarak gölgede bırakır. Hangi Tanrı, kimin Tanrısı olur o zaman?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Londra'daki o yoksul odada Marx belki de şunu seziyordu: İnsan, acısının kaynağını sormayı bıraktığında, o acıya katlanmayı öğrenir. Hatta zamanla onu kutsamaya başlar.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zincir görünmez olunca kırılmaz — çünkü zaten hissedilmez.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Trier'den Londra'ya uzanan o uzun sürgün yolculuğundan bugüne tek soru kaldı:</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Din, insanın kendi anlam arayışı mı — yoksa başkasının iktidar aracı mı?</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Şişe hâlâ dolaşıyor. Afyon hâlâ etkili.</span></span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Soru şu: Kimin elinde?</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/afyon-kimin-elinde-1775336636.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Öcalan paradoksu</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ocalan-paradoksu-12998</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ocalan-paradoksu-12998</guid>
                <description><![CDATA[Bireysel haklardan kolektif kimliğe: Öcalan’ın 'Anadolu-Mezopotamya İttifakı' çıkışı, sürecin doğasındaki makas değişikliğini işaret ederken; 5 saatlik görüşmeye 'müzakereci' sıfatıyla katılan devlet heyeti, krizin değil yeni bir statü arayışının parçası mı? Öcalan, bir yandan bölgede 'harcanabilir piyon' olmayı reddeden sofistike bir oyun kurarken, diğer yandan 'süreç yasaları' için bastırarak iktidarın zamana yayma stratejisine karşı el artırıyor."]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Abdullah Öcalan, 27 Mart’ta DEM Parti İmralı heyeti ile bir görüşme gerçekleştirdi. Heyet, görüşmenin ardından 31 Mart’ta kısa bir açıklama yayımladı. Açıklanan metnin, bir yılı aşkın süredir sessiz ama derinden devam eden PKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik bir mihenk taşı olduğunu düşünüyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açık kaynaklara yansıyan bilgilere bakılacak olunursa, 27 Mart tarihinde gerçekleşen görüşme DEM İmralı heyetinin daha önce Öcalan ile yaptığı onlarca görüşmeden farklı bir kulvarda seyretmiş. Son görüşme, daha önce İmralı’da gerçekleşen, ağırlıklı olarak 1.5-2 saat süren görüşmelere göre oldukça uzun, tam beş saat sürmüş. Beş saatlik görüşmeye devlet heyeti de dahil olmuş. Burada ister istemez akla devlet heyetinin görüşmelere hangi sıfatla dahil olduğu sorusu geliyor. DEM tarafı devlet heyetinin görüşmelere “müzakere heyeti” sıfatıyla dahil olduğunu söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Müzakere masası mı kuruldu?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer durum gerçekten DEM’in ifade ettiği gibiyse, sürecin doğasına ilişkin yeni bir parametrenin ortaya çıktığını söylemek gerekir. Çünkü bildiğimiz kadarıyla devlet heyeti ile Öcalan arasında sürecin nasıl ilerleyeceğine dair bir mutabakat zaten bulunuyordu. Eğer ortada böyle bir mutabakat varsa, İmralı’da yeniden bir müzakere masasının kurulmasına neden ihtiyaç duyuldu? Bu masanın, Kürtlere tanınacak siyasal hakların kapsamını ve sınırlarını belirlemek için kurulmuş olması bir ihtimal olarak düşünülebilir. Ancak bunun oldukça zayıf bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Çünkü sürece hazırlanmamış bir kamuoyunun, sürecin Öcalan ile açık bir pazarlığa dönüştürülmesine kolayca rıza göstereceğini varsaymak gerçekçi olmaz. İktidarın da bu realiteyi görmezden gelmesi beklenemez. Bu durumda ortada başka bir dinamik olmalı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kriz mi var? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bilinen bir gerçeklik var: Öcalan uzun zamandır süreç içindeki konumunun kurumsal bir statüye kavuşturulmasını talep ediyor. Bu statünün de Kürtleri temsil eden bir “başmüzakereci” rolünü içermesi gerektiğini dile getiriyor. Devlet heyetinin görüşmelere katılması, acaba bu talebe dolaylı bir yanıt mıdır? Bunun da güçlü bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum. Çünkü böyle bir durumda kamuoyuna farklı anlatılan, kapalı kapılar ardında ise farklı ilerleyen ikili bir süreç gerçekliği ortaya çıkmış olur. Bu durumun kamuoyuna yansıması halinde iktidarın siyasi açıdan kazançlı çıkacağını düşünmek oldukça iyimser bir beklenti olur. Geriye tek bir ihtimal kalıyor: Devlet, Öcalan’ın DEM İmralı heyeti ile yaptığı görüşmelere katılma zorunluluğu ve mecburiyeti hissetti. Peki bu zorunluluk ve mecburiyet ne olabilir? Yoksa İmralı’da devletle Öcalan arasında ciddi bir kriz mi var? Bence bu soruya hem evet hem hayır demek daha doğru. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Süreç değil zaman krizi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmralı’da sürecin temel parametrelerine ilişkin bir kriz yaşandığını söylemek zor. Çünkü ortada sürecin hangi parametrelerde ilerleyeceğine dair taraflar arasında sağlanan bir mutabakat var. Bu mutabakatı özgür siyaset, yapılandırılmış siyasi af karşılığı örgütün silah bırakması olarak özetleyebiliriz. O zaman sorun ne? Sorun mutabakatın kendisinde değil; sürecin takvimi ve özgür siyasetin sınırları üzerinde ortaya çıkıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan, sürecin gereğinden fazla uzadığını ve bu nedenle süreç yasalarının bir an önce çıkarılması gerektiğini düşünüyor. İktidar ise süreci zamana yaymayı daha güvenli bir yöntem olarak görüyor. Öcalan sürecin bu şekilde ilerlemesinin kendisi ve hareketini olumsuz yönde etkilediğini düşünüyor, özgür siyaset imkanlarının henüz yaratılmamış olmasının da hareketine ivme kaybettirdiğini var sayıyor. Bu nedenle sürecin hızlandırılmasını ve özgür siyaset koşullarının bir an önce oluşturulmasını talep ediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kulislere yansıyan bazı iddialara göre Öcalan, süreç yasalarının çıkarılmaması halinde süreçten çekilebileceğini dahi ifade etmiş durumda. Hatta bu çekilmenin takvimine ilişkin değerlendirmeler yaptığı da ileri sürülüyor. Dolayısıyla ortada sürecin doğasına ilişkin bir kriz yoktur; fakat sürecin uygulanma biçiminden kaynaklanan ciddi bir gerilim vardır. Bu yüzden hem “kriz yok” hem de “kriz var” demek aynı anda mümkündür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Önemsiz mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerilimi, sürecin doğasına ilişkin olmadığı için önemsiz görmek doğru olmaz. Tam tersine Öcalan’ın bu krize verdiği tepki, meselenin oldukça kritik olduğunu göstermektedir. Ancak dikkat çekici olan nokta şudur: Öcalan bu krizi klasik bir kriz yönetimi metodolojisiyle hem yönetmemektedir hem de büyütmemektedir. Daha sofistike bir oyun teorisi planı uygulamaktadır. Bunu da en güzel İran ile ilgili değerlendirmelerde ve “süreç çökerse silahlı mücadele geri mi gelir” sorgulamasında görmekteyiz. Öcalan’ın PJAK’ın bölgesel statükocu ülkelerle doğrudan bir savaşa sürüklenmesini istemediği açıkça görülüyor. Aynı şekilde örgütün küresel güçlerin satranç tahtasında “harcanabilir bir piyon” haline gelmesine de kesin bir şekilde karşı çıkıyor. Bunun yerine daha temkinli bir üçüncü yol stratejisini tercih ediyor. Sonuçta Öcalan’ın İran sahasındaki tutumu, Türkiye’yi ve süreci zora sokacak bir hamle değil; tam tersine, krizin kontrollü kalmasına yönelik bilinçli bir tercih.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Silahlar geri gelir mi? </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer bir çıkarım, “süreç çökerse silahlı mücadele yeniden başlar mı?” sorusu için de geçerlidir.<strong> </strong>Öcalan, her ne kadar süreçten çekileceğini ihtimallese de “silahlı mücadele dönemi sona ermiştir ve geri dönüş mümkün değildir” demektedir. Bu sözleri dört bağlamda okumak gerekir.&nbsp; İlk bağlam, silahların devreden çıkmasının, çatışmadan daha fazla siyasi kazanım getireceğine dair sarsılmaz inançtır. İkinci bağlam örgüt içinde yeniden silahlı dönemi meşrulaştırmaya çalışan kanatların önünü kesme ve olası ağır kayıpları engelleme arzusudur. Üçüncü bağlam, “yine Öcalan ile görüşüldü, yine çatışmalar acımasızca ivme kazandı” algısının oluşmasını istememesidir. Dördüncü bağlam krizin seyreltilerek stratejik biçimde araçsallaştırılmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan burada “çekiliyorum, bundan sonrası sizi ilgilendirir” dememektedir. Tam tersine çatışmalara dönüşün mümkün olmadığını söylemekte; ancak kendisinin süreçten çekilmesi ihtimalini iktidar için ciddi bir siyasi risk haline getirmektedir. Çünkü çekilmesi halinde iktidarın seçimleri kaybedeceğini düşünmektedir. Üstelik bunu da el artırarak yapmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Anadolu-Mezopotomya ittifakı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan’ın el artırmasına baktığımızda iki temel kavram öne çıkmaktadır: Anadolu–Mezopotamya ittifakı ve kollektif demokratikleşme. Anadolu–Mezopotamya ittifakı vurgusu önemli. Çünkü Öcalan, yeni dönemde Türk–Kürt ilişkilerinin Anadolu–Mezopotamya (Kürdistan) ittifakı çerçevesinde yeniden tanımlanmasını istemektedir. Bu ilişki bir devletle devlet altı etnisiteler ilişkisi değil, iki halkın ittifakı şeklinde olacaktır. O yüzden bu ilişkiyi kollektif demokratikleşme olarak tanımlamaktadır. PKK’nin silahsızlandırılması sürecine ilişkin tartışmalarda yaygın kanaat, Öcalan’ın çözümü bireysel demokratik haklar çerçevesinde aradığı yönündedir. Nitekim 27 Şubat 2025 tarihli açıklama da bu yaklaşımın izlerini taşıyordu. Ancak son gelişmeler, Öcalan’ın meseleyi giderek daha fazla ulusal ve kolektif haklar çerçevesinde tanımlamaya başladığının işaretlerini vermektedir. Bu konularda devlet heyetinden ciddi itirazlar gelmiş olmalı ki Öcalan, geliştirdiği yeni dönem stratejisinin yıkıcı bir faaliyet ya da yeni bir güvenlik tehdidi oluşturmadığını vurgulama ihtiyacı duymuştur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Öcalan’ın iktidara kurduğu açmaz</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak, İmralı’da yaşanan gerilim krize dönüşmüş, ancak kriz klasik anlamda bir süreç krizi değildir. Öcalan, silahlı mücadeleye dönüş kapısını kapatarak devletin güvenlik refleksini devre dışı bırakmış, İran sahasında krizi büyütmemiş, İran’ı bölgesel gerilim kartına dönüştürmemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Buna karşılık süreci seçim takvimine kilitleyen iktidara oldukça sofistike bir strateji ile karşılık vermiş, iktidarın süreci seçimler bağlamında araçsallaştırmasına 'asimetrik bir pazarlık diyalektiği' ile karşılık vermiştir. Süreç yasalarının gecikmesi halinde çekilebileceğini söylemesi, çatışmaya dönmekten çok süreci siyasi sonuç üretmeye zorlayan bir baskı mekanizmasıdır. Böylece iktidar için yeni bir denklem ortaya çıkmaktadır: Süreci ilerletmek siyasal risk üretir, ilerletmemek ise seçim maliyeti doğurur. <span style="color:#0f1115">Kısacası İmralı'daki kriz, bir çatışma değil; iktidarın seçim takvimini yeniden hesaplamak zorunda kalacağı yeni bir stratejik zemindir artık.</span> </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 05 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/ocalan-paradoksu-1775225691.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Muhalefetin sağ seçmen bilmecesi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-12991</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-12991</guid>
                <description><![CDATA[Organik tabanın ötesine geçmek: CHP için bir tercih değil, varoluşsal bir zorunluluk. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erdoğan’ın önünde görünen muhtemel adayların asıl sınavı, oy tabanlarını partilerinin sınırlarının ötesine taşıyıp taşıyamayacakları olacak. 'Sağ seçmenin oylarına talip olma' sorunu, seçim tarihi yaklaştıkça muhalefetin önündeki en büyük stratejik baraj olarak duruyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarın yargı kuşatması adım adım daralırken ana muhalefet üzerindeki hukuki baskı da sürekli artıyor. Aynı hafta içerisinde önce Uşak ardından Bursa’nın CHP’li belediye başkanlarına operasyon düzenlendi. Özgür Özel’in buna yanıtı, daha önce yaptığı üzere sandık talebini yüksek sesle dillendirmek oldu. İktidara meydan okuyan Özel, ara seçim için somut bir adım atmayı düşündüklerini dile getirdi. Bu çıkışın arkasında elbette açık bir ima var. Muhalefet, “devlet senin arkanda ancak millet bizim arkamızda” mesajıyla Erdoğan’a gözdağı veriyor. CHP yönetiminin sandığa olan güveni o derece yüksek ki, Özel yüzde altmışın altında bir oy alırlarsa bunu başarısızlık sayacağını bile söyledi. Daha önce Kılıçdaroğlu’ndan duyduğumuz bu yüzde altmış iddiası kısmen siyasetin doğası gereği söylenmekte. Bir diğer ifadeyle muhalefet iddialı olmaya, seçmenin karşısına özgüvenli bir biçimde çıkmaya bir bakıma mecbur. Ancak bu özgüven tümüyle yersiz mi? Muhalefetin iktidarı ilk seçimde yerle bir edeceği inancının sahada da bir karşılığı yok mu?</span></span></h2>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soruya tam olarak olumlu ya da olumsuz yanıt vermek mümkün değil. CHP’nin geçtiğimiz yerel seçimlerin ardından ciddi ivme yakaladığı bir gerçek. Özel’in dinamik liderliği altında 19 Mart süreci de mümkün olan en az hasarla atlatıldı ve ana muhalefet bugüne dek konsolide kalmayı sürdürdü. Üstelik parti örgütü ile merkez arasındaki ilişkiler de nispeten daha sıkı bir hale bürünmüş görünüyor. Buna karşın iktidar cephesini kaygılandıran bir dizi somut olgu söz konusu. Yapılan kamuoyu yoklamaları Erdoğan’ın başkan seçilebilmek için bir koalisyona muhtaç olduğunu ortaya koyuyor. Oysa cumhurbaşkanının enerjisi her seçimde bir öncekinden daha düşük. Giderek yaşlanan ve her yıl daha az siyasetçi, daha fazla devlet adamı portresi çizen bir AKP lideri var karşımızda. İktidar bloğu içerisindeki odakları eş güdüm içerisinde tutmakta gitgide zorlandığı konuşuluyor. Tüm bunlar önümüzdeki seçim için muhalefetin iştahını arttıran dinamikler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan madalyonun bir de diğer yüzü var. Yerel yönetimlere dönük operasyonlar ve parti üzerindeki yargı gölgesi, seçim sürecinde ana muhalefetin elindeki ekonomik kaynaklarının sınırlı kalacağı anlamına geliyor. Dahası, ülkede yaşanan derin yoksulluğa rağmen CHP’ye olan destek halen AKP’ye olandan anlamlı derecede yüksek değil. Partisini ülkenin birinci partisi konumuna taşımak istiyorsa, Özel’in kendi organik tabanının ötesinden oy alması gerekli. Önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçiminde de tablo şimdilik benzer görünüyor. Orada da ana muhalefetin muhtemel adaylarının oyları Erdoğan’ın önünde. Ancak bu adaylar da oy tabanlarını kendi partilerinin ötesine taşıyabildikleri oranda seçilmeyi başarabilecek gibi görünüyorlar. Dolayısıyla meşhur “sağ seçmenin oylarına talip olma” sorunu, seçim tarihi yaklaştıkça CHP gündemine yeniden girmek zorunda. Tam bu nedenle muhalefet seçkinlerinin şimdiden bu konuda bir strateji üzerine düşünmeleri şart.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa herhangi bir sorunsal üzerinde uzun erimli strateji geliştirmek, bugünlerde CHP’nin en zor yapabildiği şey. Yerel seçimlerin ardından bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçimi için Ekrem İmamoğlu’nu erkenden adaylaştırma fikri iktidarın yargı operasyonları kartını erkenden oynamasına neden oldu. 19 Mart’tan bu yana bitmek bilmeyen göz altı, tutuklama ve kayyım dalgaları Özel yönetimini her daim taktik hamleler yapmaya, çabuk tepki göstermeye ve eyleme geçmeye mecbur bıraktı. Türlü baskı ve yargılamalarla boğuşan bir CHP’nin tefekkür etme, strateji üzerine düşünme vakti ne yazık ki pek kalmıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Parti içerisinde uzun vadeli politikalar geliştirmek ve strateji üzerine düşünmek için yürütülen çabalar yok değil. Ancak siyaset iklimi o denli sert ve yakıcı ki, bu çalışmalar muhalefetin söyleminde ancak tali bir yere sahip olabiliyor. Örneğin Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi’nin son derece yetkin bir kadrosu var. İhtimal ki bu kadrolar, vizyoner işlere imza atıyor, partinin stratejik vizyonuna katkı sunacak önemli analizler yapıyorlar. Ancak bunlar ne partinin iç gündeminde kendisine hak ettiği ölçüde yer bulabiliyor ne de kamuoyuna mal olmayı başararak gündeme geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısmen somut koşulların dayattığı bu stratejik düşünme eksikliği sonucunda karşımıza, tabanda tartışılmamış kararları günü geldiğinde hızlı bir şekilde almak zorunda kalan, bir anlamda kervanı yolda düzen bir CHP çıkıyor. Özel döneminin en belirgin özelliklerinden birisi bu pratik ancak derinlikten yoksun tarz. Geçen hafta parti elitlerince telaffuz edilen “kadın cumhurbaşkanı” ifadesini de bu genel tema çerçevesinde okumak mümkün. Tıpkı İmamoğlu’nun cumhurbaşkanı adaylık kampanyasını erkenden başlatma kararının apar topar hayata geçirilmesi gibi, bu defa da taban ile henüz paylaşılmamış bir aday profili mi öne çıkarılıyor diye düşünmeden edemiyor insan. Yönetimin geçmiş karnesine bakacak olursak, son ana kadar “adayımız İmamoğlu” söylemi ile devam edildiği takdirde, seçim az bir süre kala kapalı devre bir istişare sonucu belirlenmiş bir ismin bütün muhalefet bloğuna dayatılma ihtimali azımsanmayacak kadar güçlü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yöntemin olumlu yanı, adaylık tartışmasının erkenden açılarak parti içi asabiyeye zarar vermesinin önüne geçmesi. Öte yandan tartışmanın ertelenmesi ve en sonunda bir oldu bitti ile sonuçlandırılması halinde, CHP seçkinlerinin ufkuyla sınırlı bir politik sürecin üreteceği adaydan, ana muhalefet seçmeninin ötesinde oy alması beklenecek. Bunun her zaman kolay bir iş olmadığını ise geçmiş deneyimlerimizden biliyoruz. Belki Ekrem beyin adaylığı özelinde bu durum bir dezavantaj yaratmayacaktı. Zira İmamoğlu hem aileden sağ kökenli olan hem de muhalefetin tamamına rahatlıkla hitap eden, siyasetçi kumaşına sonuna kadar sahip bir isim. Ancak onun yokluğunda Erdoğan’la rekabet etmek isteyen kadrolar, adaylarını belirlemeden önce sağ seçmene dönük bir stratejinin ana hatlarını çizmek zorundalar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu amaç doğrultusunda önceki seçimlerde atılan adımlar ve elde edilen sonuçlar elbette hepimizde tatsız hatıralar bıraktı. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylık süreci başlı başına bir fiyaskoydu. Bir sonraki seçimde Abdullah Gül isminin gündeme getirilmesi CHP içinde büyük bir tepkiye yol açmış, ardından Kılıçdaroğlu’nun izlediği “sağ kökenli siyasetçileri transfer etme ve sağ partilerle resmi ittifaklar kurma” stratejisi de istenen sonucu doğurmamıştı. Tam da bu nedenle muhalefet, bu kez daha dikkatli olmak, ince eleyip sık dokumak durumunda. Peki bu noktada önlerinde ne gibi bir alternatif var? Önceki seçimlerde denedikleri yollardan farklı olarak neler yapabilirler? Haftaya buradan devam edelim.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/muhalefetin-sag-secmen-bilmecesi-1775132450.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Küresel haydutlar ve  Orta Doğu’nun yeni rejimleri</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kuresel-haydutlar-ve-orta-dogunun-yeni-rejimleri-12988</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kuresel-haydutlar-ve-orta-dogunun-yeni-rejimleri-12988</guid>
                <description><![CDATA[1950’den bu yana büyük bedellerle örülen insan hakları surları yıkılıyor mu? Küresel emperyalist sistemin geçirdiği şiddetli sarsıntı, Orta Doğu’da hukukun yerini 'güç gösterisine' bıraktığı kuralsız bir dünya inşa ediyor. İsrail’in Filistinli mahkûmlar için yasalaştırdığı idam kararı, sadece bir ceza kanunu değişikliği değil; mevcut uluslararası sistemden topyekûn bir kopuşun ve yeni bir 'kötücül rejimin' ilanıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uluslararası emperyalist sistem çok yönlü ve şiddetli bir sarsıntı geçiriyor. Bu süreçte izlenen siyaset; tek tek ülkelerin ve muhalefet hareketlerinin takınacağı tavırların toplamı, sarsıntı sonrası yeniden dizayn edilecek küresel sistemin karakterini belirleyecek ya da siyasal ve hukuksal yönünü etkileyecektir. Bu gelişmelerin önemli bir bölümü Orta Doğu’da yaşanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bölgedeki gelişmelerin rotası ise ABD-İsrail ikilisinin ağır baskısı altında şekilleniyor. İlk bakışta birçok gelişme; vahim insan hakları ihlalleri, uluslararası anlaşmalara ve hukuka göre savaş suçları olarak tekil örnekler gibi algılansa da, bunların büyük kısmının sistematik, yerleşik uygulamalar, tutumlar ve politikalar biçiminde ortaya çıkması insanlığın karşı karşıya olduğu büyük tehlikeyi oluşturmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1950’lerden sonra büyük bedellerle oluşturulan insan hakları rejimi çözülme sürecine girmiştir. Başta ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu gibi liderlerin uluslararası kurum ve kuralları yok sayan güç gösterilerinin, kuralsız ve sınırsız bir dünya inşa etme çabası olduğu her geçen gün daha da netleşmektedir. Bu yaklaşım, dünyayı bir ateş hattına sürüklemektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2024 sonrasında Filistin’de yaşananlar ve İran’a karşı başlatılan savaş, bu durumun açık bir göstergesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>İnsan Hakları Rejimi Sistematik Çözülüş Örnekleri Kötücül Rejimler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda, hafta başında İsrail Meclisi’nin (Knesset) Filistinli mahkûmlara idam cezası getiren yasa tasarısını onaylaması ve buna ülkelerin ve muhalefet kesimlerinin yaklaşımları, yeni emperyalist küresel düzene dair önemli bir işaret niteliğindedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yasa, İsrail’in 7 Ekim 2024 sonrasında Filistinlilere karşı yürüttüğü savaşı yeni bir evreye taşımaktadır. Gizli ırkçı ve açık ayrımcı niteliğiyle mevcut insan hakları rejiminden kopuşu simgelemektedir. Faşizan ve kötücül rejim geliştiriliyor.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Onaylanan yasaya göre cezanın infazı, İsrail Cezaevi Servisi tarafından görevlendirilen gardiyanlarca asılarak gerçekleştirilecektir. İnfazı gerçekleştiren gardiyana kimlik gizliliği ve cezai dokunulmazlık tanınacaktır. İdama mahkûm edilen kişiler ayrı bir gözaltı merkezine yerleştirilecek, yetkililer dışında kimseyle görüştürülmeyecek, avukat görüşmeleri ise yalnızca görüntülü yapılacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Savcılığın talepte bulunmasına gerek olmaksızın idam cezası verilebilmesi öngörülmekte; kararların oy birliğiyle değil, basit çoğunlukla alınabileceği belirtilmektedir. Ayrıca Batı Şeria’daki askeri mahkemelerin de idam kararı verebileceği ve bu süreçte Savunma Bakanı’nın yargı heyetine görüş bildirebileceği ifade edilmektedir. İdam cezası verilmesi halinde af ve temyiz yollarının kapatılması da tasarıya eklenmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan yaşamına ayrımcı biçimde son verilmesini öngören bu yasanın Knesset’te 48’e karşı 62 oyla kabul edilmesi; yasa tasarısının ırkçı Yahudi Gücü Partisi tarafından hazırlanmış olması ve oylama sonrası bazı milletvekilleri ile Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in bunu kutlaması, yaklaşan tehlikenin ve insani çürümenin açık göstergeleridir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Filistinli esirleri hedef alan bu ayrımcı idam yasası, Filistin halkının varlığına karşı başlatılmış yeni bir savaş niteliği taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yasa, kişilerin korunmasını ve adil yargılanma güvencelerini içeren Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin ve Birleşmiş Milletler (BM) bünyesindeki uluslararası insancıl hukuk normlarının açık ihlalidir. Buna rağmen uluslararası kurumların ve BM üyesi ülkelerin tepkilerinin çoğunlukla usulen eleştiri sınırını aşmaması, yaratılmak istenen yeni dünya düzenine fiili bir rıza anlamına gelmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Filistin Üzerinden Şekillenen İsrail’in Yeni Faşizan Rejimi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hatırlanacağı üzere bir yıl kadar önce birçok ülke Filistin devletini tanımıştı. Buna rağmen mevcut tepkisizlik ve İsrail’i koruma eğilimi ciddi soru işaretleri doğurmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu soruların başında, Orta Doğu denkleminde Filistin halkının yerinin ne olacağı gelmektedir. Başka bir ifadeyle, Filistin halkının egemenlik hakkını nasıl kullanacağı ve bu hakkın nasıl yönetileceği konusunda bölgesel yeniden dizayn sürecinde ne planlandığı belirsizliğini korumaktadır. Bu durum, Filistin meselesinin tasfiye edilmesi riskini de gündeme getirmektedir. Bu İsrail’de faşizan rejimin kurumsallaşması olacaktır.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Benzer şekilde, Orta Doğu’nun en kalabalık halklarından biri olan Kürtlerin yüzyıllardır devletsiz bırakılması örneğinde olduğu gibi, yeni bir tarihsel dışlanmanın zemini oluşturuluyor olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın savaş sürecinde yasaya karşı sert tutumu ve Filistin halkının varoluş hakkını savunması dışında, İslam ülkelerinden güçlü bir karşı duruşun gelmemesi de düşündürücüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ortaya çıkan bu tablo, insanlığın yarınının bugünden daha kötü olma ihtimalini hatırlatmakta ve bugünden nasıl bir tutum alınması gerektiğini göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ya insanlığın evrensel ve toplumsal değerlerine sahip çıkılacak, insancıl hukuk korunacak ve bu dünyayı kötüleştiren küresel zorbalığa karşı durulacaktır; ya da korku düzenine boyun eğilerek sessizlik içinde insanlıktan uzaklaşma süreci hızlanacaktır. Kötücül rejimler karabasana dönüşecek. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 03 Apr 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/kuresel-haydutlar-ve-orta-dogunun-yeni-rejimleri-1775131401.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erdoğan neden CHP&#039;yi darbeci ilan ediyor?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdogan-neden-chpyi-darbeci-ilan-ediyor-12987</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdogan-neden-chpyi-darbeci-ilan-ediyor-12987</guid>
                <description><![CDATA[Erdoğan'ın dünkü konuşmasındaki hedef kitlesi sadece AK Parti tabanı değil, sandıktan uzaklaşan geniş sağ yelpaze: Erdoğan, tarihi anekdotlar üzerinden CHP’yi 'darbenin tecessüm etmiş hali' olarak kodlarken, aslında seçmene gelecek vaat etmek yerine geçmişin korkuları üzerinden bir 'aidiyet' mesajı gönderiyor. Kimlik siyasetinin eğitim, diyanet ve medya eliyle yeniden üretilen işlevsel anatomisi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Cumhurbaşkanı ve&nbsp;</span><a href="https://www.sondakika.com/ak-parti/" style="box-sizing:border-box; display:-webkit-inline-box; font-variant-ligatures:normal; text-align:start; color:blue; text-decoration:underline" title="AK Parti"><span style="color:black">AK Parti</span></a><span style="color:black">&nbsp;Genel Başkanı&nbsp;</span><a href="https://www.sondakika.com/recep-tayyip-erdogan/" style="box-sizing:border-box; display:-webkit-inline-box; font-variant-ligatures:normal; text-align:start; color:blue; text-decoration:underline" title="Recep Tayyip Erdoğan"><span style="color:black">Recep Tayyip Erdoğan</span></a><span style="color:black">, dünkü grup toplantısında CHP’yi bir kez daha “darbeci”likle suçladı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan, AK Parti TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, CHP'nin “darbe sever” karakterini gözler önüne serme iddiasıyla, ibretlik bir anekdotu paylaşmak istediğini ifade ederek, “CHP'nin sokakları ateşe vermek için öne sürdüğü gençlere” seslendi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan; <em>“Bir gün merhum Jandarma Yüzbaşı Ahmet Er'in yolu Davutpaşa Kışlası'na düşer. Darbenin ayak sesleri işitilmektedir. Niyeti, arkadaşı Binbaşı Orhan Erkanlı'yı ziyaret etmektir. Daha sonra CHP sıralarında milletvekilliği yapacak olan Erkanlı, Davutpaşa'da Tank Tabur Komutanıdır. Ahmet Er iki sivil ile görüşme halinde olan Erkanlı'nın odasına girer, odaya girince içeride bulunan iki yabancı bir anlık şaşkınlık yaşar. Binbaşı Erkanlı hemen duruma müdahale eder, onlara döner ve 'Yüzbaşım yabancı değil, devam edin' der. Bunun üzerine sivil şahıs konuşmaya, daha doğrusu Erkanlı'ya brifing vermeye devam eder: 'Efendim, Saraçhane'de iki grubu birbirleri ile çatıştırdık. Kavga bütün şiddetiyle devam ediyor. Başka bir emriniz var mı?' diye de ekler. 'Teşekkür ederim. Böyle devam edin' diyen Erkanlı bir süre sonra onları yolcu eder.</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em><span style="color:black">Ahmet Er şaşkınlıkla, 'Binbaşım bu adamlar kimdir?' diye sormaktan kendini alamaz. Erkanlı'nın cevabı oldukça manidardır, 'Bunlar Halk Partisi milletvekilleridir'. Bu duruma Ahmet Er, 'Memleketin genç evlatlarını birbirlerine kırdırıyorlar. Bu ne haince iştir' sözleriyle tepki gösterir. Erkanlı ise 'Olaya öyle bakma, onlar ihtilale zemin hazırlıyor' karşılığını verir. İşte CHP budur, CHP zihniyeti budur, CHP'nin demokrasiye, CHP'nin milli iradeye, gençlerimize bakışı budur. Bunların nazarında gençler kimi zaman darbelere ortam hazırlamak, kimi zaman yolsuzlukları atlamak için kullanılıp atılacak bir sarf malzemesidir. CHP bu ülkede darbeciliğin vücut bulmuş, somutlaşmış, tecessüm etmiş halidir. Nasıl tenekeyi sarıya boyamakla altına dönüşmezse CHP'nin genlerine işlemiş darbeci zihniyeti de değişmez. Eğer değişirse geriye CHP diye bir yapı kalmaz.”</span></em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan’ın konuşmasını bir bütün olarak dinleyince aklıma bir önceki <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-ideolojik-sureklilik-ve-donusum-12961" style="color:blue; text-decoration:underline">yazım</a> geldi. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">ERDOĞAN KİME, NEDEN MESAJ VERİYOR?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Neden geldiğini yazmadan önce “Erdoğan bu mesajı verme gereği duydu?” sorusuna cevap arayacağım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Erdoğan her şeyden önce bu mesaj ile, kendi doğal tabanı kadar yakın geçmişteki seçimlerde kendisine/partisine oy veren seçmene ve toplumsal kesimlere sesleniyor. Seslenmek zorunda kalıyor, çünkü oyları beklediği düzeyde değil. Ve bu mesaj ile sadece tek parti dönemini değil, yakın geçmişe kadar olan seçimlerde oy almış olduğu Menderes’ten Özal’a geniş bir yelpazede muhafazakâr sağ seçmen geleneğine sesleniyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kendi kültürel kimliği bağlamında geçmişte yaşanan kimi olumsuz olayların siyasi sorumluluğunu CHP üzerine yıkarak; ‘CeHaPe Zihniyeti” söylemi ile geniş bir seçmen kitlesine mesaj veriyor ve onların oylarına bir kez daha talip oluyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bunu yapma gereği ise son araştırmalarda; kendisi ve partisinden kopan seçmenlerin son araştırmalarda yeniden kendilerine dönen seçmenlerin sayısını arttırmak ve bu süreci daha da hızlandırma istemektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bununla birlikte Erdoğan konuşmasında CHP’yi, sadece darbecilikle değil aynı zamanda gençler üzerinden sokakları karıştırmak isteyen siyasi özne olarak kodluyor ve bir anlamda seçmenine ve topluma “törör üzerinden şikayet ediyor. Bunu yapma gerekçesi de yukarıdaki ile aynıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Özetle Erdoğan seçmeni ve topluma Türkiye’nin yaşadığı sorunları aşma konusunda bir reçete, çözüm önerisi sunmak yerine CHP’yi hem geçmiş hem de bugün üzerinden siyaseten mahkum etmeyi seçmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve itiraf edelim ki, bu söylemin kendi tabanında hala alıcısı var. Özellikle kimlik siyaseti bu seçmen tabanı için hala işlevsel. Sonuçta eğitim, diyanet ve medya üzerinden kendi tabanına bu geçmiş ve korkular sürekli propaganda olarak verilmektedir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">‘O İNSANLAR’ GERÇEKTEN CHP’Lİ Mİ?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gelelim Erdoğan’ın paylaştığı anekdotta Binbaşı Erkanlı’ya brifing veren ve onun ifadesi ile “</span><em><span style="color:black">'Bunlar Halk Partisi milletvekilleridir'” </span></em><span style="color:black">tespite. Ve soru, bu ne kadar doğrudur?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Açıkçası bu tür insanlar her dönem var olmuşlardır, olacaklardır da. Ama bunlar siyaset midir onu tartışabiliriz. Bu tür kişilerin siyasi kimlik taşısalar bile siyasi değil kurumsal olarak devlete bağlı kişilerdir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuçta şunu unutmayalım; darbe hangi parti iktidarda olursa olsun, hedefi kim olursa olsun; siyaseti tasfiye ettiği için siyaset karşıtı otoriter bir hamledir. Ve her durumda siyaseti savunmak adına karşı olunmalıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve Türkiye tarihinde ister açık, ister örtülü tüm darbeler iktidarda kim olursa olsun daima bir bütün olarak, belli bir süre için bile olsa tüm siyaseti, siyasi partileri tasfiye etmiştir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O yüzden o kişiler CHP’de siyaset yapan isimler daha olsalar, siyaseten CHP’li değil, devletin gücünü konsolide etme hedefinin aktörleridir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong><span style="color:black">OTORİTER DEĞİL DEMOKRATİK DEVLETE İHTİYACIMIZ VAR </span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte bir önceki yazımı anma nedenim de budur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sonuçta otoriter devletler için farklı dönem ve konjoktürde kendisi için “öteki” hatta “tehlikeli” tanımladığı kültürel ve siyasal kimlikler ve gruplar sürekli var olmuştur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve devlet, farklı dönemlerde değişen “öteki”lerine karşı hep tetikte olmuştur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu, bugün için de geçerlidir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yine geçen yazıda bahsettim; Türkiye özelinde 1980-1990’larda devletin ötekileri yani yasaklı çocukları Kürt siyasi hareketi ve muhafazakâr siyasi hareket iken; bugün devletin ötekisi ve yasaklı çocuk ilan edilmek istenen CHP’dir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama burada kritik nokta şudur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Devletin her dönem ötekileri olduğu gibi, iktidarda olan siyasi ortakları da olmuştur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kürt siyasi ve muhafazakâr siyasi hareketi devletin ötekisi iken devletin iktidar olan siyasi ortakları olduğu gibi, bugün de CHP ötekileştirirken de aynı şekilde devletin iktidarda olan siyasi parti ortakları vardır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu yüzden iktidar partileri dahil olmak üzere tüm siyasi partilerin ve toplumsal muhalefetin savunması gereken otoriter devlete karşı demokratik bir devleti savunmak durumundadır. &nbsp;Bugün CHP bunu yapmaya çalışmakta ve bu yüzden hedef olmaktadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu noktada yeniden Erdoğan’ın paylaştığı a</span>nekdota dönelim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O odada tam olarak ne oldu?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İki güçlü adam bir araya geldi. Biri kurumsal otoritesini, diğeri siyasi bağlantılarını masaya koydu. Sokaklar tutuşturuldu; gruplar birbirine kırdırıldı. Buna verdikleri ad “ihtilale zemin hazırlamak”tı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki şimdi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan'ın paylaştığı anekdotundaki sahne şudur: güç sahipleri arka odada buluşup sokağı yönetiyor, buna “ihtilale zemin hazırlama” diyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugünkü sahne de şudur: güç sahipleri, kurumları devreye sokup muhalefeti siyaseten felç etmeye çalışıyor ve bunu da “hukuk”i olarak savunuyorlar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">CHP’nin iktidar ve devlet tarafından kuşatıldığı bir dönemde; siyaseten CHP’yi sahiplenmek önemlidir. Ama bu durum ona dokunulmazlık kazandırmadığını da ifade edelim. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bunu da yarın yazalım.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/erdogan-chp-darbe-ve-devlet-1775077986.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Feminizm kimin için: Batı ve geride kalanlar</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/feminizm-kimin-icin-bati-ve-geride-kalanlar-12984</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/feminizm-kimin-icin-bati-ve-geride-kalanlar-12984</guid>
                <description><![CDATA[Feminizm teoride herkes için, peki ya pratikte? Batı’nın 'beyaz' feminizmi; Filistin’den Mali’ye, Suriye’den Afganistan’a uzanan gerçek acılara gözlerini kapatırken, Doğu’nun kadınlarını sadece 'kurtarılmayı bekleyen çaresiz kurbanlar' olarak resmediyor. Oryantalist bir lensle yaratılan bu 'üstün' ve 'aşağı' kültür ayrımı, kadınların ortak mücadelesini bölerek patriyarkanın ekmeğine yağ sürüyor. Avrupalı aydınların gözündeyse dünya kadınları ikiye ayrılıyor: Batılılar ve geride kalanlar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Feminizm teoride herkes için elbette, dünyanın her yerindeki kadınlar için. Fakat pratikte bu gerçekten de böyle mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Afganistan, İran, Filistin, Sudan, Yugoslavya, Etiyopya, Irak, Suriye… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Batı’nın “beyaz” feminizmi, ne Mali’deki kadın sünneti sorununun ölümcüllüğüyle ne de savaşın hayatlarını altüst ettiği Filistinli binlerce kadınla ilgilenmiyor. Eğer ben değilsen, aynı benim gibi görünmüyor ve konuşmuyorsan, benden farklı inançlara sahipsen ya da, işte o zaman senin sorunun benim sorunum olamaz diyor; kendini kapalı bir cam fanusa alıp dışarıda bıraktıklarına acıyarak bakmaktan başka bir şey yapmaktan yeriniyor. Gözlerine bir perde çekip yüzünü tek yöne dönmekten aşağı kalır yanı olmayan bir diğer yaklaşım da Doğu’nun kadınlarını çaresiz birer kurban olarak resmetmektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Oryantalist ve çağdışı perspektifiyle Batının gözünde; Doğu gizemli, egzotik, mistik, geri kalmış, mağdur ve mağrur, kurtarılmayı bekleyen bir “feminenlik” ile vardır. Gelişmiş ve modern Batılı feministler; dini, kültürü ve toplumun erkekleri tarafından baskılanmış Doğulu kadınlarını kurtarmayı adeta bir şova dönüştür, bunu yaparken feminizme farklı katkılar sağlayacak potansiyele sahip İslamcı feminizm, postkolonyal feminizm gibi pek çok bireyleşme çabasını gölgede bırakır. Tarihi sorumlulukları, geçmişin günümüzde hala sahip olduğu yıkıcı etkileri, kültürel farklılıkları görmezden gelen bu yaklaşımla özellikle Orta Doğu ve Afrika’da feministliğin kabul görmesi zorlaşır. Feminizm, kadınlar arasında teori bazında yayılsa dahi isim itibariyle “feminizm” Batının dünyanın geri kalanına dayatmaya çalıştığı ve üstünlük söyleminden gelen yabancı bir kavram olarak kalır. Kadınlar cinsiyet ayrımcılığına karşı; <span style="background-color:white">eşit hak, fırsat ve özgürlüklere inanan feminist söylemlere sahip olsalar dahi kendilerine “feminist”” demekten kaçınabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">“Doğu”’da kadının var olma davası, yaşlı bir çınarın köklerinin toprağı sardığı gibi yaşamın her yanını sarmıştır aslında. Ayrışmanın hiçbir faydasının olmadığı yerlerde, kadınların eşitlik ve haklar için savaşmaktan önce hayatta kalabilmesi gereken yerlerde, Batı’nın ayrıcalıklı bakışıyla kadınları eğitimli ya da eğitimsiz, şehirli ya da kırsal, Müslüman ya da Hristiyan, zengin ya da yoksul diye ayırmak ve ona göre “değerlerine” karar vermek tam da patriarkanın ekmeğine yağ sürmek değil de nedir? Böl, parçala ve yönet. Aynı amaç uğruna yol yürüyen insanların dikkatini birbirlerinden aslında ne kadar farklı olduklarına çekerek, bu farklılıkların bir güç değil de zayıflık oluşturduğu fikri; Batılı feminizm hiyerarşisine sinsice yerleşir. <span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Batı kadını özgür ve moderndir, Doğu kadınıysa bastırılmış ve gelenekseldir, böylelikle oryantalist lense sahip Batı feminizmi içinde "üstün" ve "aşağı" kültür ayrımı yaratılır.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Kadın olmak, kadın kalmak, kadın ölmek… Hayat mücadelesinde milyonlarca kadının özgür ve eşit bir birey olarak kabul görme savaşının kesiştiği ideoloji: feminizm. Toplumda kadının adı yoktur; kaderleri ise incecik, görünmez bir iple birbirine bağlıdır. Erkek egemen düzenin yıkılışı da şüphesiz, görmezden gelinen ve değersizleştirilen, “kurban” rolündeki bu bir avuç kadının elinden olacaktır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Kadınların karşılaştığı cinsiyetçi söylem ve davranışlar, tek başına ve çevresinden bağımsız ele alınabilecek şeyler değildir. Bu sorunu çözmek ise arkasındaki derin ve toplumsal olarak da içselleşmiş sistematik şiddeti anlamaktan geçer. Sistematik şiddet, iyileşmesi en sancılı süreçlerdendir. Ciddi kararlılık, çaba, maddi ve manevi dayanıklılık gerektirir. Kadınların sürekli olarak maruz kaldığı hak ihlalleri; sistematik, kurumsallaşmış şiddetin ayrımcılık ve artık sorgulanmayan, normalleşmiş dışlanmayı telafi edebilmenin ve değiştirebilmenin uzun vadede gerektirdiği şey halkın aşağıdan yukarıya getireceği köklü bir değişimdir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Kendini “gelişmiş” ve “uygar” olarak tanımlayan küresel güç merkezleri, bulundukları coğrafyalardan çekilirken geride çoğu zaman sadece fiziksel bir yıkım değil; parçalanmış toplumlar, derinleşmiş eşitsizlikler ve belirsizlik içinde yaşamaya zorlanan milyonlar bırakıyor. Savaşların, soykırımların ve müdahalelerin ardından siviller, özellikle de kadınlar ve çocuklar, şiddetin, yoksulluğun ve güvencesizliğin ağır yükünü taşımak zorunda kalıyor. Benzer şekilde konu cinsiyet eşitliği ve feminizm olduğunda da Batı, birilerini geride bırakmaktan çekinmiyor. Evrensel değerleri vurgularken, bu ideallerin pratikte herkese eşit şekilde ulaşmadığını; bazı grupların görünmez kılındığını ya da geride bırakıldığını görmek mümkün. Feminizm; savundukları itibariyle ayrıştırmaz ve her kesimden insanı dil, din, ırk, yaş, cinsel yönelim gözetmeden kucaklar. Avrupalı aydınların gözündeyse dünya kadınları ikiye ayrılıyor: </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Arial,sans-serif">Batılılar ve geride kalanlar.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/feminizm-kimin-icin-bati-ve-geride-kalanlar-1775058275.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Zorla çalıştırmanın izleri: Neuaubing’de hafıza, insan ve sessiz tanıklık</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/zorla-calistirmanin-izleri-neuaubingde-hafiza-insan-ve-sessiz-taniklik-12981</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/zorla-calistirmanin-izleri-neuaubingde-hafiza-insan-ve-sessiz-taniklik-12981</guid>
                <description><![CDATA[Münih'in modern binaları arasında unutulmuş bir 'hafıza durağı': Zwangsarbeitslager Neuaubing. Nazi Almanyası'nın milyonları köleleştiren devasa çarkının içinde, Hollandalı genç Jan Bazuin’in günlüğüyle yükselen sessiz çığlığı... Bir zamanlar gözyaşı ve zorunlu emeğin hüküm sürdüğü barakalarda bugün yankılanan çocuk sesleri, tarihin en ağır yüklerinden biriyle; hatırlamanın ahlakıyla bizi baş başa bırakıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Zwangsarbeit”… Almanca bir kelime; fakat taşıdığı anlam, bir dilin sınırlarını çoktan aşmış durumda. Zorla çalıştırma… İnsan iradesinin kırıldığı, bedenin bir araca, hayatın ise bir sayıya indirildiği bir düzen. Çoğu insan için bu kavram doğrudan Adolf Hitler ve II. Dünya Savaşı ile özdeşleşir. Oysa tarih, bu karanlık pratiğin yalnızca bir döneme değil, insanlığın güç ve iktidar ilişkileriyle örülü uzun yolculuğuna ait olduğunu fısıldar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine de inkâr edilemez bir gerçek vardır: II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası, zorla çalıştırmayı eşi benzeri görülmemiş bir sistematiklik ve kapsamla uygulamış, milyonlarca insanı devasa bir makinenin dişlileri hâline getirmiştir. Örneğin Münih’teki Dachau Toplama Kampı’nın ana giriş kapısına demir harflerle işlenmiş olan “Arbeit macht frei” (çalışmak özgürleştirir) sözleri, artık dünyanın her yerinde Hitler Almanyası’nın zorunlu düzenini anlatmaya yetmektedir…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-01%20at%207_56_26%20AM%20(2).jpeg" style="height:378px; width:300px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve insanlık tarihindeki bu büyük acının izlerine, Dachau Kampı’na yalnızca on kilometre uzaklıkta, Münih’in batısında, adeta kaderine terk edilmiş gibi sessizce duran bir yerde daha rastlanır: Zwangsarbeitlager Neuaubing.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Burayı önemli kılan şey şudur: Burası yalnızca bir kamp değildir. Burası, unutulmak istenenle hatırlanmak zorunda olanın kesiştiği bir kavşak; bir hafıza mekânıdır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir Günlüğün Sessiz Çığlığı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1945 yılının başı…<br />
Savaş tüm şiddetiyle Avrupa’da sürmektedir. Yavaş yavaş son demler hissedilse de, hayatlar hâlâ dallarından koparılmaya devam eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jan Bazuin…<br />
Henüz 19 yaşında bir genç. Hollandalı… Hayalleri var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ne var ki bir gece, bu hayallerinden koparılır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Rotterdam’dan bir trene bindirilir. Lokomotifin sesi dışında hiçbir şey duymaz. Konuşması ve soru sorması yasaktır. Saatler süren bir tren yolculuğu… ama bu bir yolculuk değil, bir koparılıştır. Ailesinden, şehrinden, gençliğinden, hayallerinden…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu uzun yolculuğun ardından Münih’e getirilir ve Neuaubing’deki III. Alman İmparatorluğu demiryolu atölyesi kampına yerleştirilir. Orada çalışır. Daha doğrusu, zorla çalıştırılır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jan Bazuin artık bir savaş tutsağı ve zorunlu iş kölesidir…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalışma koşulları son derece ağırdır. Farklı ülkelerden insanların bir araya sıkıştırıldığı, katı kurallarla çevrili bir zorunlu çalışma kampı: Neuaubing…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kampta bulunanlar hayatta kalmak için direnir. Ama Bazuin’in en güçlü direnişi ne ellerindedir ne de bedeninde. Kalemindedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tuttuğu günlükte büyük ve iddialı cümleler yoktur. Tarihi değiştirme iddiası taşıyan sözler de… Tam da bu yüzden yazdıkları gerçektir. Çünkü onun satırlarında tarih, bir insanın midesinde hissedilen açlıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sabahları verilen soğuk, neredeyse içilemeyecek kadar sulu kahve…<br />
Öğlenleri dağıtılan, neredeyse hiçbir besin değeri olmayan bulaşık suyuna benzer çorbalar…<br />
Ve Barakalar…<br />
Barakalar soğuktur.<br />
Hep soğuk…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Koşullar ağırdır.<br />
Her saat başı bağıran üniformalı askerler ve yankılanan komutlar:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Arbeit!<br />
Arbeit macht frei!<br />
(Çalış!<br />
Çalışmak özgürleştirir!)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açlık yalnızca fiziksel değildir. İnsan açken düşünemez. Hayal kuramaz. Umut bile bir lükse dönüşür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Disiplin, kontrol, korku… Ama en çok da görünmezleşme…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zorla çalıştırılan insan yalnızca emeğini değil, kimliğini de kaybeder.<br />
Bazuin’in günlüğü işte bu kaybın kaydıdır.<br />
Ve aynı zamanda ona karşı sessiz, ama sonradan tarihe geçecek bir direniştir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing: Sessizliğin İçinde Bir Yürüyüş</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu hafta sonu Neuaubing’de bulunan bu yere doğru yola çıktım. Modern binaların arasından geçerek… Gündelik hayatın olağan akışı içinde…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanlara soruyorum: “Zwangsarbeiterlager nerede?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Omuzlar silkiliyor. Bilmiyorlar.<br />
Kimi ise sanki suçüstü yakalanmış gibi yanıt vermeden hızla uzaklaşıyor. Unutmak, bazen hatırlamaktan daha kolaydır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkinci Dünya Savaşı’nda zorunlu çalıştırma kampına yalnızca birkaç yüz metre mesafede, 1960’larda “Gastarbeiter” olarak gelenlerin çocuklarının işlettiği döner dükkânları ve süpermarketler var. İçeri girip kampın yerini soruyorum. Böyle bir yer bilmediklerini söylüyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Az ileride bir spor tesisinin girişinde küçük bir tabela: FC Kosova… Yani Kosova Futbol Kulübü…<br />
Daha dün sayılabilecek bir zamanda, 1990’larda Kosova ve Bosna’da yaşanan acılar geliyor aklıma…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karmaşık duygularla sokakları geçerken bir tabela dikkatimi çekiyor: Mahatma Gandhi Meydanı…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/WhatsApp%20Image%202026-04-01%20at%207_56_26%20AM%20(1).jpeg" style="height:166px; width:300px" /></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mahatma Gandhi…<br />
“Tuz özgürleştirir” diyerek yola çıkan ve Hindistan’ı sömürgeden kurtaran bir figür…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing’deki zorunlu çalışma kampının hemen yanı başında…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yürümeye devam ediyorum. Yüksek binaların arasından geçerek…<br />
Alana yaklaştıkça, bir zamanlar yöneticiler için yapılmış, bugün ise sıradan insanların yaşadığı yapıların arasından ilerliyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir çıkmaz sokağın sonunda, ağaçların gölgesine sinmiş kamp alanına doğru yürüdüm.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve sonra…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zamanın dışına düşmüş gibi duran barakalar çıktı karşıma.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yorgun…<br />
Sessiz…<br />
Ama hâlâ ayaktalar.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mekânın İçindeki Dönüşüm</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Girişte bir adamla karşılaştım. Başında Bavyera fötr şapkası, elinde odunlar…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Burası mı?” diye soruyorum.<br />
“Evet,” diyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görevli değil.<br />
Bir müzisyen.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de hikâyenin en çarpıcı anı burada başlıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Bu barakalar,” diyor, “eskiden insanların zorla tutulduğu, gözyaşı döktüğü yerlerdi. Şimdi biz burada sanat yapıyoruz.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir zamanlar 400 kişi için yapılmış bir mekânda 1600 insanın üst üste yaşadığını anlatıyor. Bugün ise aynı mekânda müzik var. Ritim var. Resim, heykel, çocuk sesleri var.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir baraka çocuk yuvasına dönüşmüş. Bahçede salıncaklarda kahkaha atan çocuklar…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geçmişte gözyaşlarıyla ıslanan bu mekânda şimdi masum kahkahalar yankılanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kamp alanı tarihin en ağır yüklerinden birini taşıyor: Aynı mekânda hem acı hem neşe olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bu, acının yok olduğu anlamına gelmez.<br />
Sadece dönüşmüştür.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zaman…</span></span></p>

<p><br />
<span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Mekânın Hafızası</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ağaçların arasında yürürken yerdeki yaprakların üzerinde ilerliyorum.<br />
Sonbahardan kalma, ama baharla birlikte yeniden yeşeren izler…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğa unutmaz. Toprak da…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Her adımda bir hikâyenin üzerinden geçiyorum aslında. 1600 bitmeyen hikâye…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Barakaların kapısını araladığımda burnuma gelen rutubet kokusu, yalnızca nem değil; geçmişin ta kendisidir…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Duvarlar konuşmaz.<br />
Ama sessizlikleriyle çok şey anlatırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Büyük Tarih ve Küçük İnsan</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing kampı 1942’de kuruldu.<br />
Yaklaşık 1600 zorunlu işçi burada yaşadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Daha geniş ölçekte bakıldığında ise Nazi Almanyası’nda yaklaşık 13 milyon insan zorla çalıştırıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bir sayıdır. Ama insan sayılarla hatırlanmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsan, hikâyelerle hatırlanır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İşte bu yüzden Bazuin’in yıllar sonra bulunan günlüğü önemlidir.&nbsp; Çünkü o, “13 milyon”un içindeki bir sestir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Zorla çalıştırma yalnızca Nazi dönemine ait değildir. Tarih boyunca, savaşın olduğu her yerde ortaya çıkmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Osmanlı-Avusturya savaşları sonrasında esir alınan askerlerin Avrupa’da zorla çalıştırıldığı bilinir. Bugün Bavyera’da geçen bazı yer isimleri—Türkenfeld, Türkenheim, Türkenbad, Türkenstraße— bu karşılaşmaların izlerini taşır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu önemli bir gerçeği gösterir: Zulüm, milliyet seçmez. Güç neredeyse, sömürü de orada olabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Hatırlamanın Ahlakı</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Zwangsarbeiterlager Neuaubing, bir “Erinnerungsort”, yani bir anı mekânı olarak yeniden düzenlenmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yalnızca bir restorasyon değildir.<br />
Bu, bir yüzleşmedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü hatırlamak yalnızca geçmişi bilmek değildir. Aynı hataların tekrarlanmaması için sorumluluk almaktır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toplumsal Hafıza ve Umut</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Jan Bazuin’in günlüğü bize şunu öğretir: İnsan, en zor koşullarda bile anlatmaya ihtiyaç duyar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çünkü anlatmak, var olmaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neuaubing ise bize başka bir şey söyler: Mekânlar da hatırlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve belki de en önemlisi: Acının yaşandığı yerlerde bir gün çocukların gülmesi mümkündür. Neuaubing’de olduğu gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bu gülüş, ancak hafıza korunursa anlamlıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Unutulan acı tekrarlanır. Hatırlanan acı ise insanlığı değiştirir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 02 Apr 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/04/zorla-calistirmanin-izleri-neuaubingde-hafiza-insan-ve-sessiz-taniklik-1775057680.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>CHP kronikleri: Bir savruluş hikayesi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/chp-kronikleri-bir-savrulus-hikayesi-12972</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/chp-kronikleri-bir-savrulus-hikayesi-12972</guid>
                <description><![CDATA[Ez cümle, bütün tuşlara aynı anda basan, kendi içinde uyumsuz ve iç eleştiriye kapıları kapalı bir yapıya döndü CHP. Uzun erim bakımından hiçbir stratejik doğrultu yok. Belediye başkanları ise hem en büyük gücü hem de en zayıf noktası partinin. Yolsuzluk iddiaları ve ahlaka aykırı görüntüler partiyi tüketti.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta İstanbul Ekonomi Araştırma ile GÜNDEMAR’ın siyasal eğilim anketleri yayınlandı. Son bir yılda güçlü bir şekilde sezinlediğimiz ve ara ara da notlandırdığımız seçim tercihlerindeki değişim artık inkar edilemez boyuta ulaştı. Erdoğan AKP’si CHP’yi geçti. Muhafazakâr-milliyetçi oylar iktidar partisine dönüyor. Seçmenlerin çoğunluğu hala ülkenin iyi yönetilemediğini düşünse de sorunların çözümünde ana muhalefeti anlamlı bir aktör olarak görmemekte. Bu durum İmamoğlu ve Yavaş’ın partiye verdiği ivmeyle başlayan ve CHP’nin klasik oy tabanının dışına çıkmasıyla doruğa çıkan yükseliş trendinin yerini duraklama, hatta gerilemeye bıraktığını gösteriyor. Gemi su alıyor. Umut yerini kaygı ve belirsizliğe bırakmış durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sürece eşlik eden iki husus var: İdeolojik savrulma ve insani çöküş. Bu iki husus birbiriyle ilintisiz gibi görünse de aslında aynı elmanın iki yarısı gibi. Ayrıca tanıklık ettiğimiz olaylar parti içi gündemin hangi sınırlar içinde cereyan ettiğini de gösteriyor. CHP’deki resmi görüş partinin büyük bir saldırı altında olduğuna yönelik. Belediye başkanlarına yönelik operasyonlar kasıtlı ve kötü niyetli. Halk Partili siyasetçilerin yolsuzlukla işi olmaz. Peki gerçekten de öyle mi? İmamoğlu ve Beşiktaş yargılamalarındaki kanıt durumu pek çok iş ve eylemde cari hukukun ihlal edildiğini gösteriyor. Rüşvet aldım diyen itirafçı bürokratlar, rüşvet verdim diyen iş insanları var. Ama muhalif medya bu gerçekleri görmüyor. Dahası 19 Mart’ı takip eden süreçte neredeyse her ay bir belediye siyasi ahlak ve ceza hukuku bakımından tartışmalı işler olmakta. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tanju Özcan mesela neden tutuklandı? Bolu belediye başkanının zincir marketleri bağış yapmaya zorlaması doğru bir şey mi? Peki Uşak’taki mesele? Evli ve üç çocuklu bir belediye başkanı kendisinden 36 yaş küçük bir belediye çalışanıyla otel odasında yarı çıplak bir şekilde basılıyor. Manzarayı özel hayatla meşrulaştırmak elbette mümkün değil. Şüphesiz ki kamuda yer alan kişilerin de özel hayatı olabilir. Ama onların mahremiyet alanları normal yurttaşlara göre çok daha sınırlı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özkan Yalım’ın CHP’li siyasetçilere yönelik yolsuzluk ve ahlaksızlık suçlamasını kolaylaştıracak şekilde görüntü vermesi doğru değil. Belediye başkanlarının davranışları, eylem ve tercihleri muhalefeti iktidar karşısında geriletmekte. Özgür Özel’in bu meseleyi ele alma biçimi ise yetersiz. Bir sorun olduğunu kabul ediyor parti liderliği. Ama görüntüyü ifşa eden gazete ve televizyonlar olayın faili Özkan Yalım’dan daha suçlu. İhraç konusunda güçlü bir adım atılmamış olması da manidar. Kemal Kılıçdaroğlu’na yakın isimleri savunma almadan partiden ihraç eden Genel Merkez bu tür olaylar karşısında fazlasıyla sessiz. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’de yaşanan şey sadece kadroların dökülmesi anlamında bir insanı kriz değil, aynı zamanda ideolojik açıdan içe kapanan bir partiyle de karşı karşıyayız. Özel’in liderliği ülkenin siyasal sosyolojik duvarlarına çarpıp geri dönüyor. Parti ezberlerini tekrar eden, kendi içindeki ötekiyle ve Halk Partisi seçmeni olmayan geniş kitlelerle anlamlı bir ilişki kuramayan donuk bir yönetim var karşımızda. Ecevit kasketi takıyor Özel. Ama Ecevit’in söylem gücü ve mobilizasyon kabiliyeti yok onda. Ne bir İsmail Cem ne de Deniz Baykal’la karşı karşıyayız. Herhangi bir kavramsal derinlik ve (veya) Türk siyaseti üzerine derinlemesine bir analizde büyülemiyor bizi. Yıllardır ülkenin kötü yönetildiğini iddia ediyor CHP genel başkanları. Ama son çeyrek asırda her seçimde yönetme yetkisini yine de Erdoğan’a verdi Türk milleti. Neden böyle? CHP neyi yanlış yapıyor? Bu hususta ciddi bir özeleştiri veya kendini yenileme çabası yok. Gelinen yer bakımından en vahimi ideolojik kafa karışıklığı. Aralarında politik gelenek ve sosyal çevreleri bakımından hiçbir ortak nokta olmayan Adnan Baker, Sezgin Tanrıkulu ve Emine Ülker Tarhan aynı partide siyaset yapıyor. Önce İnce, ardından da Tarhan partiye döndü. Kağıt üstünde Atatürkçü bir yeniden mayalanma var. Ama tüzük, program ve cumhurbaşkanlığı hazırlık çalışmaları için ilan edilen belgelerde belirgin bir Atatürkçü vizyon yok. Kürtler ve sağ seçmen için dün söylediğinizden farklı olarak söyleyecek yeni bir sözünüz yoksa neden destek versinler bu kesimler size? &nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ez cümle, bütün tuşlara aynı anda basan, kendi içinde uyumsuz ve iç eleştiriye kapıları kapalı bir yapıya döndü CHP. Uzun erim bakımından hiçbir stratejik doğrultu yok. Belediye başkanları ise hem en büyük gücü hem de en zayıf noktası partinin. Yolsuzluk iddiaları ve ahlaka aykırı görüntüler partiyi tüketti. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 01 Apr 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/chp-kronikleri-bir-savrulus-hikayesi-1774958433.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Mağdurların siyaseti ve CHP</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/magdurlarin-siyaseti-ve-chp-12965</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/magdurlarin-siyaseti-ve-chp-12965</guid>
                <description><![CDATA[CHP parti olarak zor günler yaşıyor. Devleti eline geçirmiş olan siyasal İslamcı muhafazakâr kadrolar CHP’yi güçsüzleştirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. ... Dolayısıyla CHP’nin sürdürmekte olduğu siyasi mücadeleyi, Cumhuriyet kurulurken benimsediği ya da benimsemek zorunda kaldığı fikirlerden ziyade ülkenin mağdur kesimlerinin taleplerini sırtlanacak yeni bir siyaset üretmesiyle mümkün. Şairin dediği gibi “Şimdi yeni şeyler söylemek” zamanı.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçenlerde öğreniyoruz ki eski CHP’li Emine Ülker Tarhan CHP’ye geri dönmüş. Dönmesi için de arkadaşı, yoldaşı ve bir süre beraber grup başkanvekilliği yapmış olduğu Muharrem İnce onu ikna etmiş. Hatırladığım kadarıyla CHP’nin “ulusalcı kanadının” önemli iki kişisi olan bu siyasetçiler Özgür Özel’in başkanı olduğu CHP’de yeniden yan yana gelmişler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP ailesi bu geri dönüşten memnun mudur bilinmez. Ama siyasetin milliyetçi ve muhafazakâr kanadının memnun olduğunu tahmin etmek zor değil. Öyle ya bu insanların varlığı, daha doğrusu CHP içinde “ulusalcı” bir siyasetin yeniden yeşermesi, ülkedeki mağdur kesimlerin taleplerinin ikinci plana itileceğinin işareti. Neden mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kere görmek gerekir ki CHP, parti olarak toplumun geniş seküler kesimin partisi. Seküler kesimden kastım ise, kendini “laik” olarak tanımlayan, benimsediği değerler bakımından “modernist”, bu nedenle de Siyasal İslam felsefesiyle yönetilen bir iktidara karşı olan, kimi zaman Kemalist, kimi zaman sosyal demokrat ya da solcu, emekli, işçi, kadın ve gençleri içine alan geniş bir kesim. CHP içindeki “ulusalcı” kanadın bu kesimlerin ortak paydası olması pek mümkün değil. O nedenle de CHP’de “ulusalcıların” güçlenmesi, CHP’nin seküler dünyasında olsa olsa yeniden parçalanma getirecek bir adım olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP parti olarak zor günler yaşıyor. Devleti eline geçirmiş olan siyasal İslamcı muhafazakâr kadrolar CHP’yi güçsüzleştirmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Doğrusu CHP’nin de kurumsal yapısı geçmişte çok yanlış kararlar verdiğinden belediye başkanı olarak seçilmiş kadroları da sapır sapır dökülüyor. Son olay ortada. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla CHP’nin sürdürmekte olduğu siyasi mücadeleyi, Cumhuriyet kurulurken benimsediği ya da benimsemek zorunda kaldığı fikirlerden ziyade ülkenin mağdur kesimlerinin taleplerini sırtlanacak yeni bir siyaset üretmesiyle mümkün. Şairin dediği gibi “Şimdi yeni şeyler söylemek” zamanı. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni şeyler söylemenin yolu ise bir zamanlar üniversitelere “İkna odaları” kurarak başörtülü kızları ikna edeceğini düşünen “ulusalcı” anlayışlar üzerinden değil, gerçekten mağdurların dertlerini dert olarak gören yeni bir siyaseti üretmekten geçiyor. Bunun da CHP’nin, ülkedeki başta Kürt sorunu olmak üzere, her türlü ezilen kimliğin sorunlarını kendi sorunu olarak gören, emeklilerin, işçilerin, işsizlerin, kadınların ve gençlerin sorunlarını çözmeyi vaat eden yeni bir “demokrat” siyasete ihtiyacı olduğu bence bir gerçek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böyle bir siyaset anlayışı CHP içindeki “ulusalcılar” tarafından kabul görür mü dersiniz. Bence bu pek mümkün değil. O nedenle de eski ulusalcıların “baba ocağına” dönmesinin CHP içinde “ortak payda” arayışına bir cevap olamaz. Ortak payda ise “mağdurların siyaseti”dir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünmek gerek!</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/magdurlarin-siyaseti-ve-chp-1774892929.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Malvarlığı meselesi: Türkiye neyi tartışıyor?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/malvarligi-meselesi-turkiye-neyi-tartisiyor-12963</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/malvarligi-meselesi-turkiye-neyi-tartisiyor-12963</guid>
                <description><![CDATA["Türkiye’nin kilitlendiği malvarlığı tartışmaları yeni değil; 43 yıl önce de benzer bir fırtına kopmuştu. Özgür Özel’in iddiaları ve Akın Gürlek’in sessizliği arasında, Turgut Özal’ın 1983’te 'değirmenin suyunu' açıkladığı o tarihi basın toplantısını hatırlamakta fayda var.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye, son günlerde tek bir gündeme kilitlendi. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in malvarlığına ilişkin kimi iddialarla yatıp kalkıyoruz.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP lideri Özgür Özel, Gürlek’in normal şartlar altında sahip olabileceğinin çok üzerinde bir malvarlığı edindiği iddiasını gündeme taşımıştı. Resmî makamlarca henüz doğrulanmasa da bu konuda elinde bazı bilgi ve belgeler olduğunu söylüyor. Bir kısmını kamuoyuyla paylaştığı bilgi ve belgeleri peyderpey yayınlamaya devam edeceğinin altını çiziyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bakan Gürlek, Özel’in iddialarını reddetse de yer yer suskun kalmayı tercih edebiliyor. Göründüğü kadarıyla mesele yargıya intikal edecek gibi duruyor. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gürlek’in, Türkiye’nin yakın tarihinin en kritik davalarından birisinin altında imzası olması nedeniyle sıcak gündemin ateşi dinmek bilmiyor. Hatta daha epey tartışılacağa benziyor.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel’in iddialarına karşın Gürlek’in yanıtları, beni bundan 43 yıl öncesine götürdü.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki mesleki deformasyon diyebilirsiniz, ya da belki tarihin tekerrürden ibaret olduğuna dair klişe söze yorabilirsiniz; günceldeki tartışmalar çoğunlukla biz tarihçilerin aklına geçmiş hadiseleri düşürür.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1983 senesiydi…</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">12 Eylül darbesinin üzerinden yaklaşık üç yıl geçmişti. Bu süre zarfında Türk siyasetinin üzerinden silindir gibi geçilmiş ve adeta kilometre sıfırlanmıştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdilerde moda olan tabirle eski Türkiye’ye dair bir şey kalmamıştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni siyasî partiler kurulacak, yeni politik figürler ortaya çıkacaktı. Eski Türkiye’nin partileri kapatılmış, politikacıları yasaklanmıştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bülent Ecevit, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş hiçbirisi kalmamıştı. On yıl siyaset yasakları vardı. Bırakın parti kurmayı siyasî demeç bile veremezlerdi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onların çekildiği siyaset sahnesini yeni isimler doldurmaya başlamıştı. 12 Eylül sonrasında Türkiye’nin tanıştığı politik aktörlerden birisi Turgut Özal’dı. </span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhtemelen kimse o tarihlerde farkında değildi ama Özal, Türk siyasetinin bir on yılına damga vuracaktı. Önemli değişim ve dönüşümlerin öncüsü olacaktı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Darbe döneminden çıkışta partiler kurulmaya başladı. Mesela kapatılan CHP’nin yerine Erdal İnönü’nün liderliğindeki SODEP kurulmuştu. Daha sonrasında SHP adını alacak parti 1990’larda CHP tekrar açılınca birleşme kararı almıştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna benzer partiler ortaya çıkmıştı. Özal da ANAP kısaltmasıyla zihinlere kazınan Anavatan Partisi ile yola devam etmeye karar vermişti.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevcut parti ve adaylar arasında en parlak görünen kuşkusuz Özal’ın ANAP’ıydı. Kenan Evren’in meşhur sözüyle “netekim” seçimlerin galibi ANAP olacaktı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama tam partilerin kurulduğu ve Özal’ın gelecek vadettiğinin iyice gün yüzüne çıktığı zamanlarda gazetelerde şimdikine benzer biçimde bir malvarlığı tartışması başlamıştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pek çok ana akım gazetede çarşaf çarşaf Özal’ın malvarlıkları yazılıyordu. Gazetecilerin o dönem kendi ifadesiyle “zenginin malı züğürdün çenesini yorar” hesabı, Özal’ın serveti gündemden düşmek bilmiyordu.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazetelerin aktardığı şekliyle neler yoktu ki bu malın mülkün içinde. İstanbul’un Beşiktaş, Maltepe ve Yeniköy semtleriyle Ankara’da birer ev. Dragos, Bodrum ve Side’de yazlık. Hatta o kadar ki Side’ye şortlu heykelini bile diktiler.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onun yanında Gelibolu, Manavgat ve Ortaköy’de arsalar. Bodrum’da bir kooperatif hissesi. Otomobiller, yüklü miktarda nakit, ziynet eşyası ve çeşitli hisse senetleri…</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Liste böyle uzayıp gidiyordu.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özal, 21 yıl devlet hizmetinde bulunmuş bir bürokrattı. Kamu bürokrasisinde belki iyi bir kariyeri vardı fakat bu kadar mala sahip olmak için yeterli miydi? Herkes bu soruyu soruyordu.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye, değirmenin suyunun nereden geldiğini konuşurken Özal sürpriz bir basın toplantısı düzenledi. Siyasetin yeni gözdesiydi ve üstünde parlayan yıldızı malvarlığı tartışmalarıyla heba edemezdi.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özal, gazetelerde malvarlığıyla ilgili çıkan iddiaları yalanlamadı. Aksine kendisinin ve eşinin üzerine kayıtlı taşınır ve taşınmazları sıralayarak ayrıntılı bilgi verdi. Söz konusu malların nasıl alındığını ve güncel değerlerini anlattı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">En önemlisi bu kadar parayı nasıl kazandığını açıkladı. Buna göre Özal, servetinin önemli bir bölümünü bürokrasi kademelerindeki görevleri sırasında edinmemişti. Daha ziyade bürokrasi yaşamına kıyasla çok daha kısa süren Dünya Bankası ve özel sektör deneyimlerinden kazanmıştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özal, gazetecilerin sorularını yanıtladıktan sonra malvarlığıyla ilgili bahisler fazla uzamadı. Başbakanlık döneminden sonra başka tartışmalara kapı araladıysa da o gün için konu kapanmıştı.</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde de benzer bir yol izlenebilir. Herkese açık bir basın toplantısıyla gazetecilerin iddialara ilişkin soruları yanıtlanabilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/malvarligi-meselesi-turkiye-neyi-tartisiyor-1774934338.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Tutunamayanlar çağında yaşamak</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/tutunamayanlar-caginda-yasamak-12962</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/tutunamayanlar-caginda-yasamak-12962</guid>
                <description><![CDATA[Akışkan çağda güvenlik eşit dağıtılan bir hak değil, parçalı ve seçici bir ayrıcalık haline gelir. Kimin güvenliği korunmaya değer görülür, kimin hayatı değerlidir? Bu soruya verilen cevap, çağımızın ahlaki haritasını ortaya çıkarır.  Kadınlar ve çocuklar için güvensizlik yalnızca fiziksel saldırı ihtimali değildir. Aynı zamanda görünmezleşme, ciddiye alınmama, korunmaya layık görülmeme halidir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>‘‘Akışkan modern dünyada, hiçbir şey uzun süre katı kalacak şekilde tasarlanmamıştır.’’ </em></span></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Zygmunt Bauman </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Zygmunt Bauman’ın akışkan modernite kavramı, yalnızca hızla değişen bir dünyayı anlatmaz. Daha derinde, çözülmüş bir dünyanın adıdır bu. Eskinin ‘‘katı’’ modernliğinde kurumlar, sınırlar, aidiyetler ve hayat planları daha kalıcıydı. İnsan, baskı altında olsa bile en azından hangi zeminde durduğunu bilirdi. Bugün ise zemin, ayağımızın altından çekilmektedir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bauman’ın asıl meselesi budur. Modern dünya ortadan kalkmamış ama biçim değiştirmiştir. Katı olan her şey akışkanlaşmıştır. Bağlar, kimlikler, güvenlik duygusu ve gelecek tasavvuru erimeye başlamıştır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu nedenle çağımızın temel duygusu yalnızca hız değil, kırılganlıktır. İnsan artık sadece yoksullukla, savaşla ya da krizle karşı karşıya değildir. Aynı zamanda hiçbir şeyin uzun süre korunamayacağı hissiyle yaşamaktadır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşler geçicidir, ilişkiler geçicidir, siyasi dengeler geçicidir, hukuki güvenceler geçidir, hatta acının kendisi bile hızlıca tüketilip geçilen bir görüntüye dönüşmektedir. Bauman’ın düşüncesi tam burada sarsıcı hale gelir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Akışkan dünyada sorun, yalnızca istikrarsızlık değil, istikrarsızlığın norm haline gelmesidir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bugün bunu en çıplak biçimde savaş coğrafyalarında görüyoruz. Savaşlar insanlığın var olduğu günden itibaren hep vardı ve eskiden de yıkıcıydı. Ama bugün savaşın kendisi de akışkanlaşmıştır. Cepheler sabit değil, düşman belirsiz ve kuralsız, tehdit dağınık… Üstelik geçerli bir nedene bile ihtiyaç duyulmuyor bir ülkeye savaş açmak için. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir şehirde bombalar patlar, başka bir kıta da ekranlara düşer, birkaç saat sonra başka bir görüntüyle yer değiştirir. Acı bile akışkandır. Dünya, en büyük felaketleri bile hızla tüketir. Böylece savaşlar, yalnızca insanları öldürmez hafızayı da aşındırır.<strong> Sürekli yeni görüntülere maruz kalan insanlık, hiçbir acının önünde uzun süre duramaz hale gelir. Unutma, akışkan çağın en büyük ahlaki hastalıklarından biri olur.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Savaşlar ve çatışmalar yüzünden yer değiştirmek zorunda kalan insanlar yalnızca yer değiştirmiş, göç etmiş olmazlar. Göç, akışkan modernitenin en sert görüntülerinden biridir. Çünkü burada insan, sadece evini değil, sabitliğini kaybeder. Ev dediğimiz şey dört duvardan ibaret değildir. Tanıdık bir dil, korunma hissi, geçmişiz izleri ve geleceğin ihtimalidir. Göçmen ise çoğu zaman bunlardan mahrum kalır. O yalnızca başka bir ülkeye giden biri değildir. O, çoğu zaman hiçbir yere tam olarak varamayan kişidir.&nbsp; Bauman’ın ‘’turistler’’ ve ‘’ serseriler’’ arasında kurduğu ayrım burada aydınlatıcıdır. Küresel dünyada bazıları hareket özgürlüğüne sahiptir. Onlar için dolaşım bir ayrıcalıktır. Sınır geçmek, yeni fırsatlara ulaşmak, hayatı genişletmek anlamına gelir. Ama bazıları için hareket, seçilmiş bir özgürlük değil, zorunlu bir savrulmadır. Onlar hareket eder çünkü kalamazlar. İşte akışkan modernitenin adaletsizliği burada ortaya çıkar. Aynı dünya bazılarına seçilmiş bir özgürlük vaat ederken, bazılarını köksüzlüğe mahkum eder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekonomik krizler de benzer bir şekilde işler. Akışkan modernitede sermaye hareketlidir ama emek yerel ve kırılgandır. Para sınır tanımaz ama insan bedeni, emeği ve hayatı sınırların, vizelerin, işsizlik korkusunun ve güvencesizliğin içinde sıkışır. Küresel ekonomi hareketliliği över fakat bu hareketliliğin yükünü en ağır biçimde sabit kalmak zorunda olanlar taşır. Her gün değişen fiyatlar, artan enflasyon değerleri, alım gücünün düşmesi milyonlarca insanın beslenmesini, barınmasını ve yaşam umudunu etkiler. Böyle bir düzende kriz istisna olmaktan çıkar, gündelik hayatın kalıcı havasına dönüşür. Bu hayatta kalma mücadelesi içinde insanlar artık yarı tokluğa razı gelmeye başlar. Çünkü mücadelenin kendisi yeterince zor ve akışkandır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kadınların ve çocukların yaşadığı güvenlik sorunları ise bu akışkanlığın en can yakıcı sonuçlarından biridir. Çünkü düzenin çözüldüğü, sınırların bulanıklaştığı, hukuk mekanizmalarının&nbsp; zayıfladığı, savaşın ve göçün gündelikleştiği her yerde önce kadınların ve çocukların güvenliği aşınır. Bauman güvenliği, modern insanın temel takıntılarından bir olarak okur, fakat ironik olan şudur: Güvenlik söylemi büyüdükçe gerçek güvenlik çoğu zaman daha da erişilmez hale gelir. <strong>Devletler sınırlarını tahkim eder, güvenlik politikalarını artırır, tehdit dilini büyütür ama kadınlar ve çocuklar evde, sokakta, okulda, sınır hattında, göç yolunda hala korunmasız bırakılır. </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Buradaki çelişki çok önemlidir. Akışkan çağda güvenlik eşit dağıtılan bir hak değil, parçalı ve seçici bir ayrıcalık haline gelir. Kimin güvenliği korunmaya değer görülür, kimin hayatı değerlidir? Bu soruya verilen cevap, çağımızın ahlaki haritasını ortaya çıkarır. </strong>&nbsp;<strong>Kadınlar ve çocuklar için güvensizlik yalnızca fiziksel saldırı ihtimali değildir. Aynı zamanda görünmezleşme, ciddiye alınmama, korunmaya layık görülmeme halidir. </strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Belki de meselenin en karanlık tarafı budur. Bauman, modern toplumun insanları yalnızlaştırdığını söylerken, yalnızca duygusal bir kopuştan söz etmez, ahlaki bağların incelmesinden söz eder. <strong>Başkasının acısı bize değse bile üzerimizde uzun süre kalmaz. Çünkü akışkan dünyada dikkat de akışkandır, vicdan da.&nbsp; </strong>Her şey hızla yer değiştirirken, insani sorumluluk duygusu da kalıcı bir yük olmaktan çıkar. Görürüz, üzülürüz, bir anlığına öfkeleniriz ama sonra başka bir görüntüye geçeriz. Yani çağımız merhametsiz olduğu için değil, merhameti bile sürdüremediği için tehlikelidir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İşte tam da bu yüzden bugün savaşları, göçleri, ekonomik çöküşleri, kadınların ve çocukların güvensizliğini yalnızca birbirinden ayrı krizler olarak okumak eksik kalır. Bunların hepsi, daha büyük bir yapısal dönüşümün parçalarıdır. Akışkan modernite dünyayı yalnızca hızlandırmamış, aynı zamanda insan hayatını taşıyan bağları gevşetmiştir. Kalıcı olan geri çekildikçe, kırılganlık evrenselleşmiştir. Fakat bu evrensellik aldatıcıdır; çünkü herkes aynı ölçüde kırılgan değildir. Bazıları için belirsizlik yönetilebilir bir alan, bazıları için ise yaşamın kendisini tehdit eden bir uçurumdur. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O halde asıl soru şudur: Böylesi bir dünyada neyi savunacağız ?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Belki de önce şunu: Her şeyin akışta olduğu bir çağda, insan hayatının akışa terk edilemeyeceğini. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Güvenliğin bir ayrıcalık değil hak olduğunu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Göç edenin yalnızca ‘’hareket eden’’ değil yerinden edilmiş bir hayat olduğunu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kadınların maruz bırakıldığı şiddetin münferit değil, yapısal olduğunu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ekonomik kırılganlığın kişisel yetersizlik değil, siyasal ve küresel düzenin sonucu olduğunu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bauman’ı bugün yeniden okumayı gerekli kılan da budur. Çünkü o bize yalnızca dünyanın değiştiğini söylemez; bu değişimin bedelini kimin ödediğini de düşündürür. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve belki de en önemlisi, akışkan bir dünyada insan olabilmenin sadece hayatta kalmak değil, başkasının kırılganlığını da kendi meselen sayabilmek demek olduğunu hatırlatmasıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Aksi halde dünya akmaya devam eder, ama geriye hayat değil, yalnızca sürükleniş kalır.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/tutunamayanlar-caginda-yasamak-1774810144.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Devlet, ideolojik süreklilik ve dönüşüm</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-ideolojik-sureklilik-ve-donusum-12961</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-ideolojik-sureklilik-ve-donusum-12961</guid>
                <description><![CDATA[Sonuçta “devlet” ideolojik özünü koruyarak varlığını sürdürüyor. Yine siyasetin alanını belirliyor. Yeni yasaklı çocuklar ilan ediyor, iktidarını yeni siyasi ortaklarıyla sürdürüyor. 30 yıl öncesine kadar devletin iki yasaklı çocuğunun yerini bugün CHP almış görünüyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Refah Partisi’nin (RP) 27 Mart 1994’te yerel ve 25 Aralık 1995’te genel seçimlerde elde ettiği başarılar malumun ilamından başka bir şey olmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Muhafazakâr kültürel kimliği siyaseten temsil etmeye soyunmuş olan RP’nin başarısı, partinin siyasi temsilinden, siyasi alandaki siyaset yapma gücünden değil meşruiyetini otoriter zihniyetten alan devletin ve o devletin sınırını çizdiği alanda siyasete yapan partilerin; RP ve öncülü partilere siyaset yapma, siyasal alanda var olmasına izin vermemelerine kaynaklandı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anlamda RP ve öncülü partiler, devletin yasaklı çocuğuydu. Tabi tek başlarına değillerdi. Devletin bir yasaklı çocuğu daha vardı; Kürt kültürel kimiği ile siyaset yapan partilerdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani devlet ve devletin çizdiği siyasi alana muhafazakârlar ve Kürtler giremezdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Partilerinin AYM tarafından kapatılması, yüzden seçim barajında ısrar bunun çabanın pratiklerinden sadece ikisi idi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1990’larda çok iyi hatırlıyorum; devlet gibi siyasi partiler de; muhafazakâr siyasetin toplumdan gördüğü ilginin nedenini anlama çabası yerine onların iktidara gelmesi durumunda Türkiye’nin dönüşeceğinin, Türkiye’nin İran olacağı propagandasını yaptılar. Taksim’e cami bu dönemin en sembolik propaganda söylemi oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer biçimde Kürt siyaseti içinde; ülkenin bölüneceği propagandası yapıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Devletin görünmez gücü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak burada gözden kaçan hep şu oldu; bu partilere ve kültürel kimliklere toplumsal mesafe ya da siyasal karşıtlık, tepki; kendiliğinden olan, toplumsalın içinde üreyen değil tam tersine devletin, meşruiyetini devletten alan siyasi partilerin ve medyanın propagandası ile üretildi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu muhafazakâr siyasallaşmaya karşı, “laik”lik üzerinden “irtica”; Kürt siyasallaşmasını karşı ise “Türk”lük üzerinden “bölünme” söylemi oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta toplumsal talepler ve değişim otoriter olanı yendi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">28 Şubat süreci ve devamındaki post modern darbesi, otoriter anlayışın MGK aracılığıyla kendini laiklik hassasiyetleri üzerinden meşrulaştırması oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1000 yıl sürecek denen süreç; 3 Kasım 2002’de muhafazakâr siyaset paltosundan çıkan AK Parti’nin toplumun farklı kesimleriyle kurduğu taşıyıcı koalisyonların kendini siyasallaştırması ile bitti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama biten devlet olmadı; sadece devletin kendine meşruiyet sağladığı “laik” kimlik ve laikçilik oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geride kalan 25 yılda Türkiye çok değişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün gelinen noktadan 1990’lara ve öncesine baktığımızda görmemiz gereken en temel “şey” var. Bu AK Parti’nin taşıyıcısı olduğu bir dönüşüm değil, AK Parti’yi de içine alıp dönüştüren ve ana taşıyıcısının “devlet” olduğu ideolojik sürekliliktir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve bu ideolojik sürekliğin temeli devletin kendini bir kez daha otoriter zihniyet üzerinden ayakta tutmasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak tek farkla. 1990’lar ve öncesinde kamusal alanda “laik”lik üzerinden kendini meşrulaştıran devlet bu kez kendini “Sünni”lik üzerinden meşrulaştırmaktadır. MHP’nin ideolojik taşıyıcılığını yaptığı “Türk”lük yeni inşa edilmek istenen vatandaşlığın diğer unsurudur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Cumhuriyet yeniden kurulurken...</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, yukarıda ve başka yazılarda da ifade ettiğim üzere; 1 Eylül 2024’te Devlet Bahçeli’nin başlattığı, terörsüz Türkiye, Uçum’un ifadesi ile siyasetin değil devletin projesi olarak temelde yeni bir kamusallık ve bu anlamda yeni bir cumhuriyet inşasıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın söylemlerinde Türkler, Kürtler, Araplar -ve geçen hafta buna Farslıları da ekledi- birlikteliği olarak ifade ettiği söyle bu yeniden inşa çabasının bir parçası olarak okuyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine toplumu, toplumsal gerçekleri, toplumsal talepleri dikkate almayan; toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürmeye hedefleyen bir projedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun başarılı olup olmayacağı ise toplumsal ve siyasal muhalefetin performansına bağlıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle devlet, ideolojik özünü korumak ve sürekliliğini sağlama konusunda AK Parti’nin içine düştüğü meşruiyet arayışını çok iyi değerlendirdi ve onu dönüştürdü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eskiden “laik”lik üzerinden gerçekleştirdiğini bugün “Sünni”lik üzerinden yapıyor. Bu kimlikleri dinsel bir söylemde değil bir kimlik taşıyıcısı olarak kullanıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O yüzden geçmişte “laiklik” adına hassas olduğu pek çok konuya şu anda aynı hassasiyete sahip değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesela Taksim’den sonra Levent, sonra Çamlıca’ya yapılan ve şimdi de Kadıköy’e yapılmak istenen cami konusunda sessiz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğitimin içeriğinde yapılan dönüşüm konusunda sessiz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunları çoğaltmak mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu açıdan ülkede yaşanan değişimler tek başına iktidar ya da iktidar bloku istediği için dönüşmüş değil. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta “devlet” ideolojik özünü koruyarak varlığını sürdürüyor. Yine siyasetin alanını belirliyor. Yeni yasaklı çocuklar ilan ediyor, iktidarını yeni siyasi ortaklarıyla sürdürüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">30 yıl öncesine kadar devletin iki yasaklı çocuğunun yerini bugün CHP almış görünüyor. Son yıllarda yaşadıkları bunun açık bir göstergesidir.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazıyı yazmak için masaya oturduğumda Kadıköy’e toplumsal taleplerden bağımsız, siyasi iktidarın itiraz edilmesi güç bir sembol üzerinden kendini nasıl meşrulaştırdığını düşünüyordum. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta semboller, sadece iktidar partisinin değil aynı zamanda devletin sahiplenilmesi ile meşru oluyorlar.&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama toplumun, toplumsal taleplerin siyaseten bir kez daha galebe çalması ancak CHP başta olmak üzere tüm siyasal ve toplumsal muhalefetin demokrasi ortak kesenininde büyük koalisyon/ittifak kurmaları zorunluluktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/devlet-ideolojik-surelilik-ve-donusum-1774809621.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Şöhretten, servetten ve şehvetten uzak durmak</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sohretten-servetten-ve-sehvetten-uzak-durmak-12959</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sohretten-servetten-ve-sehvetten-uzak-durmak-12959</guid>
                <description><![CDATA[Ne demişti Resul Emrah Şahan, daha geçen hafta yaptığı savunmada? “Siyasette ve devlette hizmet edeceksen, servetten, şöhretten ve şehvetten uzak duracaksın”. Bu söz, bu toprakların hamuruna maya çalan Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin, “eline, diline, beline hakim ol” sözünün günümüze uyarlanmış hali değil mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">12 Eylül’ü gözaltında karşıladım; hemen akabinde tutuklandım. Çok sanıklı davaların açılması zaman almıştı ama benim mahkemem, Kasım’da başladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avukat, “dosyada bir şey yok, çıkarsın kısa sürede” dedi. Ve fakat mahkeme uzadıkça uzadı. Bir gün avukat, “önümüzdeki duruşmada karar verecekler” dedi; umutlandım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Duruşma başladı; mahkeme başkanı, taraflara son sözlerini sordu. Avukatım, “müvekkilim, suçsuzdur, beraatını istiyoruz” dedi. Savcı ise daha önceki iddialarından vazgeçmiş; hakkımdaki iddiaları, daha da ağırlaştırmış suçlamalara dönüştürmüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sanığın lider kadrodan olduğuna ilişkin deliller var” dedi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Nedir o deliller?” diye sordu mahkeme başkanı ve sunmasını istedi. Savcı, süre istedi ve duruşma 15 gün sonrasına atıldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>YÜREĞE KUŞKU DÜŞÜREN ALGI OPERASYONU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O an, babamın yüzünden düşen bin parça olmuştu. Kaçırdım gözlerimi ama nafile. Hemen ardından görüş günümüz vardı ve babam öfkesi gözlerinden taşacak bir şekilde, “bizden sakladığın başka şeyler de var mı?” diye sordu. Bu soru, o ana kadar bana tereddütsüz destek veren babamın kalbine kuşkular düştüğüne işaretti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sakladığım bir şey olmadığını söyledimse de inanmadı. Bereket, savcılık, bir sonraki mahkemeye herhangi bir delil sunamadı; sıkıyönetim komutanlığının yalan yanlış bilgilerle donatılmış açıklamasından başka.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Olayın aslı şu idi. Mamak Cezaevi yönetimi, radyoya dikte ettirilmiş ve tutukluların moralini bozacakların düşündükleri haberleri bizlere dinletmek için hoparlörleri sonuna kadar açardı. Söz konusu duruşmadan önceki akşam da açmışlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hepimizin kulak kesildiği radyoda, şöyle bir haber okundu. “Yasadışı bir örgüte mensup, onu lider kadrodan olmak üzere 200 militan yakalandı.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Darbenin üzerinden sekiz ay gibi bir zaman geçmiş olmasına rağmen hala faaliyet yürüten, üstelik de “lider kadrodan onunu” ülkede tutan örgüt hangisiymiş diye merak ettik doğal olarak… Özetler bitip, haberlere geçince öğrendik ki lider diye saydıkları biz sıradan insanlardık. Lider dedikleri arasında öyleleri vardı ki haberin etkisinden kalıp intihara dahi kalkışmışlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Haberin maksatlı olduğu açıktı. Genel olarak halkı korkutmaktı amacı ama özel olarak da bana bakan heyetin delilsiz, ispatsız ceza verilmesi için yönlendirilmesine vesile olunmak istemişti. Halkımızın bu yalan habere dünden inandığı, babamın gözlerindeki öfkeden anlaşılmıştı. Heyet ise kanaate dayanarak, beni cezalandırdı ama Yargıtay o cezayı delil yetersizliği nedeniyle bozdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>TEK TARAFLI YÜRÜTÜLEN ALGI OPERASYONU</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O gün, bugündür, ne zaman tek taraflı açıklamalar gözümüze sokulsa, bir tuhaflık olma olasılığını hesaba katar; bu tarz açıklamalara mesafeli dururum. “Karşı tarafı da dinlemek lazım” derim kendi kendime… Tek taraflı açıklamalar, çoğunlukla muktedirlerin, toplumun algısını yönetmek için kurguladığı söylemlerden oluşur çünkü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İçinde bulunduğumuz çağın algıları yönetme çağı olduğu göz önüne alınırsa, kitleleri, muktedirin dümen suyuna akıtmak için bilginin eğip bükülmesinin hedeflendiğini biliriz. İnsanların doğru bilgiye ulaşması, o kadar da kolay değildir bu çağda. Her muktedir, toplumsal algıyı yöneterek, kendi konumunu tahkim etmek ister. Bunun için hegemonik bir söylem geliştirir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tecrübeyle sabittir ki algılar ve olgular her zaman örtüşmez. Bu nedenledir ki muktedirler, çıplak gerçeğin yerine kurgusal gerçekliği yerleştirir; kitlelere çoğunlukla kurgusal olanı gösterip, onların zihinlerinde yer eden evrensel kurallarla yönetilen algı arasındaki tezatlık nedeniyle “şeytanlaştırma2 süreci başlatılmış olur. Kurgusal gerçeklik, gerçeğin, muktedirin isteği doğrultusunda eğilip bükülmesi; olguların önemsizleştirip algıların vitrine çıkartılması anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtiraf edeyim ki bornozlu Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’ı görünce önce yutkundum. Kamunun gücünü teslim ettiğimiz insanların şehvetlerini gidermek için kamunun gücünü kullanıyor olma olasılığı, boğazımın düğümlenmesine neden oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette “özel hayatın gizliliğini korumak” ilkesel bir duruştur ama kendileri kamusal görevler üstlenen kişilerin “özel hayatlarına” dikkat etmeleri gerektiği de, bir başka temel ilkesel duruşa işaret eder. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>ALGINIZI YÖNETİN YOKSA SİZİ YÖNETİRLER</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ara başlık, ikinci baskısına hazırlanan bir kitabımın da adı. İktidar, yoğunlaşmış bir gücü ifade eder. Bu yoğunlaşmış güç, her türlü ideolojik aygıtla toplumun algısını yönetmek ve o toplumu istediği mecraya sürüklemek ister. Bize gösterilen her şeye kayıtsız koşulsuz inanmak, iktidarın bizi istediği mecraya sürüklemesi anlamına gelir. Bu nedenle bizzat yaşadığım tecrübeden hareketle aklıma gelen “acaba?” sorusunu da sormadan geçmemi kimse beklemesin benden. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaşadıklarımız, Özkan Yalım ile sınırlı bir süreç değildir çünkü. “Zincirin en zayıf halkası” kabul edilen Ahmet Özer ile başlayıp, İmamoğlu ile doruk noktasına çıkan ve yapılan her hamlenin bedeli olarak yeni bir belediye başkanına sıçratılan operasyonların amacı, “muhalefetin amiral gemisi” konumundaki CHP’ye diz çöktürmek ve iktidar iddiasından vazgeçirmek olamaz mı? 57 yaşındaki Yalım’ın 21 yaşındaki genç kadınla var olduğu bilinen ilişkisini, tam da bu ortamda deşifre etmek, CHP’ye çekilmek istenen eşi görülmemiş algı operasyonunun bir parçası olamaz mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kuvvetli olasılıktır ki amaç, CHP’nin şeytanlaştırılmasıdır. Bugüne kadar gerçekleştirilen operasyonlardan istenilen sonucun alınmadığına dikkat edilirse “şehvet” vurgusu öne çıkmış böyle bir operasyon ile kitleleri, “çıkış kapısı” olarak gördükleri CHP’den vazgeçirme amacı taşıyor olamaz mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün yaşadıklarımızı tarih bir gün, bütün ayrıntılarıyla ve bütün gerçekliğiyle yazacak. O zamana dek, soru sorma yetimizi korumamız şart; zira insanı gerçeğe ulaştıran sorulardır. Doğru sorular, kendimize dair algıları kendimizin yönetmesine de olanak sağlar. Algımızı yönetebiliyorsak hiçbir “bilgi”nin eğilip bükülmesine ve böylece de bizi yönetmelerine izin vermemiş oluruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bitirirken, bir cümlede kamunun gücünü teslim ettiğimiz belediye başkanlarına söylemek isterim. Farkındayım; iktidar, toplumun algısını yönetmek için her yola başvuruyor; iyi ama bazılarınızın iktidarın değirmenine su taşıdığınızın farkında değil misiniz? Toplumsal algıları yöneterek, gücünü tahkim etmek isteyen iktidarın aparatı olmanız için sizi zorlayan mı var? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne demişti Resul Emrah Şahan, daha geçen hafta yaptığı savunmada? “Siyasette ve devlette hizmet edeceksen, servetten, şöhretten ve şehvetten uzak duracaksın”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu söz, bu toprakların hamuruna maya çalan Hünkar Hacı Bektaş Veli’nin, “eline, diline, beline hakim ol” sözünün günümüze uyarlanmış hali değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ders almak içindir tarih; ders almasını bilmezseniz, algı süreçlerinin oyuncağına dönüşürsünüz. Gerçek açığa çıkana dek, algı çarkının dişlileri arasında öğütülür gidersiniz.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/sohretten-servetten-ve-sehvetten-uzak-durmak-1774779980.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir Cumhurbaşkanı kararı, özelleştirme ve vahim kural tanımazlık</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-cumhurbaskani-karari-ozellestirme-ve-vahim-kural-tanimazlik-12955</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-cumhurbaskani-karari-ozellestirme-ve-vahim-kural-tanimazlik-12955</guid>
                <description><![CDATA[11106 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı, kamu maliyesinin anayasası niteliğindeki 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununun yukarıdaki 13. Maddesinin f ve g bentlerini vahim bir şekilde ihlal ediyor. Kararını umarım CHP Anayasa Mahkemesine götürür ama çok iyi bir dilekçe ile götürmesi şart çünkü gayrisafi usul ve adem-i tahsis ilkeleri anayasal ilkeler değil maalesef ama bu iki ilke olmadan hukuk devleti olamayacağına, kamu hesapları denetlenemeyeceğine göre Anayasa'nın 2. Maddesi'ndeki hukuk devleti ilkesi yeterlidir kanımca.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hep yazarım, sabah kahvemle beraber gazeteleri karıştırır iken bizim Resmî Gazeteyi de hiç atlamam.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">26 Mart Perşembe günkü Resmî Gazetede gözüme 11106 sayılı bir Cumhurbaşkanlığı kararı çıktı, konu özelleştirme olduğu için bir okuyayım dedim ve karşıma artık çok rahatsız edici boyutlara ulaşan kural, yasa tanımazlığa bir başka örnek daha çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok özetleyerek aktarıyorum, 11106 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı kamuya ait bir dizi taşınmazın özelleştirilmesini, özelleştirilmeden elde edilecek gelirinde, özelleştirilme için yapılan masraflar düşüldükten sonra Milli savunma Bakanlığına verilmesini öngörüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buraya kadar her şey normal gibi duruyor ama aslında durum hiç de öyle değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elimizde 5018 sayılı çok önemli, kamu maliyesinin anayasası niteliğinde bir kanun var, bu kanunu da AKP 2003 senesinde çıkardı, Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aşağıda bu kanunun çok önemli 13. Maddesi'ni, copy-paste yöntemiyle aynen aktarıyorum:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Bütçe ilkeleri</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000"><strong>Madde 13-</strong>&nbsp;Bütçelerin hazırlanması, uygulanması ve kontrolünde aşağıdaki ilkelere uyulur:</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">a) Bütçelerin hazırlanması ve uygulanmasında, makroekonomik istikrarla birlikte sürdürülebilir kalkınmayı sağlamak esastır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">b) Kamu idarelerine bütçeyle verilen harcama yetkisi, kanunlarla veya Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle düzenlenen görev ve hizmetlerin yerine getirilmesi amacıyla kullanılır.[18]</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">c) Bütçeler kalkınma planı ve programlarda yer alan politika, hedef ve önceliklere uygun şekilde, idarelerin stratejik planları ile performans ölçütlerine ve fayda-maliyet analizine göre hazırlanır, uygulanır ve kontrol edilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">d) Bütçeler, stratejik planlar dikkate alınarak izleyen iki yılın bütçe tahminleriyle birlikte görüşülür ve değerlendirilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">e) Bütçe, kamu malî işlemlerinin kapsamlı ve saydam bir şekilde görünmesini sağlar.[19]</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">f) Tüm gelir ve giderler gayri safi olarak bütçelerde gösterilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">g) Belirli gelirlerin belirli giderlere tahsis edilmemesi esastır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">h) Bütçelerde gelir ve gider denkliğinin sağlanması esastır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#000000">...</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">11106 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı, kamu maliyesinin anayasası niteliğindeki 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununun yukarıdaki 13. Maddesinin f ve g bentlerini vahim bir şekilde ihlal ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda ne dedik, MSB’ye bu özelleştirme gelirleri masraflar gelirden düşüldükten sonra verilecek yani kamu maliyesinin temel bir ilkesi olan gayrisafi usul&nbsp; kuralını ihlal ediyor, bu temel usul de 13. Madde'nin f bendinde ifadesini buluyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu usul mali saydamlığın bir gereği, kamu hesaplarında gelirler ve bu gelirleri elde etmek için yapılan masraflar ayrı ayrı gösterilmek zorundadır, aksi takdirde mesela Sayıştay tarafından denetimi zorlaşmaz, imkansızlaşır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak, çok daha vahim ihlal 13. Maddenin g bendinin ihlali.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamu maliyesi geleneğinin çok kadim bir ilkesi adem-i tahsis ilkesi yani tahsis yapmama ilkesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm, evet tüm kamu gelirleri bir havuzda toplanır (fon ve döner sermaye gelirleri hariç) ve bu havuzdan bütçe sürecinde TBMM tarafından farklı kamu harcamalarına tahsis edilir, bir kamu gelirini, mesela şekilde görüldüğü gibi bir özelleştirme gelirini bütçe süreci dışında, birCumhurbaşkanı Kararıile bir kamu birimine, mesela yine şekilde görüldüğü gibi MSB’ye tahsis edemezsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama ilginçtir,1 1106 sayılı Cumhurbaşkanı kararı bunu da yapmış ve özelleştirme gelirini safi usulde bir kamu birimine, MSB’na devretmiştir, açık ve vahim çifte ihlal. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">5018 sayılı kamu maliyesinin anayasası niteliğindeki kanuna aykırılığı açık 11106 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı'nın ama yine de bir küçük kapı aralayayım, takip edemediğim bir başka Cumhurbaşkanı Kararında acaba bu ihlale cevaz verecek bir düzenleme oldu mu, bilemiyorum ama bir Cumhurbaşkanı Kararı&nbsp;ile 5018’i atlamak da mümkün değil aslında. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu Cumhurbaşkanı Kararını umarım CHP Anayasa Mahkemesine götürür ama çok iyi bir dilekçe ile götürmesi şart çünkü gayrisafi usul ve adem-i tahsis ilkeleri anayasal ilkeler değil maalesef ama bu iki ilke olmadan hukuk devleti olamayacağına, kamu hesapları denetlenemeyeceğine göre Anayasa'nın 2. Maddesi'ndeki hukuk devleti ilkesi yeterlidir kanımca.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Önerim ise 5018 sayılı kanunun 13. Maddesi'ndeki bütçe ilkelerinin yapılacak ilk düzgün ve entegre anayasada anayasal ilkeler olarak yer alması. </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/bir-cumhurbaskani-karari-ozellestirme-ve-vahim-kural-tanimazlik-1774730515.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Akort</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/akort-12952</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/akort-12952</guid>
                <description><![CDATA[İzmir Eski Belediye Başkanı Tunç Soyer Buca Cezaevi'nden yazdı. "Bazı meslek gruplarındaki insanların akort yapmaması, sadece kendileri için değil, toplum için de korkunç sonuçlar doğurabilir. Örneğin hakim, savcı koltuğunda oturan insanlar aldıkları kararları mutlaka kanunlarla, normlarla, hukuk düzeniyle kamu vicdanıyla akort etmelidir. Bu makamlarda oturan insanlar aldıkları kararların akordu varmış gibi yaparak kimseyi ikna edemezler. Çünkü kanunsuz ve hukuksuz uygulamaların foyası hemen ortaya çıkar, “uygunmuş” gibi yapılması kimseyi inandırmaz, kitabına uydurulduğu ama kitaba uyulmadığı hemen anlaşılır."]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Değerli dostlar;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yeni okuduğum bir kitaptaki anekdotu sizlerle paylaşmak istedim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıl 1815, Beethoven, Viyana’da yaşamaktadır. Dönemin ünlü simalarından bir Kontes evinde vereceği bir davet için Bethooven’a ulaşır. Davette bir konser vermesini rica eder. Beethoven memnuniyetle kabul eden. Çünkü 1-2 ay önce bestelediği 27. Sonatı henüz hiçbir konserde seslendirmemiştir ve ilk kez orada çalmaya karar verir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Davet günü gelir. Beethoven eve gider. Salondaki piyanonun başına oturur ve çalmaya başlar. Daha ilk tuşa basmasının ardından salonda bir huzursuzluk hissedilir. Herkes büyük bir şaşkınlık ve hayal kırıklığı içinde konseri dinler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bittiğinde yarım yamalak alkışlanır. Beethoven sonra öğrenir yaşananları; Piyanonun akordu bozuktur ve Beethoven ilerleyen sağırlığı nedeniyle çaldığını duymaz. Müziği kendi içinde, olması gerektiği gibi hissederek çalar ve konseri bitirir. Bu; Beethoven’ın son konseri olur, çok üzülür ve bir daha hiç çalmaz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gelelim kıssadan hisseye;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hepimiz aldığımız günlük kararları, dürüstlük, tevazu gibi erdemlerle, ilkelerimizle, aile terbiyemizle akort ederek alırız, geleceğimize yönelik planları böyle yaparız. Bazen tembellik eder ya da duygularımıza kapılır veya şeytana uyar akort etmeyiz. İşte bu durumlarda hüsran yaşarız. Üzüntümüz, kararımızın büyüklüğüyle orantılı olur. Akort etmekten vazgeçmeyenler hayat sınavını başarıyla geçer, arkalarında is değil güzel izler bırakırlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazı meslek gruplarındaki insanların akort yapmaması, sadece kendileri için değil, toplum için de korkunç sonuçlar doğurabilir. Örneğin hakim, savcı koltuğunda oturan insanlar aldıkları kararları mutlaka kanunlarla, normlarla, hukuk düzeniyle kamu vicdanıyla akort etmelidir. Bu makamlarda oturan insanlar aldıkları kararların akordu varmış gibi yaparak kimseyi ikna edemezler. Çünkü kanunsuz ve hukuksuz uygulamaların foyası hemen ortaya çıkar, “uygunmuş” gibi yapılması kimseyi inandırmaz, kitabına uydurulduğu ama kitaba uyulmadığı hemen anlaşılır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanunsuz karar verenler 1-2 kişi olsa onlara sağır muamelesi yapılabilir ama bunlar bütün bir teşkilata, organizasyona yayılırsa, devletin temelleri sallanır. Çünkü adalet mülkün temelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalet ne siyasi, ne ticari ne de ideolojik ilkelerle değil, evrensel hukuk normları, kanunlarımız ve kamuoyu vicdanıyla uyumlandırılmalıdır. Aksi hal adalete ve hukuka güveni bitirir. Toplumda bu güven kaybolmuşsa, toplumsal refah beklentisi, özgürlük umudu, gelecek heyecanı, her şey biter. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O nedenle akortsuz ya da bozuk akortlu mahkeme ya da savcılık kararları, topluma, Beethoven’un piyanosundan çok daha ağır ve kalıcı tahribat verirler. </span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İzmir 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu, Koğuş B/63</span></span></p>

<p style="text-align:justify"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buca – Kırklar</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/akort-1774709421.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Özgürlük: İtaat despotizmine bir meydan okuma</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozgurluk-itaat-despotizmine-bir-meydan-okuma-12951</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ozgurluk-itaat-despotizmine-bir-meydan-okuma-12951</guid>
                <description><![CDATA[İnsan gerçekten özgür olmak mı ister, yoksa güvenli bir itaati mi tercih eder? Bu soruya vereceğimiz cevap, hayatımızın tamamını belirlemektedir. Özgürlük, herkesin hoşuna giden bir değer ve deneyim değildir. Özgürlük, yalnızca onu taşımaya cesaret edenlerin yaşayabileceği bir varoluş biçimidir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birey olmak, doğuştan sahip olunan bir insani düzey değildir. İnsan doğulur, birey olunur. Doğarken bedenimiz vardır, dünyaya açık bir aklımız vardır. Doğarken kim olduğumuza dair hazır bir paketle dünyaya gelmiyoruz. Doğduğumuz andan itibaren din ve milliyet adı altında kim olduğumuza dair gömlekler hemen bize giydirilmektedir. Birey olmak, verilmiş olanı kabul etmek değildir. Birey olmak, verilmiş olanı aşmaya, ona karşı durmaya cesaret etmektir. Birey olmak için çaba sarf etmediğimiz takdirde, sadece var oluruz. Birey olmak için çaba sarf etmeyen kişilere, yaşamak, düşünmek ve özgürleşmek yasaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanların büyük bölümü, hayatlarını başkalarının oluşturduğu çerçevelere ve kurgulara göre yürütür. Kişiler, başkalarının çerçevelerine göre yaşamayı, eksiklik olarak değil, güvenlik olarak yaşarlar. Hazır rotalar, tanıdık kurallar, ezberlenmiş doğrular, sorgulanmayan kimlikler, aşkın kaynaklar, doğmatik inançlar… Bunların hepsi, kişileri rahatlatabilir. Düşünmenin en sinsi düşmanı, konformizmdir. Birey olmanın gerçek arayışı, kendi yönünü bulmakla başlar. Birey olma arayışı, çoğu zaman yalnızlıkla, acıyla ve belirsizlikle doludur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farkındalık, özgürlüğün ilk kıvılcımıdır. Ama farkındalık tek başına işe yaramaz. İnsan kendi zincirlerini gördüğünde sorular başlar: “Ben kimim? Neden itaat ediyorum? Hangi değer bana ait, hangisi bana giydirildi?” Bu sorular, sıradan meraklar değildir. Bu meraklar, ontolojik depremlerdir. Bu sorular, ruhun varoluşunu sarsan sorulardır. Sorgulayan insan, artık eski insan değildir. Sorgulama, konformizmin sonu, özgürlüğün başlangıcıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Farkındalık, önemlidir, ama yeterli değildir. Görmek, her zaman değiştirmek demek değildir. İnsan kendi bağımlılıklarını fark edebilir, ama onlardan kopamayabilir. Kopuş için cesaretin devreye girmesine ihtiyaç vardır. Cesaret, sadece risk almak değildir. Cesaret, kendi iradesini başkalarının beklentilerine kurban etmemektir. Cesaret yoksa farkındalık, sadece rafine bir bilginin ötesine geçmez. Bilmek, özgürlük değildir. Bilmek, pratiğe dönüştüğünde hayat kazanmaktadır.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgürlüğün rehberi, akıldır. Özgürlüğün yönü, ahlaktır. İnsanüstü ve ötesi olduğu vehmedilen aşkın olduğuna inanılan yüce otorite olarak konumlandırılan kurgular ve doğmatizmler, insanın rehberi ve yönü olamazlar. Aklın alternatifi yoktur ve aklın üstünde olan bir kaynak yoktur. Akıl, seçenekleri görür, sonuçları hesaplar, riskleri tartar. Ahlak ise bu seçeneklerin hangisinin yaşanmaya değer olduğunu sorar. Aklın bir hesap makinesi olarak kullanılması çok tehlikelidir. Aklın yalnızca bir hesap makinesi gibi kullanılması, yeni bağımlılık biçimlerini üretebilir. Akıl, zincirleri fark ettirebilir; ama aynı akıl, görünmez zincirler de kurabilir. Daha sofistike, daha ikna edici, daha güncel zincirlerin kurulması için aklın araç olarak kullanılması, çok ciddi bir tehlikedir. Akla dair her şeyin her zaman için sorgulanması, insan için varoluşsal bir ihtiyaçtır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtaat, insan doğasının parçası değildir. İnsan, itaate şartlandırılmaktadır. İnsana itaat öğretilmektedir. Korku, alışkanlık, gelenek ve güven çerçeveleri, insanı görünmez zincirlere mahkum etmektedir. Belirsizlikten korkan insan, çareyi otoriteye sığınmakta bulur. Yalnız kalmaktan korkan insan, kalabalığın doğru kabul ettiği yalanlara ve yanılgılara tutunmaktadır. Yanılmaktan korkan insan, kendisine söylenen yalanları tekrar eder. İçeriden ve dışarıdan birçok şey, itaati besleyebilir, büyütebilir ve derinleştirebilir. İçeriden ve dışarıdan beslenen itaat, çok tehlikeli bir kölelik biçimidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İtaatin insanı koruduğuna dair çok yaygın ve köklü bir yanılgı vardır. İtaat, insanı korumamaktadır. İtaat, insanı kendisinden uzaklaştırmaktadır. İtaat, güven hissi verebilir. Sahte güvenlik duygusunun maliyeti, insanın düşünemez hale gelmesidir. Güvenlik hissinin, düşünmenin yerini alması çok tehlikeli bir durumdur. Güvenlik için özgürlüğünden vazgeçen insan, özgürlüğüyle birlikte kendi olma ihtimalini ve imkanını da kaybetmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgürlük ile itaat arasındaki ilişki sanıldığı kadar basit değildir. Her itaat, kölelik değildir. Her itaatsizlik de özgürlük değildir. Bilinçli itaat mümkündür. İnsan kendi değerleriyle çelişmediği sürece, seçerek ve fark ederek itaat edebilir. İnsanın kendisiyle bağı kopmuşsa, itaat sadece teslimiyettir. Özgür birey, itaat ettiği şeyi de sorgulayan bireydir. Kör bağımlılıkla bilinçli bağlılık arasındaki fark, tam da burada belirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde özgürlük duygusu şişirilmekte, ama özgürlüğün özü boşaltılmaktadır. Bugün sınırsız seçenekler sunulmaktadır. Sınırsız seçeneklerin varlığı, gerçek bir özerklik anlamına gelmemektedir. Sınırsız seçenekler, yönlendirilmiş tercihler olarak dayatılmaktadır. Bize açıkça emretmeyen algoritmalar, popüler kültür ve tüketim düzeni, daha sinsi bir yol izlemektedirr: İstettiriyor. İstemek ile istettirmek aynı şey değildir. Artık kimse bize “bunu yap” demiyor. Bize “bunu iste” deniyor. Ve biz, özgür olduğumuzu sanıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüketim kültürü, sürekli olarak devrededir. Bize sürekli seçim yapma imkânı sunuyor gibi görünen tüketim kültürü, sinsi bir düzen ve endüstridir. Tüketim kültüründe çoğu zaman seçim yapan biz değiliz. Tüketim kültüründe seçimlerimizi önceden tasarlayan bir düzen vardır. Ürün alırken kimlik aldığımızı sanmakta, tarz seçerken kendimizi kurduğumuzu düşünmekte, beğeni toplarken özgürleştiğimize inanmaktayız. Bu düzende, ihtiyaçlarımızı karşılamamakta, bize dayatılan arzuları tüketmekteyiz. Tüketim kültüründe özgürlük hissimiz artmakta, ama bağımlılıklarımız daha da derinleşmektedir. Bağımlılık, özgürlük değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgürleşme yalnızca bireysel bir yolculuk değildir. Özgürlük arayışı, toplumsal koşullardan bağımsız değildir. Baskıcı bir ortam, insanın kendi sesini duymasını engellemektedir. Eğitim sistemi, aile yapısı, kültür, dinî ve siyasal otoriteler, bireyin ufkunu daraltabilir veya genişletebilir. Özgür birey olma arayışında belirleyici olan, dış baskının büyüklüğü değil, içerideki uyanıklığın gücüdür. Özgürlük, dışarıdan gelmez. Özgürlük, kendi içimizde filizlenen en değerli çiçektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi olmak, başkalarının dayattığı kimlikleri sorgulamaktır. Kendi olmak, kalabalığın huzuruna boyun eğmemektir. Kendi olmak, kendi hakikatini savunmaktır. Özgür insan, uyumlu insan değil, bilinçli insandır. Özgür insan, seçimlerinin sorumluluğunu taşır. İtaat eden insan, çoğu zaman sorumluluğu başkasına devreder. “Bana böyle söylendi” cümlesi, özgürlükten kaçışın en eski mazeretidir. Özgürlük, sadece istediğini yapmak değildir. Özgürlük, seçimlerinin sorumluluğunu taşımak, görünmez zincirleri fark etmek ve onlara karşı direnç geliştirmektir. Özgürlük, kolaylık ve rahatlık değildir. Özgürlük, akıl ve cesaret gerektirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan özgürlüğü arzular, ama çoğu zaman ondan kaçar. Özgürlük yalnızca imkân değildir. Özgürlük, yük, sorumluluk ve yalnızlıktır. Geçici bir kurtuluş sunan itaat, ama çoğu zaman daha derin bir kaybın başlangıcıdır. Özgürlük, yükün farkında olarak yürümek, yalnızlığı göze almak ve kendi yönünü takip etmektir. Cesaret etmeden özgürlük yoktur. Akılsız özgürlük, sadece bir savrulmadır. Özgürlük, aklın, ahlakın, farkındalığın ve cesaretin ortak ürünüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan gerçekten özgür olmak mı ister, yoksa güvenli bir itaati mi tercih eder? Bu soruya vereceğimiz cevap, hayatımızın tamamını belirlemektedir. Özgürlük, herkesin hoşuna giden bir değer ve deneyim değildir. Özgürlük, yalnızca onu taşımaya cesaret edenlerin yaşayabileceği bir varoluş biçimidir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 31 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ozgurluk-itaat-despotizmine-bir-meydan-okuma-1774709136.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kamusal alanın botlar ve algoritmalarla imtihanı: Habermas’ın ardından</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kamusal-alanin-botlar-ve-algoritmalarla-imtihani-habermasin-ardindan-12946</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kamusal-alanin-botlar-ve-algoritmalarla-imtihani-habermasin-ardindan-12946</guid>
                <description><![CDATA[Alman sosyolog Jürgen Habermas’ın vefatı, modern düşüncenin ve rasyonel tartışma geleneğinin en güçlü savunucularından birinin vedası olarak görülmeli. 1960’larda temellerini attığı "kamusal alan" kavramı, bugün burjuva kahvehanelerinden Twitter/X odalarına uzanan geniş bir evrim geçiriyor. Rabia Polat'ın yazısı, Habermas’ın 60 yıllık düşünsel serüvenini dijital çağın sunduğu yeni gerçekliklerle harmanlayarak kamusal alanın imkânlarını yeniden tartışmaya açıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Alman sosyolog Jürgen Habermas’ın geçtiğimiz haftalardaki vefatı, sadece modern düşüncenin dev bir isminin vedası değil, aynı zamanda rasyonel tartışma yoluyla uzlaşabileceğimize dair Aydınlanma geleneğinin en güçlü temsilcilerinden birinin kaybı olarak görülmeli. Postmodern rüzgârların hakikat iddialarını aşındırdığı bir çağda Habermas, aklın ve karşılıklı anlayışın savunuculuğunu ısrarla sürdürdü. 1962 yılında yayımlanan <em>Kamusallığın Yapısal Dönüşümü</em> (The Structural Transformation of the Public Sphere) adlı kitabı ile sosyal bilimlerin rotasını etkileyen Habermas, hayatının son döneminde kaleme aldığı 2022 tarihli metinle dijital çağda kamusal alana dair kapsamlı bir değerlendirme bıraktı. Ben de 2000’li yılların başında internet ve siyasal katılım üzerine yazdığım doktora tezinde internetin o erken evrelerinde Habermas’ın kamusal alana ilişkin görüşlerinden çok faydalanmıştım. Bu yazıda, Habermas’ın 60 yıllık serüvenini, kendi akademik geçmişimden bir durakla birleştirerek, dijital çağda "kamusal alanın" imkânını irdelemeyi amaçlıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habermas’ın düşüncesi yalnızca bir iletişim teorisi değil, aynı zamanda modern demokrasinin nasıl mümkün olabileceğine dair kapsamlı bir siyasal projedir. Onun kamusal alan kavramsallaştırması, yurttaşların yalnızca oy veren bireyler değil, aynı zamanda kamusal aklın oluşumuna katkı sunan aktörler olduğunu varsayar. <span style="color:black">Habermas’ın kaybı, dijital çağın yarattığı yeni gerçeklikler karşısında kamusal alan teorisinin geçerliliğini yeniden tartmak ve bütüncül bir muhasebe yapmak adına bir davet niteliği taşıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Burjuva kahvehanelerinden Twitter/X “Space” odalarına</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habermas’ın 1960’larda formüle ettiği burjuva kamusal alanı, devlet ile özel alan arasında, bireylerin sadece “argümanın gücüyle” (force of the better argument) birbirini ikna etmeye çalıştığı bir tartışma zeminiydi. Habermas’ın sık sık referans verdiği 18. yüzyıl kahvehaneleri muhtemelen bugünün Twitter/X “space” odalarından ya da Clubhouse tartışmalarından çok da farklı değildi. Rasyonel tartışmaların yanı sıra dedikodu, polemik ve kişisel saldırılar muhtemelen o dönem de kamusal iletişimin parçasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fakat, Habermas için belirleyici olan bu mekânların tarihsel gerçekliği değil, sundukları normatif idealdi. Bu alanlar, bireylerin eşit ve rasyonel tartışmacılar olabileceği varsayımını demokratik bir standart olarak ortaya koyuyordu. Habermas’ın eleştirisi de tam olarak bu idealin zaman içinde televizyon, gazete ve radyo gibi kitle iletişim araçlarıyla aşınması üzerine kurulu. Ancak bu aşınmanın en belirgin ve yapısal boyutu dijital çağla birlikte ortaya çıktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnternetin yaygınlaşmaya başladığı 2000’lerin başında, bu ideal kamusal alanın dijital bir versiyonunun mümkün olabileceğine dair güçlü bir iyimserlik hakimdi. 2005 yılında <em>European Journal of Communication</em>’da yayınlanan ve internet ile siyasal katılım arasındaki ilişkiyi ele aldığım makalede bu beklentilerin teorik temelleri kadar sınırlılıklarını da tartışmıştım<a href="#_edn1" name="_ednref1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[i]</a>. O tarihte internet, hiyerarşik olmayan yapısıyla geleneksel medyanın "kapı bekçilerini" (gatekeepers) etkisizleştirecek ve kamusal alanı demokratikleştirecek bir mega-forum vaat ediyordu. Makalemde tartıştığım üzere, bilgiye erişim maliyetinin düşmesi ve yatay iletişim ağlarının kurulması, teorik olarak her vatandaşın bir "yazar" olabilmesinin önünü açıyordu. Ancak aynı çalışmada vurgulandığı üzere, bu potansiyelin önemli sınırlamaları vardı. Çevrimiçi katılımın çoğu zaman halihazırda siyasete ilgi duyan ve katılım gösteren kesimlerle sınırlı kaldığı ve yeni katılımcılar üretmekten ziyade mevcut katılım biçimlerini yeniden dağıttığı gözlemleniyordu. Bu durum, katılımın artmasına rağmen çeşitlenmemesi anlamına geliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Internet sayesinde yerel, ulusal ve küresel düzeylerde birbirine gevşek biçimde bağlı tartışma alanları ortaya çıkarken, bu alanlar arasında dolaşımın sınırlı kalması, ortak bir kamusal aklın oluşumunu zorlaştırıyordu. Ayrıca dijital ortamın yapısı, farklı toplumsal gruplar arasında kesişen tartışma alanları yaratmaktan ziyade, belirli konular etrafında yoğunlaşan (issue-based) ve parçalanmış (fragmented) iletişim kümeleri üretme eğilimindeydi. Bu parçalanma eğilimi, o dönemde bir olasılık olarak görülürken, bugün dijital kapitalizm eliyle kurumsallaşmış hale geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Geleneksel medyadan filtresiz platformlaşmaya</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habermas’ın 2022 tarihli değerlendirmesi<a href="#_edn2" name="_ednref2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[ii]</a>, bu dönüşümü daha sistematik bir biçimde ele alıyor. Ona göre demokrasinin işleyişi yalnızca seçimlerden ibaret değil. Bireylerin kamusal meseleler hakkında nasıl düşündüğü ve bu düşüncelerin nasıl oluştuğu en az seçimler kadar önemli. Bu süreçte geleneksel medya kurumları, farklı görüşleri belirli bir editoryal süzgeçten geçirerek kamusal tartışmaya belirli bir yapı kazandırır. Dijitalleşme ile birlikte bu editoryal yapı büyük ölçüde ortadan kalktı. İletişim, profesyonel olarak düzenlenen bir alan olmaktan çıkarak platformlar üzerinden işleyen bir yapıya dönüştü. Bu dönüşüm, ifade özgürlüğünü genişletirken aynı zamanda kamusal tartışmanın niteliğini belirleyen filtre mekanizmalarını da zayıflattı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2022’de yaynlanan metninde Habermas matbaa ile bir analoji kururak şunu soruyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Matbaa herkesi potansiyel bir okur yaptı, ama herkesin okumayı öğrenmesi ne kadar sürdü?" Bugün dijitalleşme herkesi birer "yazar" (author) yaptı, ancak editöryal kontrolden kurtulmanın bedeli üretilen içeriğin rasyonel bir filtreden yoksun kalması oldu. Herkesin potansiyel bir içerik üreticisine dönüştüğü bir ortamda, kamusal tartışma giderek ortak zeminini kaybediyor. Kullanıcılar yalnızca tartışmaya katılan bireyler değil, aynı zamanda dikkat çekmeye çalışan aktörler haline geliyor. Bu durum, kamusal alanı rasyonel tartışma zemininden uzaklaştırarak daha parçalı ve çoğu zaman kendi içine kapalı iletişim alanlarına dönüştürüyor. Kullanıcılar artık birer tartışmacı değil, mesajlarıyla dikkat çekmeye çalışan, "like" ve "takipçi" kültürüyle şekillenen birer içerik üreticisi. Bu "yeni iletişim modeli", kamusal alanı kapsayıcı bir müzakere mekanı olmaktan çıkarıp, sadece kendi kimliğimizi onaylattığımız ve aykırı seslere direnç gösterdiğimiz "yarı-kamusal" hücrelere dönüştürüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:black">Anonim kimlikler ve botlar arasında ‘iletişimsel eylem’</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habermas’ın 2022’de bile tam olarak temas etmediği, ancak 2005 makalemde tartıştığım bir risk bugün hayati bir boyuta ulaştı. 2005'te internetteki anonim kimliklerin hem özgürleştirici olabileceğini hem de çevrimiçi topluluklara yönelik "sıkı bir bağlılığın" yokluğu nedeniyle siyasal katılımı zayıflatabileceğini belirtmiştim. Kimliklerin bu kadar akışkan ve değişken olması, katılımcının gerçek sorumluluk almasını engelliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde ise karşımızda sadece anonim insanlar değil, Yuval Harari’nin de sıklıkla dikkat çektiği üzere "yazılımsal aktörler"&nbsp; yani botlar var<a href="#_edn3" name="_ednref3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[iii]</a>. Burada 2005’te tartıştığım anonimlik ile bugünün bot gerçeği arasında ontolojik bir kırılma var. Anonimlikte muhatabın kim olduğunu bilmesek de onun bir 'insan' olduğunu, dolayısıyla Habermasçı anlamda 'anlama' niyetine sahip bir bilince hitap ettiğimizi varsayardık. Oysa botlar bu zemini kökten sarsıyor. Karşımızdakinin bir 'insan ama gizli' olmasından, 'insan dışı ama taklitçi' bir koda dönüşmesi, rasyonel tartışmanın önkoşulu olan 'karşılıklılık' ilkesini imkansız kılıyor. Oysa, Habermas’ın "iletişimsel eylem" teorisi, tarafların birbirini yurttaş olarak tanımasına ve karşılıklı olarak birbirini anlama niyetine dayanır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>"Kamusal" mı "toplumsal" mı? Türkiye ve otoriter "altyapı" siyaseti</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu teorik tabloyu Türkiye gerçekliğiyle çarpıştırdığımızda, Hasan Bülent Kahraman’ın belirttiği ayrım önem kazanıyor<a href="#_edn4" name="_ednref4" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[iv]</a>. Kahraman, devletin çizdiği ve çoğu zaman topluma yabancı kalan "kamusal" yerine, sivil toplumun kendi sahici ve yerel dinamiklerini içeren "toplumsal" alan kavramını öneriyor. Kahraman'a göre Türkiye'de kamusal alan hiçbir zaman Habermas'ın kurguladığı anlamda sivil bir mecra olamadı. Bu perspektif Türkiye’nin sivil toplum-devlet gerilimini anlamak için kıymetli olsa da, ben bugün hala "kamusal alan" kavramını tercih ediyorum. Kahraman’ın Türkiye’de kamusal alanın sivil bir mecra olmaktan ziyade yukarıdan aşağıya bir 'devlet projesi' olarak kurgulandığı yönündeki tespiti tarihsel olarak haklı. Ancak benim 'kamusal' olanda ısrar etmemin sebebi, onun mevcut kusurlu pratiği değil, sunduğu normatif ideal. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Habermas’ın kamusal alan teorisi, esasen liberal-demokratik bağlamlar için geliştirilmiş bir normatif çerçeve. Bu model, ifade özgürlüğünün belirli ölçüde güvence altına alındığı ve kamusal tartışmanın mümkün olduğu bir siyasal düzeni varsayar. Bu nedenle dijital kamusal alanın sorunlarını daha ziyade platform ekonomisi, algoritmalar ya da kamusal alanın parçalanması üzerinden tartışır. Oysa liberal demokratik olmayan bağlamlarda, kamusal alan çok daha büyük sorunlarla karşı karşıya. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Örneğin, Türkiye gibi ülkelerde kamusal alan hem dijital gürültüyle (yankı odaları, botlar, gibi) </span>hem de otoriter müdahalelerle kuşatılmış durumda. Otoriter devletler artık sadece içeriği sansürlemekle kalmıyor; internet bağlantısının kendisini bir siyasi araç olarak kullanıyorlar. Belirli platformlara erişimin kısıtlanması, içeriklerin filtrelenmesi ve dijital iletişimin merkezi olarak yönlendirilmesi, kamusal alanın özerkliğini doğrudan zayıflatıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle protesto dönemlerinde uygulanan geniş ölçekli internet kapatmaları, kamusal tartışmanın yalnızca içeriğini değil, varlığını da ortadan kaldırıyor. Örneğin, son zamanlarda İran rejimi, interneti geniş kitleler için kapatırken kendi seçtiği sadık kesimlerin erişimine izin vererek altyapıyı doğrudan bir siyasal propaganda ve içerik belirleme aracı olarak kullanmakta<a href="#_edn5" name="_ednref5" style="color:#467886; text-decoration:underline" title="">[v]</a>. Bu müdahaleleri yalnızca teknik düzenlemeler olarak görmek yetersizdir. İnternet kesintileri ve altyapı kontrolü ile kamusal tartışma, belirli anlarda tamamen askıya alınabilir hale gelirken, hangi aktörlerin ne zaman ve ne ölçüde konuşabileceği siyasal otorite tarafından belirlenir. Bu durum, kamusal alanın spontane ve öngörülemez doğasını ortadan kaldırarak, onu yönetilebilir bir iletişim alanına indirger.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer şekilde, gözetim pratikleri yalnızca ifade özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda kamusal tartışmanın doğasını da dönüştürür. Sürekli izlenme ihtimali altında gerçekleşen iletişim, bireylerin yalnızca ne söylediklerini değil, neyi söyleyemediklerini de belirler. Habermas’ın varsaydığı “tahakkümsüz iletişim” koşulu, bu tür ortamlarda yapısal olarak imkânsız hale gelir. Kısacası, Habermas’ın 2022’de Batı liberal demokrasileri için teşhis ettiği "yarı-kamusallık", bu coğrafyalarda doğrudan altyapısal bir şalterle (shutdowns) karanlığa gömülüyor veya bir panoptikona dönüşüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Habermas’ın mirası</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Moderniteyi ‘tamamlanmamış bir proje’ olarak savunan Habermas’ın kamusal alan teorisi hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmiş bir toplumsal gerçeklik iddiasında olmadı. O daha ziyade mevcut olanın ne kadar eksik olduğunu ölçmemize yarayan normatif bir nirengi noktasıydı. Bugün kamusal alanı savunmak, mükemmel bir tartışma ortamı yaratmak değil, bu alanın imhasına yönelik her girişimi—ister algoritmik bir yankı odası ister otoriter bir şalter olsun—teşhis edebilme becerisini korumak demek. Kamusal alan sadece bireylerin iyi niyetiyle inşa edilen soyut bir forum değil. Aksine algoritmik kodlardan hukuki düzenlemelere, fiziksel altyapıdan editoryal süzgeçlere kadar titizlikle tasarlanması ve korunması gereken siyasal bir mimari. </span></span></p>

<div>&nbsp;
<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref1" name="_edn1" style="color:#467886; text-decoration:underline" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[i]</span></span></a> Rabia Karakaya Polat (2005) The Internet and Political Participation: Exploring the Explanatory Links”, <em>European Journal of Communication</em>, 20 (4), pp. 435-459. <a href="https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/0267323105058251" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/0267323105058251</a></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref2" name="_edn2" style="color:#467886; text-decoration:underline" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[ii]</span></span></a> Jürgen Habermas (2022) <em>A New Structural Transformation of the Public Sphere and Deliberative Politics</em>, Polity Press</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref3" name="_edn3" style="color:#467886; text-decoration:underline" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[iii]</span></span></a> Yuval Noah Harari (2022) <em>Nexus: A Brief History of Information Networks from the Stone Age to AI</em>, Vintage</span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref4" name="_edn4" style="color:#467886; text-decoration:underline" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[iv]</span></span></a> Hasan Bülent Kahraman (2026) Habermas’ı Türkiye’yle Okumak, T24, <a href="https://t24.com.tr/yazarlar/hasan-bulent-kahraman/habermasi-turkiyeyle-okumak,54398" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://t24.com.tr/yazarlar/hasan-bulent-kahraman/habermasi-turkiyeyle-okumak,54398</a></span></span></p>
</div>

<div>
<p><span style="font-size:10pt"><span style="font-family:Aptos,sans-serif"><a href="#_ednref5" name="_edn5" style="color:#467886; text-decoration:underline" title=""><span style="font-size:10.0pt"><span style="font-family:&quot;Aptos&quot;,sans-serif">[v]</span></span></a> Mahsa Alimardani (2026) Iran Wields Wartime Internet Access as a Political Tool, <a href="https://carnegieendowment.org/research/2026/03/iran-wields-wartime-internet-access-as-a-political-tool?utm_source=ctw&amp;utm_medium=email&amp;utm_campaign=btnlink&amp;mkt_tok=ODEzLVhZVS00MjIAAAGgpzJA-aMWJ-PkPVPmDL2sCwdrSC4B6I8I0b6Z2pD6lLty-Kj2G-BpASisv9Z16hRFnqhBNjuqqTVYCqOeUw5aiqeXl7Sfs0pKYuvZqtziUvkb" style="color:#467886; text-decoration:underline">https://carnegieendowment.org/research/2026/03/iran-wields-wartime-internet-access-as-a-political-tool?utm_source=ctw&amp;utm_medium=email&amp;utm_campaign=btnlink&amp;mkt_tok=ODEzLVhZVS00MjIAAAGgpzJA-aMWJ-PkPVPmDL2sCwdrSC4B6I8I0b6Z2pD6lLty-Kj2G-BpASisv9Z16hRFnqhBNjuqqTVYCqOeUw5aiqeXl7Sfs0pKYuvZqtziUvkb</a></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 29 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kamusal-alanin-botlar-ve-algoritmalarla-imtihani-habermasin-rdindan-1774706351.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Küresel karanlık ağların yeni Adı: “Epstein Sınıfı”</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kuresel-karanlik-aglarin-yeni-adi-epstein-sinifi-12942</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kuresel-karanlik-aglarin-yeni-adi-epstein-sinifi-12942</guid>
                <description><![CDATA[Dünyadaki şirket küreselleşmesinin Güney ülkelerindeki hukuksuzluğun ve kuralsızlığının avantajlarından yararlanarak ünlenmiş olan liyakatsiz bir inşaatçının “Epstein Sınıfı”nın temsilcisi olarak seçilmesini bir kırılma noktası olarak görüyorum. Bu karanlık ağın faaliyetlerinin sadece ABD’yi değil, diğer Kuzey ülkelerini de aynı dürtülerle, şantajlarla ve talimatlarla yönetme deneyimini bu nedenle çok önemsiyorum.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu yazıda, küresel gelişmeleri “yerel” işaretlerine bakarak anlamaya çalışan bir sosyal bilimci olarak, Epstein skandalı sonrasında olan bitenleri iki farklı yönüyle yorumlamaya çalışacağım. Önce Epstein skandalının pedofili ve fuhuş ile ilgili yönünün Türkiye’deki yansımasının ABD’deki yansımasıyla farkını, sonra ise ABD’de yeni yeni gündeme gelen “Epstein Sınıfı” kavramının Türkiye bağlamındaki anlamını ele almaya çalışacağım. “Epstein Sınıfı” kavramı, ABD kamuoyunda, sadece pedofilleri değil, bunun çok ötesinde günümüzdeki güçlüleri ve “ultra” zenginleri koruyan bir ilişki ağını tanımlamak için olarak yaygın olarak kullanılmaya başlamıştır. Bu kavramın ortaya çıkmasında, esas olarak pedofili skandalı sürerken, Trump yönetiminin bazı bilgileri hukuka aykırı biçimde gizlemesinin, sansür etmesinin sonrasında toplumun çok güvendiği denge/denetleme sisteminin aksamaya başlamasının fark edilmesinin etkili olduğu anlaşılmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Epstein skandalı sonrasında meydana gelen çarpıcı gelişmeler bu ağın sadece fuhuş ve pedofili için kurulmadığını, bu skandalın erkek egemen güçlülerin karanlık dünyasında kadınların konumunu açıkça yansıttığını gösterdi. Pedofili içermese de fuhuş sektörünün erkek egemen dünyanın güçlü olan ya da olmayan aktörleri için yaygın olarak kullanıldığını maalesef, daha önceki yazımda da belirttiğim kadın ticareti araştırması sırasında fark etmiştim. En “eski mesleklerden biri” olarak kabul edilen fahişeliğin, geleneksel ataerkil toplumlarda kurumsal olarak da düzenlendiğini biliyoruz. Geleneksel anlayışa göre bu kurum, esas olarak “kutsal ailelerin kutsal kadınlarını” meşru olarak kabul edilmeyen erkeklerin tasallutundan koruma ve hatta genç erkeklerin deneyim kazanmasını sağlama gibi önemli bir göreve (!) sahipti. Bu kurum ataerkil toplumların “meşru” kabul edilen ailelerinin erkekleri kadar, maalesef, kadınları tarafından da sessizce benimsenmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Selmin Kaşka ile yaptığımız kadın ticareti araştırmasında çözülen Doğu Bloku ülkelerinden kadın tacirleri aracılığıyla Türkiye’ye getirilen genç kadınların “müşterilerinin” ummadığımız kadar yaygın olduğunu gözlemlemiştik. Bu arada, sahada karşılaştığımız bazı duyarlı insanlar araştırmamıza sadece yabancı kadınları dahil etmiş olmamızı eleştirmiş ve bu durumun “erkek koruması altında olmayan” yerli genç kadınları da acımasızca tehdit ettiğini söylemişlerdi. Aynı araştırmada, o dönemin Beyoğlu Belediye Başkanı olan Kadir Topbaş’la yaptığımız görüşmede, kendisi erkekleri ölen ailelerin “sahipsiz” kalan genç kadınlarını fuhuş mafyasından korumak için gösterdikleri çabaları bize anlatmıştı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Epstein skandalının fuhuş ve pedofili yönünün Türkiye’de Batı’da olduğundan daha az ilgi çekmesinin bir nedeni bu sektörün ataerkilliğin devamı olarak hala kabul görüyor olması olabilir. Nitekim, Epstein olayıyla ilgili medyada izlediğim tartışmalarda olayın kendisinden çok, güçlülerin “şantajla” karşılaşmış olmalarının daha çok gündeme gelmesi dikkatimi çekmişti. Üstüne üstlük, 18 yaş altındakilerle cinsel ilişkinin pedofili olarak kabul edildiği Batı dünyasındaki tepkilerle, Türkiye’de evlenme yaşının ergenlik yaşına indirilmesi tartışmaların karşılaştırılması eminim durumu daha iyi açıklayabilir. Nitekim Epstein skandalını ortaya çıkaran mağdurlardan biri olan Virginia Roberts Giuffre da kitabında Epstein’ın kendisinin de 13-14 yaş sonrası kız çocuklarıyla cinsel ilişkiyi dinen günah olarak kabul etmediğini ifade etmektedir (Giuffre: 2025). Kadın ve insan kaçakçılığı ve ticareti konusunun dünyanın hemen her yerinde yeterince tepki görmüyor olması ise konunun başka bir acıklı yönü.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gelelim, “Epstein Sınıfı” kavramının ve olgusunun ABD için anlamıyla Türkiye’ye olan muhtemel etkisine. ABD medyasında yazılanlardan bu kavramı ilk kez Demokrat senatör Ro Khanna’nın mecliste yaptığı konuşmada kullandığını öğreniyoruz. Khanna, gazetecilerle yaptığı bir görüşmede bu kavramı, oyunu kendilerine özgü kurallarla istedikleri gibi oynamak isteyen aşırı zenginlerin “elit” olarak tanımlanmasına meydan okumak için kullandığını ifade etmektedir. Yine bir başka Demokrat Jon Ossoff da Senatoda yaptığı bir konuşmada, “<em>MAGA’nın işçi sınıfı için çalıştığı için söylenirken, yeni hükümet ultra zenginler tarafından ultra zenginler için kurulmuş. Bu hükümet gelmiş geçmiş en zenginlerden oluşuyor. Bunlar Epstein Sınıfı’dır</em>” diyerek bu yeni kavramın tanımlanmasına ve benimsenmesine katkıda bulunmuştur (Speller: 2026). </span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:20px"><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Esas olarak kuralsızlığın ve hukuksuzluğun devam ettiği, demokrasi ve hukuk düzenini ütopya olarak gören bizim gibi sıradan insanların yaşadığı Güney ülkelerindeki yeni düzene baktığımızda, sanayileşme ve sürdürebilir tarımla yaşama umudunun giderek yok olduğunu artık açıkça görüyoruz.</strong></span></em></span></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">GÖRÜNENDEN DAHA FAZLASI </span></strong></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’deki sosyal bilim çevrelerinin muhalif siyasetçilerin ürettiği bu kavram hakkında ne düşündüklerini henüz bilmiyoruz. Ama, Amerikan medyasından izlediğim kadarıyla buradaki “sınıf” kavramı, tahmin edileceği gibi, Marksist sınıf kavramından farklı anlam ifade etmektedir. Bu kavram, özellikle Epstein’in kurduğu ilişki ağlarının sadece fuhuş ve pedofili ile sınırlı olmadığının, ağın odağında küresel “ultra” zenginlerin olmasının ve onların ağın üyelerine hak edilmeyen kazanımlar dağıttığının ortaya çıkması sonrasında, yönetimin bu durumun üstüne gitmek yerine, sansür etmesi ve hukuksuz uygulamalara girişmesiyle gündeme gelmiştir. ABD’de var olduğu zannedilen denge/denetleme sisteminin çöküşüne neden olabilecek bu gelişmeler bu ağın tahmin edilenden çok daha geniş kapsamlı olduğunu ortaya çıkarmıştır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hukuksuz ve haksız kazanımlar dağıtan bu ağın “ultra” zenginlerin kendi aralarındaki özverili bir dayanışma ağından çok, gerektiğinde şantaj da dahil olmak üzere zor kullanabilen karanlık bir ağ olması bu olayın önemini daha da arttırmaktadır. Sınıfsal olarak heterojen olan “Epstein Sınıfı”, bildiğimiz cumhuriyetçi, milliyetçi, liberal, sol, sosyal demokrat gibi ideolojilerle tanımlanamayan yeni bir oluşum olarak kabul edilebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nedense Türkiye’de Trump ve İsrail’in savaşları gündemdeyse de “Epstein Sınıfı” konusu ve bu ilişki ağlarının anlamı çok fazla ilgi çekmemektedir. Aslında bu sınıfın etkisinin sadece ABD’yle sınırlı olmadığının bu ilişki ağlarının ister Kuzey ister Güney olsun bütün toplumları etkilediğinin farkına varılmasının gerekli olduğu düşüncesindeyim. Burada tekrar küreselleşmeyle ilgili akademik çalışmaları ve bunun yerel etkilerini gündeme getirmek istiyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu çalışmalar, günümüzdeki küreselleşmeyi bildiğimiz emperyalizmden farklı olarak ulus devletlerin değil gün geçtikçe büyüyen şirketlerin egemenliğine işaret eden “şirket küreselleşmesi” kavramıyla adlandırılıyordu. Bu bağlamda, Kuzey ülkelerinin Güney ülkeleriyle ilişkilerini yeni teknolojilerin de hızlandırdığı bir ortamda bu şirketlerin esas olarak FIRE (Finance, Insurance ve Real Estate) diye tanımlanan Finans, Sigorta ve Gayrimenkul alanlarında faaliyet gösteren büyük firmalar olduğuna işaret ediyorlardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu analizlerin yapıldığı 2000’ler sonrasındaki gelişmeler, bu küresel şirketlere IT ya da bilişim şirketlerinin de eklendiğini gösterdi. Sonuçta Kuzey ülkelerinin medya, iletişim ve silah gücüyle kurdukları yeni küresel düzen artık bu yeni şirketlerle daha da güçlendi. Bu yeni küresel düzenin etkilerini ülkemizde ve bölgemizde meydana gelen değişimleri izlediğimizde de görebiliyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Esas olarak kuralsızlığın ve hukuksuzluğun devam ettiği, demokrasi ve hukuk düzenini ütopya olarak gören bizim gibi sıradan insanların yaşadığı Güney ülkelerindeki yeni düzene baktığımızda, sanayileşme ve sürdürebilir tarımla yaşama umudunun giderek yok olduğunu artık açıkça görüyoruz. Bizlere sunulan yeni yaşamın, hiç liyakat gerektirmeyen ama kazanç getiren, doğayı ve insanca yaşamı yok eden inşaat ve istihraç ekonomisi olmaya başladığını yaşayarak anladık. Sonuçta, yeni küresel düzene destek veren yeni yönetim biçimleri artık inşaat ve istihraç ekonomisinin risksiz kazançlarını sağlayan otoriter yönetimler olmaya başladı. Yine bir bakıma Güney ülkelerinde düzeni sağlayan yeni otoriter yönetimler, bu küresel şirketlerin kayyum görevini üstlenerek ve inşaat sektörünün liyakatsiz kazançlarıyla yetinerek “ultra” zenginleşmeden pay almaya ve otoriter düzenleri sürdürmeye gönüllü olmuşlardır. Bu dönemdeki yeni teknolojik gelişmeler sonucunda eski dönemin etkin küresel istihraç şirketleri olan petrol şirketlerine nadir elementler peşinde koşan şirketler eklenmiş ve tarımsal alanlar da “Epstein Sınıfı”nın ilgi alanına girmiştir. </span></span></p>

<p style="text-align:center"><em><span style="font-size:20px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;Bu karanlık ağın faaliyetlerinin sadece ABD’yi değil, diğer Kuzey ülkelerini de aynı dürtülerle, şantajlarla ve talimatlarla yönetme deneyimini bu nedenle çok önemsiyorum. Umarız bu yeni deneyim Kuzey ülkelerinin yöneticilerinin ve halklarının bugüne kadar “demokrat ve insan hakları” ilkeleriyle sürdürdükleri huzurlu yaşamlarını tehdit etmeye başladığı gibi, onların da kendi dünyalarının dışında yaşayan insanların yıllardır bu hukuksuzluklarla ve zorbalıklarla yaşamaya çalıştıklarını algılarlar ve dünyanın tümünde barışın önünü açmak için çaba harcarlar</span></strong></span></em></p>

<p><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">NE İLE KARŞI KARŞIYA OLDUĞUMUZU BİLELİM</span></strong></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer taraftan, son dönemlerde “Epstein Sınıfı”nın asıl işlevlerinin fark edilmesine neden olan gelişmelerin bazı beklenmedik sonuçlarının da ortaya çıkmaya başladığını görüyoruz. Özellikle, Güney ülkelerine hakim olan otoriter düzenin zorbalıklarıyla at koşturan “ultra” zengin yöneticilerin, aynı zorbalıkları uygulamalarını Kuzey ülkelerinde de denemeye çalışmaları bunun başlangıcı olmuştur. Örneğin göçmenlere uygulanan şiddet dolu güç gösterileri, Kanada’ya, Grönland’a hatta AB’ye yapılan tehditler bu ilişki ağlarının sadece Güney ülkelerini değil Kuzey ülkelerini de kapsayabileceği korkusunu uyandırmıştır. “Epstein Sınıfı” diye adlandırılan yeni küresel şirketler yönetim ortaklığı ya da küresel çıkar ağı, ilk kez Trump gibi medyatik şöhretin faaliyetleriyle daha gözle görülür hale gelmiş ve bu düzenin anlamının sorgulanmasına neden olmuştur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğrusu ben, dünyadaki şirket küreselleşmesinin Güney ülkelerindeki hukuksuzluğun ve kuralsızlığının avantajlarından yararlanarak ünlenmiş olan liyakatsiz bir inşaatçının “Epstein Sınıfı”nın temsilcisi olarak seçilmesini bir kırılma noktası olarak görüyorum. Bu karanlık ağın faaliyetlerinin sadece ABD’yi değil, diğer Kuzey ülkelerini de aynı dürtülerle, şantajlarla ve talimatlarla yönetme deneyimini bu nedenle çok önemsiyorum. Umarız bu yeni deneyim Kuzey ülkelerinin yöneticilerinin ve halklarının bugüne kadar “demokrat ve insan hakları” ilkeleriyle sürdürdükleri huzurlu yaşamlarını tehdit etmeye başladığı gibi, onların da kendi dünyalarının dışında yaşayan insanların yıllardır bu hukuksuzluklarla ve zorbalıklarla yaşamaya çalıştıklarını algılarlar ve dünyanın tümünde barışın önünü açmak için çaba harcarlar </span></span></p>

<p>----</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Virginia Roberts Giuffre, (2025): Hiç Kimsenin Kızı: İstismardan Kurtulmak ve Adalet İçin Mücadele, (çeviren: Hasan Erel) Kırmızı Kedi Yayınları, İstanbul. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Katherine Speller, 15 February, 2026, Everything to now about the ‘Epstein Class,’ The Term That’s on On Everyone’s Tongues, Huffpost. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:29:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kuresel-karanlik-aglarin-yeni-adi-epstein-sinifi-1774685378.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Osman Kavala 3070 gündür haksız yere hapiste yeter bu zulüm...</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/osman-kavala-3070-gundur-haksiz-yere-hapiste-yeter-bu-zulum-12939</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/osman-kavala-3070-gundur-haksiz-yere-hapiste-yeter-bu-zulum-12939</guid>
                <description><![CDATA[Osman Kavala davası, 3000 günü aşan tutukluluk süreciyle Türkiye’de hukuk devletinin ve anayasal güvencelerin askıya alındığı bir simgeye dönüşmüştür. AİHM’in 'hukukun etrafından dolanmak' olarak tanımladığı bu süreç, yargı bağımsızlığının yitirildiği ve uluslararası yükümlülüklerin yok sayıldığı ağır bir tabloyu temsil etmektedir. 25 Mart 2026’daki Büyük Daire duruşması, sadece bir tutukluluğu değil, Türkiye’nin demokratik dünyadaki yerini ve 18. madde üzerinden siyasi yargılama iddialarını tartışmaya açmıştır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Osman Kavala 18 Ekim 2017 tarihinden beri 3070 gündür cezaevinde bulunuyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kavala bir insan hakları savunucusu ve sivil toplum aktivisti olarak demokratikleşme ve sivil toplum çalışmaları yolunda çok emeği ve katkıları olan bir iş insanıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kavala, <strong>Ekim 2017</strong> tarihinde Gezi Parkı eylemleri ve 15 Temmuz darbe girişimi suçlamalarıyla gözaltına alındı ve sonrasında tutuklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şubat 2020</strong> tarihinde “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla yargılandığı davada beraat etti ve tahliyesine karar verildi. Ancak aynı gün başka bir soruşturma kapsamında yeniden gözaltına alındı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aralık 2020</strong> tarihinde Anayasa Mahkemesine (AYM) yaptığı bireysel başvuru ret edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Nisan 2022</strong> tarihinde İstanbul 13.Ağır Ceza Mahkemesi Kavala’ya “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Eylül 2023</strong> tarihinde Yargıtay bu cezayı onayladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu anlatılanlar ülkedeki yargılama sürecinden bahsediyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Osman Kavala <strong>2019 </strong>yılında AİHM’e yaptığı başvuru sonucu tutuklanmayla ilgili aldığı kararda suç işlediğine dair bir delil olmadan tutuklanmış olmasını hak ihlali sayarak serbest bırakılmasına karar verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine <strong>2022 </strong>yılında AİHM Türkiye’nin ilk kararın gereklerini yerine olduğu tespiti yapmış ve herhangi bir değişiklik olmadan suç işlediğime işaret etmeyen aynı deliller kullanılarak farklı bir suçlamayla tutukluğumun devam ettirilmesini “hukukun etrafında dolanmak” olarak nitelemiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye Cumhuriyeti devleti ve hükümeti bu izlediği hukuk dışı yollarla başta anayasa olmak üzere hukuk adına bütün ahlaki kuralları çiğnemiş oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yani yürürlükteki anayasanın 90. Maddesi yok saydı ki aslında bu bir anlamda anayasal bir devlet olduğunu da yok saymak ve inkar etmek anlamına geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet… </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin AİHM’in bu kararını uygulamaması üzerine Avrupa Bakanlar Konseyi Komitesi geçmişte örneği olmayan çok nadir başvurulan bir yaptırım mekanizması olan “ihlal prosedürü” nü başlattı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süreç sonucunda <strong>AİHM 2022</strong> yılında Türkiye’nin yükümlülüklerini ihlal ettiğine dair ikinci bir karar daha verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu gelişmelerin üzerine yeniden AİHM’e 2024 yılında yapılan başvurunun işleme konulması sonucu AİHM <strong>25 Mart 2026</strong> tarihine duruşma günü verdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Duruşmada söz alan Avrupa İnsan Hakları Komiseri <strong>Michael O’Flaherty</strong> “bu dosyanın varlığı Türkiye’de ifade özgürlüğü ve yargı bağımsızlığı alanındaki yapısal sorunlara işaret ettiğini” belirtti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede AHİS 3.maddesindeki kötü muamele ve işkence yasağı, 5.maddesindeki kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkının 6 maddesindeki adil yargılanma hakkının, 7 maddesindeki suçta ve cezada kanunilik ilkesinin, 10 ve 11 maddelerindeki ifade ve örgütlenme özgürlüklerinin ve son olarak 18. Maddeyle birlikte ihlal edildiği gerekçesiyle dosya yeniden AİHM Büyük Dairesine taşınmış oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bilindiği üzere AİHS 18. Madde ihlal iddiası çok ağır bir iddia…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Davada mahkeme başkanı; yargıçlara taraflara soru sorup sormayacaklarını sordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beş yargıç hem hükümet tarafına hem de Osman Kavala avukatlarına dosyayı çok iyi anlatan sorular yönelttiler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Taraflar bu soruları yanıtladı. Ve taraflara 15 gün ek süre verildi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu süre içinde varsa ek görüşler sunulabilecek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve duruşma sona erdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Osman Kavala kararının yeniden üç ay içinde verileceği bekleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyet tarihinin Selahattin Demirtaş davası da dahil en ağır hukuk ihlallerinin yapıldığı bu davalar Türkiye’yi önce Avrupa olmak üzere dünyada rezil rüsva ettiği biliniyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuk ve adalet herkes için gerekli bir kapı herkes bir gün gelir o kapıdan geçmek zorunda kalır. İşte o zaman adalet sana da lazım olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu davalar ülkeyi hukuk devleti ve demokrasi alanında dünyadaki diğer diktatörlüklerle yöneltilen ülkeler arasında gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne yazık ki buna neden olanlar utamıyor bu utançta bize düşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayrıca ekonomik krizin baş nedenlerinde biri de bu yani hukuksuzluk ve demokrasi sorunu, orda da iki yakamız bir türlü bir araya gelmiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sürünüyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İflas etmiş bir ekonomi, hukuk devleti hak getire ve umudu ülkeden yitirmiş gençler ve “kime güvenerek çocuk yapayım” diyen anneler ve açlıktan nefesi kokan emekliler…</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:37:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/osman-kavala-3070-gundur-haksiz-yere-hapiste-yeter-bu-zulum-1774606259.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Adalet mülkün temelidir</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/adalet-mulkun-temelidir-12936</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/adalet-mulkun-temelidir-12936</guid>
                <description><![CDATA[Adalet, teminat demektir. Neyin teminatı? Yazılı yazısız, istisnasız bütün sözleşmelerin teminatı. Hak ettiğin karşılığı göremediğini düşündüğün anda senin hukukunu -“hak”kın çoğulu”- koruyacak bir sistemin varlığıdır. Ancak bu yüzden adalet varsa refah vardır, adalet varsa huzur vardır, adalet varsa hayat vardır. Aksi takdirde, onca çaba verip edindiğin herhangi bir şeyi, bu bir diploma da olabilir, tapu da, bir anda elinden alabilirler. Adalet bütün bu sözleşmelerin korunacağının teminatıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bazı sorunlar ideolojiktir, bazıları ekonomik, bazıları histerik… Ama bizimki etimolojik. Tamamen bize özgü, alabildiğine yerli ve milli.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bana sorunun ideolojik ya da ekonomik değil de düpedüz etimolojik olduğunu düşündüren maalesef ülkemiz insanın anadilinin inceliklerine pek vakıf olmaması. Arapçadan ithal bir kelimenin sülasisini -al sana bir sorunlu kelime daha, “selase”den geliyor, bir kelimenin üç harfli kökü demek- bulmak kimsenin harcı değil. Benim Osmanlı vatandaşı rahmetli dedem Mevlüt Bey ilkokul öğretmeniydi ve hitabeti çok iyiydi; seçtiği kelimelerin bile hep bir ahengi vardı. Çocukken onun karşısına geçip anlattığı çeşitli hikâyeleri dinlemek bizi… şimdi bakın, ben bu cümleyi aslında “teshir ederdi” diye bitirmek istiyorum ama gençler anlamayacak diye korktuğumdan “büyülerdi” yazmayı tercih ediyorum -“teshir”in sülasisi “s-h-r”, evet, “sihir” ile aynı kökten geliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İyi de, herkesin dedesi benimki gibi muhteşem belagate sahip bir öğretmen değildi ki torununun anadilinden zevk alması için senelerce gayret etsin. Dolayısıyla, insanların misal “muhasebe” kelimesinin “hesap”la -kökü, “h-s-b”- aynı kökten geldiğini fark edememesini başlarda garipsesem de sonradan alıştım. Matrak olsun diye, senelerdir Narin’i etimolojiden imtihan ederim, bir gün doğru cevap verdiğini görmedim.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İşte o çocukluk günlerinden aklımda kalan bilgilerden biri de “adalet mülkün temelidir” cümlesindeki “mülk”ün, liberaller kızacak ama, “memleket” anlamına geldiğiydi. Adaletin olmadığı yerde memleketin birliğinin sarsılacağını ifade eden veciz bir söz. Gelgelelim, bu sülasi inceliğini bilmeyen biri, bu sözü rahatlıkla “sahip olunacak şey” diye anlayabilir. Yine aynı kökten gelen iki kelimenin karmaşıklığı biraz daha iyi görmemizi sağlayacağı kanaatindeyim. “Mülk” sahibine “malik” diyoruz, çoğuluna ise “emlak”. Bunlar tabii hep “mal mülk” getiriyor aklımıza; kat malikleri toplantısı, Emlak Bankası… Bu yüzden, bu sözü her gün görseniz bile oradaki nüansı ıskalamanız şaşırtıcı olmaz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nasıl ki temeli olmayan bir bina yıkılmaya mahkumsa, adaletin bulunmadığı bir ülke de ayakta kalamaz. Bunu da hepimiz biliriz. Biliriz amma, bilmezden gelmekte de üstümüze yoktur. Herkes kendisine adil davranılmasını ister de kendisi adil davranmaya geldiğinde kimse o kadar bonkör değildir. Dünyanın her yerinde böyle diyeceksiniz, elhak doğru, ama… Neyse, hazır çuvaldızı batırdık, iğneyi yavaşça yerine bırakalım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son kertede, adalet, teminat demektir. Neyin teminatı? Yazılı yazısız, istisnasız bütün sözleşmelerin teminatı. Hak ettiğin karşılığı göremediğini düşündüğün anda senin hukukunu -“hak”kın çoğulu”- koruyacak bir sistemin varlığıdır. Ancak bu yüzden adalet varsa refah vardır, adalet varsa huzur vardır, adalet varsa hayat vardır. Aksi takdirde, onca çaba verip edindiğin herhangi bir şeyi, bu bir diploma da olabilir, tapu da, bir anda elinden alabilirler. Adalet bütün bu sözleşmelerin korunacağının teminatıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ne yazık ki, Türkiye, bütün mahkeme salonlarında koca koca yazmasına rağmen evrensel hukuk endekslerinde gerilemeye son sürat devam ediyor. Adalet eksikliğinin mülkün temelini sarstığını bile bile bunu yapması ise gerçekten anlaşılır gibi değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Eh, bu da bana sorunun esasen etimolojik olduğunu düşündürüyor. Belki her şeyden evvel eğitim sistemini gözden geçirmek ve adalet duygusunu küçük yaşlardan itibaren aşılamak gerekiyor. Yoksa 86 milyon arasında bu sözü bilmeyen yok. Ama anlamını doğru bilen kaç kişi var, işte bütün mesele bu.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/adalet-mulkun-temelidir-1774605156.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İddianamenin değil hastalığın yorduğu sanık: Mehmet Murat Çalık</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iddianamenin-degil-hastaligin-yordugu-sanik-mehmet-murat-calik-12934</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iddianamenin-degil-hastaligin-yordugu-sanik-mehmet-murat-calik-12934</guid>
                <description><![CDATA[Resul Emrah’ın savunması da, Mehmet Murat Çalık’ın savunması da bize; iddianamedeki delillerin çok tartışmalı olduğunu gösterdi. Yargıtay aldığı kararlarla oluşan içtihat açıktır: Etkin pişmanlık beyanı, somut ve yan delillerle desteklenmediği takdirde tek başına mahkûmiyet için yeterli değildir. Bu dosyada Çalık'a yönelik tek bir banka transferi, ele geçirilen nakit, gizli bir hesap ya da mal varlığında açıklanamayan bir artışın belgesi yok. Bunlar yok ama birbiriyle çelişen, rakamları her ifadede değişen beyanlar var.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Seni iki şey anlatır: Hiçbir şeyin yokken gösterdiğin sabır, her şey varken sergilediğin tavır".</span></span></em></p>

<p style="text-align:right"><em><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mevlana</span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">9 Mart’ta başlayan İBB Davası’ndan Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık, önceki gün savunmasını yaptı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">19 Mart 2025 gözaltına alınıp 23 Mart’ta tutuklanan Çalık, 5 Haziran 2025’de hiçbir gerekçe açıklanmadan İzmir Buca Cezaevi’ne gönderildi. Bütün bu süreçte 24-25 kilo kaybetti, geçmişte geçirdiği tehlikeli hastalıklar nüksetti. Cezaevi’nin o zor koşullarına rağmen dayandı. Bu süreçte 3-4 kez biyopsi ve ameliyata alındı. Bu ağır tabloya rağmen cezaevinde tutulmasında bir sakınca görülmedi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu zor koşullarda hayatta kalan Çalık, yaptığı savunma ile de hukuki olarak da ayakta olmaya devam edeceğini gösterdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık, iddianamede kendisine suç olarak yöneltilen 7 eylem için tek tek savunma yaptı. Savunmasında belediye başkanlığının günlük pratiklerine, dosyaların teknik ayrıntılarına hakimiyeti en önemlisi de kendisine yöneltilen suçlamalarla ilgili olarak tanıkların birbiriyle çelişen, birbirini tutmayan beyanlarını açık açık ortaya koydu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu açıdan Çalık’ın savunması bir kez daha İBB İddianamesi’nin hukuki açıdan zayıflıklarını ortaya çıkardı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bana tanığını söyle…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık kendisi hakkında yapılan suçlamaların ilkinin kaynağının Uğur Güngör'ün ifadesi olduğunu ve o ifadelerde yıllar içindeki çelişkilere dikkat çekti. Çalık, Güngör’ün; “<em>İlk ifadesinde 13 daire diyor, 2 ay sonra 2 daire parası artı 13 daire, 43 ay sonra 15 daire, 50 ay sonra 15 milyon TL, 60 ay sonra tekrar 13 daire artı 2 daire parasına dönüyor.” </em>dediğini hatırlatması bize şu soruyu sorma hakkı veriyor; “aynı kişi, aynı olayı, beş yılda beş farklı biçimde nasıl anlatabilir? Dahası anlattıkları ne kadar doğru?”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık haklı olarak Güngör’ün hukuken “güvenilmez sanık” olduğunu söylüyor. Çalık Güngör’ün sadece yıllar içinde değişen ifadelerini sorgulamakla kalmıyor ve şu iddialı cümleyi kurarak mahkeme heyetine sesleniyor; “<em>Uğur Güngör'ün UYAP kaydına baktığınızda iki yüzden az kaydı varsa, ben huzurunuzda bütün iddiaları kabul edeceğim.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu cümleyi savunma avukatı değil bizatihi sanık olan Çalık kurdu. Ve bu çıkış, kendine ve masumiyetine olan güveni göstermesi açısından semboliktir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kronolojik ve sayısal tutarsızlıklar </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık savunmasında iddianamenin en temel sorunlarından birinin de hakkındaki suçlamalarla ilgili &nbsp;kronolojik tutarsızlıklar olduğunu söyledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla ilgili en çarpıcı örnek; Westside Projesi'yle ilgili tanık beyanlarındaki karmaşaya dikkat çekiyor Çalık. Ve ekliyor; <em>“Konuyla ilgili çok sayıda kişinin beyanı bulunmaktadır ve bu beyanlar birbiriyle ciddi şekilde çelişmektedir.&nbsp;</em></span></span><em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Muzaffer Beyaz iskan için Soytekin'e 7 dükkân 5 daire verdiklerini söylüyor. Seyfi Beyaz ise Veysel Erçevik'in '100 bin lira verirseniz bir günde hallederiz' dediğini ifade ediyor, 10 milyon karşılığında 7 dükkân, 5 daire ve 3,5 milyonluk çek verdiklerini söylüyor. Furkan ve Yüksel Hamzaoğlu toplam 30 milyonluk karşılık verildiğini, 6 dükkân ve 5 daire devredildiğini söylüyor. Erhan Ünal bu kişileri tanımadığını söylüyor, 'paranın gönderilip elden geri alındığı' gibi soyut ifadeler kullanıyor. Herkes farklı rakamlar ve farklı senaryolar anlatıyor.”</span></span></em></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görüldüğü gibi hHm rakamlar farklı, hem kişiler farklı, hem senaryolar farklı. İnsan sormadan edemiyor; Kim doğru söylüyor ve gerçek ne? </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine Hasan İmamoğlu'na daire devredildiği iddiası için ise yanıt somut ve belgeli: Tapu kayıtlarında böyle bir devir gerçekleşmemiştir. Söz konusu taşınmazlar ön ödemeli gayrimenkul satış sözleşmesi kapsamında satılmış, ödemeler banka havalesiyle yapılmış, teslim tutanakları mevcuttur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Kreş bağışı nasıl rüşvete dönüştü?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık’ın savunmasında önemli bir bölümde hakkındaki 12 nolu eylem ile ilgilidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık, Nahit Kiler, tamamen kendi rızasıyla ve şartsız olarak Beylikdüzü Belediyesi'ne bir bina bağışlamıştır. O binada bugün 100 çocuk kapasiteli bir gündüz çocuk bakımevi ve anne-çocuk merkezi hizmet vermektedir. Kiler'in kendi ifadesinde dahi bu bağışın bir karşılık beklentisiyle yapıldığına dair tek bir kelime olmadığını söylüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Oysa iddianame bu bağış, rüşvetin unsuru olarak değerlendirmiştir. Çalık haklı olarak soruyor; “<em>Nahit Bey'in bile kendi ifadesinde belirtmediği 'rüşvet' nitelendirmesi, hangi beyana, hangi somut bilgiye dayandırılmıştır?”</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dahası Çalık; “İstanbul Valiliği tarafından onaylanmış bir protokol ile Beylikdüzü’nde özel çocuklar için bağış yoluyla yaptığımız iki okulun rüşvete konu olarak davaya girmesi içimi parçalıyor.” diyerek çocuklar için feryat ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu suçlama karşısındaki savunma şu açıdan önemlidir. İddianamenin neredeyse tamamında kreşler için yapılan gönüllü bağışların çoğu rüşvet unsuru kabul edilmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık savunmasını; <em>"Vicdanımın kabul etmediği hiçbir belgenin altına imza atmadım. Doğruluğu kendime pusula edindim." </em>cümlesiyle bitirdi.<em> </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık sonuç olarak hakkındaki tüm iddialara açık biçimde cevap verdi ve; “Kanunla kurulan, her türlü denetime açık, devletimizin yereldeki eli kolu olan belediyelerimizin organizasyon yapısının ‘suç örgütü’ yapısıymış gibi gösterilmesini ben kabul edemiyorum.” dedi.</span></span></p>

<h1><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f4761"><span style="color:black">Ki Çalık savunmasına da; <em>“4 bin sayfalık </em></span><span style="color:#212529"><em>iddianamede tarafımla ilgili tek bir telefon kaydı yok, teknik takip yok, gizli tanık beyanı yok” </em>diyerek başlamıştı. </span></span></span></span></span></h1>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Ölümle burun burana geçen 1 yıl </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Çalık’ın hukuki olarak savunmasından bağımsız olarak hakkında konuşulacak en önemli şey; onun geride kalan 1 yılda yaşadıklarıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">2000 yılında lösemi ve 2008'de lenfoma nedeniyle iki ameliyat geçiren Çalık’ın bu hastalıkları bu dönemde nüksetti. Dahası 5 Haziran 2025’de gerekçesi biçimde İstanbul Silivri’de İzmir Buca Cezaevi’ne gönderildi. Nükseden hastalıklarıyla ilgili kritik operasyonları orda gerçekleşti ve zor koşullarda hayat mücadelesi verdi. Ailesinden sevdiklerinden uzakta 12 metrekarelik dar bir hücrede tek başına verdi bu mücadeleyi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düşünsenize 9 Mart’ta başlayan dava öncesi İstanbul’ Silivri’ye getirildiği için sevdiği ilçeye yakın olmaktan mutlu olduğunu bile paylaştı. Çalık bu dönemde yaşadıklarını anlatırken; <em>"Bunları ajitasyon amacıyla paylaşmıyorum"</em> demek zorunda kaldı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Deliller hukuken “delil” mi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hafta başında Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah’ın savunması da, Mehmet Murat Çalık’ın savunması da bize; iddianamedeki delillerin çok tartışmalı olduğunu gösterdi.<strong> </strong>Yargıtay aldığı kararlarla oluşan içtihat açıktır: Etkin pişmanlık beyanı, somut ve yan delillerle desteklenmediği takdirde tek başına mahkûmiyet için yeterli değildir. Bu dosyada Çalık'a yönelik tek bir banka transferi, ele geçirilen nakit, gizli bir hesap ya da mal varlığında açıklanamayan bir artışın belgesi yok. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunlar yok ama birbiriyle çelişen, rakamları her ifadede değişen beyanlar var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir kez daha ifade edelim; masumiyet karinesi, demokratik hukuk devletinin temel ilkesidir. Suçluluğu kesinleşmiş bir mahkûmiyet kararıyla kanıtlanana kadar herkes masumdur. Bu ilke, siyasi kimliğe bakılmaksızın herkes için geçerlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve görünen o ki bu iddianame, o ilkeyi tehlikeli biçimde zorlayan bir belge niteliğindedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Belki sadece bu yüzden, tutuksuz yargılama bu zorlamaya bir dur deme adımı olabilir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iddianamenin-degil-hastaligin-yordugu-sanik-mehmet-murat-calik-1774556317.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Korkunun kanatları</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/korkunun-kanatlari-12932</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/korkunun-kanatlari-12932</guid>
                <description><![CDATA[Biz gerçekten böyle bir toplum olmak zorunda mıyız? Yoksa bize öğretilen bu korkuyu sorgulamanın zamanı çoktan geldi mi? Çünkü bir ülkenin hikâyesi bazen sadece büyük meydanlarda değil, küçük reflekslerde yazılır. Ve bugün o refleks: susmak, geri çekilmek ve görünmez olmaya çalışmak.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Geçenlerde bir arkadaşımın anlattığı basit bir gözlem, aslında çok daha büyük bir gerçeğin kapısını araladı. Almanya’da yaşamaya başlayalı neredeyse bir yıl oldu. Türkiye’deki gündemden konuşurken birden gülerek ama o gülüşün arkasında belirgin bir şaşkınlıkla şöyle dedi: “Buradaki güvercinler insanlardan kaçmıyor. Yanlarına gidiyorsun, yerlerinden bile kımıldamıyorlar. Ama Türkiye’de bir adım atsan panikleyip uçuyorlar.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu bir şehir ya da ülke farkı değil. Bu bir ruh hali farkı. Çünkü güvercinler, içinde yaşadıkları toplumun sessiz tanıklarıdır. Eğer bir kuş en küçük harekette bile panikle kaçıyorsa, orada sadece refleks yoktur; orada öğrenilmiş bir korku vardır. Sürekli tetikte olmayı öğrenmiş bir canlı artık tehlikeyi beklemez, tehlikeyi varsayar. Türkiye’deki güvercinler gibi. Ve aslında Türkiye’deki insanlar gibi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bugün bu ülkede insanlar konuşmadan önce duruyor, yazmadan önce siliyor, paylaşmadan önce düşünüp vazgeçiyor. Çünkü kimse artık şundan emin değil: Söylediğin bir sözün, yazdığın bir cümlenin, yaptığın bir eleştirinin yarın nasıl karşına çıkacağını bilmiyorsun. Sorun tam olarak burada başlıyor. Belirsizlik, korkunun en güçlü yakıtıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Fikrini söylemenin risk haline geldiği bir yerde artık özgürlükten söz edilemez. Alican Uludağ’ın haberleri, İsmail Arı’nın ortaya çıkardıkları, Fatih Altaylı’nın yorumları… Bunlar artık sadece gazetecilik faaliyetleri değil, aynı zamanda görünmez sınırların sürekli yeniden çizildiği bir alanın göstergesi. Ne kadar konuşabilirsin, nerede durman gerekir sorusu herkesin zihninde. Ve o sınır, her geçen gün biraz daha daralıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gazeteciler yazdıkları için hedef oluyor, öğrenciler tutuklanıyor ya da okullarından uzaklaştırılıyor, yurttaşlar eleştirdikleri için kendilerini savunmak zorunda kalıyor. Bu normal bir tablo değildir. Bu, sistemin alarm verdiği noktadır. Çünkü ifade özgürlüğü bir lütuf değil, bir sistemin temelidir. O temel çatladığında geriye sadece görüntü kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Siyasette de manzara farklı değil. Ekrem İmamoğlu hakkında açılan davalar, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik dosyalar ve CHP’li belediyeler etrafında yoğunlaşan soruşturmalar yapılan anketlerde de görüldüğü gibi hukuki süreçler olarak görülmüyor. Çünkü toplumun geniş bir kesimi şu gerçeği açıkça hissediyor: Hukuk herkese eşit uygulanmıyor. Aynı fiil, farklı kişilerde farklı sonuçlar doğuruyor. Aynı söz, birine serbestken diğerine suç olabiliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Anayasa var ama uygulanmadığında sadece bir metne dönüşüyor. Hukuk var ama kimden yana olduğuna göre şekillendiğinde güven üretmiyor. İşte asıl kırılma burada başlıyor. Çünkü hukuk sadece karar vermek değildir; hukuk aynı zamanda güven üretmektir. Eğer insanlar adaletin tarafsızlığına olan inancını kaybederse geriye sadece güç kalır. Ve güç, denetlenmediğinde eleştiriyi değil itaati büyütür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İktidar, doğası gereği genişlemek ister ve bu yüzden sınırlandırılmaya ihtiyaç duyar. O sınırın adı hukuktur. Ancak o sınır ortadan kalktığında ya da kişiye göre esnetildiğinde herkes kendini güvencesiz hisseder. Ve güvencesizlik insanı susturur. Artık kimseyi susturmaya bile gerek kalmaz; insanlar zaten susmayı öğrenir. İçselleştirilmiş bir sessizlik başlar. Görünmezdir ama son derece güçlüdür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’deki güvercinler neden mi kaçıyor? Çünkü öğrendiler. Çünkü deneyimlediler. Çünkü kalmanın riskli olduğunu gördüler. Toplumlar da böyle şekillenir. Eğer insanlar düşüncelerini ifade ettiklerinde neyle karşılaşacaklarını kestiremiyorsa, geri çekilmeyi seçer. Zamanla bu bir tercih olmaktan çıkar, refleks haline gelir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İşte en tehlikeli nokta da budur. Çünkü korku normalleştiğinde özgürlük talebi de zayıflar. İnsanlar daha azını kabul etmeye başlar. “Haklıyım” demek yerine “başım ağrımasın” demeyi seçer. Bu da demokrasiyi içeriden çürütür. Seçimler yapılır, kurumlar var gibi görünür ama ruh kaybolur. Geriye sadece şekil kalır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa Almanya’daki güvercinler neden kaçmıyor? Çünkü korkuyla büyütülmemişler. Çünkü sistem öngörülebilir. Çünkü hukuk kişiye göre değişmiyor. Çünkü devlet sınırlarını biliyor. Güvenin olduğu yerde refleksler yumuşar, korkunun olduğu yerde ise herkes biraz güvercine dönüşür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bir adım sesiyle irkilen, bir bakışla tedirgin olan, henüz tehdit gelmeden kaçmaya hazır yaşayan insanlar…</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Asıl mesele şu: Biz gerçekten böyle bir toplum olmak zorunda mıyız? Yoksa bize öğretilen bu korkuyu sorgulamanın zamanı çoktan geldi mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü bir ülkenin hikâyesi bazen sadece büyük meydanlarda değil, küçük reflekslerde yazılır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ve bugün o refleks: susmak, geri çekilmek ve görünmez olmaya çalışmak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“En tehlikeli şey, insanların özgürlüğü kaybettiklerini fark etmemeleridir.”<br />
George Orwell</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 28 Mar 2026 00:30:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/korkunun-kanatlari-1774534508.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Newroz gözaltıları ve yeni sürecin zorunlu gerekleri</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/newroz-gozaltilari-ve-yeni-surecin-zorunlu-gerekleri-12927</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/newroz-gozaltilari-ve-yeni-surecin-zorunlu-gerekleri-12927</guid>
                <description><![CDATA[Hafta başında yapılan iki siyasi açıklama bu riskleri yeniden hatırlatmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Nevruz etkinlikleriyle ilgili yaptığı açıklamada sert ifadeler kullanarak güvenlikçi yaklaşımın süreceğini vurgulamıştır. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise sürecin aceleye getirilmemesi ve tartışmaların alevlendirilmemesi gerektiğini ifade etmiştir. Her iki açıklama da sürecin mevcut siyasi çerçeve içinde, (kendi tanımlamalarıyla “Terörsüz Türkiye” ya da PKK’nin siyasi tasfiyesi) bölgesel gelişmelere endekslenmiş ve zamana yayılmış bir şekilde devam etmesi yönünde ısrarın sürdüğünü gösteriyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye bir ara dönemden geçiyor. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin yarattığı çoklu rejim krizi ve gerilimi, bölgesel savaş niteliği kazanmış ve küresel sonuçlara yol açan İran savaşı ile yaklaşık 18 aydır yürütülen PKK’nin silahsızlandırılması süreci, bu ara dönemi karakterize eden başlıca konular olarak öne çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu üç alanda yaşanan her gelişme, diğerlerini farklı düzey ve ölçülerde etkiliyor. Ancak PKK’nin silahsızlandırılması sürecinin temel motivasyonunun, Orta Doğu ülkelerindeki gelişmeler ve son yıllarda hız kazanan İsrail’in ABD destekli bölgesel siyasi dizayn girişimleri olduğu, Kürt silahlı çatışmasının tarafları tarafından sıkça dile getiriliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kürt sorununun çözümü bu çerçevede “iç cepheyi güçlendirme” parantezine alındığı için, yaklaşık 18 aydır dünyada eşi benzeri görülmeyen, Türkiye’ye özgü bir yöntemle yürütülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu Raporu’nun ardından sürecin yeni bir aşamaya geçtiği genel kabul görüyor. Bu yeni aşama, PKK’nin silahsızlandırılması çalışmalarının yasal ve hukuksal zemine kavuşturulması olarak tanımlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Komisyon raporu, Kürt sorunu bağlamında silahlı siyasi çatışmanın çözümünü ve silahsız siyasi rekabetin demokratik, meşru zeminlerde yürütülmesini sağlayacak yasal ve anayasal değişiklikleri yürütmenin önüne bir görev olarak koyuyor. Rapor, silahlı çatışmanın kök nedenlerine odaklanılması gerektiğini özellikle vurguluyor. Bir anlamda, silahsızlanmaya odaklanılırken sorunun temel nedenlerinin göz ardı edilmemesi gerektiğini ifade ederek bir geçiş dönemi tanımlıyor.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, Türkiye’nin önünde tarihsel bir fırsat kapısı bulunduğunu da hatırlatıyor. Ancak bunun için zamanın doğru değerlendirilmesi ve taraflar arasındaki güvensizliğin derinleşmesine izin verilmemesi gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Girişte belirtilen üç başlık ve silahlı çatışmanın yarattığı derin toplumsal izler ile bölgesel/küresel boyutları, bu süreçte daha dikkatli ve özenli olunmasını zorunlu kılıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylesine bir süreçte 2026 Newroz sonrası yaşanan iki konuya dikkat çekmek gerekir. Newroz etkinliklerinin ardından İstanbul, Diyarbakır ve İzmir başta olmak üzere birçok kentte 200’den fazla kişinin gözaltına alındığı, İçişleri Bakanı tarafından “2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet ve propaganda faaliyetleri” gerekçesiyle duyuruldu. Gözaltına alınanların bir kısmı tutuklandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı şekilde, Marmara Cezaevi’nde tutuklu bulunan hasta mahkûm Mehmet Edip Taşar, Sivri Devlet Hastanesi’nde hayatını kaybetti. Hasta tutuklular sorunu son 15 yıldır gündemden düşmemektedir. İktidar ve MHP yetkilileri bu sorunun çözülmesi gerektiğine dair birçok açıklama yapmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Silahların bırakılmasıyla demokratik ve meşru siyaset zeminlerinin güçleneceği yönündeki söylemlerle çelişen bu gelişmeler, kamuoyunda güven sorununu derinleştirmektedir. Bu tür uygulamalar iç cepheyi güçlendirmek yerine, demokrasi, hak ve hukuk alanında gerilemeye yol açmakta; siyasal değerlerin aşınmasına neden olmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Aşılmayan güven sorunu, &nbsp;yeni sürecin zamanla yarışı </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada iki temel sorun ortaya çıkmaktadır. İlki, iktidarın Kürt sorununun bütüncül çözümünden uzak duran yaklaşımını sürdürmesidir. İkincisi ise silah bırakma kararı alınmış olmasına rağmen sürecin yalnızca fiilî adımlarla sınırlı tutulması ve bu yaklaşımın değişmeyeceğine dair bir tutum sergilenmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu durum, silahlı eylemsizlik hâlinin sürdürülmesi ile sınırlı bir süreç planlandığını düşündürmektedir. &nbsp;Ancak siyasi güvensizliğin derin olduğu çatışma çözümü süreçlerinde bu tür bir durumun yaratacağı toplumsal ve siyasal riskler büyüktür.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye, PKK’nin 1999–2004 yılları arasındaki tek taraflı ateşkes döneminde benzer bir süreci yaşamıştır. Bu dönemde köy korucularının bir kısmının işlevsiz kalmasına rağmen silahlarını korumaları, kaçakçılık, gasp ve cinayet gibi suçlara yönelmelerine neden olmuştur. Bu örnek, silahlı eylemsizlik hâlinin uzun vadede sürdürülebilir olmadığını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle sorunun kök nedenlerini ele almaktan kaçınan bir siyasal yaklaşımın hâkim olduğu koşullarda bu risk daha da büyümektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada henüz geçiş dönemi adaleti gibi daha kapsamlı bir çerçeveden söz edilmiyor. Sadece silahsızlanma sürecinin sağlıklı ilerleyebilmesi için gerekli yasal düzenlemeler ve güven artırıcı idari uygulamaların gerekliliği vurgulanmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasaların keyfî uygulandığı bir ortamda, Türkiye’ye özgü yöntemler ne olursa olsun, toplumsal olarak arzu edilen siyasal ve kültürel sonuçların ortaya çıkması mümkün değildir. Aksine, bu durum “güvensizlik çürümesi” olarak tanımlanabilecek yeni sosyal sorunlara yol açabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hafta başında yapılan iki siyasi açıklama bu riskleri yeniden hatırlatmıştır. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Nevruz etkinlikleriyle ilgili yaptığı açıklamada sert ifadeler kullanarak güvenlikçi yaklaşımın süreceğini vurgulamıştır. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ise sürecin aceleye getirilmemesi ve tartışmaların alevlendirilmemesi gerektiğini ifade etmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her iki açıklama da sürecin mevcut siyasi çerçeve içinde, (kendi tanımlamalarıyla “Terörsüz Türkiye” ya da PKK’nin siyasi tasfiyesi) bölgesel gelişmelere endekslenmiş ve zamana yayılmış bir şekilde devam etmesi yönünde ısrarın sürdüğünü gösteriyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaklaşım, Kürt sorununun toplumsal ve siyasal boyutlarıyla yüzleşmekten uzak bir siyasete işaret etmektedir. Aynı zamanda silahsızlanma ve kök nedenlere inme meselesinin ertelenmesi riskini de barındırmaktadır. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/newroz-gozaltilari-ve-yeni-surecin-zorunlu-gerekleri-1774516504.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İddianamenin anatomisi: İnan Güney gerçekten suçlu mu?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iddianamenin-anatomisi-inan-guney-gercekten-suclu-mu-12926</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iddianamenin-anatomisi-inan-guney-gercekten-suclu-mu-12926</guid>
                <description><![CDATA[Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney hakkında hazırlanan iddianameye bir bütün olarak baktığımızda hakkındaki suçlamaların büyük ölçüde kendisiyle kişisel husumet taşıyan kişilerin ifadelerine dayandığı, doğrudan mali delillerin bulunmadığı, HTS kayıtlarının suç unsuru olmaktan çok normal sosyal ilişkilerin yansıması olduğu ve Güney'in kamu yararına gerçekleştirdiği somut icraatların göz ardı edildiği görülüyor. Görünen o ki, bu iddianame ile savcılık İBB Dosyasını, ilk iddinamede olmayan belediye başkanları ile genişletmek istiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Daha önce yazdım; İnan Güney'le komşuluğum var.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/inan-guney-ya-da-nobetlese-magduriyet-11606">Bundan 10 yıl önce 30 Ağustos 2016 </a>sabahı 05:00'te polisler beni gözaltına almak için geldiğinde; o dönem Beyoğlu İlçe Başkanı olan Güney, eve gelmiş, aramalara eşlik etmiş ve polisler beni götürdüğünde ise isyan etmiş ve bu haksızlığı sosyal medyada paylaşmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O gözaltına alındığında ben aynı yerde oturmuyordum, o yüzden onun alınışına eşlik edemedim ama onunla ilgili pek çok şeyi insani ve vicdani sorumluluk gereği takip ediyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tutukluluğunun üzerinden geçen 8 ayın sonunda savcılık hakkında iddianame hazırladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Örgütlü Suçlar Soruşturma Bürosu tarafından düzenlenen 2026/1281 numaralı iddianame ile İnan Güney, "suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olmamakla birlikte yardım etme" ve "kamu kurum ve kuruluşlarının zararına dolandırıcılık" suçlamalarıyla yargılanmak üzere İBB Davası'na bakan İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi'ne İBB iddianamesi ile birleştirilme talebiyle sevk edildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme Başkanı önceki günkü duruşmada Güney'le ilgili iddianamenin kabul edildiğini ama birleştirme talebi konusunda karar vermediğini açıkladı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Husumetten delil üretmek mümkün mü?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">53 sayfalık iddianameyi incelediğinizde, karşımızda suçlamalara ilişkin somut delillerden çok husumetli tanık ifadelerine dayanan ve birçok noktada kendi içinde çelişen bir dosya görüyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İddianameye daha yakından baktığımızda Güney'le ilgili suçlamaların dört kişinin beyanlarına dayandığını görüyoruz. Bunlar Alican Abacı, Mustafa Mutlu, Murat Kapki ve Durmuş Yıldırım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada bir parantez açarak Murat Kapki'nin bundan önce verdiği ifadeleri geri çektiğini CHP lideri Özgür Özel'in açıkladığını hatırlatalım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yukarıda andığım dört ismin her birinin Güney'le bir husumet ilişkisi bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesela Alican Abacı. Beşiktaş Belediyesi'nde başkan yardımcısı olarak görev yapmış ve aynı soruşturma kapsamında tutuklanmış. Etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanan Abacı, adli kontrol şartıyla tahliye edilerek ev hapsine alınmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci isim Mustafa Mutlu. Mutlu'yu bizzat Güney, Beyoğlu Belediyesi'nden uzaklaştırmış. Güney'in ifadesine göre Mutlu, belediyede hukuki danışman sıfatıyla bulunduğu yaklaşık iki aylık sürede, görev tanımının dışına çıkarak Aziz İhsan Aktaş'a iş bağlamaya çalışmış ve bu nedenle odasının kapısı çilingirle açtırılarak eşyaları toplanmış ve belediyeden uzaklaştırılmış biri. Belediyeden bu şekilde gönderilen bir kişinin, gönderen kişi hakkında husumet beslemesi şaşırtıcı değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Verdiği etkin pişmanlık ifadelerini geri çekme dilekçesi veren Murat Kapki, Güney ile Alican Abacı aracılığıyla tanıştırılmış ve belediyeden reklam işleri talep etmiş bir iş insanı. Güney bu talebi reddetmiş. Onun Güney hakkında verdiği ifade ise Güney hakkındaki bilgilerinin büyük bölümünü "Hüseyin Köksal'dan duyduğunu" belirtiyor yani doğrudan tanıklık yok.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Maddi delil nerede?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İddianameyi okuduğumuzda gördüğümüz en çarpıcı eksiklik, Güney'e atfedilen suçlamalara ilişkin doğrudan bir mali delilin bulunmamasıdır. Banka hesabına yapılmış usulsüz bir transfer, ele geçirilmiş bir nakit para, gizli bir hesap ya da mal varlığındaki açıklanamayan bir artış hazırlanan iddianamede yer almıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki delil olarak ne var iddianamede?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savcılığın dayandığı en somut delil, HTS kayıtlarıdır. Güney ile Serkan Öztürk arasında 2019-2024 yılları arasında 111 adet telefon görüşmesi tespit edilmiş. Beş yıla yayılan 111 görüşme, yani ayda ortalama iki görüşme. Bu rakam, 25 yıllık arkadaşlık ilişkisi bulunan iki kişi için olağanüstü derecede düşük sayılabilir. Kaldı ki AYM kararlarında da, telefon görüşmesi yapmanın tek başına suç olmadığı tespit edilmiştir. Dahası iddianamede, bu görüşmelerin içeriğine dair herhangi bir tespit de bulunmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim, Serkan Öztürk verdiği ifadede Güney'i suçlamıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Serkan Öztürk'ün ortağı olduğu 3K şirketinin "gayri resmi ortağı" olduğu iddiası yer alıyor. Ancak bu iddiayı desteklemesi gereken en önemli kaynak olan Serkan Öztürk'ün kendi ifadesinde bile bu ortaklığa dair net bir kabul bulunmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rauf Cem Istıranca ifadesinde Serkan Öztürk'e komisyon ödediğini kabul ederken, açıkça "Serkan'ın benden almış olduğu bu komisyonları herhangi bir belediye yetkilisiyle paylaşıp paylaşmadığını bilmiyorum" demektedir. Yani komisyonun Güney'e ulaştığına dair somut bir bilgi, ifade veren kişi tarafından bile doğrulanamamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim Öztürk de kendi ifadesinde Güney'e herhangi bir menfaat temin ettiğine dair bir beyanda bulunmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Durum böyleyken, savcılığın "gayri resmi ortaklık" tespitini neye dayandırdığı ciddi bir soru işaretidir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendinden sonraki ihalelerden sorumlu tutulmak</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güney, Kasım 2023'te BELTAŞ'taki görevinden ayrılmış. İddianamede kendisine atfedilen reklam ihalesi usulsüzlüklerinin büyük bölümü ise 2024 yılının sonlarına ait görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kurumdan ayrılmış olan kişinin, ayrıldıktan bir yıl sonra o kurumun ihalelerine müdahale edebileceği iddiası hukuken kanıtlanmaya ihtiyaç duyulan, idari ve hukuki açıdan izah gerektiren bir noktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim Güney, ifadesinde bu durumu açıkça ortaya koymuştur. Güney; "2024 senesindeki Beşiktaş Belediyesi tarafından yapılan ihalede bir yetkim olmamıştır." diyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamu yararına somut icraatlar yok sayılmış</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada hukuki bir kuralı daha hatırlatalım. Savcılığın görevi dosya ile ilgili aleyhe deliller kadar lehe delilleri de toplayıp dosyaya eklemesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu iddianamede bunu görmüyoruz. Güney'in BELTAŞ yönetim kurulu başkanlığı döneminde gerçekleştirdiği icraatlar, kamu zararı iddiasıyla doğrudan çelişmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesela Güney döneminde reklam panolarının mülkiyeti, daha önceki dönemlerde İlbak Grubu'na ait iken BELTAŞ A.Ş.'ye devredilmiştir. Bu, kamunun lehine gerçekleştirilmiş somut ve belgelenebilir bir kazanımdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine pandemi döneminde Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile belediyelere ve iştiraklerine reklam panolarından kira tahsil etmeme serbestisi tanınmışken, Güney İlbak Grubu'ndan kira bedellerini eksiksiz tahsil etmeye devam etmiştir. Eğer iddia edildiği gibi İlbaklarla gayri resmi bir menfaat ilişkisi bulunsaydı, bu kira bedellerinin tahsilinden vazgeçilmesi beklenirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üçüncü olarak, Güney görev döneminde BELTAŞ'ı vergi ve SGK borcu olmayan, 20 yılın sonunda kurumlar vergisi ödeyen, kâr eden bir kurum olarak teslim etmiştir. Bu, mali disiplin ve kamu yararı gözetildiğinin somut bir kanıtıdır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç: Husumet delil olur mu?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney hakkında hazırlanan iddianameye bir bütün olarak baktığımızda hakkındaki suçlamaların büyük ölçüde kendisiyle kişisel husumet taşıyan kişilerin ifadelerine dayandığı, doğrudan mali delillerin bulunmadığı, HTS kayıtlarının suç unsuru olmaktan çok normal sosyal ilişkilerin yansıması olduğu ve Güney'in kamu yararına gerçekleştirdiği somut icraatların göz ardı edildiği görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kuşkusuz son sözü yargı süreci söyleyecek. Ancak masumiyet karinesi ilkesi gereği, herkesin suçluluğu kesinleşmiş bir mahkumiyet kararıyla kanıtlanana kadar masum sayılması gerektiğini hatırlatmakta yarar var. Bu ilke, demokratik hukuk devletinin temel taşlarından biridir ve siyasi kimliğe bakılmaksızın herkes için geçerlidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve görünen o ki, bu iddianame ile savcılık İBB Dosyasını, ilk iddinamede olmayan belediye başkanları ile genişletmek istiyor.&nbsp; Bunu yapmanın yolu ise içinde gerçekten "delil" olan iddianameler hazırlanmasıdır.&nbsp;</span></span><span style="font-size:12.0pt"><span style="font-family:&quot;Tahoma&quot;,sans-serif"><span style="color:black">Aksi halde delilsiz iddianameler, İBB Davasında gördüğümüz gibi ilk savunmada yerle bir oluyor.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 00:56:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iddianamenin-anatomisi-inan-guney-gercekten-suclu-mu-1774476583.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Demokrasinin yarını: Refah, sınırlar ve silahlar</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/demokrasinin-yarini-refah-sinirlar-ve-silahlar-12923</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/demokrasinin-yarini-refah-sinirlar-ve-silahlar-12923</guid>
                <description><![CDATA[Mevcut otoriterleşme dalgasına baktığımızda, demokrasilerin geleceği konusunda iyimser olmak kolay değil. Zira demokratik yurttaşlık tipinin yeniden yükselmesini sağlayacak koşulların, burada saydığım üç nitelik bakımından da ortadan kalkmakta olduğu görülüyor. Öte yandan son dönemde şahit olduğumuz köklü ekonomik ve toplumsal dönüşümler yine de bir umut kaynağı olabilir. Çok kısa bir süre içerisinde gerek üretim biçimlerinde gerekse toplumsal yaşamımızda çok sayıda devrim niteliğinde dönüşüm yaşıyoruz.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h2><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünya çapında bir otoriterleşme dalgasının tam ortasındayız. V-Dem’in 2026 Demokrasi Raporu, altı milyar insanın otokratik rejimler altında yaşadığını gösteriyor. Yirmi sene önce dünyada sadece on iki ülke otoriterleşmekte iken, bugün bu sayı kırk dörde çıkmış durumda. Buna karşın liberal demokratik rejimlerin sayısı da giderek azalmakta. ABD, İtalya ve Arjantin gibi ülkeler artık illiberal rejimler arasında sayılıyor. Türkiye’nin de otoriter rejimler arasında listelendiğini söylemeye ise herhalde gerek yok.</span></span></h2>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslına bakılırsa bu tablo çok şaşırtıcı değil. Yaklaşık 2.500 yıllık bir geçmişi olmasına karşın, modern zamanlar haricinde demokrasilerin istisna teşkil ettikleri bir gerçek. Çağlar boyunca siyasi sistemler üzerine kafa yoran pek çok düşünür demokrasi fikrinden elbette haberdardı. Ancak avamı doğrudan ve aktif biçimde yönetime dahil etmenin arzu edilir olmadığında birleşiyorlardı. Modern çağlara kadar çoğu filozof, halkın oyuyla alınan kararların kargaşa ve kaosa yol açacağını, çoğunluğun tiranlığı ve popülist liderlerin yükselişi ile sonuçlanacağını düşünüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratik rejimlerin tarihine baktığımızda gerçekten de istikrarlı örneklerin sınırlı sayıda olduğunu ve özel şartlar altında ortaya çıktığını görüyoruz. Halkın yönetime aktif biçimde katıldığı çoğu vaka, geçiş dönemlerinde karşılaşılan ve kurumsallaşamayan kısa süreli sosyal deneylerden ibaret kalmış. Buna karşılık asli unsur sayılan herkesin iktidardan pay talep edebildiği bir toplumsal yapı, ancak belirli bir yurttaş kipinin ortaya çıkabildiği durumlarda kurulabilmiş. Demokrasilerin devamlılığının anahtarı olarak görülebilecek bu yurttaşlık biçiminin anlaşılması, hem neden demokrasilerin bugün gerilemekte olduğunu anlamamıza yardım edebilir hem de söz konusu idealin geleceğine dair bize bir ipucu verebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğrudan demokrasi idealinin arketipi sayılan İyon kent devletlerine ve antik Atina’ya baktığımızda, sözünü ettiğimiz yurttaş kipinin bu rejimlerin omurgasını oluşturduğunu görüyoruz. Sözünü ettiğimiz kent devletinde halkın yönetim süreçlerine doğrudan ve sürekli katılımı beklendiği için, rejimin parçası olmanın ilk ve en önemli şartı olarak <em>eleutheria </em>öne çıkıyor. Türkçeye özgürlük olarak çevrilen kavramın özünde, ‘zorunluluklardan azade olma’ fikri var. Bu anlamda <em>eleutheria</em> sahibi bir yurttaş, herhangi bir zorunluluğa tabi değil. Tüm eylem ve fikirleri tümüyle kendi iradesinin ürünü olduğu için, bunların sorumluluğunu da üstlenebilecek kapasitede. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Antik dünyanın doğrudan demokrasilerinde yurttaşların katılımı yalnızca halk meclisinde oy vermekten ibaret değil. Her birinin kendini geliştirmesi, hitabetten tarihe, ekonomiden bilim ve felsefeye değin bir dizi alanda bir minimum yetkinlik düzeyine ulaşması gerekli. Ayrıca fikirlerini oluşturmak için gerek agorada gerek başka mekanlarda süregiden kamusal tartışmalara katılmaları da arzu edilmekte. Tüm bunlar, ancak yeterince boş zamana sahip insanların gerçekleştirebilecekleri faaliyetler. İşte <em>eleutheria</em> kavramının ima ettiği anlamlardan birisi de bu: Antik demokrasilerin yurttaşları, aynı zamanda hayatlarını idame ettirebilmek için çalışmak zorunda olmayan kent sakinleri. Demokrasi için gereken alanı onlara açanlar ise köleler ve her daim evi çekip çevirmekten sorumlu kadınlardı. Onlar sayesinde özgürleşen yurttaşlar, nispeten uzun süreli bir katılımcı rejimi tesis edebiliyordu. Ancak bu rejimler bile uygulamada, kâğıt üzerinde olduğu kadar iyi işlemedi. Yasal olarak yurttaşlık hakkına sahip olan Atinalıların çoğunluğu arzu edilen düzeyde bir <em>eleutheria</em> sahibi olmadığı için siyasi katılım aslında sınırlı oluyor ve yurttaşlar arasında bir sınıfsal farklılık ortaya çıkıyordu. Buna karşılık modern öncesi cumhuriyetlerde ise, ya Venedik örneğinde olduğu gibi yurttaşlık çok dar bir çerçevede tutulduğu için ya da Roma örneğinde olduğu üzere yaygın yurttaşlık statüsüne refah da eşlik etmediği için, demokrasi pratikleri derinleşme imkânı bulamadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu tarihsel deneyimler, siyasi sistemlerin demokratik potansiyeli ile yurttaşların refahı arasında doğrudan bir ilişki olduğuna işaret ediyor. Yirminci yüzyıl liberalizmi sözünü ettiğimiz ilişkiyi, demokrasilerin beraberinde refah getirdiği fikri üzerinden okuyordu. Karşımızdaki Çin örneği, durumun her zaman böyle olmayabileceğine işaret ediyor. Belki de insanlığın uzun geçmişine baktığımızda, söz konusu korelasyonu tersten kurmak daha isabetli. Buna göre istikrarlı demokrasiler ancak müreffeh toplumlarda tesis edilebilecek rejimler. Buradan hareketle son çeyrek asırda gördüğümüz otoriter yükselişi de artan gelir dağılımı adaletsizliği ve refah üretiminin sınırlanması ile ilişkilendirmek yanlış olmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yine geçmişe dönecek olursak, demokratik yurttaşlık kipinin ikinci bir niteliği fiziki sınırların aşılabilirliği ile ilgili. Katılımcı rejimlerde bireyler kapalı siyasi sınırlar içerisine hapsolmuş değiller. Mevcut sistemi terk ederek farklı bir siyasi bedenin parçası olma ya da kendilerine yeni bir siyasi yapı kurma imkanları her daim mevcut. Bu da onlara, olası otoriterleşme eğilimleri karşısında güçlü bir pazarlık şansı sağlıyor. Örneğin doğrudan demokrasinin ilk örneklerinden olan İyon kent devletleri, nüfus yoğunluğunun hayli düşük olduğu ve kolonilerin hızla yaygınlaştığı bir dönemde karşımıza çıkıyor. Böyle bir çağda özgür yurttaşlar, kentlerindeki rejimlere boyun eğmek yerine pekâlâ Akdeniz’in farklı bir noktasında kendi kolonilerini kurmayı tercih edebiliyordu. Bu da siyasi iktidardan pay talep ederken ellerini güçlendirmekteydi. Avrupalıların Kuzey Amerika’da kurdukları ilk kolonilerde de benzer bir dinamiği görmekteyiz. Yeni kıtanın uçsuz bucaksız toprakları, yeni kurulan yerleşimlerin sınırlarının son derece esnek olması anlamına geliyordu. Kolonicilerin kendi konumlarını bir pazarlık konusu yapabilme imkânı, Amerikan taşrasında on dokuzuncu yüzyıl sonuna kadar yaşayacak bir katılımcı demokrasi nüvesinin de ortaya çıkmasını sağladı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu örneklerden hareketle, günümüzde deneyimlediğimiz demokratik gerileme ile küresel çapta yükselen duvarlar arasında bir ilişki olduğunu söyleyebiliriz. Gerek ülkeler arasındaki sınırların sertleşmesi gerekse kentlerin site ve AVM duvarları, güvenlik kameraları ve kontrol noktaları ile çerçevelenmesi, dışarıda bırakılanlar bakımından elbette bir sınırlama anlamına geliyor. Ancak bu eğilimlerin pek de dikkat çekmeyen ikinci bir boyutu var: İçeri kabul edilenlere güvenlikli bir alan sunan duvarlar, aynı zamanda onları söz konusu alanlara hapsetmiş oluyor. Çerçevelenmiş konfordan dışarı çıkmayı göze alamayan yurttaşlar güvenlikçi zihniyete çok daha bağımlı oluyor, otoriterleşme eğilimlerine karşı pazarlık güçlerini yitiriyorlar. Küresel göçün sınırlandığı, fiziki ve hukuki engellerin sertleştiği ve ortak alanların giderek daraldığı bir dünyada pazarlık gücünün kaybı, siyasi elitler açısından otoriterleşmenin maliyetinin çok daha düşük olmasını sağlıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratik yurttaşlığın son bir boyutu da askeri teknoloji ile ilgili. Savaş meydanlarında dengenin piyadeden, bireysel niteliklerden ve yurttaş ordularından yana olduğu dönemler, katılımcı rejimlerin ortaya çıkması için çok daha müsait. Antik dünyadan Amerika kolonilerine ve modern cumhuriyetlerin doğuşuna değin pek çok örnekte aynı ortak temayı görmek mümkün. Demokratik yurttaşlık kipi bu anlamda özel bir askeri teknolojik dengeyi de gerektiriyor. Örneğin ağır süvarinin hâkim olduğu orta çağ meydan muharebeleri, süvari rolünü üstlenebilecek toprak sahibi sınıfların egemenliğini de pekiştiriyor. Aynı şekilde erken modern çağda piyadenin yeniden önem kazanması bu defa hem kent cumhuriyetlerinin siyasi tabanlarının genişlemesine hem de demokratikleşmeye dönük uzun vadeli bir toplumsal baskının doğmasına yol açıyor. Dolayısıyla teknolojik dengenin nitelikten çok nicelik lehine olmasının da siyasi rejimleri kapsayıcılığa teşvik etme konusunda bir etkisi olduğu ortada. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bundan iki asır önce Napolyon’un yurttaş ordularını ortaya çıkartan denge günümüzde tersine dönmüş durumda. Giderek daha az sayıda insan, geliştirilmesi uzmanlık isteyen ancak yıkıcılığı sürekli artan silahların, kitle denetim araçlarının ve karmaşık savunma sistemlerinin kontrolünü elde tutuyor. Güvenlik teknolojileri karmaşıklaştıkça sıradan insanın askerlikteki rolü geriliyor. Önümüzdeki on yıllar içerisinde yapay zekaya dayalı yeni savunma sistemlerinin artan kullanımı ile sözünü ettiğimiz eğilimin hız kazanacağı beklentisi yaygın. Bu da demokrasilerin tarih boyunca dayandığı temel bir dinamiğin ortadan kalkmak üzere olduğunun bir habercisi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm bunlardan hareketle mevcut otoriterleşme dalgasına baktığımızda, demokrasilerin geleceği konusunda iyimser olmak kolay değil. Zira demokratik yurttaşlık tipinin yeniden yükselmesini sağlayacak koşulların, burada saydığım üç nitelik bakımından da ortadan kalkmakta olduğu görülüyor. Öte yandan son dönemde şahit olduğumuz köklü ekonomik ve toplumsal dönüşümler yine de bir umut kaynağı olabilir. Çok kısa bir süre içerisinde gerek üretim biçimlerinde gerekse toplumsal yaşamımızda çok sayıda devrim niteliğinde dönüşüm yaşıyoruz. Tüm bunlar beraberinde, bilindik yurttaşlık idealinden farklı bir temelde yükselen, yepyeni bir demokrasi modelini getirebilir. Ancak yirmi birinci yüzyıl ve ötesinde demokrasi fikri üzerine düşünürken bakışımızı geçmişten çok geleceğe yöneltmek zorunda olduğumuz açık. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 27 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/demokrasinin-yarini-refah-sinirlar-ve-silahlar-1774446102.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Otoriter rejimlerde bir direniş biçimi olarak slogan: &quot;Gazetecilik suç değildir&quot;</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/otoriter-rejimlerde-bir-direnis-bicimi-olarak-slogan-gazetecilik-suc-degildir-12922</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/otoriter-rejimlerde-bir-direnis-bicimi-olarak-slogan-gazetecilik-suc-degildir-12922</guid>
                <description><![CDATA[Bu slogan, yalnızca gazeteciliği savunmaz. Aynı zamanda otoriterliğin doğasını ifşa eder. Bu nedenle "gazetecilik suç değildir" demek, aslında şu geniş iddiayı dile getirmektir: Sorun gazetecilerde değil hakikâtle sorunlu bir ilişki kuran iktidar biçimlerindedir. Bu nedenle bu slogan her fırsatta tekrarlanmalıdır. Gazetecilik suç değildir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Küresel ölçekte aşırı sağcı/otoriter yönetimlerin artmasıyla birlikte "Gazetecilik suç değildir" cümlesi, modern siyasal dilde en sık kullanılan sloganlardan biri haline geldi. Temelde, &nbsp;evrensel bir norma, yani gazeteciliğin demokratik toplumlar için vazgeçilmezliğine vurgu yapan bu ifade, otoriter rejimler bağlamında çok daha derin bir anlam kazanıyor. Bu çerçevede, bu sloganı yalnızca bir savunma refleksi olarak değil aynı zamanda bir siyasal teşhis, bir meşruiyet sorgulaması ve bir direniş çağrısı olarak değerlendirmek gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir toplumda, "Gazetecilik suç değildir" demek zorunda kalınması, o toplumun bir kesimi tarafından gazeteciliğin fiilen "suç" olarak algılandığını gösterir. Otoriter rejimler doğrudan gazeteciliği yasaklamak yerine onu dolaylı yollardan kriminalize eder. Bu kriminalizasyon sürecinde, eleştirel haberler "terör propagandası", devlet içi yolsuzlukları ortaya koyan araştırmalar "gizli bilgilerin ifşası" ya da muhalif yorumlar "toplumu kışkırtma" gibi suç kategorileri içine yerleştirilir ve ilgili haberleri yapan gazeteciler hemen ilk elden cezalandırılma yoluna gidilir. Gazetecilik burada meslek olmaktan çok, iktidarın tehdit algısına göre yeniden tanımlanan muhalif bir faaliyet alanına dönüşür. Dolayısıyla söz konusu slogan, yalnızca gazetecileri savunmaz; aynı zamanda "suç" kavramının keyfileşmesini de ifşa eder.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte, otoriter rejimlerde hukukun işlevi, demokratik sistemlerde olduğu gibi iktidarı sınırlamak değil onu tahkim etmektir. Bu bağlamda, hukukun üstünlüğü ya da hukuk devleti anlamında kullanılan "Rule of law" ifadesi yerini, hukukun iktidarın bir enstrümanı haline geldiği yapıya bırakır. Bu dönüşüm de "Rule by law" kavramı ile ifade edilir. Yani hukuk vardır ancak vicdanlara ve kamuya seslenen bir adalet yoktur. Yargı mekanizmaları bağımsız değil aksine siyasal iktidarın uzantısıdır. Bu durumda gazetecilere yönelik davalar, hukuki süreçler olmaktan çok politik müdahalelere dönüşür. "Gazetecilik suç değildir" ifadesinin alt metni işte tam da burada açık bir şekilde görünür hale geliyor: Bu slogan, yalnızca gazetecilerin masumiyetini değil aynı zamanda hukukun kötüye kullanımını hedef alır. Başka bir deyişle, bu slogan savunma değil suçlama içerir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hakikâtin reddi ve cezalandırma&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazeteciliğin otoriter rejimler için tehdit oluşturmasının temel nedeni, onun hakikât üretimiyle olan ilişkisidir. Otoriter sistemler yalnızca iktidarı değil aynı zamanda gerçekliği de kontrol etmek ister. Bu noktada medya, sadece bir iletişim aracı değil bir hegemonya alanıdır aynı zamanda. Örneğin, gazetecileri sindirmek ya da özgürlüklerini ellerinden almak için sık sık başvurulan "halkı yanıltıcı bilgi yayma" suçu, bahse konu hegemonya çalışmasının nirengi noktalarından biri olarak öne çıkar. Tarihsel gerçekleri manipüle ederek kendi düşünce iklimlerine uygun "alternatif tarih" yaratmaya çalışmak, otoriter ideolojilerin en bilinen yöntemidir. Gerçeklik bükülür, toplumsal hafıza yeniden şekillendirilir ve geçmiş, iktidarın çıkarlarına göre yeniden kurgulanır. Propaganda mekanizmalarıyla çalışan bu sistemlerde, bilgi akışı merkezi bir otorite tarafından düzenlenir. Alternatif bilgi kaynakları ise sistem için potansiyel bir tehlike olarak görülür. Bağımsız gazetecilik, bu nedenle yalnızca eleştirel değil aynı zamanda varoluşsal bir tehdit olarak algılanır. Bu çerçevede "gazetecilik suç değildir" ifadesi, hakikât üzerindeki tekelleşmeye karşı bir meydan okumadır. Bu slogan, dolaylı olarak şu iddiayı taşır: Gerçeklik, iktidar gücünü elinde bulunduranların tekelinde değildir ve olmamalıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunların yanı sıra, otoriter rejimlerin gazetecilere yönelik sert tutumu, çoğu zaman güçlerinden değil kendilerini zayıf hissetmelerinden kaynaklanır. Meşruiyetini toplumsal rızadan değil baskıdan alan sistemler, en küçük eleştiriyi dahi tehdit olarak algılar. Esasında, bu saldırgan tutum, iktidarın kendi kırılganlığını da ortaya koyar. Çünkü güçlü ve meşru bir yönetim, eleştiriye tolerans gösterebilir. Oysa otoriter sistemlerde gazetecilik faaliyetleri, "rejime karşı saldırı" olarak çerçevelenir ve ona göre uygulamalara tabi tutulur. Dolayısıyla "gazetecilik suç değildir" ifadesi, yalnızca bir hak talebi değil aynı zamanda bir meşruiyet sorgulamasıdır. Bu slogan, rejimin kendi güvensizliğini açığa çıkarır.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aslında diğer taraftan bu durumun gazeteciler açısından yarattığı sıkıntılar da var. Gazeteciler sürekli olarak soruşturmalar, gözaltılar, işten çıkarmalar, medya kuruluşlarının kapatılması gibi risklerle karşılaştığında, sansür dışsal bir zorlamadan çıkıp zihinsel bir filtreye dönüşebilir. Birçok meslektaşımın özellikle sosyal medya paylaşımlarında ya da yazılarında bu filtreye takıldığını biliyorum. Bu filtre çoğu zaman şöyle çalışıyor: "Bunu yazarsam ne olur" ya da "Bunu yazmasam daha iyi." &nbsp;Ama her şekilde yazmayı tercih ediyoruz değil mi? Mesele, kamunun bilgi alma hakkı perspektifinde vicdan ve ahlâk muhasebesi çünkü. Gerçi belgelerle yazılan bir haberin dahi iktidarı elinde bulunduranların sözü karşısında kıymetinin olmadığı zamanlardan geçiliyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öte yandan, bu slogan aynı zamanda güçlü bir sembolik işleve sahiptir. Baskı altındaki toplumlarda dil, doğrudan siyasetin yerini alabilir. "Gazetecilik suç değildir" ifadesi, bu anlamda bir sivil direniş biçimi olarak ortaya çıkar. Dayanışma duygusunu güçlendirir ve baskı mekanizmalarını görünür kılar. Yani kolektif bilinç oluşturur. Bu yönüyle slogan, yalnızca bir ifade değil bir mobilizasyon aracıdır. "Gazetecilik suç değildir" ifadesi, yüzeyde bir meslek savunusu gibi görünse de derinlemesine incelendiğinde otoriter rejimlerin yapısal özelliklerini açığa çıkaran güçlü bir politik söylem olarak karşımıza çıkar.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak bu slogan, yalnızca gazeteciliği savunmaz. Aynı zamanda otoriterliğin doğasını ifşa eder. Bu nedenle "gazetecilik suç değildir" demek, aslında şu geniş iddiayı dile getirmektir: Sorun gazetecilerde değil hakikâtle sorunlu bir ilişki kuran iktidar biçimlerindedir. Bu nedenle bu slogan her fırsatta tekrarlanmalıdır. Gazetecilik suç değildir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/otoriter-rejimlerde-bir-direnis-bicimi-olarak-slogan-gazetecilik-suc-degildir-1774445748.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Silivri&#039;deki savunmalar bize ne söylüyor?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/silivrideki-savunmalar-bize-ne-soyluyor-12920</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/silivrideki-savunmalar-bize-ne-soyluyor-12920</guid>
                <description><![CDATA[Şahan'ın savunmasında; "Önüme konan kağıtlar 'suçlusun' diyor. Dönüyorum, 'Neyle?' diyorum. 'Bilmiyorum, suçlusun, ispat et' diyor." Oysa hukuk ilkeleri açıktır: müddei iddiasını ispatla mükelleftir” yani iddianın sahibi ispatla yükümlüdür. Bu kural Türkiye'de uzun süredir tersine çevrilmiş durumda. Tutuklu sanıklar, dar hücrelerinde masum olduklarını kanıtlamaya çalışıyor. Bugün Şişli Darülacaze Caddesi üzerindeki Şişli Belediyesi Başkanlığı binasının arkasında ve karşısında yükselen binalara bakın.  Şahan'ın neden tutuklu olduğunu daha iyi anlarsınız... ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dokuz günlük duruşma geride kaldı. İlk iki haftanın gerginliği, dün Şişli Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan'ın kürsüye geçmesiyle yerini başka bir havaya bıraktı: Sakin, güçlü ve belgelenmiş bir haklılık anlatısı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan'dan önce uzun bir savunma yapan Ağaç A.Ş. Genel Müdürü Ali Sukas gibi, Şahan da kendisine yöneltilen suçlamaların tamamına tek tek yanıt verdi. Bugün çapraz sorgu ve avukat savunmalarıyla süreç devam edecek. Ama dünden bu yana kafama takılan soru şu: Bu savunmaları dinleyenler ne hissediyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Haklılığın Gücü</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan'ın savunması teknik bölümler kadar siyasi ve kişisel bölümler de içeriyordu. Tüm bu parçalar bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey, hukuki bir savunma metninden fazlası: Bir belediye başkanının bu sürecin insani boyutuna dair tanıklığı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan'ın 5,5 yaşındaki kızından ayrılığını anlatması ve küçük kızın kapıya "Bu eve polisler giremez" yazısı asmasını aktarması, bu yaşın kavrayabileceği tek gerçeği gösteriyor: Devletle ilk temas, travma biçiminde yaşandı. Sadece bir babanın kızından ayrılması değil bu; küçük bir çocuğun devletle kurduğu ilişkinin başlangıç noktası.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şahan İBB Davası'na Nasıl Girdi?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir adım geri gidelim. Şahan, 19 Mart 2025'te Kent Uzlaşısı soruşturması kapsamında gözaltına alındı ve 23 Mart'ta tutuklandı. Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer'in önce tahliye sonra beraat etmesi, o soruşturmada tutuklananlar için bir umut kapısı araladı. Ancak bu umut, Eylül 2025'te yeni bir soruşturmayla ortadan kalktı. Şahan, 12 Eylül 2025'te ikinci kez tutuklandı; bu kez İBB dosyasına eklenmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şubat 2026'daki tutukluluk incelemesinde Kent Uzlaşısı kapsamında tahliye edildi. Ama İBB davasına eklenmişti artık. Dün bu nedenle savunma yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kısacası yedek bir tutuklamayla bu dosyaya dahil edildi. Şahan bunu dün kendi ağzıyla, belgeli biçimde ortaya koydu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Peki Neden Bu Yedek Tutuklama?</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savunmayı okuyunca bu sorunun cevabı da netleşiyor. Şişli'deki büyük projeler: 72 katlı gökdelen planı, Nişantaşı koru alanı, Torunlar Center, Rotana, Medicana... Bu projelerin ortak özelliği şu: Bakanlığın parsel bazında plan tadilatlarıyla rant kapısı açılıyor, firmalar ilgili onayları belediyeden alamayınca Bakanlık devreye giriyor. Ve bu süreçte belediyenin yasal denetim kararları, iddianamede "icbar" suçu olarak karşımıza çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kamuya ayrılan alanı firmanın özel otopark planına kaptırmamak, yangın güvenliği eksikliğini gidertmek, yapı kayıt belgesiyle hastaneye dönüşen binada teknik inceleme talep etmek... Bunlar suçmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim Şahan’ın <em>"Bugün müteahhitlerin istediğini yaptığım için değil, yapmadığım için tutukluyum." </em>cümlesi kendine atfedilen “suçu” yeterince açıklıyor.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün Şişli Darülacaze Caddesi üzerindeki Şişli Belediyesi Başkanlığı binasının arkasında ve karşısında yükselen binalara bakın.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan'ın neden tutuklu olduğunu daha iyi anlarsınız...&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Şüpheliyi Kendi Masumiyetini Kanıtlamakla Yükümlü Tutmak</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan'ın savunmasında;&nbsp;<em>"Önüme konan kağıtlar 'suçlusun' diyor. Dönüyorum, 'Neyle?' diyorum. 'Bilmiyorum, suçlusun, ispat et' diyor."</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa hukuk ilkeleri açıktır: müddei iddiasını ispatla mükelleftir” yani iddianın sahibi ispatla yükümlüdür. Bu kural Türkiye'de uzun süredir tersine çevrilmiş durumda. Tutuklu sanıklar, dar hücrelerinde masum olduklarını kanıtlamaya çalışıyor. Masumiyet karinesinin fiilen yok edilmesinin adıdır bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan'dan sonra savunma yapacak olanlar da, somut delillerden çok etkin pişmanlıktan yararlananların, gizli tanıkların "duymuştum", "tahmin ediyorum", "öyle sanıyorum" türünden ifadelerine yanıt vermek zorunda kalacak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan'ın savunmasında örgüt suçlamasına verdiği yanıtı ayrıca yazmak bile istemiyorum; zira savunmasında kendi içindeki mantıksal gücü her şeyi söylüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şahan’dan sonra kendini savunacak olan isim Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık. Tutuklu kaldığı bir yıl içinde pek çok kez hayati tehlikeyi atlatan Çalık'tan, Şahan'ın çıtasını koruyacak güçlü bir savunma bekliyorum. Şahan'ın savunması bize; doğru yerde durmak, büyük müteahhide "hayır" demek bu ülkede suç karinesi sayılabiliyorsa, savunmanın tek gerçek silahı haklılığın belgesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Silivri'de tam da bu belgeleniyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 01:18:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/silivrideki-savunmalar-bize-ne-soyluyor-1774391266.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Görünmemek üzerine</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gorunmemek-uzerine-12919</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gorunmemek-uzerine-12919</guid>
                <description><![CDATA[Dünyanın birçok yerinde kadınlar erken yaşlardan itibaren bedenlerini küçültmeyi öğrenirler. Dizlerini birbirine yaklaştırmayı, seslerini alçaltmayı, kahkahalarını kısmayı… Yer kaplamamayı… Sanki dünya zaten doludur ve onlara düşen şey, mümkün
olduğunca az yer işgal etmektir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>“Çevremdeki referans noktaları bana hep aynı şeyi fısıldıyordu:</em><em> </em></span></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Yerinde kal, sessiz kal, küçük kal…</em></span></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>&nbsp;Ben ise kaybolmak istemiyordum.”</em></span></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>&nbsp;Iris Marion Young</em></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sanki dünyanın görünmez bir düzeni vardı ve bu düzen, bazılarına geniş alanlar açarken bazılarına dar koridorlar bırakıyordu. Kimlerin yüksek sesle konuşabileceğini, kimlerin rahatça yer kaplayabileceğini, kimlerin ise dikkat çekmeden var olmasının daha uygun olacağını belirleyen sessiz bir düzen.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bu satırları yazmaya bir çocukluk fotoğrafı yüzünden karar verdim. Eski bir kutunun içinden çıktı. Sararmış kâğıtların arasında unutulmuş bir an gibi. Fotoğrafı elime aldım ve uzun süre baktım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bakışlarımdaki ürkekliği fark ettim önce.Bir çiçeğin arkasına saklanmıştım. Sanki o küçük çiçekle arama ince bir sınır çekmişim. Dünyayla arama konulmuş küçük ama gerekli bir perde gibi…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O fotoğrafta mutsuz bir çocuk gördüm.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Oysa çocukların mutsuz olmadığına inanmak isteriz.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çocukluk, hafif bir zaman gibi anlatılır hep. Koşuların, oyunların, kahkahaların zamanı…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama çocuklar da mutsuz olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Taşıyabileceklerinden ağır düşüncelerle karşılaştıklarında.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Henüz anlamlandıramadıkları bir dünyanın ortasında kendilerini korumayı öğrenmeye çalıştıklarında…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Hatırlıyorum o günü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">23 Nisan’dı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Okulun bahçesi kalabalıktı. Sesler birbirine karışıyor, bayraklar rüzgârda dalgalanıyor, öğretmenler çocukları sıralara dizmeye çalışıyordu. Çocuk Bayramı’nın o tanıdık neşesi vardı ortalıkta. Gösteri için bize kıyafetler verilmişti. Etek ve ceketten oluşan bir takım. Ceketin yakalarında güpür detaylar vardı. Şimdi</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">düşündüğümde ne kadar zarif ve güzel olduğunu fark ediyorum.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama o gün zihnim başka şeylerle meşguldü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Eteğimin boyu çok mu kısaydı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Altına giydiğim çorap yeterince kalın mıydı?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Babam kıyafeti beğenecek miydi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Beğenmezse sahneye çıkmamı ister miydi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir çocuğun zihni bazen böyle sorularla dolabilir. Yetişkinlerin dünyasında küçük görünen şeyler çocukların dünyasında büyür. Bir bakışın anlamı genişler, bir ihtimal ağırlaşır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>‘‘Sonunda bu savaştan yorulurum ve aynanın karşısına giderim. Elbise artık bedenimle değil benimle savaşmaya başlar. Varoluşumdaki gerilim biraz yumuşar ama tamamen özne olmaya doğru genişlemek yerine daha da nesneye dönüşürüm. Ne istediğimi bilirim ama oraya nasıl gideceğimi hala bilemem.’’ </em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><em>Iris Marion Young</em></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Gösteri muhtemelen güzel geçmişti. Muhtemelen diyorum çünkü o güne dair hafızamda belirgin sahneler yok. Alkışların sesi, kalabalığın uğultusu,</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">öğretmenlerin yönlendirmeleri… Hepsi birbirine karışmış.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama fotoğraftaki yüz net.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O yüzün içindeki tedirginlik net.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O bakışta bir çocuk dünyayı dikkatle ölçüyor sanki. Ne kadar konuşabileceğini, ne kadar yer kaplayabileceğini, nerede durmasının daha güvenli olacağını anlamaya çalışıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çocuklar dünyanın görünmez kurallarını erken öğrenir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kimlerin yüksek sesle konuşabileceğini.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kimlerin dikkat çekebileceğini.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kimlerin ise biraz geri çekilmesinin daha güvenli olduğunu…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Belki de o yüzden çiçeğin arkasına saklandım.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">O küçük çiçek, bir anlığına bana bir sığınak olmuştu.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Görünmeden var olabileceğim küçük bir alan.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Yıllar sonra o fotoğrafa baktığımda şunu fark ettim: görünmez olmak bazen bir tercihten çok bir korunma biçimidir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">İnsan incinmemek için küçülür. Daha az yer kaplar, daha az ses çıkarır. Böylece bakışların ağırlığından biraz uzak durabileceğini sanır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama küçülmenin de bir hafızası vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir kez öğrenildiğinde insanın içinde uzun süre kalır. Bir odaya girerken omuzlarını biraz geri çekmekte, bir fikir söylerken sesini biraz kısmakta, bir cümlenin sonunda tereddüt etmekte…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sanki görünür olmak hâlâ küçük bir risk taşıyormuş gibi.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Üstelik bu yalnızca kişisel bir hikâye değildir. </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Dünyanın birçok yerinde kadınlar erken yaşlardan itibaren bedenlerini&nbsp;</strong></span></span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>küçültmeyi öğrenirler. Dizlerini birbirine yaklaştırmayı, seslerini alçaltmayı, kahkahalarını kısmayı…</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Yer kaplamamayı…</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Sanki dünya zaten doludur ve onlara düşen ş</strong><strong>ey, m</strong><strong>ümkün</strong><strong> </strong><strong>olduğunca az yer işgal etmektir.</strong></span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">En göründüğünü sandığı yerlerde bile görünmez olduğunu fark ederler kadınlar çoğu zaman.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kalabalıkların ortasında, bakışların içinde, sevildiklerini düşündükleri yerlerde…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve belki de insanı en çok sarsan şey budur: Görünmediğini sandığın bir yerde kaybolmaktan ziyade göründüğünü sandığın bir yerde silikleştiğini fark etmek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Duygularının, düşüncelerinin kalıplaşan toplumsal normların içinde eridiğini hissetmek. Acılarının önemsenmesi gerektiği kadar önemsenmediğini görmek… Ne yapsan, ne etsen duyulmamak, görülmemek… </span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Oysa insan dünyaya görünmez olmak için gelmez.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir çocuk dünyaya merakla bakmak için gelir. Koşmak, bağırmak, sormak, dünyayı keşfetmek için…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama bazen dünya çocuklara önce sessiz olmayı öğretir.Yıllar sonra o fotoğrafa bakan ben ise artık başka bir şey görüyorum…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sadece korkuyu değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Bir başlangıcı.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü şimdi biliyorum: O çocuk kaybolmamak için küçülmüştü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ama artık mesele kaybolmamak için küçülmek değil, var olabilmek için yeniden büyüyebilmektir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Büyümek bazen ileri doğru atılan bir adım değildir. Bazen geriye dönüp bakmaktır. Unutulduğu sanılan bir bakışın içinde durmak, yıllar önce söylenmemiş bir cümlenin yankısını duymak…</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve sonra yavaş yavaş kendine yeniden yer açmaktır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Omuzlarını biraz daha geriye almak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Sesini biraz daha özgür bırakmak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Kendi varlığının ağırlığını taşımaktan korkmamayı öğrenmek.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Çünkü insan dünyada ancak yer kapladığı kadar vardır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black">Ve bazen bir hayatın en sessiz devrimi, insanın kendine şu cümleyi kurmasıyla başlar:</span></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><span style="color:black"><strong>Art</strong><strong>ık küçülmeyeceğim.</strong></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/gorunmemek-uzerine-1774386222.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dine en büyük zararı kim veriyor?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dine-en-buyuk-zarari-kim-veriyor-12915</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dine-en-buyuk-zarari-kim-veriyor-12915</guid>
                <description><![CDATA[Oysa gerçek çok daha açıktır. Dine zarar veren, onu eleştirenler değil; onu siyasetin en sert alanına taşıyanlardır. Onu bir inanç olmaktan çıkarıp bir propaganda aracına dönüştürenlerdir. Kendi hatalarının yükünü dine yükleyenlerdir. Gerçek şu ki din siyasete karışmıyor; siyaset dine karışıyor. Ve bu karışma devam ettikçe kaybeden yalnızca siyaset olmayacak. Toplumun inancı, ortak değerleri ve en derin bağları da bu süreçte aşınacak. İnancı korumak istiyorsak, önce onu kullananlardan korumak zorundayız. Çünkü din, ancak özgür kaldığında güçlüdür.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Türkiye’de kimse dine savaş açmıyor. Ama din, her gün biraz daha itibar kaybediyor. Üstelik bu kaybın nedeni dışarıdan gelen bir tehdit değil. Ne eleştiriler, ne farklı yaşam tarzları, ne de inançsızlık… Asıl neden, dinin bizzat siyaset tarafından kullanılması.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Yıllardır bilinçli biçimde kurulan bir algı var: “Din siyasete karışıyor.” Oysa bugün yaşanan bunun tam tersidir. Din siyasete değil, siyaset dine karışıyor. Ve bu durum, bir toplumun inancı açısından son derece kritik bir kırılmaya işaret ediyor. Çünkü din, siyasetin diline girdiği anda yalnızca bir inanç olmaktan çıkar; bir savunma aracına, bir propaganda malzemesine ve bir meşruiyet kalkanına dönüşür. Bu noktadan sonra artık korunmaz, kullanılır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son günlerde yeniden gündeme gelen laiklik tartışmaları da bu çerçevede okunmalı. Bu tartışma kendiliğinden ortaya çıkmış bir fikir ayrılığı değil; aksine bilinçli bir siyasi zemin kurma çabasıdır. Amaç, geçmişte defalarca kullanılan ve etkili olmuş bir korkuyu yeniden üretmektir: “CHP gelirse din elden gider.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu söylemin çalışabilmesi için önce bir atmosfer yaratılır. Dinin kamusal alanda daha görünür hale getirilmesi, semboller üzerinden bir gerilim kurulması ve ardından bu gerilim üzerinden bir tehdit algısı üretilmesi… Böylece siyaset, kendisini bu tehdide karşı bir koruyucu olarak konumlandırabilir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nitekim son dönemde eğitim alanında atılan adımlar bu çerçevede değerlendirilebilir. Okullarda ilahilerin yaygınlaştırılması, Ramazan ayına ilişkin genelgeler ve dini içerikli etkinliklerin artırılması tek başına bakıldığında doğal görünebilir. Ancak birlikte ele alındığında, dinin kamusal alana daha fazla taşındığı ve bu görünürlük üzerinden siyasal bir anlam üretildiği açıkça görülür.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ancak burada kritik bir sorun ortaya çıkıyor. Bu yöntem dini güçlendirmiyor; tam tersine onu sıradanlaştırıyor ve içini boşaltıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ağrı’da bir okulda ilahi söylenirken dans eden küçük bir çocuğun görüntülerinin kısa sürede dünya çapında yayılması, bu sürecin çarpıcı bir örneğiydi. Küçük bir çocuğun ilahi ile şarkı arasındaki farkı kavraması, bu farkın taşıdığı anlamı idrak etmesi zaten beklenemez. Asıl mesele de burada başlıyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu tür görüntülerin ortaya çıkması, tesadüfi değil; dinin bağlamından koparılarak kamusal gösterinin bir parçası haline getirilmesinin doğal sonucudur. Bu durum, bir yandan velilerin hassasiyetlerini harekete geçirerek politik bir tartışma zemini üretmeyi amaçlarken, diğer yandan o manevi değerin kendisini farkında olmadan sıradanlaştırır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nitekim mesele yalnızca o çocukla sınırlı kalmadı. Görüntüler yayıldıkça, yabancı sosyal medya kullanıcılarının ve içerik üreticilerinin aynı ilahi üzerine mizahi ve dans içerikleri üretmeye başladığı görüldü. Böylece dini bir içerik, çok kısa sürede küresel bir eğlence malzemesine dönüştü.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu görüntüye nasıl bakılırsa bakılsın, ortaya çıkan gerçek değişmiyor: Dini bir ritüel, bağlamından koparıldığında hızla bir sosyal medya içeriğine dönüşebiliyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Çünkü din, anlamını bağlamından alır. Sürekli görünür kılındığında değil, doğru zeminde yaşandığında derinleşir. Ancak onu kamusal bir gösterinin parçası haline getirdiğinizde, geriye yalnızca biçim kalır. Biçim ise çok hızlı bir şekilde sıradanlaşır ve zamanla anlamını kaybeder.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Siyaset dine sızdığında olan tam da budur. Din yalnızca kullanılmaz; aynı zamanda dönüştürülür. Siyasetin dili, dinin dilinin yerini almaya başlar ve bu süreçte dinin ruhu yavaş yavaş aşınır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Üstelik bu aşınma yalnızca sembollerle sınırlı değildir. Ekonomiden eğitime, hukuktan toplumsal hayata kadar pek çok alanda dini referansların artması, dini doğrudan politik sonuçların parçası haline getirir. Böylece ortaya çıkan her başarısızlık, her kriz ve her çelişki, dinin de tartışılmasına yol açar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Ekonomik kriz derinleştiğinde insanlar yalnızca politikaları sorgulamaz. Eğer bu politikalar dini referanslarla savunulmuşsa, sorgulama doğrudan dine yönelir. Aynı şekilde adalet duygusu zedelendiğinde ya da eşitsizlikler arttığında, yoğun dini söylem bu sorunları örtmek yerine daha görünür hale getirir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bu durum kaçınılmaz olarak şu soruyu doğurur: “Bu kadar dini vurguya rağmen neden sonuç böyle?” İşte bu soru, dinin kendisine yönelen bir güvensizliğin başlangıcıdır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Nitekim veriler de bu dönüşümü destekliyor. Türkiye’de kendini “dindar” olarak tanımlayanların oranı düşerken, “inançlı ama dindar değilim” diyenlerin oranı artıyor. Bu, insanların inancı terk ettiğini değil; dinin temsil edilme biçimine mesafe koyduğunu gösteriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İktidarın burada görmediği gerçek tam da budur. Dini güçlendirdiğini zannederken aslında zayıflatıyor. Çünkü din, iktidarın yanında durdukça güç kazanmaz; aksine iktidarın hatalarıyla birlikte yıpranır. Siyasetin değişken doğası ile dinin tutarlılık gerektiren yapısı yan yana geldiğinde ortaya çıkan şey kaçınılmaz olarak bir aşınmadır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Buna rağmen aynı söylem tekrar edilir: “Dine zarar veriyorsunuz.”</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Oysa gerçek çok daha açıktır. Dine zarar veren, onu eleştirenler değil; onu siyasetin en sert alanına taşıyanlardır. Onu bir inanç olmaktan çıkarıp bir propaganda aracına dönüştürenlerdir. Kendi hatalarının yükünü dine yükleyenlerdir.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Gerçek şu ki din siyasete karışmıyor; siyaset dine karışıyor. Ve bu karışma devam ettikçe kaybeden yalnızca siyaset olmayacak. Toplumun inancı, ortak değerleri ve en derin bağları da bu süreçte aşınacak.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">İnancı korumak istiyorsak, önce onu kullananlardan korumak zorundayız. Çünkü din, ancak özgür kaldığında güçlüdür.</span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 26 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/dine-en-buyuk-zarari-kim-veriyor-1774380434.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Savaş artık sınır tanımıyor</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/savas-artik-sinir-tanimiyor-12910</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/savas-artik-sinir-tanimiyor-12910</guid>
                <description><![CDATA[Artık çok net bir gerçeklik var: Savaş artık sınır tanımıyor. Coğrafi olarak belirli bir bölgede başlasa bile etkileri tüm dünyaya yayılıyor. Bu da bizi yeni bir çağın eşiğine getiriyor. Bu çağda savaş yalnızca cephede değil; ekonomide, psikolojide ve günlük hayatın içinde yaşanıyor. Ve bu yeni gerçeklikte asıl soru şudur: Bu kadar genişleyen, bu kadar yayılan ve bu kadar karmaşık hâle gelen bir savaşı gerçekten kontrol etmek mümkün mü?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran-İsrail hattında yaşananlar artık klasik bir “iki ülke arasındaki gerilim” olarak tanımlanamayacak bir aşamaya gelmiş durumda. Çünkü bu çatışma yalnızca askeri hamlelerle sınırlı kalmıyor; etkileri sınırların çok ötesine taşarak küresel bir dalga yaratıyor. Füze saldırıları, karşılıklı misillemeler ve hedef alınan stratejik noktalar, bir savaşın başladığını değil, bir düzenin kırıldığını gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Orta Doğu’da yaşanan şey bir cephe savaşı değil. Bu, aynı anda birçok alanda yürüyen çok katmanlı bir mücadele. Hava sahasında, deniz yollarında, enerji hatlarında, finans sistemlerinde ve diplomatik masalarda aynı anda hissedilen bir çatışma. Bu nedenle savaş artık sadece tankların ilerlediği, askerlerin karşı karşıya geldiği bir alan değil; ekonominin, psikolojinin ve gündelik hayatın içine sızan bir gerçeklik.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran’ın attığı bir füze yalnızca askeri bir hedefi vurmaz. O füzenin yarattığı etki, küresel enerji piyasalarında dalgalanma olarak kendini gösterir. İsrail’in yaptığı bir operasyon yalnızca bir bölgeyi etkilemez; o operasyonun yankısı Avrupa’da doğalgaz fiyatlarına, Asya’da tedarik zincirlerine, Türkiye’de ise doğrudan enflasyona yansır. Bu nedenle artık savaşın coğrafyası ile etkisinin coğrafyası birbirinden tamamen kopmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hürmüz Boğazı bu kırılmanın en kritik noktalarından biridir. Dünya petrolünün önemli bir kısmı bu dar geçitten geçer. Bu hattaki en küçük bir tehdit bile yalnızca bölge ülkelerini değil, küresel ekonomiyi sarsma potansiyeline sahiptir. Bu yüzden İran–İsrail gerilimi, aslında petrol fiyatları üzerinden dünyanın geri kalanını da doğrudan ilgilendirir. Savaşın etkisi artık sınırda değil; pompada, faturada, mutfakta hissedilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum modern savaşın doğasının kökten değiştiğini gösteriyor. Artık savaş, sadece fiziksel bir çatışma değil; ekonomik baskı, enerji manipülasyonu ve psikolojik üstünlük mücadelesiyle birlikte yürütülen bir süreç. Bu nedenle savaşın kazananı ve kaybedeni de klasik anlamda belirlenemez hâle geliyor. Çünkü cephede kazanan bir taraf, ekonomide kaybedebilir. Ya da tam tersi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">En kritik mesele ise kontrol kaybı riski. Bu tür çatışmaların en tehlikeli yanı başlangıcı değil, yayılma ihtimalidir. İran ve İsrail arasındaki her hamle, artık sadece iki ülkeyi değil; ABD’yi, Körfez ülkelerini ve diğer bölgesel aktörleri doğrudan etkiliyor. Böyle bir ortamda tek bir yanlış hesaplama, domino etkisi yaratabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir füzenin yanlış hedefe düşmesi, bir saldırının beklenenden büyük sonuç doğurması ya da bir misillemenin dozunun artması… Bunların her biri zincirleme bir kriz yaratabilir. Ve bu zincir, bir noktadan sonra kontrol edilemez hâle gelebilir. Modern savaşın en büyük tehlikesi de budur: Başlatmak kolay, durdurmak zor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tarih boyunca birçok savaş bu şekilde büyümüştür. Başlangıçta sınırlı görülen çatışmalar, zamanla geniş cephelere dönüşmüş ve kontrol edilemeyen sonuçlar doğurmuştur. Bugün yaşanan gerilimde de benzer bir risk açıkça görülüyor. Taraflar geri adım atmaktan çok, karşı tarafı dengelemeye odaklanmış durumda. Bu da gerilimi sürekli yukarı taşıyan bir mekanizma yaratıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu savaşın en dikkat çekici boyutu, gündelik hayatla kurduğu doğrudan bağlantıdır. Artık savaş yalnızca uzak bir coğrafyada yaşanan bir olay değil. İnsanlar bunu markette, akaryakıt istasyonunda, faturalarında hissediyor. Bu da savaşın soyut bir kavram olmaktan çıkıp somut bir gerçekliğe dönüşmesine neden oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir diğer tehlike ise bu durumun normalleşmesi. Sürekli kriz yaşayan bölgelerde gerilim zamanla alışılmış bir hâl alır. Füze saldırıları sıradanlaşır, savaş haberleri gündemin olağan parçası olur. Bu normalleşme, en tehlikeli eşiktir. Çünkü insanlar riskin büyüklüğünü hissetmemeye başlar. Oysa gerçek tam tersidir: Risk büyüdükçe duyarsızlık artar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Uluslararası sistemin bu noktadaki tavrı da dikkat çekicidir. Çoğu zaman krizlere verilen tepki “endişe” açıklamalarıyla sınırlı kalır. Diplomasi geri planda kalırken, askeri seçenekler daha görünür hâle gelir. Bu da çözüm ihtimalini zayıflatır. Çünkü savaş başladıktan sonra diplomasi her zaman daha zor işler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Orta Doğu’da yaşananlar aslında daha büyük bir dönüşümün parçasıdır. Güç dengeleri değişiyor. Yeni ittifaklar kuruluyor, eski dengeler sarsılıyor. Bu süreçte çatışma, bir araç olarak daha sık kullanılıyor. Bu da dünyayı daha kırılgan ve daha öngörülemez bir hâle getiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye gibi ülkeler için bu durum daha da kritik. Çünkü coğrafi yakınlık, ekonomik bağımlılık ve bölgesel ilişkiler bu tür krizlerin etkisini daha hızlı ve daha sert hissettirir. Enerji fiyatlarındaki artış, doğrudan enflasyona yansır. Ticaret yollarındaki risk, ekonomik dengeleri etkiler. Bu nedenle bu savaş yalnızca uzakta yaşanan bir kriz değildir; içerde hissedilen bir baskıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonuç olarak artık çok net bir gerçeklik var: Savaş artık sınır tanımıyor. Coğrafi olarak belirli bir bölgede başlasa bile etkileri tüm dünyaya yayılıyor. Bu da bizi yeni bir çağın eşiğine getiriyor. Bu çağda savaş yalnızca cephede değil; ekonomide, psikolojide ve günlük hayatın içinde yaşanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu yeni gerçeklikte asıl soru şudur:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kadar genişleyen, bu kadar yayılan ve bu kadar karmaşık hâle gelen bir savaşı gerçekten kontrol etmek mümkün mü?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/savas-artik-sinir-tanimiyor-1774358341.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Seneca’nın Ahlak Mektupları ve Türkiye’nin kış masalı</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/senecanin-ahlak-mektuplari-ve-turkiyenin-kis-masali-12909</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/senecanin-ahlak-mektuplari-ve-turkiyenin-kis-masali-12909</guid>
                <description><![CDATA[İsmail Arı’ların, Alican Uludağ’ların ve isimsiz nice kalem işçisinin mürekkebi, iktidarın o geçici ve yapay parıltısını söndürecek kadar karadır. Hukuksuzluk üzerine inşa edilen her kule, kumdan kaleler gibidir; ilk hakikat dalgasında yıkılmaya mahkûmdur. Bizler, o karanlık ve dar koridorlarda ıslık çalmaya devam edenleriz. Çünkü biliyoruz ki bir ülkede gazeteciler özgür değilse, o ülkenin soluduğu hava sadece zehirden ibarettir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Lütfedin, bugün o steril fildişi kulelerden inin bayım. Yanınıza Seneca’nın Ahlak Mektupları’nı alın — hani şu erdemden bahsedip tozunu bile almaya üşendiğiniz kadim kitap. Şimdi o kitapla birlikte Ankara’nın gri adliye koridorlarında bir gezintiye çıkalım. Tarih, tekerrürden ibaret değilse bile, zorbalığın estetiği hep aynı fırça darbeleriyle tuvale işleniyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seneca, Neron’un gölgesinde sürgünle ölüm arasında raks ederken der ki: “İktidarı elinde tutan kişi, her şeyden önce kendisine egemen olmalıdır.” Ne naif bir romantizm, değil mi? Bugün mülkün temeli sayılan adaletin, bir mülkiyet kavgasına dönüştüğünü öngörebilir miydi acaba? Bugünün muktedirleri kendilerine egemen olmak yerine hukuku bir oyun hamuru gibi yoğurup gerçeklerin boğazına dolamayı çok daha pratik buluyor. Hayranı olduğum Heine’nin o keskin, alaycı ve romantik melankolisiyle bakarsak: memleketin düşünce iklimi çiçek açması beklenen bir bahçeden ziyade, üzerinden panzerlerin geçtiği bir kuraklığa benziyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsmail Arı’nın, Alican Uludağ’ın adliye ile bu kadar haşır neşir oluşu, mesleki bir rutin değil. Hakikatin prangalanmak istendiği devasa ve absürt bir tiyatronun garip bir tezahürü. Lucilius’a yazılan o bilgece satırlar, işte tam da bu koridorlarda ete kemiğe bürünüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seneca mektuplarında der ki: “Göster bana köle olmayanı. Biri şehvetin kölesidir, öteki açgözlülüğün, beriki siyasal ihtirasın; herkes de umudun, korkunun kölesi!” Bugünün Neron’ları ise bu kölelik zincirine bir halka daha ekliyor: Zihni özgür olanı, bedenini bir hücreye kapatarak terbiye edebileceklerini sanan o meşhur “saray aklı”…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gazeteci, iktidarın önüne tutulan o cilalı aynayı kıran kişidir. O aynada görülen çirkinlik, aynanın kabahati de değildir halbuki. Ama bizde adalet, gerçeği fısıldayana sıkılmış bir yumruk gibi iniyor. Alican Uludağ’ın dosyalar arasındaki o iğneyle kuyu kazan titizliği ya da İsmail Arı’nın kamu malı yağmasına tuttuğu o parlak projeksiyon, aslında Seneca’nın erdem tanımına tam oturur. Erdem, konforlu bir koltukta oturup yasaları ezberlemek değil; o yasaların çiğnendiği eşikte sesini yükseltmektir. Fakat ne acı ki, günümüzün Neron’ları bu sesi susturmak için hukuku bir kılıç gibi kullanıyor. İsmail Arı’nın <em>Menzil’in Kasası’nda</em> ortaya koyduğu o milyarlarca liralık sermayeyi yöneten tarikat-cemaat-vakıf karanlığı, kamu ihalelerindeki usulsüzlükler, devlet içindeki örgütlenme ağları… Tam da bu yüzden hedef alındı. BirGün’ün ifadesiyle: “İsmail yolsuzluk dosyası haberi yapmasın, depremde yakınlarını kaybedenlerin yaşadığı haksızlığı görmezden gelsin, kamu kaynaklarıyla semiren tarikat-cemaat-vakıf karanlığını yazmasın isteniyor.” İsmail Arı, kitabı yayımlandıktan sonra “haftada iki, üç gün adliyelere, karakollara gitmeye başladım” diyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Cemaat mensupları tarafından defalarca tehdit edildi, şikâyetleri sonuçsuz kaldı!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Heine, <em>Almanya: Bir Kış Masalı’nda</em> sürgünün acısını ve ülkesindeki düşünce karanlığını o zehirli ama zarif ironisiyle nasıl harmanladıysa, biz de bugün aynı uzun ve bitmek bilmeyen kışın tam göbeğindeyiz. Hukuk, bir toplumu bir arada tutan toplumsal sözleşmeden çıkıp iktidarın sopasına dönüştüğünde, orada artık hukuk değil, “hukuksuzluğun mimarisi” inşa ediliyor demektir. Gazetecinin bir ihale usulsüzlüğünü ya da bir vakıf karanlığını yazması, aslında bu toplumun ortak geleceğine sahip çıkmasıdır. Ancak iktidar, bu “sahip çıkma” eylemini bir “varoluşsal tehdit” olarak kodluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Seneca’nın Lucilius’a yazdığı bir mektupta Hecaton’dan aktardığı sözü hatırlayın: “Bir şey ummaz olursan, korkmaz da olursun.” Bugünün gazetecileri ne umuyor ne korkuyor. Umut etmeyi bıraktılar çünkü adaletin bir umut olmaktan çıktığını gördüler; korkmayı da bıraktılar çünkü korkulacak ne kaldıysa başlarına geldi.(Bu durum bizler için de geçerli!) İsmail Arı bayram günü aile ziyaretinde olduğu evden alınıp 450 kilometre öteye, Ankara’ya götürüldü. Dosyasına yeni tweet’ler ekleniyor, eski videolar konuyor. Arı’nın kendi sözüyle: “Sanıyorum ki tutuklanmam için dosya şişirilmek isteniyor. Zaten son bir yıldır beni tutuklamak için bahane arıyorlardı.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">(Bu yazıyı yazarken Sayın Arı gözaltındaydı. Teslim etmeden önce tutuklandığı haberini aldık maalesef.)</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sokrates’ten bu yana “şehir kışkırtıcıları” (yani soru soran, hesap soranlar) hep baldıran zehrine layık görülmüştür. Oysa o zehir, toplumun uykusundan uyanması için gereken tek panzehirdir. Seneca’nın kendi damarlarını kesmek zorunda kaldığı o karanlık Roma akşamı ile bugün sadece bir haber yaptı diye şafak vakti kapısı koçbaşıyla çalınan gazetecinin kaderi, aynı hüzünlü dizede buluşuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Toplumun geniş bir kesimi, bu sistematik baskıyı bir “izleyici” soğukkanlılığıyla seyrediyor. İşte asıl sosyolojik yıkım burada başlıyor. Seneca, “Kötülüğe engel olmayan, ona ortak olur,” der. Gazeteciler cezaevlerine gönderilirken, dosyalarına “devlet sırrı” kılıfıyla gizlilik kararları getirilirken ya da dijital meydanlarda linç edilirken takınılan o kitlesel suskunluk, aslında hukuksuzluğun en büyük yakıtı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hukuksuzluk bir kez normalleştiğinde, artık hiç kimse o fildişi kulelerinde güvende değildir. İktidar, gerçek gazetecilere vurduğu her darbeyle aslında topluma şu mesajı zerk ediyor: “Düşünme, sadece biat et.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Heine’nin uyarısı hâlâ tazedir: “Kitapların yakıldığı yerde, sonunda insanlar da yakılır.” Bugün kalemlerin kırılmaya çalışılması, yarın tüm bir toplumsal vicdanın küle dönmesi demek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Gazetecilere dokunulmayacak!!!” denilerek çıkarılan Dezenformasyon Yasası, bir kez daha mesleğin kendisini hedef aldı. Haber, yeniden suç sayıldı; haberci yeniden suçlu ilan edildi. Sonda söylenecek şeyi başta söyleyelim: Gazetecilik suç değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kapanan kapılar, takılan kelepçeler, örülen duvarlar… Bunların hiçbiri gerçeğin üzerini örtmeye yetmez. Seneca’nın binlerce yıl öteden gelen vakur sesi, bugünün muktedirlerinin gürültülü ama içi boş fermanlarını elbet bastıracaktır. Seneca ne demişti: “Cesur insan özgürdür.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İsmail Arı’ların, Alican Uludağ’ların ve isimsiz nice kalem işçisinin mürekkebi, iktidarın o geçici ve yapay parıltısını söndürecek kadar karadır. Hukuksuzluk üzerine inşa edilen her kule, kumdan kaleler gibidir; ilk hakikat dalgasında yıkılmaya mahkûmdur. Bizler, o karanlık ve dar koridorlarda ıslık çalmaya devam edenleriz. Çünkü biliyoruz ki bir ülkede gazeteciler özgür değilse, o ülkenin soluduğu hava sadece zehirden ibarettir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şimdi o ağır, tozlu paltonuzu giyip adaletin kilitli kapısı önünde boşuna beklemeyin. O kapı artık sadece bir duvardır. Ve duvarlar yumruklanmak için değil, üzerinden aşılmak içindir! </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bitirirken;Heinrich Heine, Paris’te sürgünde, Almanya’yı düşünürken şairin en büyük lanetinin “anlayan suskunlar” olduğunu söylemişti. Siz anladınız mı?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 25 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/senecanin-ahlak-mektuplari-ve-turkiyenin-kis-masali-1774439053.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Silahsızlanmadan entegrasyona: Türkiye’nin kritik sınavı</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/silahsizlanmadan-entegrasyona-turkiyenin-kritik-sinavi-12904</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/silahsizlanmadan-entegrasyona-turkiyenin-kritik-sinavi-12904</guid>
                <description><![CDATA[Newroz mitinglerinde yapılan konuşmaların ortak paydasını ise entegrasyon yasalarının çıkarılması, Abdullah Öcalan’ın statüsünün belirlenmesi, cezaevi koşullarının iyileştirilmesi ve sürecin sağlıklı yürütülmesini sağlayacak koşulların oluşturulması oluşturmuştur. İran savaşı ve bölgesel gerilimler görece geri planda kalırken, Türkiye’nin iç sorunlarının (Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyelere yönelik siyasi operasyonlar gibi) güçlü biçimde gündeme taşınması dikkat çekicidir. Sürecin gidişatının bu iki başlıktan bağımsız olarak sağlıklı şekilde yürütülemeyeceği açıktır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son bir aydır, 1 Ekim 2024’te başlatılan PKK’nin silahsızlandırılması sürecinin entegrasyon aşamasının gerektirdiği yasal ve idari düzenlemeler için iktidar, Ramazan sonrasını işaret ediyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kapsamda TBMM’nin bayram sonrası mesaisinin en önde gelen konularından birinin, Meclis Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı rapor olması bekleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Raporun Meclis’e iletilmesini taraflar, sürecin yeni bir aşamaya geçilmesi olarak tanımladı. Ancak tarafların yeni aşamaya dair yol haritası ve içeriği konusunda tam ve net bir mutabakatın olduğunu söyleyebilmek mümkün değil.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">PKK’nin 12 Mayıs’ta fesih kararı alması, 11 Temmuz’da sembolik silah yakma töreni düzenlemesi ve 17 Kasım’da Zap ve çatışma riski yüksek bölgelerden çekilme kararını duyurmasının ardından, gereklilik olarak beliren hiçbir konuda iktidar cephesinde bir adım atılmadı. Rasyonel bir süreç yönetimi oluşmadı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Artık PKK’nin feshedildiğinin ilan edildiği 2025 yılı Mayıs ayından bu yana gündemde olan “yasal düzenleme ihtiyacı” nın ne olduğu konusunda &nbsp;netleşme zorunluluk hâline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Karşılıklı güvenin olmadığı süreçlerin doğası, fiilî adımlar ile hukuki güvencelerin eş zamanlı ilerlemesini zorunlu kılar. Ancak Türkiye’de süreç 18 aydır büyük ölçüde tek taraflı yürüyor. İktidar her şeyi ağırdan alıyor ve fazla garantici bir süreç yönetmek istiyor. Bu ise çatışma çözümünün doğasına aykırıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu konudaki gecikme, ABD ve İsrail’in başlattığı ve üç haftası geride kalan, ne zaman biteceği kestirilemeyen İran savaşı nedeniyle ciddi bir risk oluşturmaya başlamıştır. Bu gerçeği daha fazla ötelemek mümkün değildir. Bu konuda daha fazla gecikmek, süreç başladıktan sonra yapılabilecek en stratejik hata olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Demokratik entegrasyon yasalarının hazırlanmasını yalnızca yasal-teknik bir gereklilik olarak değerlendirmek eksik bir yaklaşımdır. Bu mesele aynı zamanda sürecin toplumsal meşruiyet zemini, sürdürülebilirliği ve rotasını belirleyecek temel bir sorundur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşının gidişatına paralel olarak, PKK’nin silahsızlandırılması süreci de son bir aydır birçok kesimde soru işaretlerine ve tedirginliğe yol açmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Newroz Mesajlarının Anlatı </strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">PKK lideri Abdullah Öcalan’ın ve diğer siyasi liderlerin Diyarbakır Newroz etkinliğine gönderdikleri mesajlar ve yapılan konuşmalar bu çerçevede değerlendirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kürt aktörlerin mesaj ve konuşmalarında, yıl başında Halep kuşatması sonrasında gelişen dayanışma, sahiplenme ve direnişin farklı bir versiyonu dikkat çekmektedir. İstisnasız biçimde, konuşmacıların ve mesaj gönderenlerin Kürtler arası dayanışma ve iş birliğine daha önce görülmemiş düzeyde vurgu yaptığı görülmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum, yeni sürecin ve İran savaşının yarattığı gerilimler bağlamında kalıcı bir dönüşüme işaret etmekte; önceki dönemlerden farklı bir sürecin başladığını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Abdullah Öcalan’ın mesajının, 18 aylık sürecin Kürtlerde yarattığı temkinli ruh hâlini gidermeye, iç tahkimatı sağlamaya ve PKK’nin feshi meselesinin oturduğu siyasal zemini anlatmaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca Kürt siyasal mücadele tarihinde 2026 Newroz’unun bir milat olarak ele alınması gerektiğini güçlü biçimde ifade etmektedir. Bu yönüyle mesaj, daha çok Kürtlere yönelik bir “ev ödevi” niteliği taşımaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte, sürecin “Bu coğrafyadaki halkların özgürce bir arada yaşamasının yolu aralanmıştır” gibi belirsiz ifadelerle, sürecin bugüne kadar tek taraflı ve demokratikleşme perspektifinden uzak değerlendirmelerle ve “yapay teneffüsle” ayakta tutulmaya devam ediyor olması da dikkat çekmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Bütüncül Yaklaşım Eksikliği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Newroz mitinglerinde yapılan konuşmaların ortak paydasını ise entegrasyon yasalarının çıkarılması, Abdullah Öcalan’ın statüsünün belirlenmesi, cezaevi koşullarının iyileştirilmesi ve sürecin sağlıklı yürütülmesini sağlayacak koşulların oluşturulması oluşturmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İran savaşı ve bölgesel gerilimler görece geri planda kalırken, Türkiye’nin iç sorunlarının (Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyelere yönelik siyasi operasyonlar gibi) güçlü biçimde gündeme taşınması dikkat çekicidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sürecin gidişatının bu iki başlıktan bağımsız olarak sağlıklı şekilde yürütülemeyeceği açıktır. Atılan sloganlar, taşınan pankartlardan anlaşıldığı gibi mitinglere katılan kitlelerle&nbsp; &nbsp;kürsüdeki konuşmalar arasındaki düşünsel ve duygusal makasın bariz bir açık olması da bunu göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öcalan’ın statüsüne ilişkin düzenlemeler ve sınırlı entegrasyon yasaları ile bazı idari adımların, toplumsal zemini güçlendirmekten uzak bir yaklaşım olarak kalması durumunda, çatışma çözümü arayışının doğası gereği ortaya çıkan riskleri bertaraf etmede yetersiz kalacağı açıktır. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu bağlamda bütüncül bir yaklaşımdan uzak değerlendirmeler, sürecin toplumsallaşmasını zorlaştırmakta; aynı zamanda iktidarın iç siyasi ajandası nedeniyle riskleri artırmaktadır. Bu yaklaşım, sürecin kendi doğal seyrinde ilerlemesini engelleyebileceği gibi, Öcalan’ın mesajında da merkezî yer tutan 2026 Newroz’unun Kürt siyasi tarihinde bir milat olmasını da zorlaştıracaktır. Aksine mevcut otoriter yönetimi daha da güçlendirecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle önümüzdeki ilkbahar aylarında TBMM’nin Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun hazırladığı raporun özellikle 6. ve 7. maddelerinde yer alan önerilerin, demokratik ve katılımcı güçlü bir siyasal mutabakatla hızla netleştirilmesi, “tarihî fırsatın” kaçırılmaması açısından hayati önemdedir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/silahsizlanmadan-entegrasyona-turkiyenin-kritik-sinavi-1774269608.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Demokrasi, seçimden ibaret değildir</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/demokrasi-secimden-ibaret-degildir-12903</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/demokrasi-secimden-ibaret-degildir-12903</guid>
                <description><![CDATA[Mesele kişilerden çok sistemle ilgilidir. Demokrasi, “iyi insanların” iktidara gelmesiyle değil, “kötülerin” sınırlandırılabildiği güçlü ve dayanıklı kurumlarla ayakta kalır. Bu kurumların nasıl oluşturulacakları ve nasıl güçlü kılınacakları ayrı bir konu. Bu gerçek göz ardı edildiğinde, seçimlerle daha iyi bir Türkiye yaratmak bence pek mümkün değildir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçtiğimiz günlerde Doğu Ergil’in X platformunda paylaştığı bir cümle, içinde bulunduğumuz siyasal tartışmaları özetleyecek kadar güçlüydü:<br />
“Demokrasi, iyi insanların iktidara gelmesini garanti etmez. Ama kötülerin iktidarını sınırlayacak mekanizmalar kurabildiği ölçüde ayakta kalır.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tespit, özellikle demokrasiyi büyük ölçüde sandığa indirgemiş toplumlar için son derece çarpıcı. Zira demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret görüldüğünde, onun asıl işlevi—iktidarın sınırlandırılması—çoğu zaman gözden kaçıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki “kötülerin iktidarını sınırlamak” ne demek? Daha da önemlisi, kimdir bu “kötüler”, kimdir “iyiler”? “İyi” ve “Kötü” ahlaki terimler olmakla birlikte siyasal çerçevede bir karşılık ararsak onlara “avantajlılar” ve “dezavantajlılar” dememiz mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kapitalist sistem içinde devlet aygıtı üzerinde etkili olan elitler, çoğu zaman kendi aralarında kurdukları açık ya da örtük ilişkilerle iktidarlarını sürdürürler. Seçim süreçleri de bu ilişkiler ağının dışında değildir. İktidarın el değiştirmesini zorlaştıracak düzenlemeler, ittifaklar ve çıkar birliktelikleri, sistemin doğal bir parçası haline gelir. Sanırım bu aktörleri bu nedenle “kötü” yani “avantajlılar” olarak tanımlamak mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan, mevcut sorunların çözülmediğini görerek daha iyi bir gelecek umudunu seçimlere bağlayan ve değişimi sandık yoluyla gerçekleştirmek isteyen kesimleri de “iyi” ya da “dezavantajlılar” olarak nitelemek mümkün. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün toplumlarda bir yanda iktidarını korumak için demokrasiyi sınırlama eğiliminde olanlar vardır ki bunlar iktidardan beslenen avantajlı dediğim kesimlerdir. Diğer yanda da daha iyi yaşam koşulları için demokrasinin genişlemesini talep edenler vardır ki bunlar da dezavantajlı dediğim kesimlerdir. Bu farklı amaçlar bir gerilim üretirler ve bu gerilim demokrasinin kendi içindeki temel çelişkilerden biridir. Tıpkı kapitalist sistemde olduğu gibi, demokrasi de çözümü kolay olmayan bir denge üzerinde varlığını sürdürür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün ülkede yaşadığımız siyasal tablo da bu yapısal gerilimin bir yansımasıdır. Yirmi yılı aşkın süredir iktidarda olan bir yönetici elitin yıprandığı artık açık biçimde görülüyor. Son dönemde kamuoyuna yansıyan bazı açıklamalar ve özellikle kritik sorular karşısında verilen yetersiz yanıtlar, bence bu yıpranmanın somut göstergeleri.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uzun süreli iktidarda olan kadrolar yalnızca politik gücü değil, aynı zamanda geniş bir çıkar ilişkileri ağını da üretirler. Bu ağ içinde oluşan düzenekler—kimi zaman açık, kimi zaman örtük—iktidarın nimetlerinden yararlanmayı amaçlar. Ancak bu ilişkilerin nasıl kurulduğunu ve kimler tarafından sürdürüldüğünü ortaya koymak, yine bu yapının kendisi tarafından zorlaştırılır. O nedenle de var olanı değiştirmek o kadar da kolay değildir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte tam da bu nedenle, gerçek bir demokrasinin oluşturulabilmesi için yalnızca seçimlerin yapılacak olması yeterli değildir. Asıl ihtiyaç, iktidarı sınırlayacak, hesap verebilirliği sağlayacak ve kurumsal dengeyi yeniden tesis edecek bir dönüşümü öngörmek ve planlamaktır. Bugün muhalefete düşen budur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuç olarak mesele kişilerden çok sistemle ilgilidir. Demokrasi, “iyi insanların” iktidara gelmesiyle değil, “kötülerin” sınırlandırılabildiği güçlü ve dayanıklı kurumlarla ayakta kalır. Bu kurumların nasıl oluşturulacakları ve nasıl güçlü kılınacakları ayrı bir konu. Bu gerçek göz ardı edildiğinde, seçimlerle daha iyi bir Türkiye yaratmak bence pek mümkün değildir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/demokrasi-secimden-ibaret-degildir-1774269297.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>AKP hangi temel hatayı yaptı?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/akp-hangi-temel-hatayi-yapti-12899</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/akp-hangi-temel-hatayi-yapti-12899</guid>
                <description><![CDATA[AKP geçmişin yükünü kaldırdı ama orada durmadı; ortaokullarda, liselerde tarikatlarla işbirliği yaptı, çok da rağbet görmeyen İHL’lerin sayısını anlamsız bir şekilde arttırmaya başladı, klasik liseler İHL’lere dönüştürüldü, bunlar çok saçmaydı, sonuçta en başta devraldıkları kaba taşın daha da büyümesine ve  daha da kabalaşmasına kadar geldik, oysa fazlaları atıp durması gerekiyordu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok bilmiş, çok köşeli başlıkları, yazıları sevmiyorum, “kuşku” çok önemli olmalı, bu nedenle iddialı başlıklara, yazılara “kanımca” ibaresini koymayı ihmal etmiyorum, belirsizliğin (uncertainty) temel kesinlik (certainty) olduğu bir dönemde yaşıyoruz, belirsizliği ihmal eder, kesin kanaatler ihzar edersem “doğru olmayan bilgiyi alenen yayma” saçmalığını ceza kanunumuza sokan cahillerin durumuna düşebilirim, Tanrı hepimizi, herkesi bu cehaletten korusun diye temenni ederim. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fransa’nın çok ünlü bir heykeltıraşı var, Auguste Rodin (1840-1917), müzesi Paris’te çok merkezi bir yerde, Les Invalides’den yürüyerek on dakika bile değil, Paris’e gidenlere ve bu müzeyi görmeyenlere hararetle tavsiye edilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Rodin’in çok ünlü bir ifadesi vardır, bir hayranı kendisine “Üstad, bu muhteşem heykelleri nasıl yapıyorsunuz?” diye sorduğunda şöyle cevap verir: “Çok zor değil, kaba taşı alıyorum, fazlalıklarını atıyorum, geriye bu heykeller kalıyor”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne alakası var diyebilirsiniz ama Rodin’in bu ifadesi Türkiye siyaseti için çok önemli bir yol göstericidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin yeni bir anayasaya ihtiyacı gerçek bir ihtiyaçtır ama siyaseten yapamıyorsak yeni bir anayasa için Rodin’i taklit edelim, mesela 1982 Anayasasının 26’ını maddesine bakalım, üst başlık “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti”, güzel başlıyor madde ama hemen arkasından hürriyeti tanımlayan birinci paragraftan çok daha uzun paragraflarla bu hürriyetin neden, nasıl sınırlanacağı anlatılıyor, kaba taştan bu fazlalıkları, “ancak, ama, lâkin” ile başlayan sınırlamaları atalım belki çok daha düzgün bir anayasamız olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ayın mantıkla bu yazıda AKP’nin iktidara geldikten sonra yaptığı temel hataları da kendi zaviyemden göstermeye çalışacağım.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP gerçekten bir kaba taş devraldı, fazlalıkları atarak çok çok daha güzel bir Türkiye inşa edilebilir idi ama olmadı ve olmayacak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örnekler sonsuz ama son günlerde çok tartışılan okullardan, üniversitelerden yani eğitim-öğretimden örnek vereceğim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üniversitelerdeki türban yasağı, İHL’lere uygulanan katsayı engeli kaba taşın en kaba yerleriydi, mutlaka kaldırılması gerekiyordu, zaten yaptı AKP bunu ama burada durmadı, duramadı, ortaokullarda, liselerde tarikatlarla işbirliği yaptı, çok da rağbet görmeyen İHL’lerin sayısını anlamsız bir şekilde arttırmaya başladı, klasik liseler İHL’lere dönüştürüldü, bunlar çok saçmaydı, sonuçta en başta devraldıkları kaba taşın daha da büyümesine ve&nbsp; daha da kabalaşmasına kadar geldik, oysa fazlaları atıp durması gerekiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AB günlerinde ifade özgürlükleri alanında önemli adımlar atıldı ama yine orada durulmadı, daha da ileri zaten gitmediler, zaman içinde “doğru olmayan bilgiyi alenen yayma” gibi çok berbat düzenlemeler yapıldı, ifade ve basın özgürlüklerini genişleteceğiz derken boğdular bu aziz kavramı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2002 öncesi eğitim-öğretim sistemimizde çok ağır askeri vesayet izleri vardı, AKP askeri vesayeti kaldıracağız dedi, aklı başında insanların büyük desteğini aldı, doğru, askeri vesayet bir ölçüde geriledi ama bu vesayetin yerini yine çok ağır başka bir vesayet, siyasi-dini vesayet aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa, amaçlanması gereken hedef askeri vesayetle siyasi-dini vesayetin yerini değiştirmek olmamalı idi, hedef vesayet gölgesi olmayan, özgür bir eğitim-öğretim sistemi olmalı idi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">AKP kaba taşın fazlalarını kısmen attı ama yerine başka çok çirkin fazlalıkları kattı yine aynı kaba taşa.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünün Türkiye’sinde acaba her alanda, evrensel hukuk vesayeti dışında, herhangi bir vesayetin olmamasını isteyen vatandaşların oranı ne kadardır, gerçekten pek bilemiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sezgilerim, tecrübem, izlenimlerim ise şu ya da bu vesayetin egemenliğini vesayetsiz bir sisteme tercih edenlerin sayısının epey kabarık olduğunu söylüyorlar bana.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Umarım yanılıyorumdur. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/akp-hangi-temel-hatayi-yapti-1774184214.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Devlet neden yalnızca A4’e bakar?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-neden-yalnizca-a4e-bakar-12897</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/devlet-neden-yalnizca-a4e-bakar-12897</guid>
                <description><![CDATA["Devlet neden yalnızca A4’e bakar? Şeffaflığın yerini 'işini bilen memurların', liyakatin yerini ise 'mevzuata uygun' kılıfların aldığı bu köhne düzende; vicdanın kamusal bekçiliğini yeniden ayağa kaldırmanın vaktidir."]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">A4, simgedir; “kitabına uydurmak” der halkımız. Hatta bu ülkenin başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı makamına çıkardığı Özal, “benim memurum işini bilir” demesi de bundandır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Merak ederseniz, hızla dışlanırsınız. Daha dün sürüm sürüm sürünürken, birden bire, Allah’ın, “yürü ya kulum” dediği birindeki bu değişimin nasıl olduğunu sorarsanız, “kurcalama orasını, nasıl yaptıysa yaptı” denir. “Üzümünü ye, bağını sorma” ikliminin hüküm sürdüğü ortamlarda, olmadık başarı öykülerine özendirilir çocuklarımız.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Amaca giden her yol mubahtır” tezi, Makyavel’in doğduğu ülkeden daha çok buralarda rağbet görür. Vicdanın kamusal bekçiliği kale bile alınmaz. İtiraz eden ise sevilmez.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kamusal vicdanın itiraz gerekçesini ortadan kaldırmak için de işler A4 üzerinden mevzuata uygun hale getirilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Memleketin hali malum; bize düşen bu haksız, hukuksuz düzene karşı örgütlenip mücadele etmek. Mücadelenin insani bir gelecek inşa edebilmesi için tarihsel tecrübelerin ışığında yürütülmesi gerekiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Geleceği görmek için sık sık tarihe baktığım olur benim de… Halil Cibran okuyorum bu aralar. Açlıktan bedeni zayıf düşmüş genç bir adamın sefalet içindeki halini anlattığı bir öykü ilişti gözüme.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>KÖHNEMİŞ DÜNYANIN KÖTÜLÜKTEN BESLENEN DÜZENİNE KARŞI…</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bütün çabasına rağmen kentte kendisine verilecek bir iş bulamadığı ve dolayısıyla aç karnını doyuramadığı için sefalete mahkûm olan genç,&nbsp; umudunu kesip, kendini kentin dışına atmış. İlk bulduğu ağacın altına oturup, önce soluklanmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sonra sitem etmiş Tanrısına.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Ey Tanrım” demiş, “iş istedim, beni geri çevirdiler. Okula gittim, almadılar. Çaresizce sadaka vermeleri için el açtım, güçlü kuvvetli biri, tembellik yapmasın, çalışsın dediler. Senin iradenle geldim bu dünyaya ama öyle bir hayat yaşıyorum ki bu dünya, biçtiğin ömürden önce beni sana geri göndermek istiyor.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ardından kendisini bu duruma düşüren köhnemiş dünyanın kötülükten beslenen düzeninden umudunu kesmiş; ifadesi de, bakışı da değişmiş bu köhne düzene karşı. Gözüne ağacın dallarından biri ilişmiş; doğrulup o dalı koparmış ve kente doğru avazı çıktığı kadar bağırmış.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şöyle demiş:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Yaşamak için ekmek istedim sizden, reddettiniz. Sevgi ve merhamet adına yalvardım, insanlık, kulak vermedi feryadıma. Şimdi kötülüğünüze kötülükle karşılık vereceğim ve istediğimi kendi gücümle elde edeceğim.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düzen, kendisine direnen birini daha teslim almış; o artık düzene benzemiş, ruhsuz birine dönmüştü. Yıllar geçtikçe ruhunu teslim alan katillik ve soygunculuk, akıl almaz bir servet edinmesine yol açmış; güç sahibi olanların arasında korkunun beslediği bir saygınlık kazanmıştı. Herkes onu takdir etme yarışına girmiş; hırsızlar ona imrenmiş ve onun gibi olmak için benzer yolları denemişler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>AĞACA BAKAN KEÇİNİN DALA ÇIKAN OĞLAĞI OLUR</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böyle der atalarımız; orada da öyle olmuş.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Teşbihte hata olmaz; o ülkenin “keçisi” emir(hükümdar), “oğlağı” da, insanlığa yabancılaşan bu genç olmuş. Zenginliği, emirin de dikkatini çekmiş olmalı ki onu vali yapmış. Ne de olsa “ağaca bakan keçinin dala çıkan oğlağı olurmuş”. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Böylece vali olarak atanıp, kamunun gücünü kullanma olanağına da erişmiş, bir zamanlar içinde merhamet ve vicdan olan o kişi. Vali olduğu kentin, kendisini aç susuz bırakan kent olduğunu da hatırlatalım. Böylece onun hırsızlığı, arsızlığı yasal hale gelmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Öyle ki uyguladığı baskı, kamu otoritesinden destek bulmuş; güçsüz insanları ezmek onun için olağan hale gelmişti. O zamanlar troll orduları yokmuş ama bütün bu yaptığı bencilliklere rağmen bindirilmiş kıtalar tarafından yerli yersiz kendisini övdürecek bir düzen de kurmuş elbette.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Biz biliriz, “bir çocuktan bir katil yaratan düzeni”. O zaman da, o köhnemişlik hüküm sürüyormuş demek ki…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düşünün, sadece gündelik hayatını sürdürmek ve barış içinde yaşamak isteyen biri, o köhne düzenin çarkları arasında insanlık düşmanı bir katil, kendi servetine servet katmaktan başka bir şey düşünmeyen bir bencil çıkarmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">&nbsp;Çünkü bugün kapitalizmle özdeşleştiğini gördüğümüz bencillik, insanlık aleminin en güçlü damarı olan diğerkamlığı platformdan itmişti. Diğerkamlık ve vicdan dışlanınca nelerin olabileceğini, kamunun gücünü kendilerine teslim ettiğimiz insanların, nasıl da insanlığa yabancılaştığını görüyoruz. O yabancılaşmayı kendilerine kalkan yaparak, kamunun gücünü, kamunun üstünde kullanarak, kendilerine güç, otorite ve kazanç kapısına dönüştürecek cesareti bulabiliyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>BU BOZUK DÜZENİ DEĞİŞTİRMEK BİZİM ELİMİZDE</strong></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Nereden mi geldim buralara?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam 34 yıl çalıştım kamuda. İlk üç buçuk yılı hariç, hep üst düzey idari görevler üstlendim. Doğal olarak, üstlendiğim görevlerin ücret ve maaşları da üst düzey oldu. “Ne kadar acaba?” diye merak eden olursa genel müdür maaşından az biraz düşük, müfettiş maaşından az biraz yüksek diyelim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Hekimlik değilse de hakimlik ve savcılık gibi özel konumlanan kadroların maaşlarıysa bir miktar daha dolgun oluyor ama öyle İngiltere’deki gibi kendi maaşını, kendisinin belirlemesine olanak verecek kadar sınırsız değil. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Malum, nasıl mülk edinildiği tartışmalarının yapıldığı günlerden geçiyoruz. Merak ettim; bugüne dek aldığım maaşa hiç dokunmasam, ne kadar birikimim olurdu acaba? Emekli olmadan önceki son maaşı baz alarak hesap yaptığımda gördüm ki hepi topu 36 milyon TL olurmuş. Onunla da bugünkü ölçülerle Ankara’nın Çayyolu, Yaşamkent yahut İncek semtlerinde bağımsız bir ev alınamıyor. Olsa olsa mütevazı ölçülere sahip bir buçuk daire alınabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Düşünün, bir ömür, hiçbir şey yemeden içmeden, sahip olabileceğiniz mülk bu kadar…</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Maaşa dokunmadan yaşanabilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaşanmaz!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Maaşa dokunmadan yaşanamayacağına göre geriye kamunun verdiği gücü, kamuya karşı kullanarak, haksız yere mülk edinmek kalıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Vergilerini doğru dürüst ödeseler, işi gücü ticaret olanların dahi söz konusu pahalı semtlerde mülk edinmekte zorlanacakları açıkken, maaşı ne kadar yüksek olursa olsun, nihayetinde sabit ücretli birilerinin bu semtlerde, kooperatif yöntemi dışında mülk sahibi olmalarının kaynağı bu bozuk düzendir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ve bu bozuk düzenin değiştirmek; katılımcı, şeffaf ve hesap verebilir bir düzen kurmak bizim elimizdedir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tek şartı, Nazım’ın dizeleştirdiği gibi, “yağmur, çamur, yaz kış, uykuda uyanık, takılıp düşünün peşine yürümek”tir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yürüyelim o halde!</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 23 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/devlet-neden-yalnizca-a4e-bakar-1774175907.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>CHP’de yapılanlar, yapılması gerekenler</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/chpde-yapilanlar-yapilmasi-gerekenler-12893</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/chpde-yapilanlar-yapilmasi-gerekenler-12893</guid>
                <description><![CDATA[Gerçekleşen 99 miting/eylemler İmamoğlu başta olmak üzere tutukluları çıkarmayı sağlamadı, sağlamayacak ama yaşanan süreçteki hukuksuzlukları, Türkiye’nin sorunlarının toplumsallaşmasında çok önemli bir işlevi oldu ve toplumu siyasete sahip çıkma konusunda da cesaretlendirdi. O mitinglere katılanların hepsi CHP’li değil ama yaşananlara tepki veren duyarlı insanlar. Ve oy tercihlerini de parti üzerinden değil, o sorunları toplumsallaştırılması üzerinden yapacaklar. Şimdi yapılması gereken bu geniş seçmen havuzunu siyaseten de kazanmaktır  ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">19 Mart’ta İBB’ye yapılan operasyon üzerinden bir yıldan fazla zaman geçti. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süre içinde farklı dalgalar ile İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu dahil pek çok belediye başkanı ve bürokrata operasyon yapıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kasım 2025’te iddianame hazırlandı ve 9 Mart’ta da dava başladı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Davada 107 tutuklu olmak üzere 407 kişi yargılanıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreç içinde İmamoğlu’na pek çok dava açıldı ve davalar devam ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tabi aralarında Beyoğlu Belediye Başkanı İnan Güney’inde olduğu aradan geçen 6-8 aya rağmen iddianamesi hala hazırlanmayan belediye başkanları ve bürokratlar da var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Şu çok açık ki, tüm bu operasyonların birden çok amacı var. Kuşkusuz en önemlisi İmamoğlu’nun siyaseten tasfiye edilmesidir. Dahası sadece kendisi değil, siyaseten birlikte yürüdüğü belediye başkanı olan siyasetçiler ve bürokratlar da var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bunu iddianameden de, dava başladığı andan itibaren yapılan savunmalardan da görebiliyoruz. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’NİN YOL HARİTASI VE ÖZEL LİDERLİĞİ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Diğer yandan İBB Davası’nı sadece İstanbul ve İmamoğlu’na indirgemek de doğru değil. Yaşanan gelişmelerden biliyoruz ki tüm bu sürecin bir hedefi de CHP. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani 5-6 Kasım 2023’de yapılan ve Özgür Özel’in başkan seçildiği 38. Kurultay’ın bir biçimde geçersiz hale getirilmesi var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP gerek Genel Merkez gerek İstanbul İl Yönetimi hukuki olarak gerekli tedbirleri alıp attıkları hukuki adımlarla atlattılar. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu süreçte İmamoğlu Silivri’de, Özel tüm Türkiye’de önemli bir liderlik sergilemiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmamoğlu’nun yargı aracılığıyla görünmez kılınma çabasına rağmen, siyaseten gücünü koruduğu gibi partinin değişim hedefinin gerçekleşmesi yolunda hayli adım attığını kabul etmeliyiz. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bununla birlikte CHP lideri Özel de, 20 Mart 2025 akşamından itibaren partiyi salondan çıkararak sokakla, toplumla birlikte siyaset yapma konusunda çok değerli çaba harcadı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmamoğlu başta olmak üzere cezaevinde olan partililere sahip çıkma konusunda gösterdiği vefa, insani olarak gösterdiği performans dışında; siyasi olarak da gerçekten iyi bir liderlik sergiledi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak “yalnızdı”. Bu tercih edilmiş bir yalnızlık mı yoksa şartların doğal sonucu mu bilmiyorum ama iç politika, dış politika ve ekonomi alanında etrafını çoğaltmalı ve bu alanlarda daha güçlü söylemlerşe topluma seslenmeldiir.&nbsp;</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">SİLİVRİ’YE PARALEL SİYASET HATTI KURULMALI</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel liderliğinde CHP, hafta içi İstanbul’da hafta sonu Türkiye’nin farklı illerinde miting, Özel’in ifadesiyle “eylem” düzenledi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">99’unu 18 Mart akşamı yaptı, 100.’nü Çanakkale’de düzenleyecek. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">MİTİNGLERLE GENİŞLEYEN SEÇMEN HAVUZU</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu miting/eylemler İmamoğlu başta olmak üzere tutukluları çıkarmayı sağlamadı, sağlamayacak ama yaşanan süreçteki hukuksuzlukları, Türkiye’nin sorunlarının toplumsallaşmasında çok önemli bir işlevi oldu ve toplumu siyasete sahip çıkma konusunda da cesaretlendirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">O mitinglere katılanların hepsi CHP’li değil ama yaşananlara tepki veren duyarlı insanlar. Ve oy tercihlerini de parti üzerinden değil, o sorunları toplumsallaştırılması üzerinden yapacaklar. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu durum kamuoyu araştırmalarına çok yansımış görünmese de, ben geride kalan 99 mitingle CHP’nin ve Özel’in oy tabanını genişlettiğini düşünüyorum. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak bu süreçte sürdürülenlere paralel olarak yapılması gereken birkaç önemli şeye dikkat çekmek isterim. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">EV EV, KAPI KAPI ZİYARETLER BAŞLAMALI</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İlki, CHP’nin Türkiye’ye ne sunduğunu, nasıl bir Türkiye hayali olduğunu, toplumsal sorunları nasıl çözeceğini topluma meydanlardan daha fazla özel alanlarda yani evlerde anlatabilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yani CHP, makro siyasetini meydanlarda -ve Meclis’te- sürdürmeye devam ettirmesinin yanında mikro siyasetini yani ülke sorunlarını nasıl çözeceğini, vaatlerini “doğru insan profilleri” ile ev ev, kapı kapı gezerek anlatmaya başlamalıdır. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">PARTİ İÇİ CEPHE GÜÇLENDİRİLMELİ</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İkincisi <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/chp-icin-cikis-ic-cepheyi-guclendirmek-geciyor-12676" style="color:#467886; text-decoration:underline">başka bir yazıda</a> ifade etmeye çalıştığım gibi, partinin iç cephesini güçlendirmelidir. Bu mevcut milletvekilleri dahil olmak üzere, genel merkez ile mesafeli olduğu düşünülen il, ilçe başkanları, başka partilerle adı anılan belediye başkanları, eski milletvekili ve belediye başkanları ile helalleşilerek parti iç cephesi tahkim edilmelidir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Unutulmaması gereken şey; siyaseten ve duygusal olarak bölünmüş bir parti iktidarın tek hedefidir ve böyle bir parti seçmen için de siyasi liman olması zordur. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">FİKİRLE KAVGA EDEN DEĞİL ONDAN BESLENEN PARTİ OLUNMALI</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Üçüncü olarak partinin siyaset üretme aşaması dışında; fikirle, düşünceyle, entelektüel sermaye ile barışması ve partinin yaşadığı ve hedeflenen dönüşümün tartışıldığı, metinlerin üretildiği, halka açık toplantıların yapılabileceği gerçek anlamda bir düşünce kuruluşlarıyla temasının sıklaştırılmasıdır. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">SİYASİ MUHALEFETİ KUCAKLAMALI </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son olarak da toplumsal muhalefet kadar siyasal muhalefetle sorun temelli siyasi ortaklıkları kurmak ve geliştirmektir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Unutulmasın ki, seçimler ancak tüm muhalefetin bulaşacağı ortak bir “kesen” üretildiğinde kazanılabilir. </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/chpde-yapilanlar-yapilmasi-gerekenler-1774119223.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Medeniyet ve zihniyet olarak Newroz</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/medeniyet-ve-zihniyet-olarak-newroz-12892</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/medeniyet-ve-zihniyet-olarak-newroz-12892</guid>
                <description><![CDATA[Newroz, hayatı savunan bir medeniyet çağrısıdır. Newroz zihniyeti, despotizme karşı katılımı ve demokrasiyi, dogmatizme karşı eleştirel aklı, inkâra karşı kültürel çoğulluğu, şiddete karşı barışı ve ölüme karşı yaşamı savunmaktadır. Newroz, yalnızca bir bayram veya mitoloji değildir. Newroz, hümanist felsefedir, etik duruştur ve varoluş deklarasyonudur. İnsan, Newroz’da sadece kutlama yapmamaktadır. İnsanın kendini, başkalarını, doğayı ve dünyayı yeniden kurmasının adı, newroz zihniyeti ve medeniyetidir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Newroz, yalnızca bir mevsim dönüşümü ya da folklorik bir kutlama değildir. Newroz, hayatın baskıya rağmen yeniden filizlenme iradesidir. Donmuş olanın çözülmesi, susturulanın ses kazanması, bastırılanın ateş etrafında yeniden canlanmasıdır. Newroz, hayat merkezli bir maneviyatın, özgürlükçü bir ahlakın ve çoğulcu bir siyasetin simgesidir. Newroz’u anlamak, yalnızca bir halkın tarihini değil, insanın kendini kurma kudretini anlamaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Newroz, uzak çağlara ait bir mitoloji olmanın ötesinde ontolojik derinliğe sahip bir varoluş zihniyetidir. İnsanın asli görevi, varoluşunu gerçekleştirmektir. İnsan, önceden belirlenmiş bir hakikatin taşıyıcısı ve kölesi değildir. İnsan, kendi anlamını ve amacını kuran bir varlıktır. Newroz, oluşun yoğunlaştığı, kararın kaçınılmaz hale geldiği tarihin kırıldığı andır. Newroz, bu anlamda bir varoluş anıdır. Newroz, insanın korkuya, baskıya ve dayatılmış kimliklere rağmen kendini yeniden seçmesidir. Ancak bu seçim, aynı zamanda bir sorumluluktur. İnsan özgür olmaya mahkûmdur ve bu özgürlük, başkalarının özgürlüğünü tanımadan tamamlanamaz. Newroz’un ateşi, bu yüzden yalnızca bir itiraz ve isyan değil; aynı zamanda etik bir yükümlülüğün de sembolüdür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Newroz etiği, insanı “amaç olarak görme” ilkesiyle ve değeriyle derinleşmektedir. İnsan, hiçbir ideolojinin, hiçbir devletin, hiçbir dogmanın aracı değildir. Newroz’un çoğulcu dünyası, insan onurunu merkeze alan bir hümanist kamusal akıl talebidir. Demokrasi de tam burada anlam kazanmaktadır. Demokrasi, yalnızca bir siyasal yönetim biçimi olarak değil, özgür ve eşit bireylerin birbirlerinin varoluşunu tanıdığı bir yaşam formu olarak değerlidir ve derindir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlığın çoğulculuğu her zaman tehdit altındadır. Dogmatizm, tek doğru dayatarak insanı daraltmaktadır. Despotizm, korku üzerinden itaat üretmektedir. Hegemonik güçler, dili bozarak hakikati çarpıtırlar, hafızayı silerek insanı köksüzleştirirler. Newroz, hegemonik güçlerin bütün iğfallerine karşı gerçekleştirilen bir hafıza ve hakikat direnişidir. Ateş, yalnızca karanlığı değil, unutmayı da dağıtır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Newroz direnişi ve dirilişi, eleştirel bilincin ürünüdür. Newroz zihniyeti, insanı edilgenlikten çıkarıp düşünmeye zorlar. Newroz, insanı kendi tarihinin öznesi olmaya çağırır. İnsan, baskıya rağmen sevme ve yeniden kurma kudretine sahiptir. Newroz zihniyetinin özü, umudu eyleme dönüştürmektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dil, hafıza ve kimlik, özgürlüğün ayrılmaz parçalarıdır. Newroz, inkâra karşı varoluşun, suskunluğa karşı sözün, asimilasyona karşı hafızanın direnişidir. Bir toplumun kendini ifade edebilmesi ve varolması, onun insanlık onurunun temelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hegemonik ve kolonyalist güçler, tahakküm için her şeyi araçsallaştırırlar. Hegemonik güçler için, din, milliyet, erkeklik, ırk, tarih, eğitim, medya kısacası her şey bir tahakküm aracıdır. Hegemonik güçler, insana tahakküm etmek için insanı hep tek boyutlu hale getirirler. Tek boyutlu insan, köleleştirilmiş ve ahmaklaştırılmış insandır. Newroz, bu tek boyutluluğa ve apatallaştırmaya karşı çok boyutlu bir yaşam çağrısıdır. Newrozun çağrısı şudur: Eğlenmek, direnmek, düşünmek, düşlemek, duygulanmak, duyarlı olmak ve umut etmek aynı anda mümkündür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özgürlüğün çoğulcu ruhu vardır. Rosa Luxemburg’un dediği gibi, özgürlük, farklı düşünenin hakkıdır. Özgürlük ertelenemez. Demokrasi, ancak farklılıkların tanındığı bir zeminde gerçekleşir. Demokrasiyi, özgürlüğü ve barışı birlikte düşündüğümüz zaman ortaya olgunlaşmış, yaratıcı, demokratik bir sosyal ve siyasal kültür çıkmaktadır. Bir olgunluğa taşır. Newroz zihniyetinde barış, zayıflık değildir. Barış, en yüksek cesaret biçimidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Newroz’un varoluşçu enerjisi vardır. Tüm zorluklarıyla birlikte hayata radikal ve sahici anlamda evet demenin sembolü, Newroz ateşidir. Newroz, acıyı inkâr etmeden neşeyi savunur; yıkımı görmezden gelmeden yeniden doğuşu mümkün kılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Newroz, sömürgeleştirilmiş benlikten kurtuluştur. Özgürlük, politik, psikolojik ve varoluşsal bir yeniden doğuştur. Newroz, aşağılanmışlığın aşılması, insanın kendine geri dönmesi ve yeniden insanlaşmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Newroz, hayatı savunan bir medeniyet çağrısıdır. Newroz zihniyeti, despotizme karşı katılımı ve demokrasiyi, dogmatizme karşı eleştirel aklı, inkâra karşı kültürel çoğulluğu, şiddete karşı barışı ve ölüme karşı yaşamı savunmaktadır. Newroz, yalnızca bir bayram veya mitoloji değildir. Newroz, hümanist felsefedir, etik duruştur ve varoluş deklarasyonudur. İnsan, Newroz’da sadece kutlama yapmamaktadır. İnsanın kendini, başkalarını, doğayı ve dünyayı yeniden kurmasının adı, newroz zihniyeti ve medeniyetidir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/medeniyet-ve-zihniyet-olarak-newroz-1774111789.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sokaklarda görünmez bir pranga: &quot;Güvenlik mesaisi&quot; ve siyasetin gözetim kafesi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sokaklarda-gorunmez-bir-pranga-guvenlik-mesaisi-ve-siyasetin-gozetim-kafesi-12887</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sokaklarda-gorunmez-bir-pranga-guvenlik-mesaisi-ve-siyasetin-gozetim-kafesi-12887</guid>
                <description><![CDATA[Bir kentin gerçek gelişmişlik düzeyini o kentin en lüks binaları ya da en gelişmiş gözetim sistemleri değil; gece yarısı en ıssız sokağında tek başına yürüyen bir kadının adımları belirler. Eğer o kadın arkasına bakmadan, adımlarını hızlandırmadan, cebinde anahtarını bir silah gibi tutmadan ve başındaki kameradan çekinmeden yürüyebiliyorsa; işte o zaman o kent hepimizindir. Kentin Sokakları özgürleştiğinde, biz de gerçekten özgür olacağız.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<h1><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir düşünün: Akşam bir arkadaşınızın yanından dönüyorsunuz. Hava kararmış. Telefonunuzu çıkarıp bir arkadaşınıza “Ben çıktım, konum atıyorum, varınca haber veririm” yazıyorsunuz. Yolda yürürken adımlarınız elinizde olmadan hızlanıyor, arkadan gelen bir ayak sesi duyduğunuzda anahtarınızı parmaklarınızın arasına gizli bir silah gibi sıkıştırıyorsunuz. Ya da telefonla birini arayıp –aslında kimseyle konuşmasanız bile– “Evet baba, sokağın başındayım, geliyorum” diye hayali bir koruyucuya sesleniyorsunuz.</span></span></h1>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Eğer bu satırları okuyan bir erkekseniz, bunların çoğu size uzak, belki de "biraz evhamlı" birer film sahnesi gibi gelebilir. Ama eğer bir kadınsanız, bu anlattıklarım sizin için sadece bir "salı akşamı" rutini. </span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, bizim normalimiz haline getirilmiş bir anormallik. Kent meydanları ve sokaklar bugün neredeyse tamamı erkekler tarafından planlanan, kadınlar için tedirgin edici ve güvensiz alanlar. Ancak bu güvensizliğin trajik yanlarından biri ; devletin ve siyasetin, kadınların bu haklı korkusunu çözmek yerine, bunu hem toplumu gözetim altına almak hem de "göçmenler" veya "sokak köpekleri" gibi hedef şaşırtıcı düşmanlar yaratarak bu korkudan kendi politikalarını söylemlerini güçlendirmeye çalışmasıdır.</span></span></p>

<h3><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#434343"><strong><span style="color:black">"Güvenlik Mesaisi": Hayatımızdan Çalınan Görünmez Emek</span></strong></span></span></span></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Literatürde buna <strong>"Güvenlik Mesaisi" (Safety Work)</strong> deniyor. Bu, kadınların gün boyu, saniye saniye yürüttükleri o görünmez emeğin adı. Bir yerden ayrılırken canlı konum atmak , devletin size sunamadığı güvenliği dijital bir iple sağlamaya çalışmaktır. Yalnız yaşayan bir kadının kapısının önüne başkaları görsün diye <strong>erkek ayakkabısı</strong> koyması, altında toplumsal normların da yattığı üzücü bir tiyatrodur; iktidarın sağlayamadığı o güvenli alanı, kapı eşiğinde sahte bir sembolle kurma çabasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sokakta yürürken sahte telefon görüşmeleri yapmak, kulaklığı takıp aslında hiçbir şey dinlememek ama dış dünyayla arana bir "meşguliyet perdesi" çekmek... Tüm bunlar birer kalkan kuşanmaktır. Ve bu mesai bizi eksiltiyor. <strong>Güvende kalmak için özgürlüğümüzden her gün taksit taksit ödeme yapıyoruz.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer sokaklarda saldırı sayıları bir nebze düşük görünüyorsa, bu dünyanın güvenli bir yer olmasından değil; kadınların bu ağır "güvenlik mesaisini" büyük bir titizlikle yürütmeye çalışmasından. Bu, güvenliğin sağlandığı bir ortam değil, kadının hareketlerinin kısıtlandığı bir <strong>illüzyondur</strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu haklı güvensizlik hissi, bugün siyasetin her iki kutbu tarafından da bir "aparat" olarak kullanılıyor. Bir tarafta AK Parti iktidarı, sokak güvenliği meselesini faturayı sokak hayvanlarına keserek ya da her köşe başına kamera dikerek çözebileceği söylemini kurdu. Diğer tarafta ise Zafer Partisi gibi oluşumlar, bu korkuyu "göçmen düşmanlığı" üzerinden köpürtüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hatırlarsınız; katılımcıların siyasetçilere soru sorduğu o popüler YouTube programlarından birinde, genç bir kadın saat geç olduğu için ve kendini güvensiz hissettiği için programdan erken ayrılmak zorunda olduğunu söylemiş, bu durumun nedenini de konuşmasında doğrudan göçmenlere bağlamıştı. İşte siyasetin getirdiği nokta tam olarak budur: <strong>Gerçek sorunu, yanlış düşmanla maskelemek.</strong> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadınlar sokakta kendilerini güvensiz hissediyor çünkü sokaklar karanlık, çünkü tacizciler "iyi hal" indirimi alıyor, çünkü kentler sadece erkeklerin gündüz yaşamına göre tasarlanmış. Ancak siyasetçiler çıkıp "göçmenleri göndereceğiz ve sokaklar cennet olacak" dediğinde ya da "köpekleri toplayacağız ve her yer huzur dolacak" dediğinde, kadını o sokağa hapseden asıl <strong>mekânsal adaletsizlik</strong> ve <strong>eril şiddet</strong> gerçeğinin üstü örtülüyor. Göçmenler gitse de, köpekler toplansa da; o sokak lambası yanmadığı, o durak ıssız kaldığı ve o cezasızlık kültürü sürdüğü sürece kadınlar arkasına bakmadan yürüyemeyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarın ve devletin güvenlikten anladığı tek bir şey var: Daha fazla kamera, daha fazla yüz tanıma sistemi, daha fazla denetim... Kadınların "Güvende değilim" çığlığı, devlet için ülkeyi devasa bir gözetim kafesine ,panoptikona çevirmek için kusursuz bir bahaneye dönüştürülmüş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"Sizi koruyoruz" maskesi altında her köşe başına takılan kameralar, kadınları tacizden ya da şiddetten korumaktan ziyade; toplumun tamamını her an izlenebilir, her an denetlenebilir kılmayı amaçlıyor. Gerçek güvenlik, bir suç işlendikten sonra kamera kayıtlarına bakılması değil; o suçun işlenmesine zemin hazırlayan karanlık sokakların ve "burada ne işin var" diyen o eril zihniyetin değişmesidir. Devlet, sokakları kadınlar için özgürleştirmek yerine, herkes için birer "denetim alanı" haline getiriyor. Bu bir güvenlik politikası değil, güvenlik bahanesiyle yapılan bir özgürlük gaspı oluyor. </span></span></p>

<h3><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#434343"><strong><span style="color:black">Gözetim Değil, Özgürlük İstiyoruz</span></strong></span></span></span></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir parkın ışıkları yanmıyorsa, oraya bin tane kamera taksanız da o sokak kadınlar için güvenli olmayacaktır. Devletin güvenlikten anladığı şey, suçun kaynağını kurutmak değil, suçu ve aslında herkesi veri tabanına kaydetmektir.</span></span></p>

<h3><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#434343"><strong><span style="color:black">Arkanıza Bakmadan Yürüyebilir Misiniz? </span></strong></span></span></span></h3>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buradayız demek sadece fiziksel bir mevcudiyet değildir; bu kentte korkmadan, saklanmadan, yapay düşmanlıklara kanmadan ve devletin gözetim kafesine mahkum olmadan var olma iradesidir. Kadınların yürüttüğü o görünmez "güvenlik mesaisini" artık herkes görmeli.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kentin gerçek gelişmişlik düzeyini o kentin en lüks binaları ya da en gelişmiş gözetim sistemleri değil;<strong><em> gece yarısı en ıssız sokağında tek başına yürüyen bir kadının adımları belirler.</em></strong> Eğer o kadın arkasına bakmadan, adımlarını hızlandırmadan, cebinde anahtarını bir silah gibi tutmadan ve başındaki kameradan çekinmeden yürüyebiliyorsa; işte o zaman o kent hepimizindir. Kentin Sokakları özgürleştiğinde, biz de gerçekten özgür olacağız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bilemedim koyamadım yazıya -Kadınların sokaktaki tedirginliği, iktidarın elinde toplumu daha fazla zapturapt altına alacak bir 'güvenlik kartına' dönüşmemeli. Genç bir kadının YouTube ekranlarından yansıyan o 'erken gitmek zorundayım' çaresizliği, bir seçim vaadine ya da bir göçmen düşmanlığına meze edilemeyecek kadar gerçektir. Bizim ihtiyacımız olan şey, her sokağa bir kamera dikilmesi ya da sokaktaki köpeğin uyutulması değil; o kadının programda sonuna kadar kalabildiği, sokağa çıktığında devletin soğuk gözünü ensesinde hissetmediği ve arkasına bakma ihtiyacı duymadığı bir kentsel devrimdir</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 24 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/sokaklarda-gorunmez-bir-pranga-guvenlik-mesaisi-ve-siyasetin-gozetim-kafesi-1774029305.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>19 Mart Bilançosu: “Bu şarkı burada bitmez”</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/19-mart-bilancosu-bu-sarki-burada-bitmez-12883</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/19-mart-bilancosu-bu-sarki-burada-bitmez-12883</guid>
                <description><![CDATA[Bu iklimde muhalefet, çok büyük bir hata yapmaz ise önümüzdeki ilk seçimde bir iktidar değişikliği son derece olasıdır. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz, 19 Mart Operasyonu sonrası birçok muhalif isim zor zamanlar geçirmiş ve iktidarın baskısına maruz kalmış olsa da orta ve uzun vadede 19 Mart Operasyonu amacının tam tersi olarak muhalefeti iktidar olmaya daha da yaklaştırmış olabilir. Bugünün iktidarı için 28 Şubat ne ifade ediyorsa, yarının iktidarı için de 19 Mart onu ifade edecektir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">19 Mart Operasyonu’nun üzerinden tam bir yıl geçti. Bu bir yıl içerisinde bir taraftan muhalif isimlere yönelik operasyonlar hız kazanıp özellikle CHP’nin üzerinde adeta Demokles’in kılıcına dönüştü. Öte taraftan, Gezi Olayları sonrası dönemde alışık olmadığımız kitlesel protestolara sahne oldu Türkiye. Birçok üniversitede öğrenciler tarafından akademik boykot başlatıldı, çok sayıda öğrenci gözaltına alındı, çeşitli firmalar iktidar ile olan yakın ilişkilerinden dolayı boykot edildi. CHP ise Özgür Özel liderliğinde 19 Mart’ın ilk günlerinde Saraçhane Mitingleri/Eylemleriyle büyük bir kalabalığa hitap etmeyi başardı. 2025’in Ramazan Bayramı sonrasında ise eylemler farklı bir şekle büründü ancak gündemden düşmedi. Yargı eliyle 19 Mart Operasyonu sürdürülmeye devam ediyor. Peki nasıl değerlendirebiliriz bu süreci ve Türkiye’yi neler bekliyor?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">REKABETÇİ OTORİTERLİĞİN SONU MU?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İster neoliberal düzenin doğası gereği vardığı bir nokta olarak, ister neoliberal düzendeki bir kırılma olarak ele alınsın, dünya genelinde bir otoriterleşme dalgasıyla yüzleştiğimiz açık bir gerçek. Samuel P. Huntington (1991)’ın tezi üzerinden otoriterleşmeyi üç dalga üzerinden ele alan Anna Lührmann ve Staffan I. Lindberg (2019)’e göre dünya bir otoriterleşme dalgası yaşıyor. İlk dalga İkinci Dünya Savaşı öncesi yükselen otoriterliği, ikinci dalga Soğuk Savaş dönemi gerçekleşen askeri darbeleri, üçüncü dalga ise günümüzü açıklıyor. Üçüncü dalga ile birlikte Steven Levitsky ve Lucan Way (2010)’in yazdıkları kitaptaki adlandırma ile “rekabetçi otoriter” rejimlerin yükseldiği bir döneme tanık olduk. Yürütme erkinin günden güne aşırı derecede güçlendiği, seçimlerle iktidar değişiminin zorlaştığı bir tür ara rejimler çağı ortaya çıktı. Ne tam kapalı diktatörlük denebiliyordu bu rejimlere ne de liberal demokrasi. Seçimlerle iktidara gelen partiler, zaman içerisinde denge denetleme mekanizmalarını bozabiliyor, yargıyı siyasallaştırabiliyor, kuvvetler ayrılığı ilkesini zedeleyebiliyordu. Bugün, liberal dünya düzeninin çatladığı, uluslararası hukukun dahi yok sayıldığı bir girdabın içerisinde kıvranıyor dünya. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">AKP iktidarını da bu arka plan ışığında değerlendirmek faydalı olacaktır. Berk Esen, Şebnem Gümüşçü ve Hakan Yavuzyılmaz (2023)’a göre Türkiye, AKP’li yıllarda “kusurlu bir demokratik rejim”den “rekabetçi otoriter rejim”e geçmiştir. Birçok akademik çalışmada da özellikle 2011 seçimleri sonrası AKP’nin yeniden merkezileşme yoluna girdiği, günden güne otoriterleştiği gözler önüne serilmiştir. Ancak 19 Mart, bu otoriterleşme seyrinin dahi en üst sınırıydı. Zira bir gün önce otuz beş yıllık diploması bir gecede iptal edilen, Erdoğan’ı önümüzdeki seçimde yenme potansiyeli çok yüksek olan CHP’nin cumhurbaşkanı adayı, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu bir şafak operasyonu ile gözaltına alındı, sonrasında ise tutuklandı. Bu süreç, “Rekabetçi Otoriter” rejimin karakterinin dönüşerek giderek kapalı bir sisteme dönüşme ihtimalini akla getiriyordu. Aynı günlerde, Recep Tayyip Erdoğan dönemi sonrası oğlu Bilal Erdoğan’ın yönetime gelebileceği iddiaları gündeme gelmekteydi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Birikim dergisinin Haziran 2025 sayısında Toygar Sinan Baykan (2025)’ın “yürütme gaspı” olarak nitelediği 19 Mart Operasyonu’nun rejimin karakterini hegemonik parti otokrasisine dönüştürme ihtimalini masaya yatırması bu duruma bir örnek olarak verilebilir. Siyaset bilimi literatüründe rekabetçi otoriter rejimler, seçimlerin yapıldığı ve muhalefetin de yarıştığı ancak seçim koşullarının adil olmadığı sistemleri tanımlamak için kullanılır. Muhalefetin iktidara gelmesi de ciddiye alınması gereken bir ihtimaldir. Ancak hegemonik parti otokrasisinin hakim olduğu ülkelerde seçimler yapılsa bile pratikte iktidar değişimi neredeyse imkansızdır. Hegemonik parti otokrasilerinin en bariz örneklerinden biri, Meksika’da 71 yıl boyunca iktidarda kalan Kurumsal Devrimci Parti’dir. Seçimler yalnızca meşruiyet aracı olarak kurgulanmıştır. Rejim tipleri elbette ülkelerdeki yapıya bağlı olarak yumuşayabilir ya da sertleşebilir. Türkiye’yi hegemonik parti otokrasisi sınıfına sokan yorumlar mevcut olsa da 2019 ve 2024 yerel seçimlerindeki muhalefetin başarısı bu tezi zayıflatmakta. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ben, Türkiye’deki mevcut rejimin rekabetçi otoriterlik tanımı içerisinde değerlendirmenin doğru olduğunu ancak bu tanım içerisinde rekabetçi vasfının daraldığını düşünüyorum. Ama bu daralma, Türkiye’yi hegemonik parti otokrasisi ile yönetilen bir ülke konumuna getirmek için yeterli değil. Mevcut rejimin kanatları altında iktidar, hâlâ önümüzdeki seçim için endişeli, muhalefetin kazanması ise olası gözüküyor. Önceki seçimlerde iktidarın başarısının yanı sıra muhalefetin hatalarının bir hayli etkili olduğu ve AKP’nin bu sayede uzun yıllardır iktidarını koruduğunu hatırlatmakta yarar var. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de hegemonik parti otokrasisi ya da daha kapalı bir rejim göreceğimizi hiç düşünmüyorum. Zira, Türkiye doğal kaynakları bakımından petrol zengini ülkelerle kıyaslanabilecek bir durumda değil. Ekonomi ise istikrarlı bir kriz hâlinde. Türkiye’nin dış finansmana bağımlı bir ülke olduğunu da unutmamak gerek. Bu şartlar altında demokrasiden taviz verilerek atılacak her hamle, ekonomiyi daha da kötü etkileyecektir ki İmamoğlu’nun tutuklanmasının ekonomiye vurduğu darbe ortadadır. Ayrıca Türkiye her ne kadar çeşitli sorunlarla dahi olsa kökleşmiş bir demokratik kültüre sahip. Öyle ki askeri darbe zamanlarında bile kısa bir süre içinde demokrasiye dönüldüğü su götürmez bir gerçektir. Öte yandan, ne olursa olsun, Türkiye’de güçlü bir muhalif kamuoyu olduğunun da bilincinde olmak gerek. Tüm bu koşullar incelendiğinde, dünya geneli liberal konsensüsün aşınması ve aşırı sağ rüzgârlarına rağmen, Türkiye’deki rejimin sınırları net bir şekilde görülebilir. </span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">MUHALEFETİ BİRLEŞTİRMEK</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">19 Mart Operasyonu’nun hayata geçmesi, aslında iktidarın bir zaafiyetinden kaynaklanıyor diyebiliriz. Uzun süreli iktidarların önemli bir kısmı, halkın rızası üzerinden meşruiyetlerini pekiştirirler. İktidarların çıplak güce başvurduğu dönemler, çoğunlukla rıza üretimi konusundaki zaafiyetten kaynaklanır. Bu zaafiyet baskı aygıtlarıyla kapatılmaya çalışılır. Bu bağlamda Antonio Gramsci’nin hegemonya kavramını açıklarken rıza kavramını özellikle vurgulaması düşünülebilir. 19 Mart Operasyonu, bu durumun tipik bir örneği olarak değerlendirilebilir. İktidar, bu operasyonla bir mıntıka temizliği yapmayı öngörmüş, operasyon “turpun büyüğü heybede” sözleriyle bizzat Cumhurbaşkanı tarafından önceden ima edilmişti. Ancak sonuçları itibariyle, 19 Mart Operasyonu’nun iktidarın kendisi açısından en hatalı hamlelerinden biri olduğu kanaatindeyim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">1</span></span><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">9 Mart Operasyonu öncesi Türkiye gündemi ile sonrasını karşılaştırırsak bu durum daha net anlaşılacaktır. 19 Mart öncesi süreçte, özellikle iktidara yakın medyanın ana gündem maddesi, CHP içerisinde karışıklık olduğu iddiasıydı. Bu iddiaların sürekli dillendirilmesinin amacının kamuoyuna “CHP kendi içinde birlikteliği sağlayamamışken, yarın iktidar olsa ülkeyi nasıl yönetebilecek” algısını yaymak olduğu söylenebilir. CHP’de ise on üç yıllık Kılıçdaroğlu dönemi sonlanmış ancak Özel’in liderliği hakkında soru işaretleri dillendirilmekteydi. Parti’de Kurultay sonrası hâlâ sular durulmamıştı ve eski yönetim, yeni yönetimi hedef almaya devam ediyordu. 2024 yılında Özgür Özel liderliğinde kazanılan büyük yerel seçim zaferi, Özel’in elini güçlendirse de tartışmalar devam etti. CHP iki temel tartışmayla gündeme geliyordu: Şaibeli kurultay iddiaları ve cumhurbaşkanlığı adaylığı tartışmaları. Yeni yönetim kritik bir kararla, cumhurbaşkanlığı adayının önseçimle belirleneceğini açıkladı. Muhtemeldir ki, tartışmaları sonlandırmak adına girişilen bu hamle iktidarın 19 Mart Operasyonu’na girişmesini tetikledi. Ancak CHP’de birlik havası her türlü çabaya rağmen sağlanamıyor, AKP’ye yakın medya en ufak detaylardan sonuçlar çıkarmaya çalışıyor, iktidarın fiilleri bir türlü gündemde yer bulamıyordu. Ancak 19 Mart Operasyonu sonrası, Türkiye gündemi bir anda değişiverdi. Farklı görüşlerden insanlar meydanlara çıkarak, anayasal haklarını kullandılar, protesto dalgası hızlıca neredeyse tüm Türkiye’ye yayıldı. CHP’de ise tam olarak gerçekleşmeyen kenetlenme görüntüsü, 19 Mart’la birlikte verilmiş oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özel’in ise liderliği pekişti, iktidarın kayyum tehditlerine karşı defaatle yüksek oylarla genel başkan seçildi. İstanbul İl Başkanlığına kayyum atandığında gösterilen direniş hafızalara kazındı. CHP’nin haftada iki kez olmak üzere düzenlediği mitinglerde/eylemlerde AKP’nin kalesi olarak bilinen birçok yerde ciddi kalabalıklara hitap etmesi, iktidar açısından endişe verici bir durum olsa gerek. 19 Mart Operasyonu, hem CHP içindeki çatlakları kapatmasıyla hem de farklı muhalif kesimleri aynı meydanda toplamasıyla amacının tam tersi yönünde muhalefeti birleştirmiş oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekrem İmamoğlu hiç şüphesiz aurası olan, karizmatik bir lider. Hitabetiyle, halkla samimi temaslarıyla dikkat çeken bir siyasetçi. İmamoğlu İBB başkanı seçildiğinden bu yana, AKP’nin baskıları ile karşılaştı. 2019’da yaklaşık on üç bin oyla kazandığı seçim iptal edildi, topal ördeğe benzetildi, hakkında sayısız dava açıldı. Ancak her hamlede, İmamoğlu’nun yıldızının daha da parladığına şahit olduk. Son olarak 19 Mart Operasyonu’nu takip eden süreçte tutuklandı, sosyal medya hesaplarına engelleme getirildi. Ancak geçtiğimiz bir yılı incelediğimizde, İmamoğlu’nun siyasi arenada hâlâ çok güçlü bir konumda olduğu göze çarpıyor. İmamoğlu’nun siyasetteki kabiliyetlerine ek olarak iktidarın bu tutumunun da onun yıldızının parlamasında etkili olduğu kanaatindeyim. Kahramanlık anlatılarında daima kahraman karşısında yer alan bir rakip koalisyonu görürüz. Kahraman, kendi becerileriyle rakiplerini alt eder ve anlatının sonunda kazanır. Erdoğan ve İmamoğlu, siyasete bakışlarıyla birbirlerinden bir hayli farklılaşsalar da -Erdoğan’ın Soğuk Savaş yıllarında, İmamoğlu’nun ise neoliberal düzende siyasete atılmasının bu farklılığın temel sebeplerinden biri olduğunu düşünüyorum- siyaset basamaklarında yükselişlerinde benzeşen çok nokta var ve ne gariptir ki bu duruma AKP iktidarı sebep oldu çoğunlukla. AKP, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kazanmış bir siyasetçiyi, yaptığı müdahalelerle Erdoğan karşısında muhalefetin popüler adayı hâline getirdi. Tabii tekrar etmekte yarar var, İmamoğlu’nun yükselişini sadece AKP müdahalesine bağlamak son derece indirgemeci bir yaklaşım olacaktır ancak AKP müdahalelerinin bu yükselişteki payı da asla ihmal edilmemelidir. 19 Mart Operasyonu ile birlikte İmamoğlu, millet iradesinin bir sembol ismine dönüştü. Zamanında Erdoğan hapis cezasına çarptırıldığında, “Bu Şarkı Burada Bitmez” isminde bir albüm çıkartmıştı, gerçekten de Erdoğan’ın yolculuğu orada bitmedi, aksine büyük bir ivmeyle yeni bir başlangıç yakaladı ve kısa bir süre sonra hâlâ devam eden AKP iktidarı kuruldu. Bugün aynı ifadeyi İmamoğlu için de kullanmak son derece makul: “Bu Şarkı Burada Bitmez”. Bu iklimde muhalefet, çok büyük bir hata yapmaz ise önümüzdeki ilk seçimde bir iktidar değişikliği son derece olasıdır. Dolayısıyla şunu söyleyebiliriz, 19 Mart Operasyonu sonrası birçok muhalif isim zor zamanlar geçirmiş ve iktidarın baskısına maruz kalmış olsa da orta ve uzun vadede 19 Mart Operasyonu amacının tam tersi olarak muhalefeti iktidar olmaya daha da yaklaştırmış olabilir. Bugünün iktidarı için 28 Şubat ne ifade ediyorsa, yarının iktidarı için de 19 Mart onu ifade edecektir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kaynakça</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Baykan, T. S. (2025). Jeopolitik krizler, artan seçim belirsizliği ve 19 mart 2025 yürütme gaspı: Hegemonik parti otokrasisi ve personalist rejim arasında türkiye. Birikim, Haziran 2025, 40-51.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Esen,B., Gümüşçü, Ş., Yavuzyılmaz H. (2023). Türkiye’nin yeni rejimi: Rekabetçi otoriterlik. İletişim Yayınları.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Levitsky, S., &amp; Way, L. A. (2010). Competitive authoritarianism: Hybrid regimes after cold war. Cambridge University Press.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Lührmann, A., &amp; Lindberg, S. I. (2019). A third wave of autocratization is here: what is new about it? Democratization, 26(7), 1095–1113. https://doi.org/10.1080/13510347.2019.1582029</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Huntington, S. P. (1991). Democracy’s third wave. Journal of Democracy, 2(2), 12-34.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 21 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/19-mart-bilancosu-bu-sarki-burada-bitmez-1774027413.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>19 Mart sonrası: Yeni rejimin yargısal kurumsallaşması</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/19-mart-sonrasi-yeni-rejimin-yargisal-kurumsallasmasi-12873</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/19-mart-sonrasi-yeni-rejimin-yargisal-kurumsallasmasi-12873</guid>
                <description><![CDATA[Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu rejim krizinin iki temel boyutu bulunmaktadır. Bunlardan biri 19 Mart yargı süreciyse, diğeri PKK’nin silahsızlandırılması meselesidir. Bu iki alan, farklı yöntemler gerektirse de, demokratikleşme sürecinin en kritik başlıklarını oluşturmaktadır.Otoriter rejime karşı yürütülecek mücadele ile silahsızlanma sürecinin demokratik bir çerçevede ilerlemesini sağlayacak müzakere dinamiklerinin eş zamanlı geliştirilmesi, Türkiye’nin dönüşümünü hızlandırabilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasının iptaliyle başlayan ve yargı eliyle yürütülen siyasal operasyon birinci yılını geride bıraktı.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Sıkça dile getirildiği gibi bu, AK Parti iktidarı döneminde yargı aracılığıyla muhalefete karşı gerçekleştirilen ilk siyasal operasyon değil. İktidar, farklı dönemlerde, kendi siyasal ihtiyaçlarına ve konjonktürel gerekliliklere bağlı olarak benzer operasyonlara başvurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu operasyonların bir bölümü Uzanlar, Cinerler ve Canlar örneklerinde olduğu gibi ekonomik alana yönelikti. Ergenekon, Balyoz, KCK ve 28 Şubat davaları; 12 Eylül darbecilerinin yargılanması ile Cumhuriyet, Gezi, HDP ve Barış Akademisyenleri davaları ise siyasal alanın yeniden dizayn edilmesine dönük hamleler olarak öne çıktı. Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyelere yönelik süreç de bu çerçevede değerlendirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak mevcut süreci önceki örneklerden ayıran kritik bir fark bulunuyor. Geçmişteki operasyonlar, iktidarın önündeki engelleri bertaraf etmeye ve gücünü tahkim etmeye yönelikti. Bugün ise söz konusu olan, olası bir iktidar değişimini ve bunun beraberinde getirebileceği rejim dönüşümünü daha baştan engellemeyi hedefleyen ön alıcı bir stratejidir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’de 2018 sonrası inşa edilen ve “seçimli otoriterlik”, “tek adam rejimi”, “rekabetsiz otoriterlik” ya da “hukuksallaştırılmış otoriterlik” gibi farklı kavramlarla tanımlanan yapı, 2023 ve 2024 seçimlerinde ciddi biçimde sarsıldı. Özellikle 2024 yerel seçimleri, iktidarın ilk genel seçimde kaybetme ihtimalinin oldukça güçlendiğini ortaya koydu. Bu durum, rakip aktörlerin seçim dışı yollarla etkisizleştirilmesine yönelik çok katmanlı bir stratejinin devreye sokulmasına yol açtı.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP yönetimi, son bir yılda bu sürece karşı kendi perspektifinden önemli bir direnç sergiledi. Ancak mevcut mücadele biçimiyle iktidarın planlarını boşa çıkarmanın yeterli olup olmadığı tartışmalıdır. Çünkü temel sorun, yeni rejimin doğasının yeterince doğru kavranamamasıdır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yargı Süreçleri mi, Rejim Stratejisi mi?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün yaşananlar, yalnızca belirli kişilere indirgenerek açıklanamaz. Mesele, doğrudan rejimin siyasal karakteridir. Buna rağmen siyasal mücadele çoğu zaman kişiselleştirilmekte; bu da ana muhalefet açısından ciddi bir zayıflık yaratmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">MHP lideri Devlet Bahçeli’nin rejime verdiği desteğin arkasındaki ideolojik zemin dahi yeterince analiz edilebilmiş değildir. Dahası, zaman zaman bu siyasi hatta yönelik beklentiye girilmesi, muhalefetin stratejik tutarsızlıklarını gözler önüne sermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasal krizin kapsamının doğru tanımlanamaması, yargı süreçlerinin de sağlıklı biçimde değerlendirilmesini engellemektedir. Oysa 2018 sonrasında yargı, yalnızca “siyasallaşmış” bir kurum olmanın ötesine geçmiş; yeni rejimin kurucu unsurlarından biri hâline gelmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adalet Bakanı’nın mal varlığına ilişkin tartışmalar hakkında yaptığı açıklama, durumu açıkça ortaya koymaktadır. Bu açıklama, rejim değişikliğinin nasıl bir nitelik taşıdığını göstermeye <a href="https://www.birgun.net/haber/akin-gurlek-ten-ozgur-ozel-e-yanit-rusvet-almakla-sucladi-700192" style="color:blue; text-decoration:underline">yeterlidir.</a> Adalet Bakanı’nın atanması, yeni rejimin kurumsallaşmasının son aşaması olarak da değerlendirilebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Adalet Bakanı’nın mal varlığına ilişkin iddiaların yargı kurumuna ve HSK’ya taşınması, “kadıyı kadıya şikâyet etmek” gibi bir durum yaratmaktadır. Bu tür usul tartışmalarıyla yargı sürecinden sonuç beklemek; oyalanmak ve zaman kaybetmekten başka bir anlam taşımamaktadır. Artık yargı eski yargı değildir. Bu durumun idrak edilmesi zorunludur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle, yargı içerisinden çözüm aramak çoğu zaman “kadıyı kadıya şikâyet etmek” anlamına gelmektedir. Eski yargı düzenine göre hareket ederek sonuç almak artık mümkün değildir. Bu gerçekliğin açık biçimde kabul edilmesi gerekmektedir. Yargı kürsüsünü rejimin bütüncül değişim mücadelesinin bir mevziisi olarak kurgulamak, dönüştürmeye çalışmak bu girdaptan çıkışın bir yoludur. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP, 19 Mart’ta başlayan süreci ilk andan itibaren Cumhurbaşkanı adayına yönelik bir “siyasal darbe” olarak tanımladı. Ancak bu süreci yalnızca İmamoğlu ya da CHP ile sınırlı bir mesele olarak ele almak, mücadeleyi daraltmaktadır. Yapılması gereken, bu süreci geniş toplumsal kesimlerin ortak ve birleşik mücadelesinin bir parçası hâline getirmektir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin Kırılma Eşiği </span></span></strong></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu rejim krizinin iki temel boyutu bulunmaktadır. Bunlardan biri 19 Mart yargı süreciyse, diğeri PKK’nin silahsızlandırılması meselesidir. Bu iki alan, farklı yöntemler gerektirse de, demokratikleşme sürecinin en kritik başlıklarını oluşturmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Otoriter rejime karşı yürütülecek mücadele ile silahsızlanma sürecinin demokratik bir çerçevede ilerlemesini sağlayacak müzakere dinamiklerinin eş zamanlı geliştirilmesi, Türkiye’nin dönüşümünü hızlandırabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ancak CHP’nin tarihsel bagajı ve mevcut politik yönelimi, böylesi kapsamlı bir dönüşüm stratejisini taşımakta zorlanmaktadır. Belediyelere yönelik operasyonlarda ortaya çıkan tanıklıklar, yargı süreçleri ve parti içi gerilimler de bu sınırlılıkları görünür kılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu nedenle CHP yönetiminin, mevcut durumu bütünlüklü bir muhasebeye tabi tutarak yeni bir yol haritası belirlemesi kaçınılmazdır. Kendini tekrar eden siyasal reflekslerden uzaklaşabildiği ve kapsamlı bir mücadele programı oluşturabildiği ölçüde, toplumun kendisine yüklediği sorumluluğu yerine getirme şansı artacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Önümüzdeki yaklaşık iki yıllık süreçte, bu doğrultuda geliştirilecek çok yönlü ve kapsayıcı bir mücadele hattı, rejim karşıtı toplumsal kesimlerle birlikte örülebilirse; iktidarın adım adım hayata geçirdiği stratejilerin toplumsal karşılık bulması zorlaşacaktır. Böylece, seçim yoluyla demokratik bir dönüşümün önü açılabilir.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 20 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/19-mart-sonrasi-yeni-rejimin-yargisal-kurumsallasmasi-1773945681.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Gürlek için yargıya gitmek sonuç verir mi?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/gurlek-icin-yargiya-gitmek-sonuc-verir-mi-12865</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/gurlek-icin-yargiya-gitmek-sonuc-verir-mi-12865</guid>
                <description><![CDATA[Adalet Bakanı Akın Gürlek, yaptığı açıklama ile Özel’i bir kez daha elinde belge varsa yargıya gitmesini istedi. Özel bugün bu başvuruları yapacağını dün akşam açıkladı.  Bu noktada ilginç olan ise Gürlek hakkında yapılacak şikayetleri değerlendirecek olan yapının siyasi temsilcisinin bizatihi -şikayet edilen- Gürlek’in Adalet Bakanı sıfatıyla olması. O zaman soru şu; CHP, Gürlek’i Gürlek’e şikayet ederek sonuç alabilir mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dün CHP lideri Özgür Özel, daha önce ilan ettiği Adalet Bakanı Akın Gürlek’in mal varlığı ile ilgili önemli belgeler açıkladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gürlek’in sahip olduğu mülklerin tapularını, resmi kayıtlardaki ID (belge kimlik numarası) numaraları ile açıkladı. Özel, Gürlek’in sadece sahip olduklarını değil son dönemde sattığı mülklerin belgelerini de açıkladı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel haklı olarak; bir –ya da iki- maaşla bu kadar mülkün alınmasının imkan dahilinde olmadığını ve Bakan’ın bu mülklerin kaynağı konusunda bir açıklama yapması gerektiği talebini dile getirdi. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kuşkusuz bunlar sadece iddia.&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel’in bu açıklamalarından sonra Bakan Gürlek sosyal medyadan yaptığı <a href="https://x.com/abakingurlek/status/2033893038129373642" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">paylaşım</a> ile bu iddiaların kendisine yönelik algı operasyonu olduğunu ifade etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gürlek, hakkındaki iddialar ile ilgili olarak yaptığı paylaşımda iki nokta önemli. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlki; <em>“… <span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">herhangi bir delile dayanmayan, kamuoyunu yanıltmaya yönelik açık bir algı operasyonudur.</span></span>”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">İkincisi ise; <em>“Elinde gerçekten bilgi ve belge olduğunu iddia edenlerin adresi siyasi kürsüler değil, ilgili yargı mercileridir.”</em> </span></span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">BELGELER RESMİ KAYITLARDA YOK MU?</span></span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özel’i tanıyanlar, onun ortaya koyduğu belgelerin gerçekliği konusunda şüphe duyulmayacağını da bilir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Buna rağmen Bakan Gürlek, Özel’in iddiaları delile dayanmadığını açıkladı. Gürlek’in açıklamasını doğru kabul ettiğimizde Özel’in açıkladığı tapu belgelerinin ID numaraları gerçeği yansıtmıyor demektir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Oysa bu numaralar, devletin resmi kayıtlarında, ilgili mülkün önceki ve sonraki sahiplerini de gösteren bir kimlik belgesi niteliğindedir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Ve normal şartlarda devlet kayıtlarında, bir belge yoktan var edilemeyeceği gibi, kayıtlarda var olan belge de yok edilemez. Ancak değiştirilebilir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Açıklanan bu belgelerin gerçekliğini açıklığa kavuşturacak olan, tüm bu kayıtların tutulduğu Tapu ve Kadastro Müdürlüğü’dür.</span></span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">DAHA ÖNCEKİ ŞİKAYETLER SONUÇSUZ...</span></span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Buradan Gürlek’in paylaşımında ifade ettiği ikinci konuya gelebiliriz. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Gürlek, elinde belgesi alan yargıya gitsin dedi. Bu bir anlamda mealen bana başvurun demektir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Bu açıklamayı yapan sadece Gürlek değil. AK Parti’nin kimi yetkilileri de benzer açıklamayı yaparak, Özel’in yargıya başvurması gereğini dile getirdiler. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Özel’de dün akşam Halk TV’de katıldığı yayında, bu belgelerle ilgili olarak yargıya “yeniden” gideceklerini açıkladı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Yeniden derken, Özel açıklanan bazı belgeler dışında daha önce de Gürlek ile ilgili olarak yargıya ve HSK’ya başvuru yaptıklarını açık kaynaklardan biliyoruz.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Nitekim; CHP, Özel’in dün açıkladığı belgelerin bazıları ile ilgili olarak HSK’ya başvuru yapmış. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Bunlar; </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">07.11.2025 tarihinde, Akın Gürlek'in Lüksemburg merkezli ETIMINE SA şirketindeki kanuna aykırı yönetim kurulu üyeliği ile ilgili olarak belgeleriyle HSK'ya yapılan başvuru. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">17.12.2025 tarihinde, Tema İstanbul 2 ve Senfoni Etiler'deki hayatın olağan akışına aykırı astronomik gayrimenkul trafiğini (Haksız Mal Edinme) delilleriyle Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapılan başvuru, </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">26.01.2026 tarihinde ise daha önce yapılan ve başvurusu reddedilen dosya için (Karar No: <a href="tel:2025/23972">2025/23972</a>) yeniden inceleme talebiyle HSK'ya tekrar başvurusu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">CHP’liler yapılan bu başvuruların bir biçimde ya hukuka aykırı şekilde kapatıldığını ya da HSK'da beklemeye alındığını ifade ediyorlar. </span></span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">BAŞSAVCI İKEN SONUÇ ALINMAYAN DOSYALARDAN BAKAN İLEN SONUÇ ALINABİLİR Mİ?</span></span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Bu durumda karşımızdaki tablo şu şekildedir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">CHP’liler Gürlek henüz İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı iken, onun hakkında ellerindeki belgelerle HSK dahil olmak üzere ilgili yargı makamlarına başvuru yapmışlar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Ancak hiç birinden şimdiye kadar sonuç alınamamış </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Gürlek bugün Adalet Bakanı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Ve dün yaptığı paylaşımda, Özel’i bir kez daha elinde belge varsa yargıya gitmesini istemiş. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Özel bugün bu başvuruları yapacağını dün akşam açıkladı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Bu noktada ilginç olan ise Gürlek hakkında yapılacak şikayetleri değerlendirecek yargının en üstünde olan sorumlunun bizatihi -şikayet edilen- Gürlek’in Adalet Bakanı sıfatıyla olması.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">O zaman soru şu; CHP, Gürlek’i Gürlek’in başı olduğu yargıya giderek&nbsp;sonuç alabilir mi?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ozel-gurleki-gurlekin-basinda-oldugu-hskya-sikayet-ederek-sonuc-alabilir-mi-1773781682.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Toz bezim ve diğer mukaddesatım</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/toz-bezim-ve-diger-mukaddesatim-12861</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/toz-bezim-ve-diger-mukaddesatim-12861</guid>
                <description><![CDATA[Birini alt etmek için eldeki gücü kullanmak, tutsak almak, onu adliye koridorlarında mesai harcamaya zorlamak, hatta kapıları halka kapatıp kendi kendine bir sonuç yazmak mümkün olabilir. Ancak kazanılan şey sadece soğuk ve akıbeti belirsiz bir zaferden ibaret kalır; toplumun vicdanında açılan yarayı asla kapatamaz, insanları "adaletin tecelli ettiğine" dair asla ama asla ikna edemez.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"<em>Venceréis, Pero No Convenceréis"*</em></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp; Miguel de Unamuno 1936</em></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şu günlerde elimde sarı bir toz bezi, başımda iğne oyalı bir tülbent, kafamda ise "bu camlar neden hiç temiz kalmıyor?" sorusuyla bayram temizliğinin o amansız girdabına kapılmış haldeyim. Biliyorsunuz, bizde bayram temizliği sadece yüzeyleri parlatmak demek değil; balkon yıkarken alt komşunun camını ıslatmamaya çalışmak, o ağır yün halıları balkondan sarkıtıp var gücünle döverken aslında tüm kışın kasvetini o tüylerden arındırmak. Koltukların altını, büfenin arkasını, halıların altına itilip unutulmuş tüm o "mukaddesat" kırıntılarını da gün yüzüne çıkarma mevsimi bu. Şöyle bir dip köşe gireyim, o ağır perdeleri indireyim diyorum; ama her defasında şehrin üzerine çöken o gri, bitmek bilmeyen "karar" tozları parmağıma bulaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sahi, her bayram öncesi böyle canhıraş bir arınmaya giriyoruz da, neden her defasında aynı köşelerden aynı kirli niyetler fırlıyor? Yoksa biz sadece görünen yüzeyleri parlatıp, asıl tortuyu zihnimizin bodrum katlarına mı saklıyoruz?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam o sırada aklıma bugünlerde Filistin meselesindeki dik duruşuyla vicdanımıza su serpen İspanya Başbakanı Pedro Sanchez geliyor. Sanchez'in rüzgârı bizi İspanya'ya o kadar yaklaştırınca, insan ister istemez o toprakların hikâyesine dalarak bugüne bir ayna tutmak istiyor. Zira bir şehrin emanetçisi üzerinden kurgulanan, aslında daha büyük bir yolculuğun önünü kesmek için hazırlanan o metinler; hani o içeriye kimsenin alınmadığı, kapıların ardına gizlenen o soğuk odalar ve o "çöp" mahiyetindeki iddialar, aslında hepimize tanıdık gelen o eski ve karanlık bir alışkanlığın devamı gibi duruyor karşımızda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte tam burada, İspanya'nın o derin ruhunu anlamak için <em>Federico García Lorca'nın</em> bahsettiği o meşhur <em>Duende</em> (sanatçının ve halkın ruhundaki o dizginlenemez, otantik ve karanlık yaratıcı güç) kavramına bakmak gerek<strong>. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>–</em></strong><strong> </strong><em>Lorca</em> özellikle bilinçli bir seçim bu yazıda, şiir merakımız malumunuz. <strong><em>– </em></strong><em>Lorca</em>, o trajik sonuna yürümeden çok önce bizleri uyarmıştı bence:<em> "En derin denizlerde bile boğulmaz insan, onu boğan kendi sığlığıdır."</em> Bugün, o meşhur 19 Mart gününün üzerinden geçen koca bir yılın ardından, bir kentin iradesine karşı kurulan o barikatlara bakınca <em>Lorca'nın</em> ne demek istediğini daha iyi anlıyorum. Bir halkın yarınına dair beslediği o büyük umudu ve o toplumsal <em>Duende'yi</em>, sığ bir kâğıt parçasının içine hapsedebileceğini sanmak, o sığlığın ta kendisi değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yaşananları bir tek devrimci şair üzerinden anlatmakta sığ kalır. Bu noktada karşınıza <em>Georges Bataille</em> çıksın işi başka bir boyuta taşısın isterim. <em>Bataille</em>, toplumların enerjilerini tamamen bastıramayacağını, o enerjinin bir şekilde "aşırılık" olarak patlayacağını anlatır ve buna "Lanetli Pay"(La Part Maudite) der. Siz bir kentin nefesini kesmeye, iradesini kapalı kapılar ardında buharlaştırmaya çalıştığınızda; o bastırılan enerji yok olmaz, aksine daha da yoğunlaşarak birikir. Tıpkı bizim o tozunu atmak için dövdüğümüz halılar gibi; üzerine vuruldukça içindeki toz daha çok dışarı dağılır. Bugün o "çöp" torbasını andıran iddialarla, hukukun temel ilkelerinin bile içinde boğulduğu o metin yığınlarıyla halkın bu "payını" tasfiye etmeye çalışmak... Aksine, o halıya vurulan her darbe, saklanmak istenen tozu daha da görünür kılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><img alt="" src="https://www.yeniarayis.com/public/images/detay/61yIpfcM1NL__AC_UF894%2C1000_QL80_.jpg" style="height:318px; width:200px" /></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, bu tıkanmışlıkta bize asıl kim yol gösterir derseniz, karşımıza İspanya'nın vicdanı <em>Miguel de Unamuno </em>çıkar. <em>Unamuno</em>, sadece bir felsefeci değil; kaba kuvvete karşı aklın nasıl dik durabileceğini gösteren o devasa isim bana göre. 1936'da muktedirlerin gözlerinin içine bakıp o efsane cümleyi kurmuştu: <em>"Venceréis, pero no convenceréis. Venceréis porque tenéis sobrada fuerza bruta; pero no convenceréis, porque convencer significa persuadir."</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Yani: "Yeneceksiniz ama ikna edemeyeceksiniz. Yeneceksiniz çünkü kaba kuvvetiniz fazla; ama ikna edemeyeceksiniz, çünkü ikna etmek, inandırmak demektir.”</em> <em>Unamuno</em> çok net söylediğinde değil mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Birini alt etmek için eldeki gücü kullanmak, tutsak almak, onu adliye koridorlarında mesai harcamaya zorlamak, hatta kapıları halka kapatıp kendi kendine bir sonuç yazmak mümkün olabilir. Ancak kazanılan şey sadece soğuk ve akıbeti belirsiz bir zaferden ibaret kalır; toplumun vicdanında açılan yarayı asla kapatamaz, insanları "adaletin tecelli ettiğine" dair asla ama asla ikna edemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü adalet, bir sandığa kilitlenip havasız bırakıldığında sadece o sandığın içindekini değil, o sandığı taşıyan elleri de çürütmeye başlar. Bayram temizliğinde kapının önüne konulan o ağır kokulu torbalar gibi, içeriği boş ama gürültüsü ve dolayısıyla kokusu çok olan süreçler de tarihin o değişmez ayıklama kuralına boyun eğer.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta, toz bezini elimden bırakıp pencereden dışarı baktığımda şunu görüyorum: Sanchez'in İspanya'sı gibi dik, Lorca'nın şarkısı gibi lirik ama dirençli, Unamuno'nun feraseti gibi vakur bir irade var karşımızda. (Evet bildiniz “O”)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bayram geliyor evet, biz camları silecek, halıları dövecek, o biriken tozları savuracağız. Ama bu bayramın gerçek temizliği, adaletin üzerine çöken o ağır, zifiri isi zihinlerimizden süpürmekle başlayacak. O kapalı odalardan sızan adaletsizlik kokusu, bayram sabahının o tazeleyici rüzgârıyla savrulup gidecek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Söylemeden geçmeyeyim değerli okur: Siz yine de camları iyi silin; zira o "çöp" iddianamelerin yarattığı kirliliğin ardındaki o pırıl pırıl geleceği net görmek için en çok buna ihtiyacımız olacak.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Yazar Notu:</em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dostlarım, bayramınız şimdiden kutlu, gönlünüz ferah olsun! Malum, bizde her temizlik aslında bir "devri sabık" korkusunu bastırma çabasıdır; ama ne kadar süpürürseniz süpürün, devranın o meşhur dönme huyu değişmez. Şahsımın da dediği gibi;) Temizlik iman işidir, gerisi iddianame. Kötülüğü affetmeli miyiz? Sanmıyorum... Önce bir devran dönsün, roller bir değişsin, o zaman bakarız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ben şimdi şu camları parlatmaya döneyim, zira ufukta görünen o pırıl pırıl yarını kaçırmaya hiç niyetim yok. Baklavanın şerbetini dozunda, adaletin umudunu kalbinizde tutun. Bayramın tadını çıkarın; zira tarih, halının altına süpürülenleri kapı önüne koyup sahibine iade etme konusunda oldukça inatçıdır!</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* <span style="background-color:white"><span style="color:#474747">Mağlup edeceksiniz ama ikna edemeyeceksiniz</span></span></span></span></strong></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/toz-bezim-ve-diger-mukaddesatim-1773752805.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İmamoğlu Yargılamaları: Hukuk politik bir okuma</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/imamoglu-yargilamalari-hukuk-politik-bir-okuma-12860</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/imamoglu-yargilamalari-hukuk-politik-bir-okuma-12860</guid>
                <description><![CDATA[Kendi sorunsalımız bakımından asıl ilgilendiren husus ise iddianamenin yazılma biçiminin hukukla siyaset arasındaki sınırı ortadan kaldıran içeriği. Savcılık sanıkları adi suçla itham ediyor. Ama bahsi geçen suçun nihai amacı siyasi. Yargılananlar da siyasi olunca yorumlar Türk siyasi hayatının kutuplaştırıcı zemini içerisinde ağırlık kazanmakta.      ]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ekrem İmamoğlu’nun suç örgütü lideri olmakla suçlandığı büyük yolsuzluk davası 9 Mart’ta başladı. 107’ü tutuklu 400Ün üzerinde sanık hakim karşısında. Cuma günnleri hariç hafta içi herher gün duruşma yapılması kaydıyla Nisan sonu gibi ilk durumanın bitmesi ve arar karar verilmesi bekleniyor. Ama iddia ve savunma yükü de dikkate alındığında ilk derece mahkemenin kararının adli tatil sonrasına kalması, yani sanıkların durumunun Eylül ayı gibi netleşmesi de ihtimal dahilinde. Muhalefetin yargılama TRT’den yapılsın talebine iktidar bloğu yanaşmadığı için sınırlı sayıda insanın sınırlı gözlemleriyle süreç devam ediyor. Davaya büyük bir ilgi olmadığı da açıkça ortada. Mahkeme salonunun önünde geniş kalabalıklar toplanmıyor. Muhalif medya canlı yayınlarla süreci diri tutmaya çalışmakta. Ama dava çok teknik, mali nitelikte ve sıkıcı. Her gün farklı isimler ve rüşvet, irtikap çerçevesinde aynı suçlar farklı sanıklar için sorgulanıyor. Tabii bir de İran meselesi var. Ortadoğu’da kan gövdeyi götürüyor. Türkiye’ye füzelerin düştüğü bir ortamda Ekrem bey öncelikli gündem değil. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İmamoğlu yargılamalarında öne çıkan bir dizi konu ve tartışma alanı var: Öncelikle bu davanın siyasi bir yanı var mı sorusuna yanıt vermek gerekli. Her ne kadar muhalif kesim İmamoğlu’nu bir demokrasi kahramanı gibi ilan etme, davayı da siyasileştirme konusunda ısrarcıysa da, gerçek durum tam olarak öyle değil. Çünkü Ekrem İmamoğlu bir Deniz Gezmiş değil. İstanbul’un eski başkanı anayasal düzeni değiştirmekle değil, rüşvetle suçlanıyor. Elimizdeki olgu bu. İmamoğlu’na siyasi mahkum gibi davranma sadece tanıklık ettiğimiz şeyin eksik ve çarpık bir anlatımı değil, aynı zamanda gerçekten de siyasi davalara maruz kalmış sayısız sosyalist, İslamcı ve Kürt hareketinden aydının yaşadıklarını hafife alınması gibi bir anlama gelmekte. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki davayı siyasileştiren hiç mi husus yok? Elbette var. Bir kere son yıllarda muhalefet kulvarında siyaset yapan ve (veya) hükümetin icraatlarını eleştiren çok sayıda kişi ceza davalarına muhatap oldu. Kimse savcılar işini yapmasın, hakimler önlerine gelen davaya bakmasın diyemez. Ama yargı kuvvetiyle muhalefet arasındaki ilişkinin kriminalize olması çoğulcu siyaseti zor durumda bırakıyor. Bu nedenle suçlu olma ihtimalinden bağımsız bir şekilde İmamoğlu cumhurbaşkanı adayı olmasaydı bu işler başına gelir miydi sorusu önemli. Şüphesiz bu sorunun olası yanıtları içinde pek çok seçeneği barındırmakta. Tarih başka bir patikada ilerleseydi aktörler ve davranışlar da farklı olacaktı. Ancak benzer bir alternatif gelecek algısı iddiası İmamoğlu bakımından da söz konusu edilebilir. Acaba İstanbul’un eski başkanı Kılıçdaroğlu’na karşı çıkma cesareti gösterip aday olsaydı veya Kılıçdaroğlu’nun devrildiği kurultayda genel başkanlığa talip olup CHP liderliğini doğrudan üstlenseydi bu yaşadıklarımızı gerçekten de yaşamış olur muyduk?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Davanın siyasi niteliğiyle ilgili son hatırlatma iddianamenin kendisiyle ilgili. Şöyle ki, savcılık İmamoğlu’nun suç örgütü lideri olduğunu düşünüyor. Bahse konu örgütün nihai amacı ise lider için kaynak yaratmak. Kasada toplanan para İmamoğlu’nun siyasi işleri için harcanacak. Yani savcılığa göre önce CHP kurultay süreci, ardından da cumhurbaşkanlığı adaylık çalışmaları bu kirli paradan finanse edildi. Bu mantığın mahkemenin İmamoğlu’nu suçlu bulması durumunda CHP yönetimini zor durumda bırakacağı ise açık. Bu bağlamda geçen hafta yapılan Özel-Arınç görüşmesi oldukça manidar. Parti liderliği mutlak butlan davasının hararetle tartışıldığı günlerdekine benzer bir hareketlilik içinde. Kapalı kapılar ardında pazarlık yapılıyor mu bilmiyoruz elbette. Ancak CHP yönetiminin İmamoğlu meselesinin partiye verdiği zararı minimalize edecek bir bakış açısını önemsediği açık. Bizi kendi sorunsalımız bakımından asıl ilgilendiren husus ise iddianamenin yazılma biçiminin hukukla siyaset arasındaki sınırı ortadan kaldıran içeriği. Savcılık sanıkları adi suçla itham ediyor. Ama bahsi geçen suçun nihai amacı siyasi. Yargılananlar da siyasi olunca yorumlar Türk siyasi hayatının kutuplaştırıcı zemini içerisinde ağırlık kazanmakta. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Son olarak İmamoğlu yargılamalarının muhalif kesimin siyasal psikolojisi ve CHP’nin muhalefet performansı üzerindeki etkisini tahlil etmek de yarar var. Muhalif kesim Ekrem beyin suçlu olma ihtimalini tartışmaya yanaşmıyor. Bu iddiayı dile getirenler, hatta konuyla ilgili hiçbir görüş beyan etmese dahi olayı belli bir mesafeden izleyenler ötekileştirilmekte. Zaten bu meseleden bağımsız olarak CHP medyası ve partinin organik aydınları Genel Merkezin söylemine katılmayan herkesi AKP’nin ajanı olarak ilan etme eğiliminde. Bu denli ağır bir mahalleden kovulma tehlikesi ve dışlama pratiği karşısında muhakeme ortadan kalkıyor. Ya Ekrem İmamoğlu’nun yanında olacaksın, gözü kapalı ona inanacaksın ya da iktidarın adamısın. Oysa oy verdiğiniz siyasetçinin yolsuzluk yapma ihtimali karşısında sessiz kalırsanız iktidarı eleştirirken kullandığınız söylem boşa düşebilir. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Özet olarak CHP sürekli olarak AKP’yi yolsuzlukla suçluyor. Ama partili siyasetçilere yönelik aynı tip iddialara tepkisi yetersiz. Bu patolojik ruh hali parti içi siyaseti totaliterleştirmiş durumda. Ayrıca CHP’nin politik enerjisinin büyük bir kısmını İmamoğlu gündemine ayırması onu halktan uzaklaştırıp edilgenleştiriyor. İran savaşından Kürt sorununa, PKK’nın silahsızlandırılmasından laiklik tartışmalarına, ekonomik meselelerden sağlık sistemindeki sorunlara dek hiçbir belli başlı konuda gündemi sarsacak ısrarlı, sürekli ve tutarlı bir söylem geliştiremiyor parti liderliği. Çünkü asıl lider hapiste. Onu kurtarmak halkın sorunlarını dile getirmekten daha önemli. &nbsp;&nbsp;<em>&nbsp;</em></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/imamoglu-yargilamalari-hukuk-politik-bir-okuma-1773752126.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>7 dakikalık duruşma CHP&#039;ye bir şey kazandırdı mı?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/7-dakikalik-durusma-chpye-bir-sey-kazandirdi-mi-12855</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/7-dakikalik-durusma-chpye-bir-sey-kazandirdi-mi-12855</guid>
                <description><![CDATA[CHP Lideri Özgür Özel, CHP İl Başkanı Özgür Çelik'in ifade ettiği gibi mahkeme heyeti davayı görmemek, uzatmak istiyor olabilir. O zaman yapılması gereken avukların ve yargılananların usuli ve hukuki itirazları dışında davayı uzatacak her türlü adımdan durmak olacaktır. Kabul edelim ki, bu  sabah yaşanan oturma yeri krizi, duruşma ertlemeden aşmak en başta davayı siyasi bulan CHP’lilerin sorumluluğuydu. Sonuçta duruşmanın ertelenmesi yargılananlara ve onları savunan CHP’lilerin değil, siyasi olarak iktidar blokunun isteyebileceğini bir durumdu ve o oldu.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta başlayan İBB Davası, bu sabah 7 dakikalık duruşma ile devam etti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece dava cuma günü kaldığı yerden devam etmiş oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ne olmuştu Cuma günü?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O gün daha önce salonun en kör noktasında yer ayrılan ve bir anlamda görevlerini yapmaları engellenen az sayıda gazetecinin yeri değişmiş; davayı daha rahat izleyebilecekleri, sanıkları da görebildikleri bölüme alınmışlardı. O gün verilen arada gazeteciler, mesleki bir refleks ile İBB Başkanı İmamoğlu ile ayaküstü yaptıkları soru-cevap üzerine; mahkeme başkanı tarafından tekrar eski yerlerine gönderilmek istenmiş, arkadaşlarımız buna direnince de duruşma başlayamamış ve başkan tarafından erkenden bitirilmişti. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sabah başlayan duruşma ise sadece 7 dakika sürdü. O sürede yaşananlara tutanaklara şöyle yansıyor;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>“Mahkeme Başkanı (M.B.):</em></strong><em> Evet, avukat bölümümüzde bazı vekillerimizi yine içeride bulmuşlar. Onları arkadaşlar uyardı, ancak ısrarla çıkmak istemiyorlar. Bu şekilde yargılamaya yine başlayamayız. Lütfen salondan izleyici bölümünü alalım. İzleyici bölümüne sizi alalım lütfen. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat (Taşkın Turan Özer):</em></strong><em> Hangi kanunun hangi maddesine dayalı olarak? Biz avukatız ve buradayız Sayın Yargıç…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Vekaletiniz var mı dosyada? </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Vekaletimizin olmasına gerek yok.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> İzleyici bölümüne geçip, oradan takip edebilirsiniz. Yani bu şekilde…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Biz İstanbul Barosu’na kayıtlı avukatlarız. Profesyonel bir savunma yapmıyoruz. Biz, duruşmayı takip ediyoruz. Duruşmanın intizamını bozmuyoruz. Not alıyoruz. Duruşma niye saklanıyor? </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Sayın vekilim, izleyici bölümünden de takip edebilirsiniz. Notlarınızı oradan da alabilirsiniz. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>…</em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Önümde iddianame açık. Önümde defterim açık. Kalemim, ajandam hazır. Buradan takip edeceğim sayın Yargıcım. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Bakın; her gün sabah benzer bir böyle sorunla başlıyoruz. Lütfen…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Bir sürü tutuklumuz var. Bakın savunma almaya çalışıyoruz. Israrla yargılama yapmaya çalışıyoruz. Her gün bir krizle burayı bu şekilde yönetemeyiz. Lütfen dışarı çıkalım, izleyici bölümüne geçelim. Rica ediyorum. Sizin, sizin, sizin, sizin sıfatınız nedir burada şu an? </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Benim şu an sıfatım avukat. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> İzleyici olarak, izleyici bölümünden takip edebilirsiniz. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Mahmut Tanal:</em></strong><em> Edemiyoruz. Seyirci bölümünde yer yok sayın Başkanım. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Lütfen dışarı. Lütfen dışarı geçelim. Görevli arkadaşlar yardımcı olun. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Zorla çıkaracaksınız!</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Mahmut Tanal:</em></strong><em> Sayın Başkan, izleyici bölümünde yer yok. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Zorla çıkaracak!</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Avukat Kazım Yiğit Akalın:</em></strong><em> Bırakın hukukçu vekilleri, hukukçu olmayan vekiller de boşluk varsa kurtuldular bakın. Bu ta Ergenekon, karşı salondan başlayarak…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Avukat Bey, salon düzeninde avukatlarımızın yerleri belli, izleyicilerimizin yerleri belli. Herkes yerinde olursa, sağlıklı bir yargılama yaparız. Evet. Haz</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Avukat:</em></strong><em> Haklısınız. Eğer yer olmasaydı, biz de arkada oturacaktık. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>İkinci avukat: </em></strong><em>20 yıllık uygulama böyleyken, herkes duruşmayı seyredebiliyorken…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Üçüncü avukat: </em></strong><em>Sayın Başkan, infaz kanunu sadece avukatlara değil, milletvekillerine de atıf yapıyor ziyaret anlamında. İki tane istisnai düzenleme var... 15 Temmuz davaları dahil olmak üzere…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Vekillerimiz için arka bölüm var zaten. Orada gerekli kolaylığı sağlarız. Görevli arkadaşlar, orada gerekli kolaylığı sağlarlar. Milletvekillerimiz için ayırdığımız bölümümüz var. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Avukat Ali Rıza Dizdar:</em></strong><em> Sayın Başkan, benim iki tane müvekkilim var. İki avukat arkadaşım gelmedi. Ben, o arkadaşı yetki belgesiyle yanıma alabilir miyim? </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Avukat Bey, tamam, yetki belgesi sunup, o şekliyle girsinler o zaman. (Sesler birbirine karışıyor…) Avukat Bey, bakın biz de biliyoruz mevzuatta ne yazdığını. Şu an izleyici olarak yargılamayı takip ettiğini beyan ediyor. İzleyici olarak takip ettiği için izleyici bölümünü alacağız. Avukatlık kanununa göre avukatlık yapma yetkileri var mı şu an vekilken? Şu an bu tavrınızın yargılamaya ne gibi bir olumlu katkı sağlayacak? Lütfen uzatmayalım, izleyici bölümüne geçelim. Bakın tanık savunmalarına kaldığımız yerden devam etmek istiyoruz. Rica ediyorum izleyici bölümüne geçelim. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Sizi rahatsız eden nedir? Sayın Yargıç, bakın biz zorluk çıkarmıyoruz. Ben burada hukukçu olarak oturabilirim. Bunun duruşmanın intizamına herhangi bir engeli yok. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> İzleyici bölümünde oturabilirsiniz hukukçu olarak, herhangi bir engel yok. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Avukatlar:</em></strong><em> Yer yok, yer!</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Arka tarafta milletvekilleri için gerekli yeri ayırdık zaten. Orada o bölüme gerekli düzenlemeyi yapalım. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Mahmut Tanal:</em></strong><em> Nereyi ayırdınız? Nerede yer? Burada yer yok! </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Bu şekliyle yargılamaya başlamam…</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Mahmut Tanal:</em></strong><em> Mahkeme Başkanı doğru dürüst konuşmalı. Hakikate aykırı beyanda bulunamaz. Milletvekilleri olarak biz buradayız; yer yok. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Sayın vekillerimiz, rica ediyorum tekrardan. Yargılamaya devam etmek istiyoruz. Lütfen izleyici bölümüne geçin. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Mahmut Tanal:</em></strong><em> Devam edin. Size engel olan mı var? Düzeni bozan mı var? Siz çalışmamak için bahane arıyorsunuz. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Lütfen izleyici bölümünden sürekli bu şekilde müdahale etmeyin.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>…</em></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Görevli arkadaşlara yardımcı olup, gerekli yere geçelim lütfen. Duruşmaya bu şekilde devam edemem. Duruşmaya ara vermek zorunda kalacağım yine. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>(Bağırışmalar…)</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Avukat Bey lütfen bu şekilde bağırmanız sonuca etki etmeyecek. Bağırmayın bu şekilde. Bu üslup, doğru bir üslup değil. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Duruşmanın intizamına zarar verecek, dağıtacak hiçbir şey yapmıyoruz… Ne zararımız var size? Avukatız aynı zamanda. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Avukat Bey, kapı girişlerinde vekalet uygulaması yaptık. Ona da protesto ettiniz. Ona da zorluk çıkarttınız. Yani bu şekilde ne yapsak bir sorun çıkıyor. Yani o yüzden vekillerim tekrar rica ediyorum. Görevli arkadaşlara yardımcı olun lütfen. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>Milletvekili avukat:</em></strong><em> Hayır, sizi bizi o zaman buradan zorla çıkaracaksınız.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>M.B.:</em></strong><em> Tamam yargılamaya ara verdik.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Verilen bu aranın ardından bir süre sonra da mübaşir gelerek duruşmanın yarına ertelendiğini paylaşıyor. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Salonda aynı anda benzer bir tartışmanın yine avukat olan Şanlıurfa Milletvekili Mahmut Tanal ile de yaşandığını hatırlatalım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#212529">DAVANIN TARAFLARI NE İSTİYOR?</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Ortada bir sorun olduğu açık. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Peki karşı karşıya olduğumuz soruna “haklı” olmak ya da olmamak üzerinden mi bakmalıyız?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Yoksa davanın, dava için öngörülen 4600 günden önce bitmesini sağlamak üzerinden mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Bu sorulara cevap vermeden önce bu davaya “tarafların” nasıl baktığını ele alalım. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Davada yargılananlar başta olmak üzere CHP tarafı, davanın siyasi olduğunu ve duruşma boyunca sanıkların iddianmedeki yer alan suçlamaları çürüteceğini iddia ediyorlar.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Buna karşı davanın siyasi tarafı olarak iktidar bloku var. Onlar davanın kısa sürede bitmesini istemeyeceklerini ve İmamoğlu başta olmak üzere kimi sanıkların uzun süre tutuklu kalmasını ve ceza almalarını istediklerini biliyoruz. İddiaları ve söylemleri bu yönde. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">O zaman karşımızdaki tablodan tarafların şunları istediklerini varsayabiliriz; </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Davanın bir tarafı olan yargılananlar ve yargılananları sahiplenen CHP’liler için öncelik; davada haklı olduklarına olan inançları gereği davanın hızla sonuçlamdırılması noktasında dahkolaylaştırıcı olmaları bekleyebiliriz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Buna karşın iktidar blokunun da, sahip oldukları siyasi güçle davayı olabildiği kadar uzatmak istedeğini, uzun tutukluluk ve cezalarla siyasi rakiplerini oyundan düşürmek isteyebileceklerini varsayabiliriz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Bununla birlikte siyaseten taraflar ne düşünürse düşünsün normal şartlarda “tarafısız” olmasını beklediğimiz yargı var. Onlar duruşmalar başlamadan önce davayı 4600 günde bitirmeyi hedeflediklerini açıklamıştı. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Her şeye rağmen yargının, yargılama aşamasında tarafsız kalacağını ve maddi olgular üzerinen adalet arayacağına inanıyoruz. Dahası böyle olmasını temenni ediyoruz. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="color:#212529">NE İSTEDİĞİNE KARAR VEREBİLMEK</span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Eğer İBB Davasıyla ilgili tabloyu böyle okuduğumuzda bu sabah yaşanan gerilime –ki ben bunun sorun olduğunu düşünüyorum- nasıl bakmalıyız?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Özellikle de davanın siyasi olduğunu düşünen yargılananlar ve CHP açısından?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Yukarıda davanın taraflarını analiz ettiğimiz bölümü referans kabul edersek; normal şartlar altında onların, davanının hızla görülmesini ve savundukları haklılıklarının bir an önce tescil edilmesini bekleriz değil mi?</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Sorun çıkaran değil sorun çözen, zorlaştıran değil kolaylaştıran taraf olmalı bu davada haklı olduğuna inanlar. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">En azından benim beklentim bu yönde. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Elbette bu beklenti, örneğin duruşmanın ilk günü yaşanan usul hatalarına itiraz etmeyi, gerektiğinde yargılamaya müdahil olmayı, savunmanın ve sanıkların haklarının korunmamasını içermiyor. Duruşma sürecinde bu tür usul ve işleyiş hatarına karşı sonuna kadar hukuki ve siyasi tutum alınmalı ve savunulmalıdır. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Evet, CHP Lideri Özgür Özel, CHP İl Başkanı Özgür Çelik'in ifade ettiği gibi mahkeme heyeti davayı görmemek, uzatmak istiyor olabilir. O zaman yapılması gereken avukların ve yargılananların usuli ve hukuki itirazları dışında davayı uzatacak her türlü adımdan durmak olacaktır.&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Kabul edelim ki, bu&nbsp; sabah yaşanan oturma yeri krizi, duruşma ertlemeden aşmak en başta davayı siyasi bulan CHP’lilerin sorumluluğuydu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Burada bir soru daha soralım; davanın ertelenmesiyle yargılananlar ya da CHP'liler siyaseten bir şey kazandı mı?&nbsp;</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Hayır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Sonuçta duruşmanın ertelenmesi yargılananlara ve onları savunan CHP’lilerin değil, siyasi olarak iktidar blokunun isteyebileceğini bir durumdu ve o oldu. </span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:#212529">Son olarak şunu da ifade edeyim; bu tür aç-kapa duruşmalar orta ve uzun vadede duygusal olarak yargılananlar ve onların aileleri kadar; siyasi olarak da davaya “nötr” bakanları olumsuz etkiler. </span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><strong>Çizim: </strong>Tarık Tolunay&nbsp;</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/7-dakikalik-durusma-chpye-bir-sey-kazandirdi-mi-1773674063.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Erdoğan’ın ümmet bilinci</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdoganin-ummet-bilinci-12853</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/erdoganin-ummet-bilinci-12853</guid>
                <description><![CDATA[Erdoğan’ın düşünce dünyasının, sahip olduğu siyasi İslam ideolojisi çerçevesinde sorunlu olduğunu gösteren en önemli ifadelerden biri ümmet bilinci. “Ümmet bilinci”nin “bir duvarın tuğlaları gibi (bizi) birbirimize kenetleyen” bir bilinç olduğu iddiası! Bu iddia hangi gerçekle doğrulanan bir iddiadır ki? Sonraki cümlesinden anlaşılan da bu “biz”, Türkler, Kürtler ve Araplar’dan oluşan bir “biz”, yani “Müslüman toplumlar”. Müslümanlık bu toplumları bir “biz” altında kenetleyen bir bilinçmiş!]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan, son konuşmalarından birine ümmet konusunda CHP’den gelen eleştirilere şöyle yanıt vermiş: </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“Tabii bunlar ümmet bilinci nedir bilmezler. Bir duvarın tuğlaları gibi birbirimize kenetlenmemizin neresi yanlış be gafiller. Milletin inancından ve değerlerinden bu kadar mı kopuksunuz?”.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Gerçekten de Erdoğan’ın düşünce dünyasının, sahip olduğu siyasi İslam ideolojisi çerçevesinde sorunlu olduğunu gösteren en önemli ifadelerden biri bu. “Ümmet bilinci”nin “bir duvarın tuğlaları gibi (bizi) birbirimize kenetleyen” bir bilinç olduğu iddiası! Bu iddia hangi gerçekle doğrulanan bir iddiadır ki? Sonraki cümlesinden anlaşılan da bu “biz”, Türkler, Kürtler ve Araplar’dan oluşan bir “biz”, yani “Müslüman toplumlar”. Müslümanlık bu toplumları bir “biz” altında kenetleyen bir bilinçmiş!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki ama adama sormazlar mı “Peki bu ümmet bilinci Müslüman ülkeleri kenetliyor da neden aynı ümmet bilinci Türkiye’nin Kıbrıs sorununun çözümü için bir şey yapmıyor? Bildiğim kadarıyla Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyan tek ülke hala Türkiye! Son zamanlarda bir biçimde destekleyenler de Pakistan, Azerbeycan ve Bengladeş! BM’deki nüfuslarının çoğunluğunun Müslüman olan 49 ülkeden sadece 3-4’ü!</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Peki bu gerçekle biz “ümmetle” nasıl kenetleneceğiz?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Söz konusu konuşmasında yukarıdaki cümlelere devamla Erdoğan şöyle diyor:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Ne yapacaksınız, batılı patronlarınızın kılıcını kuşanıp Türkler, Kürtler, Araplar arasında fitne mi yayacaksın, nefreti mi yayacaksın, kavgayı mı büyüteceksin? Allah bunlara akıl izan ve basiret versin.” </em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">CHP’ye bu cümleleri söylemek de biraz insaf ister bence. Çünkü siz bu cümleleri söylediğinizde birileri de şöyle diyebilir: </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px"><em>“Peki ama neden hala ümmet adına ABD’ye ve İsrail’e, İspanya Başbakanı gibi bir tavır almadınız? İspanya Başbakanı Sánchez gibi, ABD ve İsrail’in bu eylemini “yasa dışı ve bir tek taraflı askeri bir eylem” olarak niteleyemediniz. Daha doğrusu İsrail’in İran’a saldırılarının uluslararası hukuka aykırı olduğunu birkaç defa söylediniz ama neden bu cümleye ABD’yi de dahil edip “ABD ve İsrail birlikte yasa dışı hareket ediyor” gibi bir cümle kurmadınız ya da kuramadınız? ABD’nin “batılı patronlardan biri olduğu için mi?”</em> </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Kimbilir biri böyle bir soru da sorabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Ama bence bu konuşmasında en önemli cümleler yukarıda değerlendirmeye çalıştığım cümleler değil. Asıl, yukarıdaki ifadelerine devamla şu söyledikleri:</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">“<em>Bizi ümmetçilik yapmakla suçlayanlara şunu söylüyorum, ekranları başında biz izleyen milletime de sesleniyorum, biz Türk milletindeniz. Hz Muhammet'in ümmetindeniz, biz sadece bugünden değil kalu beladan beri ümmetin sevdalısıyız.’’</em></span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Açıkça soralım bu cümleler dini siyasete alet etmek değil midir?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anayasa’nın 24. Maddesi şöyle diyor: “Din duyguları, devlet işlerine ve politikaya kesinlikle alet edilemez.”</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Siyasi Partiler Kanunu’na göre ise bu konuda daha somut düzenlemeler var. Bu kanuna göre “siyasi partiler dini veya kutsal değerleri siyasi propaganda amacıyla kullanamaz. Bu yasağa aykırı davranılması durumunda parti hakkında Anayasa Mahkemesi’nde kapatma davası açılabilir”.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Erdoğan’ın önümüzdeki günler için hazırlandığı siyaset anlaşılan böyle bir siyaset olacak. Anayasa mı? Yasalar mı? Boş verin bunları şimdi! </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Görmüyor musunuz dünya değişiyor!</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 17 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/erdoganin-ummet-bilinci-1773668719.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sirenler kimin için çalıyor?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sirenler-kimin-icin-caliyor-12850</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sirenler-kimin-icin-caliyor-12850</guid>
                <description><![CDATA[Savaş, Türkiye’nin savunma gereksinimleri bağlamında da birtakım gerçekleri ortaya koymuştur. Geçmişte ve hatta şimdilerde bile ülkenin askerî doktrinini sırf taarruzî sistem ve yeteneklere indirgeyenlerin ve bunun çığırtkanlığını içinde bulundukları resmî çevrelerde savunanların hem o çevreleri hem toplumu ne denli yanılttıkları bugün gün ışığına çıkmıştır. Ülke savunmasında elbette taarruzî sistem ve yeteneklere sahip olmak zorunludur; ancak bunlar başlıbaşına yeterli değildir. Son teknolojilere dayalı savunma sistem ve yeteneklerine sahip bulunmak en az taarruzî imkânlar kadar önemli ve gereklidir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Son beş yılın özeti</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özellikle son beş yıldır küresel sistem için giderek artan sıklıkta sirenlerin çaldığını görüyoruz. İnsan ve doğa yapımı felâketler adeta siren üreticilerinin alanını bir hayli genişletti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2000’li yıllarla birlikte uluslararası düzenin ardı ardına sert darbelere maruz kaldığı gözlemlendi. Rusya’da Putin’le birlikte boy gösteren, bilahare saldırganlığa evrilen revizyonizm kervanına ABD de katılmakta gecikmedi. Trump yönetimi, ilk döneminden devraldığı mirasın kapsamını ikinci döneminde azamî ölçüde genişletti. Son dört yıldır devam eden Rusya kaynaklı Ukrayna savaşını sonlandırıp, enerjisini ABD-Çin rekabetine odaklamak isterken kendisini Ortadoğu’da Tel Aviv yönetiminin bölgede meydan verdiği acımasız ve amansız güç mücadelelerinin ortasında buldu. Ne Ukrayna’daki savaşı sonlandırabildi ne de Netanyahu’nun bölgeyi kana bulayan hırslarına gem vurabildi. &nbsp;Bu perspektiften Çin’le olan rekabetini bir üst seviyeye taşıma hevesi de büyük ölçüde kursağında kaldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Küresel düzen dönüşürken</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Küresel düzen ve dengeler dönüşüyorken bu eğimi öngörebilen orta güçlerin büyükçe bir kesimi (örneğin Brezilya, Hindistan, Güney Afrika ve Kanada) bir yandan ABD’nin, diğer yandan Rusya’nın revizyonist tutumlarını olabildiğince frenlemek üzere ya mensubu bulundukları ittifaklar marifetiyle ya da diğer orta güçlerle olan işbirliklerini ilerletmek suretiyle yol almayı tercih ederken, Türkiye ve İran gibi bazı aktörler, değişen dünya koşullarının kendi lehlerine olduğu varsayımından hareketle Ortadoğu ve Kuzey Afrika kuşağındaki dengeleri biçimlendirmek üzere kendilerine vehmettikleri “kaptan köşküne” oturmaya dönük sert güç unsurlarını özellikle 2020’li yıllarla birlikte sahaya sürdüler. İçinde bulundukları bölgenin, sanki küresel sistemden, daha doğru bir tanımla, küresel düzensizlikten ve bunun ortaya çıkardığı güç politikalarından muaf olabileceğini sandılar. Doğal olarak gelişmeler belirlenen bu hedefin gerçekleşmesine zaman içinde sekte vurmakta gecikmedi. Ankara, tezahür etmekte olan yeni koşullarda tutumunu gözden geçirmeye ve bölge ülkeleriyle bozulan ilişkilerini olabildiğince tamir etmeye yöneldi. Kendi bölgesindeki iç çatışmaların ve istikrarsızların ülkeye ne denli ağır ekonomik ve toplumsal fatura çıkardığını idrak ederek, daha gerçekçi bir çizgiye geçiş yaptı. Adını açıkça telaffuz etmese de Cumhuriyetin geleneksel diplomasi pratiğini benimsemek zorunda kaldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Ortadoğu’daki mahşerin iki atlısı: İsrail ve İran</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tahran ise, belki güç durumda kaldığında, başta ABD olmak üzere Batı camiasıyla rekabeti göz ardı etmeyen Rusya ve Çin gibi küresel düzeni yeniden tanımlamaya çalışan, bünyesinde Küresel Güney’den de oyuncuların yer aldığı aktörleri arkasına alabileceği varsayımından hareketle bölgesinde sekter politikalar izlemekten ve bunu sahaya yansıtmaktan geri durmadı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarda ve muhalefette geçirdiği yıllarda bölgeye dönük hırslarını gizlemeyen Netanyahu ve yakın çevresindeki aşırıcı kesimler, 1979’dan bu yana molla rejiminin sergilediği bölgeye yönelik nüfuz yayma politikasının bölgedeki diğer yönetimler için yarattığı tehdit algısından da istifadeyle, arka planında kendilerinin bölgeye dair benzer hedeflerini aşama aşama hayata geçirmekte vakit kaybetmediler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçmiş dönemlerde uluslararası toplumu bir ölçüde ayakta tutan kural ve normların, günümüze kıyasla İsrail’i daha fazla dizginleyen bir çerçeve ortaya koyduğu görüldü. Büyük güçler arası rekabetin damgasını vurduğu küresel sistemin dikişlerinin attığı bir yapı ise, Tel Aviv’e bölgeye dönük siyasî emellerini devreye sokmakta mümbit bir ortam sundu. Bu çerçevede bölgedeki büyük kırılma Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e karşı yaptığı saldırı sonucunda ortaya çıktı. Sonraki bir dizi bölgesel gelişme bölgedeki her aktör için her geçen gün siren seslerinin yoğunlaşacak olmasının habercisiydi. 28 Şubat’ta ABD/İsrail ikilisinin İran’a karşı başlattığı hukuk dışı, dolayısıyla gayrımeşrû savaş, küresel savrulmaların refakatinde etkileri uzun yıllara yayılacak zaten ağır olan ve pamuk ipliğine bağlı bölgesel dinamiklere ölümcül bir darbe indirdi. &nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazze ile başlayan ve bugün içinde ABD’nin de yer aldığı İran’a karşı yapılan savaşın alevleri, bir yanda Hamas ve benzeri oluşumları destekleyen ülkeler ile diğer yanda zamanında hem İran’dan hem İsrail’den tehdit algılayan aktörlere ve toplumlara sıçramış durumda. Ortadoğu yine masum halk kesimlerini onulmaz bir ızdırabın içine sürükleyen yangın yerine dönüşmüş halde.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Başlayan Hukuk Dışı Savaş</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a karşı başlatılan savaşın gidişatı üzerine güncele odaklı sayısız tahmin ve analizlerin yapıldığı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Bu tür öngörülerin savaş boyunca ve sonrasında yapılması doğal görülmeli. Doğal olmayan ise, savaşa ve olası sonuçlarına dair yapılan kesin ve köşeli yorumlardır. Bunların birçoğunu ihtiyatla değerlendirmek ve kişisel inanç, düşünce ve ideolojilerden arındırmaya çalışmak, dolayısıyla olgulara ve verilere dayalı öngörülerde bulunmak en uygun seçenek.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her gün yeni gelişmelere sahne olan savaşın asimetrik bir nitelik arzettiği görülmekte. Bu perspektiften bakıldığında, kendi hava sahasının hâkimiyetini tam anlamıyla sağlayamamış, iki düşman güce ve komşularına karşı füze ve dron saldırılarına dayalı strateji izleyen bir İran görüyoruz. İran’ın füze ve dron envanterinin an itibarıyla gerçekleştirmekte olduğu taarruzlar için daha ne kadar süre dayanabileceği kuşkulu. Bu durumun, İran’a karşı şimdilik havadan taarruz yeteneklerini kullanan ABD/İsrail ikilisi için de geçerli olduğu yönünde gerekçelerin ileri sürüldüğünü gözlemliyoruz. Diğer yandan, sözkonusu ikili ile İran’ın askerî yetenek üretim kapasitesini kıyaslamanın ne derecede sağlıklı olacağı tartışmalı bir gerekçe olarak kalmaktadır. Savaşın ilerleyen aşamalarında envanter açıklarının iki taraf açısından ortaya çıkaracağı durumu tüm yönleriyle analiz etmek başlıbaşına bir sınama oluşturuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Savaştan çıkarılacak anlık dersler</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Karşılaştığımız tablo, olası bir çatışmada, hava sahasında tam veya kısmen de olsa hâkimiyetin sağlanamadığı bir ortamda münhasıran taarruzî yeteneklere dayanmanın saldırıya uğramış bir ülkenin savunmasının maruz kaldığı zafiyetleri açıkça ortaya koymaktadır. Sırf taarruzî güce dayalı stratejinin devam eden savaşta çökmeye yüz tuttuğu gözlenmekte; sağlam ve dayanıklı bir askerî stratejinin hem savunma hem taarruz yeteneklerini bütünleştiren iki ayaklı bir yapılanmaya dayanmasının zorunlu olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleşilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer bir olgu, ağırlıklı olarak sadece insansız sistemlerle/yeteneklerle nihaî sonuca ulaşılamayacağının sahada tüm çıplaklığıyla gözlenmekte oluşudur. İran’a karşı sürdürülen savaşta, başta savaş uçakları olmak üzere insanlı muharip sistemlerin oynamakta bulunduğu belirleyici rol sahada bir kez daha görülmektedir. İnsansız sistemlerin ise, insanlı muharip yetenekleri tamamlayıcı ve destekleyici birer kuvvet çarpanı oldukları saha gerçekliğiyle yeniden teyit olmaktadır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Süren çatışmada yeni ve yıkıcı teknolojilerin de ön plana çıktığı; bu çerçevede siber, yapay zekâya dayalı yetenekler, gelişmiş elektronik harp araç ve sistemleri, uzay tabanlı imkân ve kabiliyetler gibi alanların savaşın sonucunu belirlemede kritik roller oynadığı artık tartışmaya kapalı bir gerçeklik olarak karşımıza çıkmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sonuç: Savaşın bazı kalıcı dersleri ve Türkiye</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devam eden savaşın Türkiye’ye de doğrudan yansımaları olmaktadır. 4, 9 ve 13 Mart tarihlerinde İran’dan atılan ve Türk hava sahasına yönelen balistik füzeler, Türkiye’nin de mensubu bulunduğu NATO’nun füze savunma unsurlarınca etkisiz hale getirilmişlerdir. İran yetkilileri reddetmekle birlikte sözkonusu üç balistik füzenin İran’dan atıldığı Türk resmî makamlarınca açıklanmıştır. Kaldı ki, NATO kaynakları da bunu teyit etmiştir. Hal böyle olmakla birlikte Türkiye’deki kimi çevrelerin önyargılarını kırmakta atılan balistik füzeler dahi başarı sağlayamamıştır. Balistik füzelerin fırlatıldığı yerlerin anlık olarak tespit edilebildiği bir teknolojik gelişmişlik seviyesinden bîhaber olan bu kesimlerin bir bölümünün füzeleri atanları İran içindeki “siyonist çetelere” bağlaması ibretliktir. Bu ve benzeri gerekçelerle Devrim Muhafızlarının güdümüne girmiş İran yönetimi ile kendilerini siyonizme adamış İsrail ve İsrail dışındaki güç odaklarını aynı potaya sokmak gerçekten başarılması güç bir önyargının eseridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaşın başlamasından bu yana İran, İsrail’e, ABD’nin bölgedeki tesislerine&nbsp;ve Körfez ülkelerine karşı sadece balistik füze değil, dron saldırıları da yapmıştır. Savaş uzadıkça İran rejiminin Türkiye’yi de hedef alacak dron saldırıları yapmamasının garantisi yoktur. Bu senaryoya karşı da hazırlıklı olunmasında ve gerekli tedbirlerin alınmasında şüphesiz büyük yarar vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her savaşın, silahlı saldırıya uğrayan ülke ve civar ülkeler bakımından kuşkusuz çok ciddi siyasî, askerî, ekonomik ve insanî felâketlere yol açtığı bilinmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İran’a karşı başlatılan hukuk dışı savaşın da İran ve bölge açısından olumsuz sonuçlara mâlolacağı kesindir. Mevcut savaşın İran’da molla rejiminin son bulmasıyla noktalanması galip olasılıktır. Diğer yandan, savaş sonrası dönemin İran’a ve halkına huzur ve istikrar getirip getirmeyeceği şimdilik meçhûldur. Savaşın bitiminde İran’ın çalkantılı bir döneme gireceği ise kehanet değildir. İran’daki geçiş döneminin bölge için doğuracağı sonuçların ise uzun vadeye yayılması sürpriz olmayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin, yanıbaşımızda süren savaşa herhangi bir şekil ve kapsamda müdahil olmaması ulusal çıkarlarıyla uyumludur. Ankara’nın şu ana değin sürdürdüğü yaklaşım isabetli ve ihtiyatlıdır. Mevcut şartlarda bu yaklaşımın devam ettirilmesini tercih değil, zorunluluk olarak görmek en doğru yoldur. Suriye politikasında zamanında “aktivistliğe” soyunanların, İran sorunsalı karşısında şimdilerde gerçekçi bir çizgiye doğru hızla ilerlediklerini görmek tabiatıyla teskin edici bir tablodur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş, Türkiye’nin savunma gereksinimleri bağlamında da birtakım gerçekleri ortaya koymuştur. Geçmişte ve hatta şimdilerde bile ülkenin askerî doktrinini sırf taarruzî sistem ve yeteneklere indirgeyenlerin ve bunun çığırtkanlığını içinde bulundukları resmî çevrelerde savunanların hem o çevreleri hem toplumu ne denli yanılttıkları bugün gün ışığına çıkmıştır. Ülke savunmasında elbette taarruzî sistem ve yeteneklere sahip olmak zorunludur; ancak bunlar başlıbaşına yeterli değildir. Son teknolojilere dayalı savunma sistem ve yeteneklerine sahip bulunmak en az taarruzî imkânlar kadar önemli ve gereklidir. Her iki alanı bütünleşik bir yapıda biraraya getirmeyen doktrin ve yaklaşımlar ülkeyi bugün İran’ın karşılaşmakta olduğu duruma sürükler. Bu yaklaşım ışığında gerçekçi çizgiden ayrılmadan, kısacası kişi, firma ve resmî kurumların kimi mesnetsiz heyecanlarına kapılmadan Türkiye’nin hava-füze savunması için tasarlanan Çelik Kubbe’nin inşasına yönelik üretim zincirinin hızlandırılması, veri ve ağ temelli bu savunma mimarisine daha fazla kaynak ayrılması, mimarînin oluşumunda topluma hemen her fırsatta benimsetilmeye çalışıldığı gibi sadece insansız sistemlerle bir sonuca ulaşılamayacağının idrakı içinde beşinci nesiller dahil son nesil insanlı muharip ve savunma sistemlerinin edinilmesinde de aynı teyakkuz ve itinanın gösterilmesi elzemdir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ülke savunma doktrininin mevcut koşullarda caydırıcılığa ve dayanıklılığına değerli ve vazgeçilemez katkılar sunmakta olan kamusal ve özel çevrelerin, bu bütüncül doktrinin sahada işler kılınacak bir yapıya evrilmesinin önüne kişisel veya kurumsal engeller çıkarmaktan kaçınmaları temel bir hedef olarak belirlenmelidir. Sirenler daha fazla çalmadan bu yöndeki bir yaklaşımın esas alınması umulur. &nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;&nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* <strong>Ankara Politikalar Merkezi ve Türk Atlantik Konseyi Derneği Başkanı</strong></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 00:36:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/sirenler-kimin-icin-caliyor-1773610916.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İfade özgürlüğü özünde bir iktisadi etkinlik konusudur ve Ahududu Oscar’ları</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ifade-ozgurlugu-ozunde-bir-iktisadi-etkinlik-konusudur-ve-ahududu-oscarlari-12849</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ifade-ozgurlugu-ozunde-bir-iktisadi-etkinlik-konusudur-ve-ahududu-oscarlari-12849</guid>
                <description><![CDATA[Dünyanın yaşayan en önemli hukukçusu (bence tabii) Chicago Üniversitesi hukuk profesörü Richard Posner kurucularından biri olduğu Hukuk ve Ekonomi (Law and Economics) okulunun başucu kitabı “Economic Analysis of Law” (Hukukun Ekonomik Analizi) kitabının 28. bölümünde “doğru” kavramının çok sorunlu olduğunu dile getirirken “dünyanın güneşin etrafında döndüğü gerçeğinin” bile dikkatle ifade edilmesini söyler ve İngilizce olarak şöyle bir formül kullanır: “No one has a pipeline to ultimate reality” yani “kimsenin elinde mutlak doğruya bağlanan bir boru hattı yoktur”.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yaşam hakkını bir kenara koyarsanız temel hak ve özgürlüklerin anası ifade özgürlüğü konusudur; basın özgürlüğü ve gösteri yürüyüşleri hakkını da ifade özgürlüğü kapsamında ele almak lazım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyadaki mevcut yürürlükteki anayasalar arasında kanımca açık ara en iyi anayasa ABD Anayasası (1787) ve bu Anayasanın en muhteşem maddesi de 1791 tarihli birinci ek (first amendment).</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bir Türkiye vatandaşı olarak doğup büyüdüğüm ülkemle ilgili “nasıl bir siyasal ütopyan var?” diye bir soru ile muhatap olsam yanıtım kesinlikle AB tam üyeliği ile birlikte ABD Anayasasının birinci ekini aynen Türkiye Anayasasına dahil etmek diye yanıt verebilirim.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD Anayasası birinci eki, tarih 1791, bizde Üçüncü Selim’in padişahlığının (1789-1809) ikinci senesi yani, Anayasaya “ifade özgürlüğü vardır lâkin…” gibi bir madde koymuyor, ABD Kongresine (yasa koyucu) ifade özgürlüğünü sınırlayacak bir düzenleme yapma yasağı getiriyor, ifade özgürlüğünün yanına basın özgürlüğünü ve gösteri hakkını da koyuyor, muhteşemdir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Aynı ek madde Kongreye bir inancın yerleşmesi, faaliyeti ya da yasaklanması yönünde bir yasa çıkarma yasağı da getiriyor (Diyanet İşleri Başkanlığı yasası!!!!), hadi gel de bu tür bir maddenin bizim Anayasada olması hayalini kurma kolaysa.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Anlaşılıyor ki ABD’nin kurucu babaları her türlü ifade özgürlüğünü yaşam hakkı dışında tüm özgürlüklerin anası olarak görmüşler, ifade özgürlüğü olmadan ABD’de sistemin bütününün etkin bir şekilde faaliyetinin olanaksız olduğunu III. Selim döneminde görmüşler.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD bugün dünyanın en zengin ülkesi ise çok muhtemeldir bu ifade özgürlüğüne verilen öncelik birinci plandadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Yukardaki cümlede, dikkatinizi istirham ederim, ifade özgürlüğü ile ilgili, ABD’yi dünyanın en özgür ülkesi yapan ilke demiyorum, en zengin ülke yapan ilke diyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İfade özgürlüğü sistemde tüm karar alıcılarının, yatırımcının, tasarrufçunun, tüketicinin, üreticinin, siyasetçi ve tüm başka aktörlerin olabilecek en doğru bilgilerle donatılarak sistem içinde alınacak kararların etkinliğini, doğruluğunu çok büyük ölçüde garanti altına alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tüm aktörlerin kararları doğruluğa yaklaştıkça, ifade özgürlüğünün sayesinde sınanarak iktisadi sistemin etkinliği maksimize olacak ve ülke daha da zenginleşecektir, buna zerre kadar kuşku yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İfade özgürlüğü ile iktisadi etkinliğin ahengini istiyorsanız yasama organınız mesela “doğru olmayan bilgiyi alenen yayma” gibi bir her yanıyla anlamsız bir ifadeyi kanunla suç haline getiremeyecek.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bugün ABD’de Oscar’lar dağıtılıyor, en iyi filmlere, en iyi oyunculara, senaristlere ama bir de yine ABD’de “Ahududu Oscar’ları var, en kötü filme, en kötü oyunculara veriliyor bu ödül!!!.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">ABD’de bir de (Küresel Ahududu Hukuk Oscar’ı) olsa bizim bu “doğru olmayan bilgiyi alenen yayma” ifadesine ahududu yağardı eminim. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Neden ABD Anayasasının birinci eki konusunda bu kadar ısrarlısın derseniz, bu birinci ek aynen bizim Anayasada yer alsa idi yasama organı böyle anlamsız bir maddeyi TCK’ya koyamayacak, Cumhurbaşkanlığına bağlı dezenformasyonla mücadele birimi gazetecilerin, entelektüellerin ümüklerine böyle basamayacaktı. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Dünyanın yaşayan en önemli hukukçusu (bence tabii) Chicago Üniversitesi hukuk profesörü Richard Posner kurucularından biri olduğu Hukuk ve Ekonomi (Law and Economics) okulunun başucu kitabı “Economic Analysis of Law” (Hukukun Ekonomik Analizi) kitabının 28. bölümünde “doğru” kavramının çok sorunlu olduğunu dile getirirken “dünyanın güneşin etrafında döndüğü gerçeğinin” bile dikkatle ifade edilmesini söyler ve İngilizce olarak şöyle bir formül kullanır: “No one has a pipeline to ultimate reality” yani “kimsenin elinde mutlak doğruya bağlanan bir boru hattı yoktur”. </span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İfade özgürlüğü sorunu Türkiye’nin her zaman başında bir beladır, insanlar gerçekten saçma sapan gerekçelerle yıllarca hapiste kalmışlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Türkiye’nin fakir, gelir bölüşümü bu kadar adaletsiz bir ülke olmasının altında mutlaka başka nedenler de vardır ama acaba en başlarında ifade özgürlüğü zafiyeti mi geliyor?</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu satırları yazarken televizyondan bir sendikacının “kanunlar zenginler için değildir” dediği için “halkı kin ve nefrete teşvik etmekten” gözaltına alındığını duyuyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bu kanun da, “halkı kin ve nefrete teşvik”, ahududu Oscar’larına büyük bir aday, hakkını teslim etmek lazım.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İktisat kitaplarında, oyun teorisi çalışmalarında ekonomik etkinlik için gerekli koşulların içinde “complete and perfect information” (tam ve mükemmel bilgi) kavramı gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Tam ve mükemmel bilgiye ulaşım her zaman mümkün olmayabilir ama ifade özgürlüğü ABD düzeyinde (“fuck Trump” diyor Robert de Niro ve sabah altıda kapısına kimse gelmiyor mesela, en fazla hakaret davası açılabiliyor ama bunun da sınırları var) olmaz ise tam ve mükemmel bilgiye ulaşım zaten mümkün olmayacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İfade özgürlüğüne biraz da böyle yaklaşmak lâzım değil mi? </span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 00:01:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ifade-ozgurlugu-ozunde-bir-iktisadi-etkinlik-konusudur-ve-ahududu-oscarlari-1773591627.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Dalokay’dan Sanchez’e: Kalplerimiz bir</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/dalokaydan-sancheze-kalplerimiz-bir-12846</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/dalokaydan-sancheze-kalplerimiz-bir-12846</guid>
                <description><![CDATA[Yüksel Işık yıllar öncesine dönemin Ankara Belediye Başkanı Vedat Dolakay’ın darbeci Franko’yu protestosunu hatırlatıp; onun İspanya Büyükelçiliği’ne yazdığı; “Ankara Belediye başkanı olarak Ankaralılar adına kendi ulusunun çocuklarını öldüren devlet yöneticilerini kınadığımı ve Ankara halkının İspanya halkının acısını paylaştığını, özgürlük mücadelesini desteklediğini simgelemek amacıyla bir hafta süreyle İspanya Büyükelçiliği’nin hiçbir belediye hizmetinden yararlanamayacağını duyururum.” satırları hatırlatır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geleneğimizde var; bu toprakların insanı diktatörlerden hoşlanmaz. Hele hele kendisini “dünyanın hükümdarı” zannedenlerden hiç hoşlanmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hitler, sevilmez buralarda; Mussolini de…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi ulusunu sevmek olarak tanımlanabilecek milliyetçiliği, ötekine üstten bakmak, kendini üstün görmek olarak adlandırılabilecek şovenizme vardırdığı için… O hastalıklı ruh haline sessiz kalındığı için 2. Dünya Savaşı denilen felaketi yaşadık. Üç beş kapitalistin Pazar payını büyütmek için kullandıkları “üstün ırk” savsatası, milyonların canına mal olmuştu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bizim insanımız, diğerkamdır; kimsesize kulak açar. Sevgimiz içimizdedir bizim; “kalpten kalbe bir yol” olduğuna inanırız. Moğol baskısına uğrayan Horasan Türkmenlerine de kucak açmıştır Anadolu; Hitler faşizminden kaçan bilim insanlarına da…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anadolu’nun insan ile hemhal olan o damarı, olanaksız olanın mümkün olabileceğine inanır; o hayalini gerçeğe dönüştürmek için yola çıkar. Aslan ile ceylanı kucağında resmeden Hacı Bektaş Veli’nin yolculuğu buna işarettir. Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkıp, birinci aşamasını Ege Denizinde; ikincisini Cumhuriyet’i kurarak tamamladığı ve nihayetinde, asıl hedefi olan demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti kurmak için yürüttüğü mücadelesi de… Yeri gelmişken belirtelim; o mücadele istenilen sonuca ulaşamamışsa kabahat bizimdir. Bizim gibilerde nükseden “bana ne”ciliktir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DALOKAY’IN FRANCO’YU PROTESTOSU</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gene de o mücadeleci damar güçlüdür bizde. Örneğin İkinci Büyük Savaşın kalıntı diktatörlerinden Franco, İspanya’da hüküm sürüp, başkaldıranı idam sehpasına çıkardığında karşısına ilk çıkan, bizden biridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ankara’nın efsane başkanı Vedat Dalokay’dır o kişi; “Deli Vedat” da derlerdi ona. Ne de olsa “yiğit namıyla anılır”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halkına hizmetkâr, işçisi açken sessiz kalmayı kendine yediremediği için açlık grevi yapan Dalokay, Nazım’ın, “kırk günlük yolda yaprak kımıldasa/ Sen ürpermelisin içerde” dizelerinin tarif ettiği gibi dünyada olup bitenleri de görmezden gelmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O Ankara’nın başkanıyken, İspanya Diktatörü Franco’nun, beş İspanyol devrimci gencini idam ettireceği haberi gelir. Sessiz kalmak istemez. Tarafı belli olsun ister; tıpkı İbrahim’i attıkları ateşi söndürmek için su taşıyan karınca gibi…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapabilecekleri sınırlıdır; o da onları yapar. Diktatör Franco’yu protesto etmek amacıyla İspanya elçiliğinin suyunu, elektriğini ve havagazını keser.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tutumunu anlatmak için bir de mektup yazar, İspanyol Büyükelçiliği'ne. Şöyle der o mektupta:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Ankara Belediye başkanı olarak Ankaralılar adına kendi ulusunun çocuklarını öldüren devlet yöneticilerini kınadığımı ve Ankara halkının İspanya halkının acısını paylaştığını, özgürlük mücadelesini desteklediğini simgelemek amacıyla bir hafta süreyle İspanya Büyükelçiliği’nin hiçbir belediye hizmetinden yararlanamayacağını duyururum.”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hakkında DGM’de soruşturma açılır. Geri adım atmaz Dalokay; “etimle kemiğimle onlarla beraberim” der.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SANCHEZ, DÜNYANIN VİCDANIDIR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dalokay’ın mektubuyla da, DGM’deki savunmasıyla da övünmek hakkımız; nitekim o mektup, etkisini yıllar sonra gösterdi ve şimdi övünecek yeni bir kardeşimiz var. O kardeşimizin adı, Pedro Sanchez; nam-ı diğer, İspanya Başbakanı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biraz gecikti İspanyollar, işleri vardı zira. O işlerin başında Franco rejiminden kurtulmak vardı. Rejimin kalıntılarını temizlemek uzun sürmüş olsa gerek ki nihayetinde yanıt verdiler; üstelik tam da beklediğimiz bir zamanda…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanchez, dünyaya hükümdar olmak için Venezuella’dan Filistin’e, Küba’dan İran’a kadar herkesi yok etmekle tehdit eden, çoluk çocuk demeden günlerdir İran’a bomba yağdıran Trump’a kafa tutarak, İberya ile Anadolu arasındaki “yürek ve vicdan” birlikteliğini teyit etti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şöyle dedi Sanchez:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>"Sorun, Ayetullahların tarafında olup olmadığımız değil; zaten kimse onlardan yana değil. Sorun, barıştan ve uluslararası hukuktan yana olup olmadığımızdır. Yasa dışı bir duruma, bir başka yasadışılık ile yanıt veremezsiniz. İnsanlık için büyük felaketler böyle başlar."</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sanchez’in sözleri, size de, Muhyeddin Abdal’ın şu dizelerini anımsatmadı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“İnsan insan derler idi<br />
İnsan nedir şimdi bildim<br />
Can can deyu söylerlerdi<br />
Ben can nedir şimdi bildim”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öyledir!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Pedro Sanchez, İspanyol gençlerinin idam edilmesine karşı bayrak açan Vedat Dalokay’ın sesine ses katarak, bütün dünyayı, vicdanını kendi üzerinize gözcü koymaya ve bu haksız, hukuksuz savaşı durdurmaya çağırırken, kalplerimizin de, vicdanlarımızın da insanlık için atması gerektiğine vurgu yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O ses, hepimizin sesidir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/dalokaydan-sancheze-kalplerimiz-bir-1773582764.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İçki yasakları: Kötü alışkanlıklardan korumak mı, toplumsal mühendislik mi?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/icki-yasaklari-kotu-aliskanliklardan-korumak-mi-toplumsal-muhendislik-mi-12845</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/icki-yasaklari-kotu-aliskanliklardan-korumak-mi-toplumsal-muhendislik-mi-12845</guid>
                <description><![CDATA[İktidarın –devlet blokunun- ideolojik tercih ve uygulamaları siyasal alkollü içki –ve sigara- ile sınırlı değil, gündelik hayatın neredeyse her alanında benzer bir hedef söz konusudur. Siyasi iktidar, toplumsal farklılıkları dönüştüremediği ölçüde, onların görünürlüklerini toplumsal, kamusal alandan temizlemeye ve özgürlükleri özel alan ile sınırlama eğilimdedir. Toplumsal, kamusal alan yeniden tanımlanan “makbul vatandaş”lara serbest, eleştirel yani makbul olmayanlara yasaklı hale getirilmektedir. Bu makbul vatandaş tanımı bir anlamda iktidar blokunun tanımı ile “Yerli ve Milli” olanları kapsamaktadır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">AK Parti iktidarında alkollü içki ve sigara, sadece sıkça yapılan zamlarla değil hakkında yapılan yasal düzenlemelerle de gündemde. Tahmin edersiniz ki, gündeme gelen yasal düzenlemeler, çoğunlukla yasaklama amaçlı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Mesela Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı sigara konusunda çok hassas olduğunu geçmişte karşılaştığımız diyaloglardan biliyoruz. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aynı hassasiyetin alkollü içki konusunda da var olduğunu tahmin etmek güç değil. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Geçtiğimiz günlerde içki konusunda yeni yasakların gündeme geldiğini okumuştuk. Ve konuşulan yeni yasakları iktidara yakın bir yayın organından </span><span style="color:#202126">Meclise sunulan yeni bir kanun teklifiyle birlikte öğrendik. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#202126">Meclis’e sunulan teklif ‘Bağımlılıkla mücadeleyi güçlendirme’ amacıyla hazırlanmış. Ancak sunulan teklifle alkollü içeceklerin üretiminden tanıtımına, satışından denetimine kadar geniş bir yelpazede yeni kısıtlama ve yasaklar hedefliyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#202126">Ve bu kez hedef sadece alkollü içki değil, sektördeki şirketler ve onları neredeyse görünmez kılmak. Nitekim teklif ile alkollü içki üreten, ithal eden veya pazarlayan firmaların doğrudan reklam yapması ya da tüketiciye yönelik tanıtım faaliyeti yürütmesi tamamen yasaklanıyor. Bu firmaların sadece doğrudan reklamlarına değil, firmaların ticari unvanları, markaları, logoları veya amblemleri aracılığıyla herhangi bir etkinliğe, medya platformundaki bir içeriğe ya da yayına sponsor olmasının da önüne geçilmesi hedefleniyor. Hedeflenen değişikliklerle, işletmelerde veya etkinlik alanlarında, alkollü içki markalarını akla getirebilecek her türlü isim, kelime, sembol, görsel ya da harfin kullanılması yasaklanması amaçlanıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Görüldüğü gibi AK Parti iktidarı sigaradan çok alkollü içecek konusunda hassas. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:black">RAKAMLAR NE DİYOR? </span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Peki hedeflenen ne?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu soruya cevabı sonra verelim. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Şimdi son dönemde alkollü içki tüketim oranlarına bakalım. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Alkollü içkiye yapılan sistematik zamlar görünen o ki, iktidarın hedeflediği tüketim düşüşüne yol açmamış.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İPSOS’un geçen yıl yaptığı araştırma bu açıdan ilginç. İşte o araştırmadan bazı veriler. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Araştırmaya göre düzenli alkol tüketenler 5 yıl önce 13,8 milyon kişiyken, 2025'te bu sayı 17,3 milyona yükselmiş. 18 yaş üstü nüfusta düzenli tüketim oranı da artış göstererek yüzde 28'den yüzde 33'e çıkmış. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aynı araştırmanın en ilginç verisi kuşkusuz 18 yaş üzerinde olan kişilere sorulan “Hayatınız boyunca hiç içki içtiniz mi?” sorusuna verilen cevap. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu soruya “evet” cevabı verenlerin oran ilk kez yüzde 50’yi geçerek yüzde 52,6 oranına (27,5 milyon) yükselmiş. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aynı soruya “evet” cevabı verenlerin oranı 5 yıl önce yüzde 40’mış (19,7 milyon). </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu süreçte alkollü içkiler içinde özellikle yerli içkilerde yapılan zamların ne kadar etkisi var bilmiyoruz ama tüketim alışkanlığında da değişim görülüyor araştırmaya göre. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Mesela viski tüketimi 2020’de 13,6 milyon litre iken bu rakam 2024’te 34,7 milyon litreye yükselmiş. Bu yüzde 155 oranında artış demek. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Aynı dönemde rakı tüketimi ise sadece yüzde 34 artarak; 30,4 milyon litreden 39,8 milyon litreye yükselmiş. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Görüleceği gibi viski tüketimi rakı tüketim oranına yaklaşmış. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Diğer alkollü içkilerde de tüketim artışı söz konusu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bunu miktarı az olsa da gelen zamlar nedeniyle evde üretilen ve kaçak üretilip piyasaya sürülen içkileri de ekleyebiliriz. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Özetle gelen zamlar, tüketimde azalmaya yol açmadığı gibi arttırmış. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu artış kuşkusuz artan vergi oranları nedeniyle devlete gelir olarak yansımış durumda. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:start"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#353535">Alkollü içkilerden alınan vergiler 2021 yılında 22,9 milyar lira iken 2026 yılı için planlanan gelir 191,6 milyar liraya yükseliyor. Bu 5 yılda yüzde 735’lik bir artış demek. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:#353535">PEKİ HEDEF GERÇEKTEN NE?</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Devlete vergi yoluyla bu kadar katkı sağlayan alkollü içkilerin –ve sigaranın- sistematik olarak yasaklanma çabası neyi hedefliyor?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ben bu sistematik çabayı toplumsal, kamusal görünürlüğü kısıtlayarak alkollü içki ve sigarayı özel alana hapsedilmesi hedefine bağlıyorum. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Tüm bu yasal düzenlemeler ile beklenti, içkili mekanların azalması ve/veya bu mekanların, sınırlı bir bölgeye hapsedilmesidir. Ki bu konuda son yıllarda hayli mesafe alınmıştır. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Nitekim AK Parti’li belediyelerin içkili mekanların ve içki satılan dükkanların ruhsatlarını hukuki gerekçelerle yenilememe stratejisiyle amaçlanan budur. Bunun sonucu olarak içkili mekanlar belli lokasyonlarda (örneğin Beşiktaş, Kadıköy gibi…) yoğunlaşmıştır. Yapılması düşünülen son düzenleme ile bu esas hedef doğrultusunda bir adım daha atılmış olacaktır. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:black">TOPLUM MÜHENDİSLİĞİ SÜRERKEN…</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ancak bu noktada şunu unutmamak gerekiyor. İktidarın –devlet blokunun- ideolojik tercih ve uygulamaları siyasal alkollü içki –ve sigara- ile sınırlı değil, gündelik hayatın neredeyse her alanında benzer bir hedef söz konusudur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Siyasi iktidar, toplumsal farklılıkları dönüştüremediği ölçüde, onların görünürlüklerini toplumsal, kamusal alandan temizlemeye ve özgürlükleri özel alan ile sınırlama eğilimdedir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Toplumsal, kamusal alan yeniden tanımlanan <strong>“makbul vatandaş”</strong>lara serbest, eleştirel yani makbul olmayanlara yasaklı hale getirilmektedir. Bu makbul vatandaş tanımı bir anlamda iktidar blokunun tanımı ile <strong>“Yerli ve Milli” </strong>olanları kapsamaktadır. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İfade ettiğim gibi iktidar blokunun sınırını çizdiği yeni kamusal alana dahil ol/a/mayanlar, öncelikle iktidara eleştirel duran toplumsal kesimlerdir. </span></span></span></span></p>

<p style="text-align:center"><span style="font-size:18px"><strong><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Siyasal alanda CHP lideri Özgür Özel’ın tüm kesimlerin “demokratların” yaptığı çağrının, eş düzeyli bir ilişki ile genişleyerek bir demokrasi koalisyonuna dönüşmesi; sivil alanda ise demokrasi, özgürlük keseninde ortak bir siyasallaşmanın ete kemiğe bürünerek bir büyük “Türkiye İttifakına” dönüşmesi ile mümkündür.&nbsp;Bir bütün olarak muhalif siyaset, daha çok sivil topluma açılmak ve ondan güç almak zorundadır. Çünkü siyasete sahip çıkmaya, hepsedilmek istendiği büyük kapatılmadan çıkmak isteyen, geleceğine sahip çıkmaya&nbsp;hazır bir toplum var. Siyaset toplumsallaştıkça, toplum siyasallaşacak ve geleceğine sahip çıkacaktır.</span></span></span></strong></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:black">HAYALİ BÜYÜK ANLATININ İKTİDARI</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Siyasi iktidarın devletle eklemlenerek sürdürdüğü toplumu dönüştürme projesi ve izlediği <strong>“kimlik üzerinden kutuplaştırma siyaseti”</strong>, esas olarak kendisine muhalif olanları hedef alsa da, en büyük zararı kendi toplumsal tabanına vermektedir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Onları kalıcı yoksulluğa, eğitimsizliğe mahkûm ederken, dünya ile rekabet edemeyen dünyadan ve diğer toplumsal kesimlerden izole ediyor ve içe kapanmasına yol açıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu Türkiye’nin toplum olamama, gettolaşmasının en somut halidir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">İktidar ve devlet çeperinde az sayıda insan, grup dışında kalanların yoksullukta eşitlenip, fakirliğe mahkum edildiği toplumlarda siyasi iktidarı sürekli kılan; devletin gücü ve imkanları yanında, siyasi iktidarların hayali büyük anlatıları ve geçmiş kahramanlık hikayeleridir ki bunları son yıllarda bolca duymaktayız. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><span style="background-color:white"><span style="color:black">SİYASET TOPLUMSALLAŞTIKÇA TOPLUM SİYASALLAŞIR</span></span></strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bugün alkollü içki satışları ile karşımıza çıkan toplum mühendisliğini aşmak ve toplumun içine sokulmak istendiği bu <strong>“büyük</strong> <strong>kapatılma”&nbsp;</strong>halini sona erdirmek&nbsp;ancak siyasetle mümkündür. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Ve burada iki düzlemde siyasetin bir biri ile eklemleşmesi kaçınılmazdır. İlki siyasal alan, ikincisi sivil alan. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Siyasal alanda CHP lideri Özgür Özel’ın tüm kesimlerin <strong>“demokratların” </strong>yaptığı çağrının, eş düzeyli bir ilişki ile genişleyerek bir demokrasi koalisyonuna dönüşmesi; sivil alanda ise demokrasi, özgürlük keseninde ortak bir siyasallaşmanın ete kemiğe bürünerek bir büyük <strong>“Türkiye İttifakına”</strong> dönüşmesi ile mümkündür. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Son olarak siyasi aktörlerin kendilerini hapsettikleri <strong>“salon siyasetinin” </strong>sonu gelmiştir. Kendi küçük kimlik siyasetlerinin peşinden gidenlerin siyasi gelecekleri sınırlıdır. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bir bütün olarak muhalif siyaset, daha çok sivil topluma açılmak ve ondan güç almak zorundadır. Çünkü siyasete sahip çıkmaya, hepsedilmek istendiği büyük kapatılmadan çıkmak isteyen, geleceğine sahip çıkmaya&nbsp;hazır bir toplum var. Siyaset toplumsallaştıkça, toplum siyasallaşacak ve geleceğine sahip çıkacaktır. </span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/icki-yasaklari-kotu-aliskanliklardan-korumak-mi-toplumsal-muhendislik-mi-1773561841.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>12 Mart 1971 ve aradan geçen 55 yıl</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/12-mart-1971-ve-aradan-gecen-55-yil-12842</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/12-mart-1971-ve-aradan-gecen-55-yil-12842</guid>
                <description><![CDATA[1971 yılında 12 Mart ile başlatılan, 10 yıl sonra 12 Eylül 1980 günü demokrasiyi tümüyle tasfiye eden, kanlı darbeler çağı 28 Şubat 1997 günü bir başka muhtıra ile sürdü. Sonunda Türkiye’nin siyasal mimarisi Türk-İslam sentezi çizgisinde yeniden belirlendi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçtiğimiz hafta TRT’nin öğle bülteninde okutulan, muhtıranın 55.Yıl dönümüydü. Demirel Hükumetine devlet radyosu aracılığıyla iletilen metin, Türkiye’de 1960 yılından başlayarak sıradanlaşan, asker-sivil ilişkilerinde yeni bir aşamaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TSK’nın komuta kademesi demokrasiden hoşnut değildi. Dönemin Genel Kurmay Başkanı Tağmaç, bir konuşmasında 1961 yılında halkoyu ile kabul edilen, anayasanın Türkiye’nin sosyo ekonomik yapısına bol geldiğini, söylemişti. Kısaca; “bu kadar demokrasi fazlaydı”. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tağmaç TSK’nın demokrasi anlayışının sınırlarını çizmişti. 27 Mayıs darbesinin ardından, Türkiye Cumhuriyet tarihi boyunca rastlanmayan bir özgürlük ortamına kavuşmuştu. Yargı bağımsızdı. Kuvvetler ayrılığına dayalı parlamenter sistem, çoğulcu demokrasiye evriliyordu. Düşünceyi suç sayan baskıların kalkmasıyla, kültürel yaşam olağanüstü zenginleşiyordu. Uzun yıllar boyunca yasaklanan, kitaplar basılıyor, sinemalarda sansürlenen filmler izleniyor, tiyatrolar daha önce görülmedik sayılara ulaşan yeni seyircileriyle buluşuyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">TRT’de 12 Mart 1971 günü okutulan muhtıra, 1963 yılında bastırılan bir başka askeri darbe girişiminin ardından 1965 seçimlerinde tek başına iktidara gelen, Demirel hükumetini doğrudan hedef alıyordu. Demirel direnmedi, istifasını Cumhurbaşkanına sundu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı Sunay, Cemal Gürsel’in 1966 yılında sağlık nedeniyle ayrılmasının ardından, TBMM’de yapılan oylamayla bu göreve gelmişti. Daha önce genel kurmay başkanıydı. Halk arasında; general rütbeleri sıralanırken, tuğgeneral, tümgeneral, korgeneral, orgeneral ve Cumhurbaşkanı esprileri yapılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Silahlı kuvvetlerde 27 Mayıs ile başlayan, “ihtilal” sürecinin yarım kaldığından yakınanlar ve 1968 olayları ile dünyayı sarsan, devrim dalgasından etkilenen genç subaylar da örgütleniyorlardı. Aralarında siviller de vardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğitim reformu istekleriyle başlayan hareketler, kısa sürede NATO ve ABD karşıtlığına dönüştü. “Tam bağımsızlık” ve ABD karşıtı sloganları kamuoyunda etkili oluyordu. Gençliğin hareketlenmesi, işçi ve kırsalda köylü eylemlerinin artışı, siyasal çizgisini ABD yanlısı tutumuyla belirleyen, Demirel hükumetini ve sermayeyi de tedirgin ediyordu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öğrenci gençlik İstanbul ve Ankara gibi büyük kentlerdeki üniversitelerde, 68 rüzgârından etkilenen eylemlere başlamışlardı. Seçim yerine darbe yöntemi ile iktidara gelme eğilimindeki örgütlenmelerin, kitlesel eylemlerde gençlerden yararlanma girişimleri ile Türkiye yeni bir döneme hazırlanıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı dönemde 1967 yılında başlayan, Arap-İsrail savaşı bir kez daha Mısır ve müttefiklerinin yenilgisiyle sonuçlanırken, üretiminin sınırlanmasıyla petrol fiyatlarının artışı gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerini olumsuz etkiledi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş öncesinde bölgeye yatırım yapan Sovyetler, Arap ülkelerinin yenilgisinin ardından yeni bir model denediler. Suriye ve Filistin Kurtuluş Örgütünü (FKÖ) destekleyerek, varlıklarını sürdürdüler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1971 yılında 12 Mart ile başlatılan, 10 yıl sonra 12 Eylül 1980 günü demokrasiyi tümüyle tasfiye eden, kanlı darbeler çağı 28 Şubat 1997 günü bir başka muhtıra ile sürdü. Sonunda Türkiye’nin siyasal mimarisi Türk-İslam sentezi çizgisinde yeniden belirlendi.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 15 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/12-mart-1971-ve-aradan-gecen-55-yil-1773509411.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Her inanca eşit duran kamu otoritesini nasil kuracağiz, düşünelim!</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/her-inanca-esit-duran-kamu-otoritesini-nasil-kuracagiz-dusunelim-12837</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/her-inanca-esit-duran-kamu-otoritesini-nasil-kuracagiz-dusunelim-12837</guid>
                <description><![CDATA[Hepimiz toplumumuzda laikliği nasıl hayata geçiririz ve ülkemizde laikliği nasıl yorumlayarak ilerleriz konusunda düşünmek mecburiyetindeyiz. Bunu yaparken şunu da hatırlamamız lazım. İslam dünyasında devletin dışında ve bazen ona rakip bile olabilecek “kilise” diye bir kurum yoktur. Din hizmeti kamunun sağladığı hizmetler arasındadır. Kamunun her inanca saygılı kalmak şartıyla din hizmetini nasıl vereceği üzerinde düşünmemiz, çareler üretmemiz gerekiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son günlerde toplumumuzda bir laiklik tartışmasıdır gidiyor.&nbsp; Bir yanda televizyonumuz evine dini bakımdan muhafazakar aileyi davet eden laik bir ailenin onlara domuz eti ikram ettiği gibi, ülkemizin gerçekleriyle en ufak bir ilişkisi bulunmayan bir yayın yaptı. Diğer yandan Milli Eğitim Bakanımız sanki her öğrencinin ailesi Ramazan’da oruç tutmakla vazifeliymiş türü bir varsayımdan yola çıkarak, ailenin Ramazanı kutladığını denetlemek, hatta aileyi oruç tutmaya mecbur etmek için girişimlerde bulundu ve yetmemiş gibi, yaptıklarının tamamen laiklik ile uyum içinde olduğunu, anayasayla her bakımdan bağdaştığını ilan etti. Bütün bunlar da yetmemiş olacak ki, bu sefer bir takım aydın&nbsp; “Türkiye laiktir, laik kalacak” türünden daha çok kendilerinin iman ettiği değerleri ifade eden bir bildiri imzalayarak, kamuoyuna sundular. İş burada bitse gene iyi. Bu sefer, aslında her türlü görüşün ifadesinin serbest olması gereken “demokrasinin hakim olduğu” toplumumuzda bu zevat hakkında soruşturma açıldı. Halkı olumsuz bilgileri yayarak galeyana getiriyorlarmış. Tabii, kanbersiz düğün olmaz. Tartışmaya basınımız da katıldı. Bir yazara göre, laik olduğu ileri sürülen birçok toplumda okullarda dini bayramlar kutlanıyordu. Türkiye’de neden kutlanmasın dı? Bu yazar dünyanın muhtelif ülkelerinden örnekler de verdi. Ben dünyayı pek bilmiyorum ama yazarın Birleşik Amerika’yı pek bilmediğini verdiği örnekten anladım. Yine her kafadan bir sesin çıktığı bir ortama sürüklenmiş durumdayız..</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında laiklik muhtelif inançlar karşısında kamu otoritesinin alması gereken tavırla ilgilidir. Örneğin, çok koyu dindar olan bir kişi, eğer dinin kamu otoritesinin bir işi olmadığını, dolayısıyla bu alana karışmaması gerektiğini düşünüyorsa, o kişi tam bir laiktir. Buna karşılık, bir kişi kamu otoritesini kullanarak toplumda herhangi bir inanç sisteminin yerleşmesini arzuluyor, o yönde kamunun yaptığı icraatı destekliyorsa, laik değildir. Laiklik, inanç sistemleri karşısında kamu otoritesinin yansız ya da tarafsız kalmasıdır, yoksa bazılarının bizleri inandırmak istediği gibi, devletin inançsızlığı yaygınlaştırmağa çalışması değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hemen her toplumda yaygın olan inanç sistemleri, şu veya bu şekilde kamu hayatını etkiliyor. Örneğin, çoğunluğun Noel’i kutladığı toplumlarda okul tatilleri ona göre şekillenmiştir. Ama Noel’I kutlamayan toplumlar aynı tarifeye uymayabiliyor. Örneğin, Birleşik Devletler’de üniversitenin kış tatiline girmesi genelde 15 Aralık civarındadır. Buna karşılık çoğu üniversitemizin kış arasına girdiği dönem Şubat’ın ikinci yarısıdır. Bazı durumlarda topluma egemen olan din kökenli yaklaşımlar, kamu otoritesinin vaziyet alışını da etkileyebiliyor. Bilindiği gibi, İrlanda’da olsun, Polonya’da olsun, uzun süreler kürtajın yasaklanması toplumun dini tercihlerini yansıtıyordu. Bu sorunun aslında kişinin tercihine, daha doğrusu inancına bırakılması bu toplumlar açısından oldukça yeni gelişmelerdir. Yine de bu alanda kamu kaynaklarının kullanılması, örneğin kürtaj hizmetinin kamu sağlık kuruluşlarında ücretsiz olarak verilmesi tartışma konusu olabilmektedir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumumuzda anlaşılabilir nedenlerde laiklik yanlış yorumlanabiliyor. Bilindiği gibi, ülkemiz kurulurken şu veya bu şekilde birçok Osmanlı kurumunu da miras almıştır. Bunlar arasında Halifelik ve ona bağlı olarak çalışan Bab-ı Meşihat gibi kurumlar da bulunmaktadır. Bunun yanında Cumhuriyet çok sayıda vakıf kurumunu da devralmıştır. Hilafetin kaldırılmasına ve 1928’de devletin dini olmadığının ifade edilmesine rağmen, bir dizi kurum yaşamağa devam etmiştir. 1924 Anayasasını okuyanlar, herhalde ülkemizin kurulması sırasında teşkili öngörülen bakanlıklar arasında Şeriye ve Evkaf Nezareti’nin bulunduğunu da hatırlayacaklardır. &nbsp;Bu bakanlığın kaldırılması ve yerini Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nın alması ancak devlet dininin anayasa hükmü olmaktan çıkarılmasından sonra mümkün olmuştur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine de devletimizin yapısında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bulunması tam anlamıyla laik bir devlete sahip olmadığımızı gösteriyor. Bu kuruluş Sunni-Hanefi İşleri Genel Müdürlüğü olarak hizmet vermekte, bu mezhebin devletin resmi tercihi olduğu bir bakıma böylece ifade edilmektedir. Devletimiz ise Diyanet İşleri Başkanlığını aynen Osmanlı’nın Şeyhülislamlığı kullandığı gibi kullanmış, ona siyaset alanında yaptığı işleri meşrulaştırmak, kabul ettirmek görevini vermiştir. Osmanlı döneminde Şeyhülislamlar devlete, yani sivil otoriteye&nbsp; karşı çıktıkları durumda kellelerinin vurulması olasılığıyla karşı karşıya kalırken, Cumhuriyet döneminde bunun yerini&nbsp; sadece görevden alınmak almıştır. Fakat her iki durumda da dini otoriteden beklenen sivil idareyi desteklemektir.&nbsp; Belki şimdi unutuldu, bir dönemde Her Cuma camilerde imamların ne diyeceği bile merkezden kararlaştırılır, halkın aşı olması, vergisini ödemesi filan telkin edilirdi. Bugün yönetim değişince, Diyanet fetva eminliğine sıvanarak, milletin yaptığı şeylerin dine uygun olup&nbsp; olmadığını da Sünni-Hanefi görüşü açısından yorumlamağa yönelmişir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biliyorsunuz, ülkemizde ilk ve orta öğretimde din dersleri bulunmaktadır. Bu derslerde sadece öğrencilere namaz kılmak, oruç tutmak, bazı duaları ezberlemek ve benzeri Sünni-Hanefi uygulamaları öğretilmektedir. Daha da vahim olarak, bu mecburiyete Lozan’da korumaya alınmamış her türlü İslam dışı veya içi inanç da dahil edilmekte, hatta üniversite girişlerinde bile bu&nbsp; alanda&nbsp; sorular sorulabilmektedir. Kamu yönetiminden sorumlu olanların bundan rahatsızlık duyması bir yana, yapılanları teşvik ettikleri incelenmeğe değer ayrı bir davranıştır. Şimdiye kadar hiçbir yönetim acaba devleti din konularından nasıl uzaklaştırırım, devleti&nbsp; muhtelif inançlar karşısında nasıl eşit konuma getiririm veya dini nasıl kişilerin ilgi alanı kılarım ve orada tutarım diye bir soru sormamıştır. Sanıyorum&nbsp; anayasamızda da yer alan Türk tanımının yazılı olmayan kısmında hakiki Türk vatandaşının Sünni-Hanefi kökenli olduğu hususu da yer almaktadır. Bir dönemde&nbsp; genel olarak Müslüman olmak, daha doğrusu&nbsp; Müslüman kökenli olmak yeterli görülmüşse de, günümüzde bunun geride kaldığı ve daha kapsamlı bir Müslümanlık arandığı görülmektedir. Özellikle dinin başkaları tarafından görülebilecek davranışlar kısmı önem kazanmakta, bu davranışlara uyanlar muteber addedilmektedir. Kimse bu kişilerde ayrıca ahlakilik filan aramamaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dine kamu politikasında birçok bakımdan yer verilmesi, Türkçe’de laiklik tanımına da özel bir anlam kazandırmıştır. Günümüz Türkçesinde laik kişi denildiği zaman, genellikle anlaşılan dinle arası iyi olmayan kişidir. Bu yukarda verdiğim laiklik tanımından çok uzaktır. Laik kişi aslında her türlü inancın kamu siyasetinin dışında tutulmasını, devletin inançlar karşısında tarafsız olmasını savunurken, ülkemizdeki laiklik anlayışına inanç karşıtlığı gibi özel bir anlam yüklenmektedir. Dolayısıyla laiklik bildirisine imza atanlar, istemeseler bile, toplumun önemli bir kesimi tarafından din karşıtlığını savunan kişiler olarak algılanmışlardır. Halbuki eminim ki, kastedilen kamu otoritesinini belirli bir dine ve onun belirli bir yorumuna karşı olmaktan ibarettir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son yıllarda birçok üniversitede ilahiyat fakültelerinin açılması, bu kurumların mezunlarının orta öğretimde yetiştikleri alan dışında dahi görev alabilmeleri, kamu otoritesinin bir inançla veya din yorumuyla özdeşleştirilmesini güçlendiren bir gelişmedir. Halbuki geliştikçe inanç açısından da giderek daha zengin çeşitlilik kazanan toplumumuzda daha fazla ihtiyaç duyulan yaklaşım bu zenginliğin kamu otoritesinin müdahalesi dışında gelişme göstermesidir. Şu ana kadar, şahit olduğumuz tek olumlu gelişme gençliğin, iktidarın bütün çabalarına rağmen Tanrı inacını korumakla birlikte, belirli doktrine bağlı olmayı kabullenmemesi, bu gelişmeden şikayet edilirken kullanılan deyimi kullanmak gerekirse, “deist” olmayı tercih etmesidir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında hepimiz toplumumuzda laikliği nasıl hayata geçiririz ve ülkemizde laikliği nasıl yorumlayarak ilerleriz konusunda düşünmek mecburiyetindeyiz. Bunu yaparken şunu da hatırlamamız lazım. İslam dünyasında devletin dışında ve bazen ona rakip bile olabilecek “kilise” diye bir kurum yoktur. Din hizmeti kamunun sağladığı hizmetler arasındadır. Kamunun her inanca saygılı kalmak şartıyla din hizmetini nasıl vereceği üzerinde düşünmemiz, çareler üretmemiz gerekiyor. Benim bu konuda bazı düşüncelerim var. Belki konuyu bir başka yazımızda ele alırız. Bu arada siz de düşünmeye devam edin. Konunun çok önemli olduğuna ilişkin düşüncemi paylaştığınızı ümit ederim. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/her-inanca-esit-duran-kamu-otoritesini-nasil-kuracagiz-dusunelim-1773485545.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>&quot;Ramazan… Maya &#039;Baba&#039; dedi…&quot;</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ramazan-maya-baba-dedi-12834</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ramazan-maya-baba-dedi-12834</guid>
                <description><![CDATA[Sonra bir kadın müjde vermek için tutuklu eşine seslendi ama uğultudan duyamadı eşi. Özel bir sesleniş olduğundan Doğa da destek olmuyordu belli ki. Sonra bir kez daha seslendi eşine, yine uğultudan duyulmadı. Ama duyulması gerekiyordu, Ramazan Gülten için önemliydi. Sustu bütün tutuklu yakınları. Duyulmalıydı o müjde. Ve sessizliği Pınar Çalışkan Gülten’in eşine seslenişi bozdu; ‘Ramazan… Maya baba dedi…’]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ramazan Gülten, birçoklarının hatırlayacağı üzere Üsküdar’daki kamu alanlarına yapılan kaçak yapıları yıkarken haramilerin saldırına uğramış, darp edilmiş İBB’nin İmar Daire başkanı. Hani o, İstanbul gibi bir şehirde İmardan sorumlu daire başkanı olup da zar zor peşinatını ödeyip taksitle giriş kat daire sahibi olmaya çalıştığını tutuklandığında öğrendiğimiz Ramazan…<br />
Bugün İBB duruşmalarının dördüncü günüydü. Tutukluların yakınlarından oluşan izleyiciler salonda yerini alan ilk gruptu. Çok azı önceden tanışan, çoğunluğu dava sürecinde birbirini tanıyan tutuklu yakınları. Babalarını, kardeşlerini, eşlerini görebilme, onlara uzaktan el sallayabilme heyecanıyla salonda yerini ilk alanlar…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Herkesin herkese moral vermeye çalıştığı, dayanışma ruhunun bütün incelikleri iliklerine kadar işlemiş ‘tutuklu yakınları’…<br />
Çekilen acı, yaşanan özlem ve hasret herkes için aynı elbette, ama herkesin gözü Dilek hanımın üzerinde. Çünkü o, tüm tutuklu yakınlarıyla aynı duyguları yaşarken bir yandan da umudun sancağını taşıyanların doğal öncüsü…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artık avukatlar da yavaş yavaş yerlerini alıyor. Herkes az sonra yaşanacak sahneye hazırlıyor kendini belli ki.<br />
Ve derken salonun içine çıkan merdivenlerden birkaç jandarma beliriveriyor. Önceki günlerden tecrübeli ‘tutuklu yakınları’ jandarmayı görür görmez ‘geliyorlar’ diye fısıldıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öyle de oluyor, İstanbul’un Muhafızları birer birer beliriyor merdivenlerde. Müthiş bir alkış kopuyor tutuklu yakınlarının oturduğu tribünde. Çıkan kim mi? İnanın hiçbir önemi yok. Kendi yakınlarının suçsuzluğundan biliyor merdivenlerden çıkanların masumiyetini tutuklu yakınları. O halde ne fark eder…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gürkan Akgün, Arif Gürkan Alpay, Tuncay Yılmaz, Resul Emrah Şahan, Buğra Gökçe, Elçin… Elçin Karaoğlu, Ahmet Şahin, Engin Ulusoy, Hakan Aplak, Hasan Akgün, Nazan Başelli ve diğerleri…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tutuksuz yargılanıp yol arkadaşlarına güç olmak için gelenler de var elbette.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her bir isim adeta anons ediliyor tribünden. İsmi anons edilen her tutuklu da dönüp selamlıyor yakınlarını. Genelde herkes kendi yakınının ismini bağırıyor ama bir kadın herkesin ismini sırayla bağırıyor. Dönüp bakmadım. Sonra da bakmadığıma pişman oldum. Nazan ablanın kızı Doğa’ymış o herkesin ismini bağıran. O cüsseden o ses…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette ben de birini bekliyordum, ben de bir isme seslenmek için hazırlamıştım kendimi. Ama o her zamanki gibi az olan sabrımı sınıyordu sanki. En son gelenlerden biri o oldu. Bir gün öncenin el sallama krizinin öznelerindendi ama umurumda bile değildi. 20 Yıldır ilk kez 10 aydır göremiyordum onu, o da beni… Seslendim, Yavuz… Döndü. Kızı gibi sevdiği asistanı da yanımdaydı ve görebilsin diye sandalyenin üstüne çıkarmıştım onu. Döndü, gördü ve el salladı. Sonra kim olduğumuzu fark ettiğinde daha da coşkuyla salladı ellerini. Kimse de bir şey demedi el sallamasına…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra bir kadın müjde vermek için tutuklu eşine seslendi ama uğultudan duyamadı eşi. Özel bir sesleniş olduğundan Doğa da destek olmuyordu belli ki. Sonra bir kez daha seslendi eşine, yine uğultudan duyulmadı. Ama duyulması gerekiyordu, Ramazan Gülten için önemliydi. Sustu bütün tutuklu yakınları. Duyulmalıydı o müjde. Ve sessizliği Pınar Çalışkan Gülten’in eşine seslenişi bozdu; ‘Ramazan… Maya baba dedi…’</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve söz yerini alkışa bıraktı; “Maya baba dedi Ramazan, Maya baba dedi”…</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ramazan-maya-baba-dedi-1773425839.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Ekrem İmamoğlu davası tüm muhalefetin yargılandığı bir davadır…</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/ekrem-imamoglu-davasi-tum-muhalefetin-yargilandigi-bir-davadir-12829</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/ekrem-imamoglu-davasi-tum-muhalefetin-yargilandigi-bir-davadir-12829</guid>
                <description><![CDATA[Bu davalar açılmasına açıldı da davalarda iddia konusu olan suçlamaların delil ve ispat yönünden karşılığı yok, gizli tanık ifadeleri, genel ve soyut gerekçelerle ceza vermek istenen davalar bunlar ve yazık oluyor hem yargı erkine ve hem de kamuoyunun adalet duygularının sarsılması açısından çok yazık oluyor ve çok yazık ediyorlar.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekrem İmamoğlu davası cumhuriyet tarihi boyunca yaşanan en önemli siyasi davalardan biri durumuna geldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Apaçık bir siyasi hesaplaşma davası&nbsp; hem de…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Davanın sayıları korkunç 107’si tutuklu toplam 407 sanık yaklaşık 3800 sayfalık bir iddianame ve binlerce yıldan oluşan toplam ceza talepleri ki bunun 2430 yılı Ekrem İmamoğlu için isteniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">9 Mart tarihinde başlayan duruşmalarda mahkeme heyeti ile İmamoğlu arasında sert tartışmalar geçti. Tabii dava hukuki değil siyasi olunca ister istemez mahkeme heyetini bir hukuk ve adalet insanları olarak görmek yerine iktidarın bu iş için görevlendirdiği memur olarak görülmesi daha davanın ilk günlerinde itibaren tartışmalı şekilde geçecek olması tahmin edilen durumlar arasındaydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hasılı bu davanın açılmasını isteyen iradenin davanın sonucunu da biliyor olması ve İmamoğlu ve arkadaşlarının da haksız yere yargılandıklarının bilincinde olması duruşmalardaki atmosferi olumsuz etkiliyor ve mahkeme heyetine karşı tepkilere neden oluyor ve olacak…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette davanın nasıl sonuçlandırılacağı bir merak konusu olsa da bu davada verilecek her ceza kararı kamuoyunda ve dünyada, iktidarı elinde bulunduranların siyasi rakiplerini ortadan kaldırmak amacıyla verilen bir karar olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşin yanisi bu davanın heybesindeki turpun büyüklüğünün ne kadar büyük olduğunu cümle alem görmüş olduk.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekrem İmamoğlu yaklaşık 15 milyon seçmeninin ki bunun 1,3 milyonu CHP’li parti üyeleri 13 milyon seçmen vatandaşın imzalarıyla Cumhurbaşkanlığına aday gösterildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte ne olduysa bundan sonra oldu İmamoğlu adeta yargı tarafından yaylım dava atışlarına tutuldu. Yolsuzluk, diploma iptali, ihaleye fesat karıştırmak gibi say say bitmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu davalar açılmasına açıldı da davalarda iddia konusu olan suçlamaların delil ve ispat yönünden karşılığı yok, gizli tanık ifadeleri, genel ve soyut gerekçelerle ceza vermek istenen davalar bunlar ve yazık oluyor hem yargı erkine ve hem de kamuoyunun adalet duygularının sarsılması açısından çok yazık oluyor ve çok yazık ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Umutsuz değilim bekleyip göreceğiz ama yargı yönetiminde yeni bir döneme geçilmiş olması ve kanımca “işte bir kaza kusur olmasın sonuç alalım” diye davaya neden olan soruşturmayı başlatan savcının şimdi adalet bakanı olarak atanmış olması haliyle var olan umutlarımızı kırdığını söyleyebilirim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Düşünsenize HSK dahil tüm yargı erkinin başındaki bakan, başlatmış olduğu davanın kaderini tayin edecek siyasi pozisyonda bulunuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nasıl bir adil yargılama ve bu nasıl bir bağımsız yargı…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer yandan dava AİHM önünde uzmanlar, dosya hakkında ağır bir karar çıkacağına işaret ediyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa bu iktidar 1960 askeri darbesiyle iktidardan düşürülen ve idam edilen Adnan Menderesin anısına yani askeri darbelere karşı seçilmiş olanların yanında olarak ve seçilmiş olmaya kıymet vermek anlamında Yassıada’yı yeniden restore ederek adını da Özgürlük Adası koymamışlar mıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte İmamoğlu davasıyla şimdi bunları unutmuş görünüyorlar. Yazık…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son olarak yazıyı değerli hukuk insanı hocamız Prof. Dr. Adnan Sözüer yorumuyla bitirelim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Türkiye’de ceza hukuku araçlarının kötüye kullanılarak siyasi muhaliflerin baskı altına alınması hatta yasaklarla siyasi rakiplerin tasfiyesi hep ciddi bir sorun olmuştur. Bu sorunlar yaşanmasın diye ülkemizde önemli reformlar yapıldı, ancak bu reformlar etkin olarak hayata geçmedi.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Özellikle yürütmenin hem yasama hem yargı üzerinde hakimiyet kurduğu ve kuvvetler ayrılığının ortadan kalktığı Cumhurbaşkanlığı sisteminde, yargısal taciz yoluyla siyasete müdahale çok daha arttı. Çünkü bu sistemde cumhurbaşkanı aynı zamanda parti genel başkanı olarak HSK başta olmak üzere tüm yargısal atamaları belirleyen konumda. Böyle olunca siyasi rakiplere yönelik olarak, seçimlerin iptali, seçilmiş belediyelere kayyum atama veya Ekrem İmamoğlu örneğinde olduğu gibi suç olmayan tek bir sözü nedeniyle, yüksek hapis cezasına mahkum ettirip siyasi yasak getirilmek isteniyor.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bu davada hapis cezası vermeyeceği anlaşılan hakim görevden alınmış yerine hapis cezası verecek hakim atanmıştı. Yürütme sahip olduğu yetkileri siyasi amaçlarla kullanıp, adalet bakanlığını, kimi müfettişleri, savcıları ve hakimleri siyasi rakiplerini önünü kesmek için seferber ediyor. Ekrem İmamoğlu'na yönelik olarak yapılan da bu. Ahmak davası toplumda büyük tepki toplayınca bu sefer, başka&nbsp;</em></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>davalar gündeme getiriliyor ve getirilebilecek.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>İhaleye fesat karıştırma, önemli bir suç, elbette soruşturulmalı.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Ama bu soruşturmaları partili gibi davranan müfettiş ve savcılar yaparsa ve daha soruşturma yürürken kişiler suçlu olarak ilan edilirse, bunların amacının gerçeği bulmak değil, siyasi rakiplerini yargı yoluyla engellemek olduğu aşikar. Bir ara&nbsp;<a href="https://bianet.org/etiket/ibb-633">İBB</a>&nbsp;terör örgütleri mensuplarını işe aldı diye dönemin İçişleri bakanı açıklama yapmıştı. Ama bugüne kadar bir dayanak bulunamadığı için bu konuda dava bile açılamadı.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Yargı bağımsızlığı etkin olmadığı için yüksek makamların bu asılsız iddia ve dayanaksız suçlamalarını kimi kolluk ve savcılıklar emir telakki edip hukuka aykırı soruşturmalar yapıp davalar açabilirler. Ekrem İmamoğlu'na yönelik sistematik yargısal taciz sürdüğü sürece, halk bu davaların siyasi amaçlı kabul edecektir.”</em></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 14 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/ekrem-imamoglu-davasi-tum-muhalefetin-yargilandigi-bir-davadir-1773400933.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Asrın davası ve siyasetin yargı sahnesi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/asrin-davasi-ve-siyasetin-yargi-sahnesi-12827</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/asrin-davasi-ve-siyasetin-yargi-sahnesi-12827</guid>
                <description><![CDATA[CHP’nin son bir yılda muhalefeti parlamenter zeminle sınırlı tutmayıp toplumsal yaşamın birçok alanına taşımayı başarması, iktidarın sıkışmışlığını artırmış görünüyor. Bu nedenle siyasi mücadeleyi mahkeme salonlarına çekme çabası dikkat çekiyor. Ana muhalefetin yargı eliyle siyasi olarak etkisizleştirilmesi ihtimali söz konusu. Toplumun geniş kesimleri hâlâ yargı ve mahkeme kurumunun kutsallığına güçlü bir bağlılık duyuyor. Oysa yargının iktidarın bir aparatı gibi işlediğine dair çok sayıda örnek bulunmasına rağmen, bu eleştiriler çoğu zaman sistemsel değil, kişisel hatalar ya da arızi durumlar olarak yorumlanıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’nin “asrın davası” olarak tanımladığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Başkanı ve CHP Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun yargılandığı davanın ilk etabı geride kaldı. İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dört gündür süren duruşmalar üzerinden yapılacak değerlendirmeler için belki erken sayılabilir. Ancak yaşanan olaylar ve yapılan hatalar, sürecin geleceğine ilişkin belirli bir kanaat oluşturacak nitelikte.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soruşturmanın yürütülüş biçimi nedeniyle yargılamanın hukuka ve Ceza Muhakemesi Kanunu’na (CMK) uygun şekilde yürütülmesi zaten pek beklenmiyordu. Nitekim soruşturmanın başlamasından neredeyse bir yıl sonra yapılan ilk duruşmalarda, davanın siyasi ağırlığıyla örtüşecek teknik hazırlığın yapılmadığı; yargılama usulü açısından gerekli ciddiyetin sağlanamadığı görüldü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir anlamda, sanıklar hakkında verilmiş peşin kararların “kitabına uydurulması” ve bu yolla hukuki temeli zayıf kararlar için toplumsal rıza üretilmesi gibi bir çabanın dahi görünmediği izlenimi doğdu. Türkiye’de geçmişte görülen birçok siyasi davada rastlanan bu türden göstermelik hassasiyetlerden bile, “asrın davası” olarak sunulan bu süreçte en azından şimdilik söz etmek güç.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>&nbsp;Usul ve Ciddiyet Sorunu</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidarın, Türkiye siyasetinin en kritik davalarından biriyle karşı karşıya olduğu gerçeğini yeterince dikkate aldığı da söylenemez. Bunun ilk göstergesi, duruşma salonunun kapasitesinin davanın önemine uygun olmamasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme heyetinin ilk günden itibaren sergilediği performans da yargılamayı yürüten heyetin tecrübesi, hukuki yeterliliği ve dosyaya hâkimiyeti konusunda soru işaretleri doğurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buna ilişkin birkaç örnek verilebilir:<br />
Sanıkların kimlik tespiti yapılmadan ve avukatların kaydı tamamlanmadan duruşma başlatıldı. Avukatların usule ilişkin söz taleplerine izin verilmedi. Avukat sıralarında bulunan bir gözlemci, kimlik tespiti yapılmadan sanık müdafii gibi savunma yaptı. Mahkeme heyeti başkanının sanıklara hitap şekli tartışmalara yol açtı. Ekrem İmamoğlu’nun salona yönelik selamlamasına ve söz talebine izin verilmemesi gibi akıl ve mantıkla açıklanması güç birçok tutum sergilendi. İmamoğlu’nu&nbsp; itibarsızlaştırması isteği dikkat çekici oldu.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tür yaklaşımların yarattığı gereksiz gerginlikler bile yargılama sürecinin gidişatı açısından kaygı verici bir tablo ortaya koyuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Siyasi Hesaplaşmanın Yeni Perdesi </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hafta ortasında Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yaptığı açıklamalar ise tartışmanın boyutunu daha da netleştirdi. Gürlek’in, mahkeme heyeti başkanını koruyan ve Ekrem İmamoğlu’nu sert bir dille eleştiren açıklaması dikkat çekiciydi. Üstelik Gürlek’in kısa bir süre öncesine kadar soruşturmayı yürüten ve iddianameyi hazırlayan savcı olması, yargılamanın tarafsızlığı konusunda ciddi soru işaretleri doğuruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalet Bakanı Gürlek açıklamasında, “Mahkeme salonları siyaset arenası değildir, burada siyasi şov yapılamaz. Şahısların görevleri önemli değildir, herkes sanık statüsündedir” ifadelerini kullandı. Mahkeme başkanının hitap biçimiyle ilgili tartışmalar için de “Hakimler sanıklara ‘sanık Ali’, ‘sanık Ekrem’ diye hitap eder” dedi. İmamoğlu’nun engellenen selamlama konuşmasına ilişkin olarak da “Selamlama konuşması diye bir şey yoktur; sanık Ekrem İmamoğlu belirlenen günde savunmasını yapacaktır” ifadelerini kullandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sözlerin her biri, yargılama sürecinin iktidar merkezli bir perspektifle yürütüldüğü eleştirilerini güçlendiren nitelikte. Yargının bağımsızlığı meselesinin, iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda araçsallaştırıldığı gerçeği artık gizlenme gereği bile duyulmayan bir noktaya gelmiş görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>CHP’ni Mahkeme Salonlarına Tıkamak Çaresizliği&nbsp; </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo, CHP’nin duruşmaların TRT kanallarından canlı yayımlanması yönündeki talebinin neden haklı ve hayati olduğunu da ortaya koyuyor. Aynı zamanda Cumhur İttifakı üyesi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sözlü desteklerine rağmen bu talebin neden hayata geçirilmediğini de açıklıyor. CHP’nin bu yöndeki ilk kanun teklifinin AKP ve MHP oylarıyla reddedilmiş olması da bu çerçevede daha anlaşılır hale geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Görünen o ki iktidar partisi, ana muhalefet partisini yaklaşık bir yıldır meşgul eden soruşturmaların ardından şimdi de ikinci perdeyi açmış durumda</strong>. Amaç, muhalefetin uzun bir süre mahkeme salonlarının yarattığı siyasi gerilim ve gündemle meşgul olması olabilir. Böylece ana muhalefetin siyasi oyun kurma alanının daraltılması hedefleniyor. İktidar partisi şu an bunu başaramamanın çaresizliği yaşıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’nin son bir yılda muhalefeti parlamenter zeminle sınırlı tutmayıp toplumsal yaşamın birçok alanına taşımayı başarması, iktidarın sıkışmışlığını artırmış görünüyor. Bu nedenle siyasi mücadeleyi mahkeme salonlarına çekme çabası dikkat çekiyor. Ana muhalefetin yargı eliyle siyasi olarak etkisizleştirilmesi ihtimali söz konusu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumun geniş kesimleri hâlâ yargı ve mahkeme kurumunun kutsallığına güçlü bir bağlılık duyuyor. Oysa yargının iktidarın bir aparatı gibi işlediğine dair çok sayıda örnek bulunmasına rağmen, bu eleştiriler çoğu zaman sistemsel değil, kişisel hatalar ya da arızi durumlar olarak yorumlanıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum, Türkiye siyasetinde ve muhalefet cephesinde zayıf halkalardan birinin yargı alanı olduğunu gösteriyor. <strong>Bu alanda yaşanacak herhangi bir zafiyet ya da kurulacak bir tuzak, CHP ve muhalefet açısından yürüdükleri yolun sonunun başlangıcı olabilir</strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk duruşmalarda heyet başkanının tavırları ve ardından gelen hızlı bakan açıklamaları, bu ihtimalin işaretleri olarak yorumlanabilir. Bu açıdan bakıldığında iktidar, CHP lideri Özgür Özel’in omuzlarına yeni ve ağır bir siyasi yük bırakmış görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">CHP’nin bu süreci diğer muhalefet partileri ve toplumsal yapılarla birlikte hareket ederek değerlendirmesi kritik önem taşıyor. Siyasi mağduriyetin toplumsal desteğe dönüştürülmesi ve kurumsal dayanıklılığın güçlendirilmesi hedefiyle sürdürülebilir bir strateji ve politika geliştirilmesi gerekiyor. Böyle bir yaklaşım, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi krizin aşılması için uygun siyasal zemin yaratılmasını kolaylaştırabilir. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/asrin-davasi-ve-siyasetin-yargi-sahnesi-1773378699.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Sarayın memurları, sokağın siyasetçileri</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/sarayin-memurlari-sokagin-siyasetcileri-12821</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/sarayin-memurlari-sokagin-siyasetcileri-12821</guid>
                <description><![CDATA[Erdoğan, muhalefetle mücadeleyi hukuki araçlarla sürdürmeye çalışırken, İmamoğlu ise vicdanlara seslenmeye ve doğrudan halk ile temas kurmaya çalışıyor. Aslında cumhurbaşkanı da bu performansa yabancı değil. Kendisi de bir zamanlar siyaseti sokakta yapan tam böyle bir figürdü. Ama o köprünün altından çok sular aktı. Karşımızdaki tablo, yerini terk etmemek için direnen bir eski ile, gelmek için zorlayan bir yeninin mücadelesi.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ekrem İmamoğlu’nun 19 Mart’ta tutuklanmasından hâkim önüne çıkana kadar geçen bir senede pek çok şey yaşandı. Ancak bugünden geriye dönüp baktığımızda, soruşturmayı yürütenlerin Erdoğan’a ve seçmene vadettiği pek çok şeyin gerçekleşmediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Savcıların tüm delilleri titizlikle topladığı, ellerinde somut kanıtlar olduğu, iddianame ortaya çıktığında CHP’lilerin insan içine çıkmaya utanacakları söyleniyordu. Bunlar son derece yüksek perdeden yapılmış, iddialı açıklamalardı. İktidar kanadında da beklentiyi hayli yükseltti. Ancak neticede ortaya çıkan iddianame, bu beklentileri karşılamaktan çok uzak kaldı. Bahçeli’nin telkinlerine karşın iktidarın dava sürecini TRT’de canlı olarak yayınlamaktan imtina etmiş olması, biraz da iddianamenin görece zayıflığıyla ilgili. Eğer ki savcılık elinde şüpheye yer bırakmayan kanıtlar elde edebilse ve dava sağlam temellere oturan bir iddianame üzerinden yürüyecek olsaydı, tüm sürecin canlı yayınlanmasını bizzat AKP cenahı talep ederdi. Böyle bir yayın yalnızca İmamoğlu’nun siyasi kariyerini bitirmez, aynı zamanda CHP’liler arasında da bir bozgun duygusunun yayılmasına neden olurdu. Ancak böyle bir şey olmadı. Şimdilik dava, İmamoğlu ve arkadaşlarının moral üstünlüğü ile başlamış gibi görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tüm bunlara karşın 19 Mart sürecinin kazananlarından birisi de Akın Gürlek oldu. Belki başardıklarının değil ama çabasının, sadakatinin ve yapmaya cüret ettiklerinin ödülünü, bakanlık koltuğunu kaparak aldı. Daha önce de bakan yardımcılığı yapmış olduğu hatırlanırsa bu atama çok da şaşırtıcı değil. Söz konusu atamanın altında başka bir neden arayanlar, Erdoğan’ın kendisine bu yolla bir dokunulmazlık sağlamayı öngördüğünü de varsayabilir. Öte yandan Gürlek’in adalet bakanı olması, Türkiye’deki siyasal sistemin karakteri bakımından da bize çok önemli şeyler söylüyor. Zira Gürlek siyasetçilik meziyetleri hayli kısıtlı bir isim. Bakan olarak ilk defa gittiği memleketi Nevşehir’de halka yaptığı doğaçlama konuşmayı dinlediğinizde, kendisinde siyasetçiden çok memur kumaşı olduğunu apaçık görüyorsunuz. Cümleleri tek düze; hitabeti ise dinleyenlerde ilgi uyandırmaktan uzak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında Gürlek bu bakımdan tek örnek değil. İktidar elitleri arasındaki hakiki siyasetçi sayısı gitgide azalırken, görev adamlarının sayısı artıyor. Cumhurbaşkanının çevresi, girdiği siyasi mücadelelerden hep yenilgiyle ayrılmış isimlerle dolu. Murat Kurum ve Binali Yıldırım gibi AKP’li yöneticiler, ancak Erdoğan’ın gölgesi altında bir ağırlığı olan, meşhur tabirle özgül ağırlığı düşük isimler. Bu kişiler icracılık anlamında kuşkusuz etkin olabilirler ancak siyaseten fazlasıyla zayıf oldukları açık. Seçmenle kurdukları ilişkide herhangi bir farklılık yaratabilmeleri imkânsız. Nitekim bunu, Kurum’un İstanbul Büyükşehir Belediyesi adaylığı sırasında ortaya çıkan absürt sahnelerde, seçim mitinglerindeki konuşma biçiminde gördük.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar bloğu içerisinde siyasetçi kumaşı olan isimlerin iyice azalmış olması, tek adam rejiminin içini boşalttığı kurumların arasına AKP’nin de katıldığı anlamına geliyor. 2001 yılından bu yana Türkiye’nin siyasi koordinatlarını dönüştüren hareket, bu yeni sistemle birlikte dört başı mamur bir siyasi parti olmaktan çıktı. Artık AKP’ye baktığımızda politika üreten, tabandan siyasetçi devşiren ve sahada siyaset yapan standart bir siyasi parti görmüyoruz. Erdoğan’ın partisi bugün yalnızca iki işlevi karşılamak için var. Birincisi, sarayda belirlenen politikaların taşrada duyurulmasına dönük tek yönlü bir iletişim kanalı olmak. İkinci işlevi ise iktidar kaynaklarının paylaşım ve aktarım mekanizmalarına aracılık ederek seçmen kitlelerinin harekete olan sadakatini sürdürmelerini temin etmek. Ancak her iki rol de son dönemde doğrudan Erdoğan ailesine bağlı vakıflarca devralınmaya başladıkça, partinin de zamanla atıl hale gelmesine, edilgen, etkisiz ve hantal bir yapıya bürünmesine neden oluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan da bu gidişatı seziyor. Parti teşkilatına yönelik yaptığı uyarıların sayısında son dönemde gözle görülür bir artış var. Belli ki cumhurbaşkanı yaklaşan seçimler öncesi kadrolarını hareketlendirmeye, partisini yeniden ayağa kaldırmaya, teşkilatını daha aktif, daha halkla iç içe olmaya çağırıyor. Ancak tüm karar alma ve politika oluşturma süreçlerinden dışlanmış bir örgütün aynı zamanda sokakta enerjik biçimde siyaset yapmasını beklemek hayalcilik olur. Bu yüzden AKP’nin önümüzdeki seçimlerde alacağı oyun, yine Erdoğan’ın oyunun çok çok gerisinde kalacağını rahatlıkla söyleyebiliriz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu siyasetsizleşme tablosunun karşısında ise, baştan aşağı politikleşen, giderek daha mahir siyasetçileri bünyesinden çıkartmaya başlayan bir muhalefet durmakta. Özel’in CHP’si yalnızca kurumsal siyasetin alışıldık mekanlarında değil, sokakta ve meydanda siyaset yapıyor. Mahmut Tanal gibi figürler, en büyük kriz anlarında yalnız sözleri değil, tavırları ve jestleri ile de bir dinamizm yaratıyor. Parti, içerisine düşürüldüğü mahkeme salonlarından bile siyasi bir enerji devşiriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çerçevede düşünüldüğünde, CHP ile AKP kadroları arasındaki mücadelenin gitgide asimetrik bir hal alması kaçınılmaz. Bir yanda sırtını Erdoğan’a yaslamış, çoğunun ismini hatırlamakta zorlandığımız bir dizi atanmış memur var. Diğer tarafta ise çekirdekten siyasetçi olarak yetişmiş dinamik ve yaratıcı figürler. Aradaki dengesizlik, yönetici kadrolarının neden TV’lere çıkmaktan imtina ettiğinin ve iktidar politikalarını savunma işini büyük ölçüde yandaş gazetecilere bıraktıklarının da bir göstergesi. Hele ki muhalefetten isimlerle aynı platforma karşı karşıya gelmek, muhtemelen akıllarından bile geçirmedikleri bir olasılık. Gerçi tek başlarına yaptıkları halkla ilişkiler çalışmalarına lüks çantalarla gitmeleri veya aldıkları maaşlardan şikâyet etmeleri gibi örnekler düşünüldüğünde, bu çekincelerin yersiz olmadığı da ortada.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aslında iki partinin kadroları arasındaki bu asimetri yeni değil. Yıllardan beri artarak kendini belli eden bir durum. Bugüne değin her seçimde bu asimetriyi telafi eden, Erdoğan’ın seçim dönemlerindeki kişisel performansı ve halktan gördüğü kişisel teveccüh oldu. Ancak bu kez muhalefetin umutlu olmak için daha fazla nedeni var. Zira Erdoğan artık eski Erdoğan değil. Her seçimde biraz daha az siyasetçi, biraz daha fazla devlet adamı gibi davranan bir cumhurbaşkanı var. Seçim meydanlarında halk ile kurduğu özdeşliğin altını doldurmak, özellikle de gençleri buna ikna etmek onun için giderek zorlaşıyor. Dahası, karşısında 12 metrekarelik hücresinden siyaset yapmayı sürdürebilen bir lider var. Erdoğan, muhalefetle mücadeleyi hukuki araçlarla sürdürmeye çalışırken, İmamoğlu ise vicdanlara seslenmeye ve doğrudan halk ile temas kurmaya çalışıyor. Aslında cumhurbaşkanı da bu performansa yabancı değil. Kendisi de bir zamanlar siyaseti sokakta yapan tam böyle bir figürdü. Ama o köprünün altından çok sular aktı. Karşımızdaki tablo, yerini terk etmemek için direnen bir eski ile, gelmek için zorlayan bir yeninin mücadelesi. Eski daha ne kadar direnebilecek, yeni kazanana kadar yeni kalmayı sürdürebilecek mi göreceğiz. Ama önümüzdeki aylarda bu mücadelenin çok şeylere gebe olduğu açık.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 13 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/sarayin-memurlari-sokagin-siyasetcileri-1773322723.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Selamlaşmaya yasaklamaya çalışan anlayış gücünü kimden alıyor?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/selamlasmaya-yasaklamaya-calisan-anlayis-gucunu-kimden-aliyor-12815</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/selamlasmaya-yasaklamaya-calisan-anlayis-gucunu-kimden-aliyor-12815</guid>
                <description><![CDATA[Unutulmasın ki duruşma günleri, tutuklu yargılananların bayram günüdür. Ve o bayram günü, tutuklu için salona girişiyle başlar. Solana girdiklerinden gözleri, arkaya döner ve izleyiciler arasında önce ailelerini, sonra sevdiklerini, sonra da tanıdıklarını arar. Gördüğü her bir insan için gözleri güler, yüzleri güler. Ve insani refleks ile onlara elleriyle selam verir, arada bir onlara döner dudak okuma yoluyla konuşur, konuşmaya çalışırlar. İşte dün sabah Yavuz Saltık, bu bayram anının daha ilk dakikalarında jandarmanın müdahalesiyle karşılaşıyor. Bayramı zehir ediliyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aylardır beklenen İBB Davası nihayet başladı. Geride kalan 3 günde, aklımızda kalan tek şey özellikle sabahları salona sirayet eden gerginlik. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Atanmış mahkeme heyetini, bu heyetin kıdeminin böyle bir dava için yeterliliğini, mahkeme başkanının sadece şüpheli sanık olan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu ile kurduğu diyalogdaki samimi dili vs tartışmıyorum bile. Zaten bunlarla ilgili pek çok haber ve yorumu günlerdir okuyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dava hukuken iddianameye sahip olsa bile işleyen süreç, hedef alınan siyasi aktörleri ile düşünüldüğünde davanın siyasi olduğu çok açıktır. Ve bu siyasi davanın tek hedefi İmamoğlu’nun siyaseten tasfiye etmektir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nitekim, gözaltına alınıp tutuklandıktan sonra, İmamoğlu’a ait tüm görselleri, sesleri toplumsal alanda yasaklama, sosyal medya hesaplarının kapatma yoluna gittiler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aynı anlayış, duruşmanın ilk günü de tekrarlandı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savuma sıralamasında tutuklu 107 kişiden içinde sondan ikinci sıraya koydular. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk gün söz alma çabasına karşı mahkeme başkanı önce solonu boşaltma sonra ara verme yoluyla karşılık verdi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama beni asıl düşündüren, duruşma salonunda yaşananlar. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anne, babalarını sahiplenen aile fertleri, çocuklarıyla gurur duyan anne, babalar. Hiç kimse sevdiklerinin içerde olmasından utanmıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama tek tek insan hikayeleri içini burkmuyor değil.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">SEVDİKLERİNE SELAM VERME!</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dün Muhtarlıklar İşleri Daire Başkanı Yavuz Saltık, salona girdiğinde insani bir refleksle seyirciler arasında olan ailesi ve sevdiklerine el sallayarak selamlamasına salonda görevli jandarma izin vermemiş. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Jandarma bunun için Saltık’a fiziki müdahalede bulunmuş. Diğer sanıklar ve avukatların sert itirazı üzerine geri adım atılmış. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yazıyı okuyanlar arasında tutuklu yargılananlar bilecektir; her duruşma günü, tutuklular için kendilerini mahkemede savunmak kadar o gün ailelerini, sevdiklerini, tanıdıklarını ve İBB Davası gibi kalabalık dosyada arkadaşlarını görecekleri için bayram günüdür. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her tutuklu, mahkemeden iyi hal indirimi almak için değil, ailelerinin, sevdiklerinin kendilerini güçlü, dirençli görmeleri için duruşma öncesi berbere gitmek için dilekçe verir, traş olur ve o gün en güzel kıyafetlerini giyer. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta unutulmasın ki duruşma günleri, tutuklu yargılananların bayram günüdür. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve o bayram günü, tutuklu için salona girişiyle başlar. Solana girdiklerinden gözleri, arkaya döner ve izleyiciler arasında önce ailelerini, sonra sevdiklerini, sonra da tanıdıklarını arar. Gördüğü her bir insan için gözleri güler, yüzleri güler. Ve insani refleks ile onlara elleriyle selam verir, arada bir onlara döner dudak okuma yoluyla konuşur, konuşmaya çalışır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu anlar, tutuklu yargılananların en mutlu zamanlarıdır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Aylardır tutuldukları hücreden çıkmış, dokunamasalar da sevdikleriyle aynı havayı solondadır sonuçta. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşte dün sabah Yavuz Saltık, bu bayram anının daha ilk dakikalarında jandarmanın müdahalesiyle karşılaşıyor. Ailesinin, sevdiklerinin önünde.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">DURUMDAN VAZİFE ÇIKARMA </span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki jandarma bu gücü kimden alıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemede güvenliği sağlayan amirinden mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O mahkeme salonunun tüm sorumluluğu mahkeme heyetindedir ve yetkili tüm güvenlik görevlileri ancak mahkeme başkanından alacakları emir ile hareket ederler. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Saltık’a yönelik müdahale sonrasında Mahkeme Başkanı’nın açıklamasından böyle bir yasak olmadığını anlıyoruz. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman Saltık’a müdahale eden jandarma, bu cüreti kimden alıyor? </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu soruyu düşündüğümde okuyup yazdıklarımdan olsa gerek aklıma Hitler dönemi geliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Nazilerin hukuk şefi ve sonradan Adalet Bakanı olan Dr. Hans Frank, o dönem yargıçlara sadakat yemini ettirdikten sonra, onlara şöyle dediği yazılır; “Vereceğiniz her kararda önce kendinize şunu sorunuz: Benim yerimde Führer olsaydı nasıl karar verirdi?” (W. Shirer, 1970, s. 426).</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Bugün Türk yargısı için böyle bir ithamda bulunmak elbette haksızlık olur. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Ama şunu söylemek mümkün, her kademede farklı sorumlular ülkenin içinde bulunduğu siyasi iklimden hareketle kendilerine durumdan vazife çıkarması her an mümkün. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Dün mahkeme salonunda Yavuz Saltık’ın ailelerine, sevdiklerine el sallayarak selam vermesini engelleme girişimi işte böyle bir durumda vazife çıkarma girişiminden başka bir şey değildir ve tehlikelidir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Neden mi?</span></span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">KATIRCIOĞLU’NUN ÖNEMLİ&nbsp;HATIRLATMASI</span></span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Tehlikelidir çünkü, bu tür durumdan vazife çıkarma girişimleri toplumdaki zihni bölünmenin işaretidir.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">Dün bu sayfada hocam Erol Katırcıoğlu çok önemli bir <a href="https://www.yeniarayis.com/yazi/kabede-hacilar-sahiden-ortak-ses-mi-12800" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">yazı</a> yazdı. &nbsp;</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0f1419">İç cephenin, ortak biz olmanın nasıl olabileceğini değerlendirdiği yazısında Katırcıoğlu’nın şu tespiti önemlidir; <em>“</em></span></span><em><span style="background-color:white"><span style="color:black">toplumsal çatışma ve kutuplaşma konularında uzman iki akademisyen Debraj Ray ve John Esteban’ın görüşlerini. Bu uzmanlar diyorlar ki 1) bir toplum gruplara ayrılmışsa, 2) gruplar kendi içlerinde “yek vücut” olmuşlarsa ve 3) grupların aralarında farklılıklar keskinleşmişse, o toplumda çatışma artık bir sapma değil yapısal bir olasılıktır.</span></span>”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Önemlidir çünkü bu tespit, yukarıda örneklediğim gibi toplumsal kutuplaşmanın yapısal olduğunun ve iç cephenin bu yapısal krizleri çözmeden sağlanamayacağını söylemektedir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Diğer yandan biliyoruz ki iktidar için iç cephe, siyasal ve toplumsal muhalefetin kendilerinin çizdiği siyasal alana tabi olması, bir anlamda teslim olmasıdır. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Bu ikna etmeyi dışlayan ve tabi kılmaya davet eden bir siyasallaşmasıdır. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Erdoğan’ın Özel’e yaptığı “Ankara merkezli siyaset çağrısı” da bunun ifadesidir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:black">Oysa Türkiye olarak ihtiyacımız, iktidarın tüm siyasi ve toplumsal muhalefeti kendi siyasi çizgisine yedeklemek değil, eş düzeyli bir ilişki kurmak, diyalog süreci başlatmak ve ortak bir gelecek hayalinde uzlaşabilmektir. </span></span></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 12 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/selamlasmaya-yasaklamaya-calisan-anlayis-gucunu-kimden-aliyor-1773294441.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kendi şartlarıyla</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kendi-sartlariyla-12807</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kendi-sartlariyla-12807</guid>
                <description><![CDATA[O zaman şunu sormalıyız: "Kendi şartlarıyla yaşamak" gerçekte kimin için mümkün? Hangi kadın için? Eğitimli, varlıklı, şehirli, korunaklı kadın için mi? Eğer cevap evetse o zaman "kendi şartları" bir sınıf ayrıcalığıdır ve biz bunu dürüstçe konuşmak zorundayız.  Fatmanur'un tek gerçek "kendi şartı" şu oldu: Ölümünü kendi ağzıyla tanımladı. "İntihar demeyin." Bu, ondan çalınan her şeyin içinde, ona kalan son şeydi. Bir cümle. Ve o cümleyi bıraktı geride.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p style="text-align:right"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>"Başıma bir şey gelirse intihar demeyin."</em></strong></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>— Fatmanur Çelik</em></strong></span></span></p>

<p style="text-align:right"><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong><em>(Zeytinburnu sahilinde, kızı Hifa İkra ile birlikte hayatını kaybetmeden önce)</em></strong></span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçen hafta öğrencisi tarafından katledilen Fatmanur Öğretmenin cenazesini Twitter'dan takip ederken önüme düştü haberi. (Evet ülke kocaman bir kadın mezarlığı!)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">"İntihar" yazıyordu başlıkta. Okumadan önce durdum. Çünkü Fatmanur Çelik, bunu zaten söylemişti. "Başıma bir şey gelirse intihar demeyin." Sistemin elindeki o kirli "münferit vaka" etiketini, daha yapıştırılmadan söküp atan bir <strong>epistemolojik isyan. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi şunu düşünüyorum: Kendi ölümünü önceden tanımlayan bir kadın. Bu ne demektir? Bu, o kadının sistemi, o kadar iyi okuduğu anlamına gelir ki; devletin kendisini nasıl ve ne diyerek gömeceğini bile biliyor. Buna "<strong><em>kendi şartlarıyla</em></strong> yaşamak" mı demeliyiz? Yoksa <strong><em>kendi şartlarıyla</em></strong> yaşamanın tam zıddı mı: <strong><em>kendi şartlarınla</em></strong> ölmek zorunda kalmak?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Bu soruyu yazının sonunda yanıtlayacağım. Ya da yanıtlayamayacağım. İkisi de olabilir.)</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fatmanur Çelik'in hikâyesi, bu ülkenin en eski ve en yorgun hikâyelerinden biri. Çocuk yaşta bir tarikat vakfının yöneticisi tarafından istismar edildi. Sonra onunla evlendirildi. Kızı Hifa İkra doğdu.Hifa üç yaşındayken, o kişi kendi kızına!!! aynı şeyi yaptı.&nbsp; Ve Fatmanur, bu noktada son bulması gereken bir şeyin içinde bu çok bilinmeyenli mücadeleye başladı ki aradığı şey sadece Adaletti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkemeler, dilekçeler, ses kayıtları, tanıklıklar. Kaldırımda yağmurda nöbet. Eksi dokuz derece soğukta mikrofona uzanan eller. Sonunda (maalesef Fatmanur ve kızını kaybettikten sonra) Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'ndan gelen resmi açıklama: "Annenin reddedici tutumları."</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir dakika. Tekrar okuyalım: "Annenin reddedici tutumları." Yani kızını istismardan korumaya çalışan, belge toplayan, ses kaydeden, yıllarca mahkeme koridorlarında bekleyen kadının tutumu "reddedici" olarak nitelendirildi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fail? Fail bu cümlede hiç yok. Dil, failleri öyle zarif bir şekilde siliyor ki, ortada yalnızca kadının üzerine yıkılan hata kalıyor. Türkçe'de buna "edilgen yapı" deniyor. Siyasetçiler de çok sever.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bakın tabloya; 2025 yılı "Aile Yılı" ilan edilmiş. İstatistikler ise kan ağlıyor: 294 kadın öldürülmüş, 297 şüpheli ölüm.Hangi aile? Kimin ailesi? Kızını istismar eden ve delillere rağmen elini kolunu sallayarak gezen o tarikat yöneticisinin kutsal ailesi mi? Yoksa ses kayıtlarıyla, mahkeme belgeleriyle kapı kapı adalet arayan ama karşısında "Annenin reddedici tutumları" diyecek olan o buz gibi bürokrasi duvarını bulan Fatmanur’un parçalanmış hayatı mı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi bir an için 1925'e gidelim. Mustafa Kemal&nbsp; Atatürk tekke ve zaviyeleri kapattı. Tarikatlar resmen sona erdi. Bu tarihin en büyük anlatı çöküşlerinden biri bana göre; çünkü "sona ermek" ile "görünmez olmak" çok farklı şeyler. O yapılar kapatıldı lakin yok edilemedi, zemine indi. Devletin gözünün önünde, devletin bütçesiyle beslenerek büyüdü. Kuran kursları, yurtlar, vakıflar, "eğitim" adı altında çocuklara ulaşan ağlar.(Şimdi Milli Eğitim eliyle örümcek ağı gibi sardı her yanı, o da ayrı bir yazının konusu olsun) Yüz yıl sonra o ağın içinde Fatmanur vardı. Ve Hifa.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada bir parantez açmam gerekiyor (açıyorum): Laiklik bu topraklarda hiçbir zaman sosyal bir zemine oturamadı maalesef. Yukarıdan inen bir reform olarak kaldı. Kadınlar için laikliğin anlamı; okumak, çalışmak, seçmekti. Güzel. Ama aynı kadın, mahallesindeki tarikat yurdunun baskısından, "evlat borcu" adı altında sürdürülen istismardan (küçük yaşta tarikata emanet edilen çocuğun, büyüdükçe o yapıya karşı sonsuz bir minnet ve itaatle yükümlü tutulması ,sesi çıkarsa nankörlük, dirense isyan sayılan o sessizleştirme düzeneği) aile mahkemesinin "uzlaşma" tavsiyesinden korunamadıysa o zaman laiklik, çerçevede asılı duran bir tablo olarak kaldı. Fatmanur o tablonun önünde öldü işte!! </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(Şunu açıkça söylemem gerekiyor: Bu satırlar laikliğe karşı yazılmadı. Laiklik, emperyalizmin bu coğrafyada din üzerinden kurduğu vesayete karşı kazanılmış, kadının ve insanların "tanrı kulu" olmaktan çıkıp yurttaş sayıldığı o devrimci kırılmadır. Eleştirim laikliğe değil, onun hiçbir zaman tamamlanmasına izin verilmemesine.) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">8 Mart haftasında olduğumuzu hatırlatmak istiyorum. (İnsanlar genellikle bu noktada "ne tesadüf" diyerek hayıflanır.Ama bu bir tesadüf değil, geriye ve acıya akan bir ritim.) Her yıl bu hafta pankartlar açıyoruz, feminist talepler sıralıyoruz,barikatları yıkıyoruz,medyada kadın görünürlüğü artıyor. Ve her yıl, o aynı hafta içinde, bu ülkede birkaç Fatmanur daha kaybediyoruz Sahillerde, evlerde, sokaklarda…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">(8 Mart günü yine bir kadını erkek şiddeti ile kaybettik.) </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın hareketi bu çelişkiyle yüz yıldır boğuşuyor: Kamusal alanda kazanmak, özel alanda kaybetmeye devam etmek.Çünkü bu sistem, özgürlüğü ev kapısında teslim almıyor. Sınıf atlayamayan, yoksulluktan çıkamayan, tarikatın ağından kopmasına izin verilmeyen kadın için o kamusal kazanımlar havada asılı kalıyor. Haklar evrensel ilan lakin yararlanmak ise hâlâ bir ayrıcalık. Clara Zetkin 1910'da Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı'nda 8 Mart'ı ilan ederken, tam olarak bu ayrımı kast ediyordu. Siyasi&nbsp; ve hukuki haklar yeterli değil(zaten uygulanmıyor!)o hakların hayatın içine, eve, bedenin güvenliğine kadar nüfuz etmesi gerekir. Yüz on beş yıl geçti. Fatmanur'un davası hâlâ bu mesafeyi ölçen birim! </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cenaze günü bir şey oldu. (Bunu çok önemli buluyorum.) Bazı erkekler tabutu taşımak istedi. Kadınlar bırakmadı. Fatmanur ve Hifa'yı son yolculuklarında taşıyanlar, onlar için adalet isteyen kadınlardı. O tabut el değiştirmedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tavır, hukuki hiçbir anlamı olmayan, protokolde yeri bulunmayan, haberlerde iki satır geçen bir andı. Ama bence o gün gerçekleşen tek gerçek eylem buydu. Sophokles'in Antigone'si de böyle bir şey yapmıştı: Devletin "defnedemezsin" dediği cesedi defnetmek. Kardeşinin bedenine sahip çıkmak. İki bin beş yüz yıl önce yazılmış bir oyunun sahnesini, İstanbul'un bir mahallesinde, isimsiz kadınlar yeniden sahneledi.Bu sahneye iyi bakın. Antigone’den bugüne değişmeyen o kadim çatışma aslında bu. Devletin ve cemaatin bedenler üzerindeki mülkiyet iddiasına karşı, kadınların onur savunması. Bedenleri teslim etmediler; Fatmanur’u ve Hifa’yı son kez kendi şartlarıyla, kendi ellerinde taşıdılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Ölenin onuru, dirilerin insafına ve vicdan azabına sığmayacak kadar büyüktü.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve şimdi o soruya dönelim: Fatmanur Çelik kendi şartlarıyla mı yaşadı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayır. Yaşayamadı. Şartları başkaları belirledi: Tarikat belirledi, baba belirledi, koca belirledi, bakanlık belirledi, hâkim belirledi. Fatmanur bütün bu şartlara karşı koşmaya çalıştı ama koşacak zemini yoktu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Sığınma talebinde bulundu, yer yoktu. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hukuki destek aradı, parası yoktu. Medyaya çıktı, sesi bir süre yükseldi sonra... Yoksulluk, bu mücadelenin duvarlarını daha da aşılmaz kıldı. Kimsenin adını koymadığı bu yapısal yalnızlık, onu usul usul tüketti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fatmanur’u hayattan koparan sadece o kişi değil; tarikat ekonomisinden beslenen, laikliği kağıt üzerinde bırakan, kadını sadece "itaat eden bir beden" olarak gören o devasa ekosistemdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O zaman şunu sormalıyız: "Kendi şartlarıyla yaşamak" gerçekte kimin için mümkün? Hangi kadın için? Eğitimli, varlıklı, şehirli, korunaklı kadın için mi? Eğer cevap evetse&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">o zaman "kendi şartları" bir sınıf ayrıcalığıdır ve biz bunu dürüstçe konuşmak zorundayız.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fatmanur'un tek gerçek "kendi şartı" şu oldu: Ölümünü kendi ağzıyla tanımladı. "İntihar demeyin." Bu, ondan çalınan her şeyin içinde, ona kalan son şeydi. Bir cümle. Ve o cümleyi bıraktı geride.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet "intihar" dedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fatmanur zaten söylemişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şimdi biz ne diyeceğiz?</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Yazar Notu:&nbsp;</strong></span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">​Ülke gündemi, bir infaz mangasının hızıyla değişiyor. Fatmanur ve Hifa’nın sahil şeridindeki ayak izleri, yeni bir "manşet" fırtınasıyla çoktan silindi. Hafızamız bir kelebeğin ömrü kadar , öfkemiz ise sadece bir tweet boyu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalet için de kayıp ilanı versek yeridir! </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">​Bu satırlar yazılırken, o "saygın" fail hâlâ elini kolunu sallayarak aramızda dolaşıyor!!!</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 11 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kendi-sartlariyla-1773135915.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Yiğidim Aslanım: Bedri Rahmi’den Ekrem İmamoğlu’na</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/yigidim-aslanim-bedri-rahmiden-ekrem-imamogluna-12802</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/yigidim-aslanim-bedri-rahmiden-ekrem-imamogluna-12802</guid>
                <description><![CDATA[İnsan ister istemez şunu düşünmeden edemiyor: Meydanlarda binlerce insan bu şarkıyı dinlerken duygulanıyorsa, Silivri’de bulunan Ekrem İmamoğlu bu sesi duyduğunda neler hissediyordur? O kalabalığın kendisi için değil belki ama temsil ettiği değerler için bir araya geldiğini bilmek nasıl bir duygudur? Belki de bu şarkının gücü tam burada yatıyor. Çünkü bazen bir şarkı yalnızca geçmişin yasını tutmaz; insanların birbirine verdiği moralin sesi olur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bazen bir şarkı yalnızca bir şarkı değildir. Bir ülkenin hafızasıdır. Bir dönemin duygusudur. Ve bazen de insanların meydanlarda aradığı adaletin sesi olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son günlerde Türkiye’nin birçok meydanında aynı melodi yükseliyor: “Yiğidim Aslanım.” Kalabalıklar o şarkıyı duyduğunda bir an duruyor. Kimi sessizce dinliyor, kimi gözlerini kapatıyor, kimi de yavaşça eşlik ediyor. Çünkü bu şarkı yalnızca bir bestenin adı değil; yıllar içinde farklı kuşakların duygusunu taşıyan bir hafıza gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa bu hikâye yıllar önce bir şiirle başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şiirin yazarı, Türk edebiyatının büyük isimlerinden&nbsp;Bedri Rahmi Eyüboğlu’dur. Bedri Rahmi bu dizeleri, yakın dostu ve büyük şair&nbsp;Nazım Hikmet&nbsp;için kaleme aldı. Hayatının önemli bir bölümünü hapishanelerde geçiren, ardından sürgünde yaşamak zorunda kalan ve memleketinden uzakta hayata veda eden Nazım Hikmet’in ardından yazılan bu dizeler bir bakıma bir dostun ağıdıydı. Ama aynı zamanda bir dönemin vicdanını da taşıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şiirde geçen o unutulmaz dizeler yıllardır hafızalara kazındı:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Yiğidim aslanım burada yatıyor</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bir garip ağaç gibi</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Yaprak döker gibi…”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dizeler yalnızca bir kaybı anlatmaz. Bir insanın ardından duyulan derin saygıyı, onuru ve direnci de taşır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yıllar sonra bu şiir, besteci ve müzisyen&nbsp;Zülfü Livaneli’nin elinde yeni bir hayat buldu. Livaneli, Bedri Rahmi’nin dizelerini aldı ve onları insanın içine işleyen bir melodiyle buluşturdu. Böylece şiir, “Yiğidim Aslanım” adıyla bir şarkıya dönüştü. Edebiyat ile müziğin bu güçlü buluşması kısa sürede Türkiye’nin ortak hafızasında yerini aldı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Şarkının sözleri ilerledikçe o derin duygu daha da belirginleşir:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Yiğidim aslanım burada yatıyor</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bir başına</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Bir başına…”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dizelerde yalnızlık vardır ama aynı zamanda bir onur duygusu da hissedilir. Belki de bu yüzden şarkı yıllar boyunca farklı dönemlerde farklı anlamlar kazandı. Kimi zaman bir kaybın&nbsp;ardından söylendi, kimi zaman bir anma töreninde yankılandı, kimi zaman da insanların içindeki adalet duygusunun sesi oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün ise o tanıdık melodi yeniden meydanlarda duyuluyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Meydanın ortasında bir kalabalık… Yaşlılar, gençler, öğrenciler, emekliler. Kimi elinde bayrak taşıyor, kimi telefonuyla o anı kaydediyor. Bir köşede gençler slogan atıyor, biraz ileride yaşlı bir kadın sessizce kalabalığı izliyor.&nbsp;Özgür Özel tüm içtenliğiyle adalet , hukuk, özgürlük için Türkiye için binlere sesleniyor.Tam o sırada hoparlörlerden tanıdık bir melodi yükseliyor. Kalabalık bir anlığına susuyor. Ardından birileri yavaşça eşlik etmeye başlıyor:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Yiğidim aslanım burada yatıyor…”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsanlar birbirlerine bakıyor.&nbsp;Ve o anda meydandaki insanların yüzlerinde aynı duygu beliriyor. Kimi sessizce dinliyor, kimi eşlik ediyor, kimi gözlerini kapatıyor. Çünkü demokrasi ve hukuk arayışındaki bir toplumun içinde bu şarkı yalnızca bir melodi değil, ortak bir duygunun ifadesine dönüşüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son dönemde özellikle&nbsp;halkın iradesiyle seçilmiş,&nbsp;İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı&nbsp;Ekrem İmamoğlu&nbsp;etrafında şekillenen siyasi tartışmalar ve hukuki süreçlerle birlikte bu şarkı adeta yeni bir sembole dönüşmüş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">19 Mart’la başlayan süreç, Türkiye siyasetinde yeni bir tartışmayı başlattı. 9 Mart Pazartesi günü başlayan duruşmalarla birlikte ise hepimiz bu süreci merak ve dikkatle takip ediyoruz. Çünkü buradan çıkacak kararlar yalnızca bir davanın sonucu olmayacak; Türkiye’nin demokrasi ve hukuk tarihine geçecek bir dönüm noktası olacak. Ya yıllar sonra utançla hatırlanacak bir sayfa olarak anılacak ya da hukukun ve adaletin ayakta kaldığını gösteren bir örnek olarak.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İnsan ister istemez şunu düşünmeden edemiyor: Meydanlarda binlerce insan bu şarkıyı dinlerken duygulanıyorsa,&nbsp;Silivri’de bulunan Ekrem İmamoğlu bu sesi duyduğunda neler hissediyordur?&nbsp;O kalabalığın kendisi için değil belki ama temsil ettiği değerler için bir araya geldiğini bilmek nasıl bir duygudur?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Belki de bu şarkının gücü tam burada yatıyor. Çünkü bazen bir şarkı yalnızca geçmişin yasını tutmaz; insanların birbirine verdiği moralin sesi olur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Yiğidim aslanım</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Burada yatıyor…”</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dizeler bugün başka bir anlamla yankılanıyor. Bir kaybın ardından söylenen bir ağıt gibi değil, zor zamanlarda ayakta kalma iradesinin melodisi gibi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’nin tarihi bize defalarca gösterdi: toplumlar bazen zor dönemlerden geçer. Ama o dönemler aynı zamanda insanların hangi değerler için bir araya geldiğini de ortaya çıkarır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün meydanlarda yükselen bu şarkı yalnızca bir melodi değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir talebin sesi gibi duyuluyor: daha güçlü bir demokrasi, daha sağlam bir hukuk düzeni ve herkes için adalet arayışı.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 10 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/yigidim-aslanim-bedri-rahmiden-ekrem-imamogluna-1773129722.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Kabe’de Hacılar” sahiden ortak ses mi?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kabede-hacilar-sahiden-ortak-ses-mi-12800</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kabede-hacilar-sahiden-ortak-ses-mi-12800</guid>
                <description><![CDATA[Özgür Özel yönetimindeki CHP, seküler ve İslami kesim arasında bir tür melezleşmeyi öngörerek siyaset yaparken, Erdoğan giderek İslami renklerin toplumda daha baskın hale gelmesi için çabalıyor. Hiçbir biçimde seküler kesimle bir tür melezleşme siyaseti gütmüyor. Bu da Ray ve Estaban’ın öngördüğü gibi çatışma olasılığını daha da fazla yakınlaştırıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan’ın danışmanlarından Oktay Saral geçenlerde X’de bir fotoğraf paylaştı. Fotoğrafta bir masada önündeki dosyaları inceleyen Erdoğan ve hemen yanındaki duvarda Abdülhamit’in bir resmi. Danışmanın yazdıklarından da anlaşıldığı gibi Erdoğan ve Abdülhamit arasında liderlik bakımından bir devamlılık olduğunu vurguluyor. “Asrın lideri!” muhabbeti yani.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yine geçenlerde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti TBMM Grup Toplantısı'nda "Kabe'de Hacılar" ilahisi eşliğindeki görüntüleri "Gerçek Türkiye fotoğrafı" olarak niteleyen bir konuşma yaptı. Ve “Bu görüntülerin milletin hasretini çektiği bir iklimi yansıttığından kimsenin bundan gocunmaması gerekir” dedi. "Kabe'de hacılar hu der Allah" ilahisini besteleyen ve icra edenleri tebrik eden Erdoğan, bu ORTAK SESİN Türkiye'yi TEK YÜREK haline getirdiğini” söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gerçekçi olmak diye bir dert varsa, insan o zaman sorgulamalı Abdülhamid’li, “Kabe’de Hacılar” ilahili bir Türkiye fotoğrafını. Bu fotoğraf&nbsp; "Gerçek bir Türkiye fotoğrafı" mıdır gerçekten?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bence değil! Bence bu fotoğraf Erdoğan’ın hayalindeki Türkiye’dir. O böyle istiyor! Osmanlı’nın, laik olmayan bir devlet yönetiminin ve hatta “şeriat”ın geçerli olduğu bir Türkiye! “Milletin hasretini çektiği iklim” diye tanımladığı iklim de böylesi dini bir iklim.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İşin ilginç yanı Erdoğan böyle bir Türkiye fotoğrafı ve böyle bir ilahili iklimi “Türkiye’yi tek yürek haline getirecek ortak bir ses” olarak görüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa açıktır ki ülkenin önemli bir kalabalığı da Erdoğan’ın hayalini kurduğu böyle bir fotoğraftan nefret ediyor. Nefret sert bir sözcük oldu ama bu kesimlerin Erdoğan yönetimine (ve dolayısıyla Erdoğan’ın Türkiye hayaline) karşı CHP’ye yöneldiğine dair işaretler de az değil. CHP’nin mitingleri de en az ilahi söyleyenler kadar kalabalık. Üstelik çocuklarının ilahilerle eğitilmelerinden de hiç memnun değiller. Bu fotoğraf da “Gerçek Türkiye fotoğrafı” değil mi sizce?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sütunlarda defalarca yazdım, toplumsal çatışma ve kutuplaşma konularında uzman iki akademisyen Debraj Ray ve John Esteban’ın görüşlerini. Bu uzmanlar diyorlar ki 1) bir toplum gruplara ayrılmışsa, 2) gruplar kendi içlerinde “yek vücut” olmuşlarsa ve 3) grupların aralarında farklılıklar keskinleşmişse, o toplumda çatışma artık bir sapma değil yapısal bir olasılıktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kutuplaşmadan beslenmeyen, ülkenin ortak bir “biz” duygusu etrafında daha özgürlükçü ve daha demokrat bir ülke olmasını isteyen kesimler toplumun önündeki bu çatışmacı iklimle ilgili uyarılarda bulunmaya çalışıyorlar. Dün, seküler kesimin “ikna odalarını” saçma görenlerle, İslami kesimin “dini dayatmalarına” tavır alanlar bugün de bu kutuplaştırıcı siyasete karşı durmaya çalışıyorlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada bir noktaya değinmek gerek. Özgür Özel yönetimindeki CHP, seküler ve İslami kesim arasında bir tür melezleşmeyi öngörerek siyaset yaparken, Erdoğan giderek İslami renklerin toplumda daha baskın hale gelmesi için çabalıyor. Hiçbir biçimde seküler kesimle bir tür melezleşme siyaseti gütmüyor. Bu da Ray ve Estaban’ın öngördüğü gibi çatışma olasılığını daha da fazla yakınlaştırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onlardan ve bizden söylemesi!</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 10 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kabede-hacilar-sahiden-ortak-ses-mi-1773129848.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Silivri’de başlayan yargı üzerinden siyasi rekabet</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/silivride-baslayan-yargi-uzerinden-siyasi-rekabet-12798</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/silivride-baslayan-yargi-uzerinden-siyasi-rekabet-12798</guid>
                <description><![CDATA[Bu davanın gidişatı Türkiye için iki farklı olasılığı gündeme getirebilir. Birincisi, daha da merkezileşmiş ve kurumsallaşmış bir otoriterleşme.  2018 model Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak adlandırılan Türkiye usulü başkanlık sistemi daha da pekiştirilmesidir.  İkinci olasılık ise bu sürecin, mevcut sistemden çıkışı güçlendirecek yeni siyasal fırsatlar yaratmasıdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dün Silivri’de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun da bulunduğu 402 sanıklı davanın duruşması henüz başlamadan, Türkiye’nin 21. yüzyıldaki ilk büyük siyasi davası fiilen başlamış oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye tarihinde çeşitli siyasal dönemeçlerde, dönemin karakterini ve yönünü belirleyen siyasi yargılamalar sıkça görülmüştür. Darbe dönemlerinde, olağanüstü hallerde ve sıkıyönetim koşullarında açılan davaların yanı sıra; devlet içindeki farklı güç odakları rejime veya sisteme “ayar verme” ihtiyacı hissettiklerinde de “bağımsız yargı” çoğu zaman siyasi iktidarın ve güç odaklarının emrinde bir araç gibi çalışmış, böylece kendisine biçilen toplumsal işlevi yerine getirmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1959’daki 49’lar davasında, 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat dönemlerinde; KCK, Balyoz, Ergenekon, Kobani, Gezi ve HDP davalarında yaşananlar ne ise bugün Silivri’de de benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır. Gizli tanıklar, itirafçılar, sahte belgeler, medya eliyle yürütülen yargısız infazlar, linç kampanyaları, itibarsızlaştırma girişimleri ve nihayetinde bütün sözde “kutsalların” ayaklar altına alınması… Bütün bunların sonunda rejimin yeniden formatlanması.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bugünün geçmişten temel farkı ise şudur: Geçmişte yargının siyasi iktidardan görece de olsa belirli bir bağımsızlık alanı vardı. 2018’de rejim değişikliğiyle birlikte bu alan büyük ölçüde ortadan kalktı</strong>.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçmişte devlet kurumları arasında görece ve çoğu zaman sınırlı da olsa bir özerklik alanına sahip olan yargı mekanizması, bugün çok daha açık ve doğrudan siyasi kararlarla yürütülen bir sürecin parçası haline gelmiştir. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargının görece bağımsızlığından söz edilemeyecek karakterde bir rejimde yaşıyoruz. . Bu gün “yargının siyasallaştığı” tespiti artık yargının durumunu açıklamak için yeterli değil. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nde &nbsp;yargı, fiilen siyasi iktidarın emrine girmiştir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eskiden yargının kısmi özerkliğin güvencesi olarak yapılandırılan &nbsp;Hâkimler ve Savcılar Kurulu 2018 sonrasında yapılan değişiklikler de buna uygun &nbsp;gerçekleştirildi.. Yürütmenin başının, kurul üyelerinin önemli bir bölümünü doğrudan ya da dolaylı biçimde belirleyen tek yetkili konumuna getirilmesi bunun güvencesi olarak tasarlandı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dün Silivri’de görülmeye başlayan davanın hikâyesi de aslında 2018 sonrasında inşa edilmeye çalışılan tek adam rejiminin değişme ihtimalinin belirmesine dayanıyor. Sorunun özü de burada yatıyor. 31 Mart 2024 yerel seçimleri sonrasında görüldü ki, 22 yıldır girdiği seçimlerden başarıyla çıkan yeni rejimin kurucu lideri Recep Tayyip Erdoğan için sandıkta güçlü bir rakip olarak ortaya çıkan Ekrem İmamoğlu’nun önü, yargı sopasıyla kesilmek isteniyor. Bunun için düğmeye basıldığı artık açık biçimde görülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İddianamede Ekrem İmamoğlu dâhil 106’sı tutuklu, 170’i adli kontrollü, 7’si aranan toplam 402 şüpheli hakkında 143 farklı eylem ve 17 ayrı suçlama yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu dosya dışında da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun neredeyse bütün siyasi ve kişisel hayatı yargı tarafından didik didik edilmektedir. Üniversite diploması iptal edilmiş, ajanlıkla suçlanmış, “Kent Uzlaşısı” üzerinden PKK ile işbirliği yapmakla itham edilmiş, hatta FETÖ ile ilişkilendirilmiş ve gülünç bir biçimde partisi CHP’yi ele geçirmekle suçlanmıştır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu suçlamaların niteliği bile tek adam rejiminin değiştirilme ihtimalinin bir “beka sorunu” olarak görüldüğünü göstermektedir. Dolayısıyla meselenin özünde bir kişinin, yani Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin kurucu liderinin ve rejimin sahibinin bekası bulunduğu açık biçimde anlaşılmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bir Kez Daha Siyasi Rekabetin&nbsp; Sahnesi: Mahkeme Salonu </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme öncesinde Silivri Kaymakamlığı’nın aldığı yasak kararları, duruşma heyetinin disipline ilişkin sert düzenlemeleri ve özel duruşma salonu yapılması gibi uygulamalar da Silivri’de yaşananın olağan bir yargılama olmadığını göstermektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen bu davada, siyasi iktidarın düğmeye bastığı ilk günden itibaren süreç siyasi tercihlerle şekillenmiştir. Bu nedenle yargılama sürecinde ve sonunda alınacak kararların da siyasi nitelik taşıması kuvvetle muhtemeldir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünün Türkiye’sinde siyasi rekabetin giderek yargı eliyle yürütüldüğüne tanıklık ediyoruz. 2015 seçimleri sonrasında HDP’li Selahattin Demirtaş’ı kendileri açısından bir “beka sorunu” olarak gören siyasi anlayış, bugün Ekrem İmamoğlu’nu da benzer bir tehdit olarak değerlendirmekte ve onu akla hayale gelmeyecek suçlamalarla siyaset dışına itmeye çalışmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Bu nedenle mesele ne yalnızca CHP’nin ne de Ekrem İmamoğlu’nun meselesidir. Bu mesele Türkiye’nin meselesidir. İktidar, en güçlü siyasi rakibini yargı aracılığıyla siyaset sahnesinden elimine etmeye çalışmaktadır.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu davanın gidişatı Türkiye için iki farklı olasılığı gündeme getirebilir. Birincisi, daha da merkezileşmiş ve kurumsallaşmış bir otoriterleşme. &nbsp;2018 model Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi olarak adlandırılan Türkiye usulü başkanlık sistemi daha da pekiştirilmesidir. &nbsp;İkinci olasılık ise bu sürecin, mevcut sistemden çıkışı güçlendirecek yeni siyasal fırsatlar yaratmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bakımdan Türkiye tarihinde ilk kez yargıçlar, böylesine geniş toplumsal sonuçlar doğurabilecek bir davada karar verecekler. Yargının, seçmen iradesini sınırlayan bir araç olmayı kabul edip etmeyecekleri ortaya çıkacak. Türkiye’nin siyasal geleceği açısından bugüne kadar az görülen bir deney olacak. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sürecin hiçbir aşamasında kararını hukuk zeminde vermeyenlerin süreci sonunda bir anda hukuk insanları olmaları beklemek fazlaca naiflik ve öngörüsüzlük olur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mahkeme kararını şekillendirecek olan, 2018 model rejime gösterilen toplumsal direncin muhtevası ve ulaştığı düzey ile sistem için gerilim ve çatışmaların evirileceği yön olacaktır. Bu nedenle şimdiden her kes için karar verme süreci başladı.&nbsp; &nbsp;</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 10 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/silivride-baslayan-yargi-uzerinden-siyasi-rekabet-1773051972.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Fırtına kapıdayken Türkiye ne yapmalı?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/firtina-kapidayken-turkiye-ne-yapmali-12797</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/firtina-kapidayken-turkiye-ne-yapmali-12797</guid>
                <description><![CDATA[Farklı görüşlerin tehdit olarak değil zenginlik olarak görüldüğü bir siyasal iklim, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu dış baskılara karşı en güçlü kalkan olacaktır. Fırtına kapıdadır. Bu fırtınayı ya demokratik dayanışmayı büyüten bir ulusal uyanışa dönüştüreceğiz ya da içeride zayıflamış bir siyasal yapı ile bu büyük türbülansın içinde savrulma riskiyle karşı karşıya kalacağız.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a yönelik doğrudan ve dolaylı askeri hamleleri, Ortadoğu’da uzun süredir biriken fay hatlarının kırılma noktasına ulaştığını göstermektedir. Bu gelişmeler, artık “kontrollü gerilim” döneminin kapandığını; güç kullanımının daha açık, daha sert ve daha kalıcı biçimlerde devreye sokulduğu yeni bir safhaya geçildiğini ortaya koymaktadır. Uluslararası sistem, hukuk ve diplomasi üretmekten ziyade fiili durumlar yaratan aktörlerin belirleyici olduğu bir yapıya evrilmektedir.</span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bu bağlamda Türkiye’nin konumu sıradan değildir. Türkiye; enerji hatlarının, ticaret yollarının, askeri geçiş koridorlarının ve siyasal etki alanlarının kesiştiği bir merkezdir. Böylesi bir coğrafyada gelişmelerden etkilenmemek gibi bir seçenek yoktur. Türkiye yalnızca çevrelenmekle kalmamakta; askeri, ekonomik, diplomatik ve toplumsal başlıklar üzerinden çok katmanlı bir baskı sürecinin içine doğru itilmektedir. Önümüzdeki dönemde, Suriye’de yaşanan istikrarsızlık üretme stratejisinin farklı biçimlerde Türkiye’nin çevresinde yeniden üretilmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir.</span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Ancak dış tehditlerin büyüdüğü böylesi dönemlerde, devletlerin en güçlü savunma hattı yalnızca askeri kapasite değildir. Asıl belirleyici olan unsur, içeride kurulabilen toplumsal güven ve siyasal birlikteliktir. Ne var ki bugün Türkiye’de bu birlikteliği zedeleyen önemli bir çelişki dikkat çekmektedir.</span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Siyasal iktidar, sık sık “içeriyi tahkim etmek”, “milli birlik ve beraberliği güçlendirmek” gibi söylemler geliştirmektedir. Ancak aynı dönemde muhalefet partilerine, özellikle de Cumhuriyet’in kurucu partisi olan CHP’ye yönelik artan siyasi ve hukuki baskılar, bu söylemlerin pratikte karşılık bulmadığı yönünde ciddi bir algı yaratmaktadır. Ulusal birlik çağrısı yapılırken siyasal alanın daraltılması, farklı düşüncelerin baskı altında tutulması ve siyaset kurumunun yargı süreçleri üzerinden şekillendirilmesi, toplumsal güven duygusunu zedelemektedir.</span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Gerçek bir toplumsal birlik, yalnızca söylemle kurulamaz. Birlik ancak özgür siyasal rekabetin, hukukun üstünlüğünün ve ifade özgürlüğünün güvence altında olduğu bir ortamda mümkündür. Bu nedenle iktidarın “içeriyi tahkim etme” çağrısının inandırıcı olabilmesi için, siyasal alan üzerindeki baskıların sona erdirilmesi ve toplumun farklı kesimlerine güven veren bir demokratik iklimin yeniden tesis edilmesi gerekmektedir.</span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bu noktada atılacak en güçlü adımlardan biri, uzun süredir tartışma konusu olan siyasi ve hukuki süreçlerin yeniden gözden geçirilmesidir. Başta tutuklu bulunan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu olmak üzere, farklı siyasal görüşlerden siyasetçiler, akademisyenler ve gazeteciler üzerinde oluşan baskı atmosferinin sona erdirilmesi; hukuk devletine olan güveni güçlendirecek önemli bir adım olacaktır. Türkiye’nin içeride güçlü olması, farklı seslerin bastırılmasıyla değil; hukukun herkese eşit uygulanmasıyla mümkündür.</span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Önümüzdeki süreçte Türkiye’yi bekleyen riskler çok boyutludur. Bölgesel savaşın genişleme ihtimali sınır güvenliğini doğrudan etkileyebilir. Enerji ve ticaret hatlarında yaşanabilecek kırılmalar ekonomik şoklar yaratabilir. Yeni göç dalgaları toplumsal dengeleri zorlayabilir. Bunun yanında siber saldırılar ve yoğun algı operasyonlarıyla iç istikrarı hedef alan müdahaleler de giderek daha belirgin hale gelebilir.</span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Böylesi bir dönemde devlet aklının en önemli görevi, toplumu ayrıştıran değil birleştiren bir siyasal dil üretmektir. Güçlü bir Türkiye, yalnızca dış politikada kararlı adımlar atan değil; içeride de hukuk devleti ilkesini titizlikle koruyan bir Türkiye olacaktır.</span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Unutulmamalıdır ki kriz dönemleri, toplumların gerçek dayanıklılıklarını ortaya çıkaran zamanlardır. Farklı görüşlerin tehdit olarak değil zenginlik olarak görüldüğü bir siyasal iklim, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu dış baskılara karşı en güçlü kalkan olacaktır.</span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Fırtına kapıdadır. Bu fırtınayı ya demokratik dayanışmayı büyüten bir ulusal uyanışa dönüştüreceğiz ya da içeride zayıflamış bir siyasal yapı ile bu büyük türbülansın içinde savrulma riskiyle karşı karşıya kalacağız.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye için zaman, gerçek anlamda birlik zamanıdır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Tue, 10 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/firtina-kapidayken-turkiye-ne-yapmali-1773091388.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Avrupalıların demokrasi ve laiklik ilkelerinin mimarı Avrupa kültürüne ihaneti üzerine</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupalilarin-demokrasi-ve-laiklik-ilkelerinin-mimari-avrupa-kulturune-ihaneti-uzerine-12796</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/avrupalilarin-demokrasi-ve-laiklik-ilkelerinin-mimari-avrupa-kulturune-ihaneti-uzerine-12796</guid>
                <description><![CDATA[Avrupa ya kendi kültürel geçmişini unutmuştur ya da bu değerlerin farkında değildir; her iki olasılıkta da sonuç değişmez. Kendi kültürel değerlerinin farkında olmadığı ya da unuttuğu için uluslararası hukuk ve insan hakları ihlallerine göz yuman Avrupa’nın sonuçlardan etkilenmemesi mümkün değildir. 
Kendi kültürüne ihanetin bedeli hem Avrupa hem Dünya için ağırdır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">İran’daki “</span><em>molla rejimi</em><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">” ABD projesiydi.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD, çift kutuplu dünyada, Sovyetler Birliği sosyalizmine karşı bir tampon hat oluşturma çabası içinde İran’da bu tür bir rejimin mimarlığını yaptı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Molla rejimi İran’da bir “<em>teokrasi</em>” (din devleti) kurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Din devletlerinde kaçınılmaz sonuç şudur: Dinin kurallarının ne olduğunu söyleme ve onları uygulama yetkisine sahip olanlar zaman içinde ölçüsüz biçimde zenginleşirler.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Örnek 1.</em></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Antik Yunan döneminde dini ibadetleri yönetme yetkisine sahip olanlar, mitolojik adalet Tanrıçası <em>Themis</em>’in emirlerini aktarma yetkisine sahiptiler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Themis</em>’in emirleri olan ve kabile şefleri tarafından sözlü olarak aktarılan emirlere, <em>Themis </em>adından kaynaklı olarak, “<em>Thesmoi</em>” deniyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kabile şefleri bir davanın tarafı olduklarında “<em>Thesmoi</em>”leri ortaya koyarken kendi çıkarlarına uygun davranıyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Örneğin bir yoksulun çocuğu bir soylunun bahçesinden bir elma kopardığında “<em>hırsızlık</em>” yaptığı gerekçesiyle elinin kesilmesi gerektiği kararı veriliyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Oysa bir soylunun çocuğu yoksulun bahçesinden elma kopardığında “<em>göz hakkı</em>” gerekçesiyle hiçbir ceza verilmiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum belirli bir süre sonra şikâyet konusu oldu: Adalet Tanrıçası <em>Themis</em>, konusu aynı olan bir davada, taraflar farklılaşınca farklı emirler vermiş olamazdı; bunun adalet olmadığı besbelliydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tepkiler gelmeye başlayınca, iktidarı elinde tutan soylular, yasaları önceden ilan etmeyi kabul ettiler ve böylece “<em>sözlü thesmoi</em>” yerine “<em>yazılı thesmoi</em>” dönemi başladı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Yazılı thesmoi</em>” öngörülebilirliği sağladığı için daha ileri bir adım olsa da sorunu çözemedi, çünkü soylular “<em>yazılı thesmoi</em>”leri kendi çıkarlarını koruyacak biçimde yazıyorlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun sonucu zenginlerin giderek zenginleşmesi, yoksulların ise borç kölesi olmaya varana dek yoksullaşmasıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece kentteki yurttaşlardan yoksullaşanlar “<em>borç kölesi</em>” olduktan sonra köle pazarlarında yabancılara satılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu, sürdürülebilir bir durum değildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halk, Kylon adında bir olimpiyat şampiyonunun önderliğinde ayaklandı; devrime ramak kalmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soyluların köylülerle işbirliği yapması sonucunda ayaklanma kanlı biçimde bastırıldı; ölenlerin kente gömülmesine bile izin verilmedi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak tehlike görülmüştü ve acilen tedbir alınmazsa devrimle sonuçlanan ayaklanmalar kuvvetle muhtemeldi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bunun üzerine soylular yasa yapma ayrıcalığını bırakmayı kabul etmek zorunda kaldılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Artık mitolojik Tanrıların emirleri yerine, insanların kendileri tarafından yasa yapılacaktı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu adım devrim niteliğindeydi: Demokrasi ve laiklik birlikte yeşermeye başlamıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasalar gökyüzünden yeryüzüne indirilmiş ve yasaların halk tarafından yapılmasının önü açılmıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yasaların gökyüzünden yeryüzüne indirilmesi laiklik; halkın kendi yönetimine yarayacak yasaları yapması demokrasiydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla demokrasi ve laiklik aslında aynı toplumsal gelişmeye verilen iki ayrı addı ama özleri itibarıyla aynı şeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yolla dini liderlerin kendi çıkarlarına yasa yapmalarının ve zenginleşmelerinin önü kesilmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Demokrasi ve laiklik bir taraftan halkın kendi yararına yapmasının ve din özgürlüğünün araçları olarak, diğer taraftan belirli bir azınlığın dini kullanarak zenginleşmesinin engellenmesini sağlayan önlemler olarak keşfedilmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu kavramlar Antik Batı uygarlığının ürünleriydi ve Batı bunları modern dönemde ulus devletin temeline yerleştirecekti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu keşif sadece Antik dönemde yaşanan bir gelişme miydi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayır.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>Örnek 2.</em></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ortaçağda Kilise çok önemli bir işlev üslenmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Feodal üretim biçiminde, üretim teknolojisi geri olduğundan üretim miktarı sınırlıydı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toprağa bağlanan serfler tarafından yapılan üretim halk, soylular ve ruhban tarafından hiyerarşik bir örgütlenme yapısı içinde paylaşılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Soylular bunun karşılığında serflerin güvenliğini sağlamakla yükümlüydü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kilise bu ortamda halka eğitim yoluyla “<em>bir lokma, bir hırka</em>” ideolojisi aşılıyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kurtuluşa erebilmek için bu dünyada maddi nimetlerle ilgilenmemek, sürekli ibadet etmek gerekiyordu; aksi takdirde günahkâr insanlığın öteki dünyada karşılaşacağı yaptırım çok ağırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Bir lokma, bir hırka</em>” ilkesi sadece halk için geçerliydi; yönetim pozisyonundaki soylular ile kilisedeki ruhban şatafatlı bir yaşam sürüyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İngiltere’deki Katolik kilisesi, bu sayede, İngiltere topraklarının yaklaşık % 25’inin sahibi haline gelmişti.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Ruhban, güçlü dönemlerinde dünyevi iktidarlar üzerine de hakimiyet kurabildi; “<em>cennetten toprak almayı</em>” veya “<em>cennet tapusu</em>” edinmeyi sağlayan “<em>endüljans belgeleri</em>”ni satarak olağanüstü ölçüde zenginleşti.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Karanlık Ortaçağı sona erdiren yine Batı Kültürü’ydü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">1517'de Kilise’nin kapısına “<em>95 Tezi</em>” asan ve Protestanlığın kuruculuğunu yapan Martin Luther, Tanrıyla birey arasındaki ilişki için Kilise’nin aracılığına gerek olmadığını bildiriyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Ruhban sınıfı bu nedenle cennet tapusu satmakla sahtekarlık yapmış oluyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Her insan Tanrı tarafından Kutsal Kitap’ta kendisine gönderilen emirleri kendi aklıyla okuyup anlayabilirdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">İnsan kendi yaptığı okuma sonunda yapmak istediği ibadetleri özgürce seçebilirdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Bunun adı “<em>din ve vicdan özgürlüğü</em>” idi ve bu özgürlük düşünce özgürlüğünün bir bileşeni idi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">İnsanların din ve vicdan özgürlüğüne sahip olmaları ancak laik devlette mümkündü.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Dolayısıyla “<em>laiklik dinsizliktir</em>” düşüncesinin tam tersine, laiklik, din ve vicdan özgürlüğünün güvencesiydi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Laikliğin karşı çıktığı şey din özgürlüğü değil, devletin bir dine sahip olmasıydı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Devletin dine sahip olması, insanların inanç özgürlüğüne kesin biçimde aykırıydı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Devlet bir dine sahip olunca, bireylerin Kutsal Kitapta kendilerine gönderilen emirleri okuma, anlama ve yorumlama yetkisi ellerinden alınıyordu.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Ortaçağ boyunca uygulanan aslında Kutsal Kitabın kendisi değildi; Kutsal Kitabı okuma ve anlama yetkisi ruhban sınıfındaydı ve uyrukların ruhban sınıfının söylediklerinin dışına çıkması günahtı.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Luther, Kilisenin bu tür bir yetkiyle donatılmadığını ileri sürüyordu; her insan Kutsal Kitabı dilediği gibi anlayıp ibadetlerini kendi tercihine göre yapabilirdi.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">İnsanların Kiliseye gitmelerinin bir sakıncası yoktu ama Kilise sadece bir birlikte ibadet yeriydi; inananlar üzerinde bir yetkisi yoktu; Kilisenin inananlar ile Tanrı arasında bir aracılık yapma yetkisi yoktu</span></span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em><span style="background-color:white"><span style="color:#0a0a0a">Örnek 3:</span></span></em></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Günümüzde de dini kuralların ne olduğunu söyleme yetkisine sahip olan cemaat ve tarikat liderlerinin yoksul müritlerinin sırtından nasıl zenginleşebildiklerini canlı olarak izlemekteyiz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu liderler de Kutsal Kitabı müritleri için anlama ve açıklama yetkisine sahip olduğunu belirtmektedirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenledir ki Kutsal Kitap emirlerinin müritler tarafından anlamadıkları bir dille okunması emredilmekte; kuralların içeriği liderler tarafından bildirilmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu liderler laiklik ilkesine şiddetle karşıdırlar ve laikliğin dinsizlik olduğunu ileri sürmektedirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onlara göre laiklik kaldırılmalı ve insanlar tarikat-cemaat liderlerinin buyruklarına göre ibadet etmelidirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Onlara göre din ve vicdan özgürlüğü saçmadır, çünkü dinin doğruları tektir ve müritlerin yapması gereken liderler tarafından bildirilen tek doğruya uygun yaşam sürmeleridir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu yaşamın sonucu yoksul bir yaşamı kabullenen müritler ile şatafatlı bir yaşama kavuşan liderlerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu örneklerden yola çıkıldığında İran’daki molla rejiminin silahlı gücü olan “<em>Devrim Muhafızları</em>”nın, iddialar doğruysa, ekonominin % 40’ına yakınını yönetmelerinde şaşılacak bir yön yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tarihin her döneminde ve dünya coğrafyasının her yerinde dinin siyasetin aracı olarak kullanıldığı yerlerde, dini siyasetin aracı olarak kullananlar ölçüsüz biçimde zenginleşirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle dini siyasetin aracı olarak kullanan İran’daki molla rejimini herhangi bir şekilde savunmak, bireyle Tanrı arasındaki ilişkiyi bireylerin özgür tercihine bağlayan Batı Kültürünün değerleriyle bağdaşmaz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Molla rejiminin din adına ülkedeki muhalif hareketleri idamlar ve hapislerle, aşırı güç kullanarak nasıl bastırdığı; kadınlar başta olmak üzere muhalif kesimlere nasıl baskı yaptığını unutmak mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda molla rejimine ABD tarafından verilen zararı olağan karşılamak ve ABD’nin yanında mı durmak gerekir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kesinlikle hayır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazının başında da belirtildiği gibi molla rejimini İran halkının başına bela eden ABD’dir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin İran’a müdahalede bulunmasının nedeni İran halkının gördüğü zulüm değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD’nin İran’da demokratik bir rejim istediğine ilişkin olarak elimizde hiçbir kanıt yoktur. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kaldı ki ABD İran’a demokrasi için müdahale ettiğini söyleseydi de durum değişmezdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir tür yalan makinesi olan Trump, nedense bu konuda yalan söyleme gereği bile duymadı ve amaçlarının İran’ı, ABD’nin isteklerine koşulsuz biçimde teslim edecek bir yönetici bulmak olduğunu söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durumda molla rejimine ne kadar karşı olunursa olunsun, mollalara zarar vermesi nedeniyle ABD’nin politikalarının desteklenmesi düşünülemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anlatılanları en iyi şekilde özetleyen sözler, İspanya’nın sosyalist Başbakanı Pedro Sánchez’e aitti:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>Nefret uyandıran bir rejime karşı olmak, aynı zamanda haksız ve tehlikeli bir askeri müdahaleye karşı olamayacağınız anlamına gelmez</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“<em>İran rejimi gibi nefret edilen bir rejime karşı olmak mümkündür ki İspanyol toplumunun tamamı bu rejime karşıdır. </em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>ABD Kongresi’nin ya da Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin yetkilendirmesi olmadan başlatılan bir savaşa karşı olunmalıdır;… bu tür bir savaş uluslararası hukuku ihlal eder.</em></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>İspanya’nın duracağı yer burasıdır ve Avrupa Birliği’nin tamamının da burada durması gerektiğine inanıyorum</em>.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Özetle İran halkına her türlü baskı ve zulüm uygulayan molla rejiminin yanında durmak gerekmediği gibi bu tür bir rejimi uluslararası hukuka aykırı biçimde bir savaşla ortadan kaldırmayı amaçlayan İsrail-ABD’nin yanında olmak da doğru değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki kötüden birini tercih etmemiz gerekmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İspanya Başbakanı’nın durduğu yer, kendisinin de ifade ettiği gibi Avrupa Birliği’nin durması gereken yerdir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa, sadece hakkaniyet gereği bu tür bir pozisyonda bulunmak zorunda değildir ama aynı zamanda “<em>Batılı değerler</em>”in kaynağı olan “<em>Batı Kültürü</em>”nün mirasçısı olarak da bu yönde çaba göstermek zorundadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD dahil olmak üzere, günümüz liberal demokrasilerinin insan haklarına ilişkin temel belgelerinin kaynağı “<em>Avrupa Kültürü</em>”dür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupalıların, mirasçısı oldukları Batı kültürüne sırt çevirmelerinin tam ve doğru adı “<em>ihanet</em>”tir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ihanet “<em>Avrupa Birliği</em>” örgütlenmesini, addan ibaret, içi boş bir örgütlenmeye çevirmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu bağlamda İsrail-ABD&amp;İran Savaşının başlamasından hemen sonra Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen “<em>Erdoğan ile iyi bir telefon görüşmesi yaptık</em>” müjdesini veriyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Leyen “<em>Erdoğan’ın bu krizin göç üzerindeki olası etkisine karşı hazırlık çabalarını takdir ettiğini</em>” belirtiyordu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bombardıman sırasında yaşamlarını kaybeden kız çocuklarını anmak yerine “göç dalgası”nın önlenmesi Avrupa’nın temel kaygısı idi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sözler, Avrupa’nın kendi değerlerinden habersizliğine ilişkin temel bir arşiv kaydıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Göç dalgası boyunu aşamayan bu sığ ve bencil bakış açısı yüzyıllar boyunca süren büyük mücadeleler sonunda kurumsallaşabilen Avrupa değerlerinin buharlaşıp uçmasıyla sonuçlanmış durumdadır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Avrupa ya kendi kültürel geçmişini unutmuştur ya da bu değerlerin farkında değildir; her iki olasılıkta da sonuç değişmez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi kültürel değerlerinin farkında olmadığı ya da unuttuğu için uluslararası hukuk ve insan hakları ihlallerine göz yuman Avrupa’nın sonuçlardan etkilenmemesi mümkün değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kendi kültürüne ihanetin bedeli hem Avrupa hem Dünya için ağırdır.</span></span></p>

<p style="text-align:justify">&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 09 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/avrupalilarin-demokrasi-ve-laiklik-ilkelerinin-mimari-avrupa-kulturune-ihaneti-uzerine-1773043905.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İmamoğlu Davası: Bir de buradan bakın</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/imamoglu-davasi-bir-de-buradan-bakin-12789</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/imamoglu-davasi-bir-de-buradan-bakin-12789</guid>
                <description><![CDATA[Bu dava, sıradan bir yolsuzluk davası olmanın ötesine geçmiş; mevcut iktidarın kendi iktidarını sürdürebilmek için rakiplerini devre dışı bırakma hamlesi olarak algılanıyor. Böyle bir algının hüküm sürdüğü koşullarda İmamoğlu’nun da, savunmasında, Cumhuriyet’in kurucu iradesi ile geleceğin Türkiye’si arasındaki diyalektik ilişkiyi dillendirmesi bekleniyor. Kim bilir belki de, Cibran’ın anlattığı meselde dile gelen kedinin dediği gibi, “biri için kötüye alamet olan, başkaları için iyiye alemettir” der.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Halil Cibran, uyuyan kraliçeyi serinleten dört kölenin ruh halini ve onlara gerçeği hatırlatmakla yetinen kediden ibaret bir mesel anlatır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Normalde ağzı var dili yok olan köleler kraliçe uyurken hiç susmadan konuşurlarmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Biri kraliçenin ne kadar çirkin olduğunu, diğeri yüzündeki çizgilerin derinliğini, üçüncüsü muhtemel ki rüyasında, katlettiklerinin gözünün önünden geçtiğini söylemiş. Dördüncüsü, bütün bu konuşmaların yelpazenin verdiği yorgunluğu azaltmadığını belirtmekle yetinmiş. Kedi ise böyle devam ettikleri sürece yelpazelemenin sonsuza kadar devam edeceğine vurgu yapmış.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Derken kraliçenin başındaki tac düşmüş. Kölelerden biri, “bu durum, kötüye alamet” diye kaygısını dile getirmiş. Kedinin yanıtı, “biri için kötüye alamet, bir başkası için iyiye alamettir” diye farklı bir bakış açısına dikkat çekmiş.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kölelerden ikincisi, “Uyanır ve tacının düştüğünü görürse bizi kesin öldürür” deyince kedi, bu kez, “o, siz doğduğunuz günden beri sizi zaten öldürüyor; sadece siz her gün öldüğünüzün farkında değilsiniz.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Üçüncü köle, “evet bizi öldürür ve Tanrılara kurban ettiğini söyleyip, üstüne övgü de alır” diye serzenişte bulununca kedi, bu kez acı gerçeğin altını bir kez daha çizer:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Sadece zayıf olanlar, Tanrılara kurban edilir.”</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BİZİ YAKACAK OLAN ATEŞİ KİM KÖRÜKLÜYOR?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bütün bu konuşmalar olurken, kölelerin dördüncüsü sessizce alır yerdeki tacı ve kraliçenin başına koyar. İşte o zaman kedi der ki “sadece bir köle kaldırıp kraliçenin başına koyar yere düşen tacı”.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonra köleler, hiçbir şey olmamış gibi yelpazelemeye devam ederler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kölelerin, içlerindeki bütün huzursuzluğa rağmen köleliklerini devam ettiren ruh hallerini göre kedinin son sözü şu olur:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Yelpazeleyin, yelpazeleyin aptallar. Sizi yakacak ateşi körüklemeye devam edin.”</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesel bu kadar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kıssadan hissesiyse şudur; ruhunuzda ve vicdanınızda kabullenmediğiniz şeyi, vicdanınızı sızlatan bir pratik ile kabul ederseniz, o kabullenmediğiniz şey, sizin gerçeğiniz olur. Siz ona “kader” dersiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu meseli bize hatırlatan ise İmamoğlu’nun yargılanma sürecinin başlamış olmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gözaltına alınıp tutuklanmasının üzerinden yaklaşık bir yıl geçti. Hatırlarsanız, akşamında diploması iptal edilmişti; sabahındaysa gözaltına almışlardı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar medyası, tıpkı dört kölenin düştüğü duruma düşmüş; bu nedenle olsa gerek ki davanın adını, “İmamoğlu Çıkar Amaçlı Suç Örgütü” olarak tanımladıklarını görüyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vatandaş da onlar gibi mi düşünüyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayır, tam tersi!</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Vatandaş, daha ilk günden beri İmamoğlu’na yönelik bu operasyonu, “rakibin devre dışı bırakılması için kurgulanmış” olduğu kanaatini taşıyor.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">BİRİ İÇİN KÖTÜ OLAN ALAMET, BAŞKALARI İÇİN İYİYE İŞARETTİR</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yapılan araştırmalar da bunu gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Başlangıçta vatandaşların yüzde 40’ında, “acaba mı?” şeklinde bir tereddüt vardı. Ancak İmamoğlu’ndan sonra benzer operasyonlar CHP’li başkanlara yönelik yapıldıkça vatandaşın kanaati de giderek güçlendi ki “bu operasyonlar, CHP’nin muhtemel iktidarını engellemek için” yapılıyor. Halen İmamoğlu’na yönelik operasyonu destekleyenlerin oranı, yüzde 30’lara kadar gerilemiş görünüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Nedir bunun anlamı?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İktidar blokuna, yani AKP ve MHP’ye destek verenler dışında kalan herkes İmamoğlu’na ve diğer başkanlara yapılan operasyonların siyasi olduğu ve rakiplerin saf dışı bırakılması için yapıldığı konusunda hemfikir durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir noktanın daha altını çizmek gerekiyor; iktidar bloku, uygulamak istediği “şeytanlaştırma” projesi ile seçmeni CHP’den uzaklaştırmak istiyor ama yapamıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki önemli temel nedeni var bunun. Birincisi, iktidarın yönetme becerisi zayıflamış; hem yönetemiyor hem de vatandaş da artık iktidarın yönetemediği kanaatini taşıyor. İkinci önemli nedeniyse CHP’nin tarihsel, toplumsal ve güncel duruşu da buna izin vermiyor. Çünkü CHP, kökü derinlerde olan bir parti; 70 yılı aşkındır iktidar yüzü görmemiş olmasına ve iktidarın her türlü ötekileştirme politikasına karşın güçlü bir toplumsal tabana dayanıyor. Öte yandan İmamoğlu’na yönelik operasyonların ardından uyuyan devin uyanması gibi ayağa kalktı CHP. Dolayısıyla CHP gibi bir partinin, kolay olmasa da, bütün bu baskı ve sindirme girişimlerini geri püskürtme gücü ve iradesi olduğunu da gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugüne dek oy verdikleri halde CHP’den uzak duran kitleler, söz konusu operasyonlardan sonra CHP’nin kapısını aşındırmaya, CHP’yi toplumsal muhalefetin başına geçmeye zorladılar. Genel Başkan Özgür Özel de, aşağıdan gelen dip dalganın farkında olarak insanüstü bir enerjiyle sahada kendisini gösteriyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İmamoğlu, işte bu koşullarda altında yargıç karşısına çıkıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Doğal olarak, bu dava, sıradan bir yolsuzluk davası olmanın ötesine geçmiş; mevcut iktidarın kendi iktidarını sürdürebilmek için rakiplerini devre dışı bırakma hamlesi olarak algılanıyor. Böyle bir algının hüküm sürdüğü koşullarda İmamoğlu’nun da, savunmasında, Cumhuriyet’in kurucu iradesi ile geleceğin Türkiye’si arasındaki diyalektik ilişkiyi dillendirmesi bekleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kim bilir belki de, Cibran’ın anlattığı meselde dile gelen kedinin dediği gibi, “biri için kötüye alamet olan, başkaları için iyiye alemettir” der.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">O halde sözü Ahmed Arif’e bırakalım:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><em>“Dayan kitap ile<br />
Dayan iş ile.<br />
Tırnak ile diş ile<br />
Umut ile sevda ile düş ile”</em></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Mon, 09 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/imamoglu-davasi-bir-de-buradan-bakin-1772981154.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kutlanılmasına tahammül edilmeyen gün: Dünya Emekçi Kadınlar Günü</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kutlanilmasina-tahammul-edilmeyen-gun-dunya-emekci-kadinlar-gunu-12786</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kutlanilmasina-tahammul-edilmeyen-gun-dunya-emekci-kadinlar-gunu-12786</guid>
                <description><![CDATA[Kadınların günlerini İstiklal Caddesi’nde kutlamasına izin vermeyen yetkililer, neden aynı hassasiyeti mesela kadınları koruma konusunda göstermiyorlar? Gün geçmiyor ki, bir kadın şiddet mağduru olmasın. Kadını, uğradığı her türlü ayrımcılıktan, şiddetten ve dışlanmadan koruyacak olan kadınların bireysel ve örgütlü mücadeleleri yanında, onlara her alanda destek verecek, onlara için onların mücadelesinin parçası olacak erkeklerin varlığı her zamankinden daha fazla önem kazanıyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="color:#222222; font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif; font-size:16px">Bugün, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü. Tüm kadınların günü kutlu olsun.</span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Dün oğlumla Atatürk Kitaplığı’nda katıldığım toplantıdan çıkıp Mete Caddesi’nden Taksim Meydanı’na çıktık ve İstiklal Caddesi’ndeki kalabalığa karıştık. 11 yaşındaki oğlum, Mete Caddesi’nden Taksim Meydanı’na ve İstiklal Caddesi’ne çıkan neredeyse her sokağın girişine konulmuş demir bariyerleri ve onları bekleyen çok sayıda polisin varlığının nedenini sordu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ona önce bu kalabalığı İnönü Stadı’nda oynanacak olan Beşiktaş-Galatasaray maçı için olabileceğini söyledim. Ancak aynı yoğunluğu İstiklal Caddesi’nde de görünce; bu yoğunluğun esas nedeninin bugün, kadınlar tarafından kutlanılacak olan kadınlar gününün kutlanmasına engel olmak için olduğunu anlattım.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Beni şaşkınlıkla dinledi oğlum. Anladığından şüphe etsem de, açıklama yapmadım daha fazla. Evet oğlum aldığı cevabı ne kadar anladı bilmiyorum ama ben yol boyu gördüğüm her şeyi zihnimde döndürüp durdum. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Taksim Meydanı’nı, İstiklal Caddesi’nde çıkan sokakları bir gün önceden kapatmak, kadınlar gününü İstiklal Caddesi’nde kutlamasına izin verilmeyeceğini gösteriyor. Ki önceki yıllarda da benzer engellemeler olduğunu ve kadınların her türlü engellemelere rağmen Sıraselviler Caddesi’nde, Cihangir’de sokakları doldurduğunu ve engellemelere inat günlerini coşkuyla kutladıklarını gördük. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Elbette arbedeler yaşandı, gazlar sıkıldı, gözaltılar oldu. </span></span></span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">KADINLAR GÜNLERİNİ KUTLANMASIN HASSASİYETİ&nbsp;</span></span></span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kadınların günlerini İstiklal Caddesi’nde kutlamasına izin vermeyen yetkililer, neden aynı hassasiyeti mesela kadınları koruma konusunda göstermiyorlar?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Neden her türlü şikayete rağmen kadınlar, şikayet edildikleri tarafından öldürülüyor?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Hepimiz takip ediyoruz; gün geçmiyor ki, bir kadın erkek şiddetinin kurbanı olmasın. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Mesela bu hafta içi aynı ad ve soyada sahip iki kadının ölümünü konuştuk, onlara üzüldük.</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Biri sadece kendisinin değil kızının da eşi tarafından istismar edildiğini ve 5 Mayıs’ta gerçekleşecek duruşmayı göremeyeceğinden yani bir anlamda öldürülebileceğini kameralara açık açık söylemiş. Buna rağmen hiçbir tedbir alınmadı ki, kadın çocuğuyla ölü bulundu. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kadının adı; Fatma Nur Çelik idi. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Yine bu hafta bir öğretmen, onun da adı Fatma Nur Çelik idi ve öldürüldü. Hem de bir yıl önce şikayette bulunduğu öğrencisi tarafından. Görüldüğü gibi açık şikayete rağmen öğretmeni yani kadını korumak için hiçbir tedbir alınmamıştı. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Tedbir alınmadığı ve korunmadığı için öldürülen kadınları sayıları da, hikayeleri de o kadar çok ki... </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">O halde bir kez daha soralım; kadına yönelik şiddeti önleme konusunda gösterilmeyen hassasiyet, yılda bir kez kutlanan kadınlar gününde neden gösteriliyor?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu kadar engelin anlamı ne?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kadınlar geçen yıl ya da önceki yılki 8 Mart kutlamalarında ne yaptılar?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Çıkabildikleri meydanlarda haklarını aramak, kadına yönelik şiddeti protesto etmek, şiddet mağduru olan kadınları anmak ve meşru hak ve taleplerini dillendirmek dışında ne yaptı kadınlar, izin verilmeyen bu anmalarda?</span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Kadınların toplu biçimde kamusal, toplumsal görünürlüğüne, hak aramalarına verilmeyen izin, gösterilmeyen tahammül, bu kararları aldıranların açık biçimde kadının ikincilleştirilmesi ve onu eve hapsetme arayışından başka bir şey değildir. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Ki bu hedef, kadına verildiği söylenen “hak”lar üzerinden sürüyor. Bu yasal düzenlemeler ile kadınlar, kamudan dışlanarak adım adım özel alana, eve hapsediliyorlar. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222">Bu gidişi durdurmaya ne kadar yardımcı olur bilmiyoruz ama kadını, uğradığı her türlü ayrımcılıktan, şiddetten ve dışlanmadan koruyacak olan kadınların bireysel ve örgütlü mücadeleleri yanında, onlara her alanda destek verecek, onlara için onların mücadelesinin parçası olacak erkeklerin varlığı her zamankinden daha fazla önem kazanıyor. </span></span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="background-color:white"><span style="color:#222222"><strong>Not</strong>: Bu satırları yazarken ekrandan İran'da üç petrol rafinerisnin vurulduğu haberi var. Komşudaki savaş ne yazık ki her gün biraz daha büyüyor. Ve bu zamnlarda samimi bir "iç cephe" konsolidasyonuna ihtiyaç var. Ama bu iktidar blokunun, muhalefeti kendi çizdiği siysal alana sıkıştırması ile değil; tüm farklı siyasal görüşlerin eş düzeyli ilişkisiye üretilecek bir ortak iç cephe olduğu zaman anlamlı ve değerlidir. Ve burada siyaseten en büyük sorumluluk, AK&nbsp;Parti Genel Başkanı sıfatıyla değil, Cumhurbaşkanı sıfatı ile Erdoğan'a düşmektedir.&nbsp;</span></span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 08 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kutlanilmasina-tahammul-edilmeyen-gun-8-mart-dunya-emekci-kadinlar-gunu-1772914576.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>“Türk, Kürt, Arap ve de Barrack”</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/turk-kurt-arap-ve-de-barrack-12782</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/turk-kurt-arap-ve-de-barrack-12782</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de “Hoşgörü”nün yağmaya dönüşmesi, Lübnan’dan çok daha önce, Soğuk Savaş cephanesi olarak kurgulanan “Milliyetçi”liğin ürünü 6-7 Eylül (1955) olaylarıyla yaşandı, Adalar da olaylardan payını aldı. O günlerden sonra “Hoşgörü”, “Çok kültürlük”, “Çok seslilik” kavramları, özel forumlar, konferanslar dışında, belki de en yoğun Adalar’da konuşulup, tartışılmıştır. Adalar için bu kavramların sınırlarının nereden nereye uzandığı, bazen gözyaşı, bazen de gülümseyerek okunabilen Atina’daki Büyükada ve Adalılar Anlatıyor söyleşilerinde izlenebilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugünlerde “Türkiye Lübnanlaşıyor mu?” tartışmaları sürerken, beş yıl önce yazdığım <a href="https://adalidergisi.com/cms/2020-2029/2021/sayi-190-nisan-2021/makale/3457/cok-kulturluluk-cogulculuk-hosgoru-ve-cok-seslilik-uzerine" style="color:#0563c1; text-decoration:underline">bu yazıyı</a> “Türk, Kürt, Arap ve de Barrack” başlığıyla güncelleyerek yenilemek istedim, sonra vazgeçtim. Güncelleme aydınlatıcı olmak bir yana, yazıyı karartıp kirletecek diye düşündüm. Onun için, yazıyı geçen son beş yıl içinde nereden nereye düştüğümüzün seyri için bir kerteriz noktası olsun diye eski haliyle, “aynıyla baki” bıraktım:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Çok kültürlülük, çoğulculuk, hoşgörü ve çok seslilik üzerine</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Adalar’da önünden geçerken resimlerini çektiğimiz, restore edilmiş, bazen eski, belki de yıkık dökük olanlarıyla bile birbirinden güzel köşklerine, o köşklerin bir zamanların etkili ve yetkili sahiplerine, ailelerine, mimarisine ilişkin yazılıp çizilenler, aynı zamanda <span style="color:navy"><u><a href="https://acikradyo.com.tr/dunya-mirasi-adalar/19-yuzyil-buyukadasinda-regattalar-ve-adanin-donusumu" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy">Osmanlı’nın son yüzyılındaki yaşamından da birer kesittir</span></a></u></span>. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Acaba çoğu Müslüman bile olmayan bu köşklerin sahiplariyle Müslümanlar nasıl bir arada yaşayabiliyordu? O dönemde yaşayanlar daha mı “Hoşgörü”lüydü? Bir arada yaşama becerisinin nedeni Osmanlı’daki “Çok kültürlü”lük müydü?&nbsp; “Ulus devlet” hem “Çoğulcu” hem “Hoşgörü”lü hem “Çok kültürlü” olamaz mıydı? vs...</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Çok kültürlü”lük, “Çoğulcu toplum”, “Hoşgörü” birbirine yakın gibi duran ama birbirinden çok farklı ve uzak kavramlar. Ama gene de bu kavramlar “Ulus devlet” ve “Cemaat” kavramlarıyla birlikte, Türkiye’nin son 20 yılında, her halde dünyada eşine bir daha hiç rastlanmayacak kadar çok konuşuldu ve tartışıldı. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yazıda sadace “Hoşgörü” kavramının son yüzyılda Beyrut özelinde Levant’ta yaşananlar ışığında ne anlama geldiği özetleniyor. Diğer kavramların ne olup olmadıklarına, şimdilik ancak “Kızım sana söylüyorum...” bağlamında değiniliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Levant</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Odesa Destanı’nda Truva Savaşı’ndan Ithaka’ya dönen Odyssieus’un Akdenizdeki denizcilerin maceralarıyla zenginleştirilmiş efsane yolculuğu, aynı zamanda antik dünyanın bilinen sınırlarına da bir yolculuktur. O günden bugüne, Akdeniz’in Doğusu (Levant)’yla Batı arasında köprübaşı işlevi gören “Doğunun Limanları”, bazen aynı adla aynı yerde, bazen başka adla başka yerde, özgün kültürel yapılarıyla varlıklarını bugün de sürdürüyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">***</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Levant, Roma’dan Doğu Roma (Bizans)’ya, Bizans’tan Osmanlı İmparatorluğu (Osmanlı)’na miras kaldı. Batı’nın sanayi devrimi öncesi ve sonrasındaki ekonomik sürecinde, Levant’ta ve dünyanın diğer bölgelerinde oluşturduğu ticari ilişkiler birbirinden farklıdır: Dünyanın başka yerlerinde değişik toplumlarla kurulan “Sömürge ilişkileri”ne, Levant’ta ise sadece Osmanlı’yla yapılan “Ayrıcalıklı anlaşmalar” (kapitülasyon)’a, dayanır. Sömürge ilişkilerinin sürdürülmesi, Batı’nın “Kendi adamları” eliyle ve dışarıdan zor kullanılmasını gerektiren, serbest ticaretin olmadığı, plantasyon, kölelik gibi yöntemlerle kurulan ilişkilere; kapitülasyonlar ise toplumun kendi içinden yetişmiş “kullar”ı ve dışardan gelerek oraya yerleşen yabancılar (Levantenler) eliyle, gönüllü, zorlama gerektirmeyen, serbest ticarete, Osmanlı bürokrasisine ve Osmanlı’nın borçlan(dırıl)ması gibi ilişkilere dayanır. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">***</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kapitülasyonlara bağlı ticaretin Batı ile doğrudan ilişkilerini Levantenler ve azınlıklar, kırsal bölgelerle limanlar arasındaki ilişkileri yerel Müslüman tüccarlar yapıyordu. Saray ile tüccar ve yabancılar arasındaki bağlantıyı ise Paşalar kuruyordu. İbrahim Paşa’nın Lübnan’ı, Mısır benzeri bir yönetimle Batı’ya bağlamak için Bab-ı Ali’ye yürümesiyle başlayan ve Tanzimat Fermanı (1838), Islahat Fermanı (1856), Muharrem Kararnamesi (1881) ile devam eden düzenlemeler Osmanlı’nın diğer kullarına göre ayrıcalıklı bir “Millet” yarattı. Levant’ta Osmanlı’ya karşı konsoloslukların korumasıyla “iş” yapan, yabancılara Osmanlı’ya politik baskı yaptırabilen, Batı’da eğitilmiş, Müslümanlara göre&nbsp; ekonomik ve sosyal üstünlük sağlamış ayrıcalıklı <span style="color:navy"><u><a href="http://www.levantineheritage.com/" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy">yeni bir “Millet” ortaya çıktı.</span></a></u></span> </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*****</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlk kapitülasyon anlaşmasından sonra geçen dört yüz yıllık süreçte, Levant kültürünün etkin olduğu İstanbul, İzmir, Beyrut, İskenderiye, Selanik, İskenderun, Halep gibi şehirler, Osmanlı sonrasında&nbsp; Levant’ta kurulan devletlerin oluşumunu etkileyen en önemli güç odakları olmaya devam etti.&nbsp; Osmanlı’nın çözülme sürecinin başında Yunanistan (1821) ve sonunda da Türkiye (1923) dışında, Levant’daki “Osmanlı millet”lerinin hemen hiçbiri kararlı bir “Ulus devlet” oluşturamadı. Bugün bile bu iki devlet de dahil, hemen hepsi gene kendi içlerinde ve hala uluslaş(ama)ma kargaşası içinde gereken ortak değerleri, birlikte yaşama kültürü arayışlarını sürdürüyor, yeni oluşumlar için birbirlerine karşı güçlerini yarıştırıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Levant’ın orta yeri Lübnan, Lübnan’ın orta yeri Beyrut. </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Levant’ta “İşler” iyi gittiği sürece uyum içinde Beyrut bir cennete, kötü gittiğinde ise bir cehenneme dönüyordu. “Hoşgörü” gerçek anlamını Levant’ta Beyrut’ta buldu. Beyrut, hoşgörünün “Bence hatalısın, ama bunu şimdilik görmezden geliyorum, hesabını sonra sorarım” kinini içinde barındırdığını, gizlenen o kinin bir ülkeyi iç ve dış etkilere karşı nasıl kırılganlaştırdığını gösterdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">***</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lübnan, Osmanlı döneminde merkezi “Lübnan Dağı” olan “Dürzi Emirlik”iydi. Tanzimat sonrasında merkezdeki etkinlik Dürzi’lerden, Batı ile iyi ilişki kuran Maruniler’e (Hristiyan) geçti. Gücün merkezi de Lübnan Dağı’ndan şehire, Akdenizin en doğu kıyısındaki Beyrut’a indi. Böylece Lübnan, Müslümanların çoğunlukta olduğu bir toplumda, Hristiyanların etkin olduğu, yüzü Batı’ya dönük, Maruni, Dürzi, Sunni, Şii, Yahudi ve Ortodoks - Katolik (Rum) cemaatlerinin hep birlikte yaşadığı bir ülke oldu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lübnan’daki cemaatlerin kökeni ilk dini oluşumlara dayansa da, birbirlerine karşı tutumları tarihten gelen dostluk ve düşmanlıklara göre değil, güncel çıkarlara göre şekilleniyor. Cemaatler temelde kendi “taraftarları”nın toplumda ve devlet içinde daha iyi ve sağlam bir yer edinmeleri için onlara bir kimlik sağlıyor. Devlet organları, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, ordu, güvenlik, eğitim vs... bakanlıklar ve bakanlık kadroları bu cemaatler arasında ağırlıkları oranında “temsil”(!) ediliyor. İçeride cemaatler arasındaki güç dengesi, Hristiyanlar’ın etkisiyle Batı (Fransa)’dan, diğer cemaatlerin etkisiyle de Arap (Suudi Arabistan) ve İran’dan etkileniyor. Devletin ne yönde yol alacağı ülkedeki “Ulusal irade” ile değil, çıkar kavgası içindeki “Cemaat” ve “Kimlik” yapılarının kendi çıkarları için destek aldıkları Batı’lı ve Doğu’lu “Dış güçler”in iradesiyle belirleniyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">****</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Avrupa’daki soykırımın ezikliğini yaşayan Batı’nın desteğiyle, yaşam savaşı içindeki Yahudiler, Filistin’de İsrail’i kurdu (1948). İsrail’in kurulması, Soğuk Savaş döneminde Lübnan’ı daha da kırılganlaştırdı. Filistinliler’in göçü, Lübnan’daki Arap etkisini “Ulusal kimlik” arayışı içindeki Nasır’ın milliyetçiliğine yöneltti. Kimlik arayışı “67 Savaşı” sonrasında Nasır’dan Müslüman Kardeşler, İhvan, Hizbullah gibi “dış güçler” rüzgarına göre, kan ve gözyaşı içinde hala sürüp gidiyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Lübnan, Osmanlı’dan ve Fransız mandasından koparken (1932) tüm cemaatlerin işbirliği yaptığı, Batı’ya açık, kimin hangi cemaatten olduğunun sorulmasının bile ayıp sayıldığı Soğuk Savaş döneminin refah içindeki “Hoşgörülü” insanlar ülkesi, “Orta Doğu’nun İsviçre’si”ydi. Ancak, bölgesel savaşlar ve sosyo-ekonomik değişimler sonrasında Doğu ile Batı arasındaki aracılık işlevini körfez ülkelerine kaptırdı. Refah arayanların ve can pazarından kaçanların Lübnan’a, sermaye ve servet sahibi olanların ise Lübnan’dan göçü sonucunda, ülkedeki refah yok oldu.&nbsp; Ortaklaşa paylaşılacak bir refah (Kamu Malı) kalmayınca, birbirini “artık hoş görmeyen” cemaatler ve insanlar, yağmadan pay almak için silahlandı. Beyrut, her cemaatin kendi bölgesini diğerine karşı koruduğu (!), vergilendirdiği (!), hatta topladıkları vergiyi kendi aralarında paylaşamayınca, birbiriyle çatışan, birbirini yiyen&nbsp; <span style="color:navy"><u><a href="https://www.amazon.com/History-Modern-Lebanon-Fawwaz-Traboulsi/dp/0745332749" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy">gangster (qabaday) grupların</span></a><a href="https://www.amazon.com/History-Modern-Lebanon-Fawwaz-Traboulsi/dp/0745332749" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy">ın cennetine</span></a></u></span>, Lübnanlılar için de bir cehenneme dönüştü.&nbsp; </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Dünden yarına</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bugün, “Çok kültürlülük”, “Hoşgörü” gibi kavramların merkezi Levant’ın dünyanın başka yerlerindeki, başka kültürlerindeki etkisi, Afganistan’dan Amerika’ya, İkiz Kuleler’den Charlie Hebdo’ya her yerde, her olayda&nbsp; görülüyor. Parasının pula dönüştüğü, çok farklı dini ve etnik cemaatlere dayanlı yolun kırılma noktasındaki <span style="color:navy"><u><a href="https://www.kitapyurdu.com/kitap/uygarliklarin-batisi/517672.html&amp;filter_name=uygarliklarin%20batisi" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy">“Levant’ın batışı”</span></a></u></span> ile dünyadaki diğer uygarlıklar arasındaki bağ her gün daha çok hissediliyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu satırlar yazıldığı sırada, <span style="color:navy"><u><a href="https://www.reuters.com/article/us-lebanon-crisis-port-exclusive/exclusive-germany-to-propose-beirut-port-reconstruction-with-strings-attached-sources-idUSKBN2BO6OA" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy">Almanya, </span></a><a href="https://www.reuters.com/article/us-lebanon-crisis-port-exclusive/exclusive-germany-to-propose-beirut-port-reconstruction-with-strings-attached-sources-idUSKBN2BO6OA" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy">hükümet kurulursa </span></a><a href="https://www.reuters.com/article/us-lebanon-crisis-port-exclusive/exclusive-germany-to-propose-beirut-port-reconstruction-with-strings-attached-sources-idUSKBN2BO6OA" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy">Lübnan’a Beyrut Limanı’nı</span></a><a href="https://www.reuters.com/article/us-lebanon-crisis-port-exclusive/exclusive-germany-to-propose-beirut-port-reconstruction-with-strings-attached-sources-idUSKBN2BO6OA" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy">n</span></a><a href="https://www.reuters.com/article/us-lebanon-crisis-port-exclusive/exclusive-germany-to-propose-beirut-port-reconstruction-with-strings-attached-sources-idUSKBN2BO6OA" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy"> yapımını</span></a><a href="https://www.reuters.com/article/us-lebanon-crisis-port-exclusive/exclusive-germany-to-propose-beirut-port-reconstruction-with-strings-attached-sources-idUSKBN2BO6OA" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy">n</span></a><a href="https://www.reuters.com/article/us-lebanon-crisis-port-exclusive/exclusive-germany-to-propose-beirut-port-reconstruction-with-strings-attached-sources-idUSKBN2BO6OA" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy"> finan</span></a><a href="https://www.reuters.com/article/us-lebanon-crisis-port-exclusive/exclusive-germany-to-propose-beirut-port-reconstruction-with-strings-attached-sources-idUSKBN2BO6OA" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy">smanını</span></a><a href="https://www.reuters.com/article/us-lebanon-crisis-port-exclusive/exclusive-germany-to-propose-beirut-port-reconstruction-with-strings-attached-sources-idUSKBN2BO6OA" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy"> önerdi.</span></a></u></span> Lübnan Başbakanı Hariri (Sunni, Suudi Arabistan, ABD ve İsrail) 2 yıldır hala meclisten destek alacak bir hükümet kuramıyor. Hükümet kurulur da, Almanya’nın önerisi kabul edilirse, Beyrut’tan Bağdat’a kadar uzanan bölgedeki ticaret doğrudan Beyrut’a bağlanacak. Beyrut&nbsp; yeni otoyollar, boru hatları vs&nbsp; ile&nbsp; savaş öncesi ticari bağlarının yeniden canlandırabilecek. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu öneri gerçekleşebilir mi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çok zor. Çünkü tarih tekerrür ediyor: Almanya’nın önerisi, Bağdat Demiryolu projesine benziyor. Bağdat Demiryollu, Konya’dan sonra Bağdat’a değil, güneye, Adana’ya doğru ve oradan da Hicaz’a yöneldi. Çünkü, “Almanya Hindistan ticaretine rakip olur” diye, İngiltere Osmanlı’ya baskı yapmıştı. Bugün de Almanya ve AB hala bu tür politik baskıları yenebilecek güçte değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Kendi küçük dünyamıza gelince... </strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de “Hoşgörü”nün yağmaya dönüşmesi, Lübnan’dan çok daha önce, Soğuk Savaş cephanesi olarak kurgulanan “Milliyetçi”liğin ürünü <span style="color:navy"><u><a href="https://140journos.com/fahri-çoker-arşivinden-fotoğraflarla-6-7-eylül-1955-olayları-e9e863a2bac8" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy">6-7 Eylül (1955) </span></a></u></span>olaylarıyla yaşandı, <span style="color:navy"><u><a href="https://adalidergisi.com/cms/2020-2029/2021/sayi-190-nisan-2021/makale/3456/buyukada-nin-zaman-tunelinden-bir-ses-roger-urgan" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy">Adalar da olaylardan payını aldı</span></a></u></span>. O günlerden sonra “Hoşgörü”, “Çok kültürlük”, “Çok seslilik” kavramları, özel forumlar, konferanslar dışında, belki de en yoğun Adalar’da konuşulup, tartışılmıştır. Adalar için bu kavramların sınırlarının nereden nereye uzandığı, bazen gözyaşı, bazen de gülümseyerek okunabilen <span style="color:navy"><u><a href="https://www.kitapyurdu.com/kitap/atinadaki-buyukada/98580.html" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy">Atina’daki Büyükada</span></a></u></span> ve <span style="color:navy"><u><a href="https://www.buyukada.org/urun/adalilar-anlatiyor/" style="color:#0563c1; text-decoration:underline"><span style="color:navy">Adalılar Anlatıyor</span></a></u></span> söyleşilerinde izlenebilir. </span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 08 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/turk-kurt-arap-ve-de-barrack-1772900136.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>8 Mart: Özgür insanın doğum günü</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/8-mart-ozgur-insanin-dogum-gunu-12781</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/8-mart-ozgur-insanin-dogum-gunu-12781</guid>
                <description><![CDATA[İtaate dayanan otoriter, totaliter ve bedevi kültürler ve kimlikler, kadınlardan korkmaktadır. Kadın özgürlüğü, otoriter, totaliter ve bedevi kültürlerin ve kimliklerin, doğmalarını ve metafiziklerini sarmaktadır. İnsanlık, artık korkuya dayalı olarak üretilen kutsal itaat söylemleriyle hayatından vazgeçmeyi istememektedir. İnsan, özgürlük içinde hayatına sahip çıkmayı ve hayatını yaşamayı istemektedir. 8 Mart, bu yüzden yalnızca kadınların günü değildir.8 Mart, özgür insanın doğum günüdür. Özgür insanın doğumu için ihtiyaç duyulan şey, kadının özgürlüğüdür.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">8 Mart yalnızca dünya kadınlar günü değildir. 8 Mart, itaate karşı hayatın isyanıdır. Kadın meselesi aslında insanlığın en büyük ontolojik meselesidir. Kadın özgür değilse insan da özgür değildir. Kadın bastırılmışsa hayat bastırılmıştır. Kadın korkutulmuşsa insanlık korku üzerine kurulmuştur. Tarih boyunca kurulan otoriter, totaliter ve doğmatik düzenin ilk yaptığı şey, kadını kontrol etmek olmuştur. Kadın özgür olduğunda, itaat düzenleri çökmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İtaate dayanan kültürler, kadından korkarlar. Kadının sesinden korkarlar. Kadının gülüşünden korkarlar. Kadının bedeninden korkarlar. Kadının saçının telinden korkarlar. Kadının arzusundan korkarlar.B u korku yalnızca sosyal değildir. Bu korku, doğmatik bir korkudur.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Doğmatizm, kadını özgür bir varlık olarak görmek yerine onu denetlenmesi gereken bir varlık olarak tanımlamıştır. Kadın çoğu zaman fitne olarak görülmüş, kötülük kaynağı olarak kurgulanmış, aklı eksik sayılmış, kamusal alandan uzaklaştırılmıştır. Kadının özgürlüğü, tehlike olarak sunulmuştur. Doğmatizmin kadın korkusu boşuna değildir. Kadının özgürlüğü ortaya çıktığında şu gerçek görünür hale gelmektedir: İtaat, kutsal değildir. Kadın özgürlüğü, yüceltilmiş doğmatik otoritelere yöneltilmiş en büyük meydan okumadır. Kadın “itaat etmiyorum” dediğinde yalnızca bir erkeğe karşı çıkmamaktadır. İtaat etmiyorum diyen kadın, bedeviyete, ataerkilliğe, doğmatizme ve köleleştirmeye dayalı zihniyete karşı çıkmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">Bedeviyetçi, ataerkil, doğmatik ve köleleştirici zihniyetin değişmez doğması şudur: İnsan özgür değildir, insan itaat etmelidir. Bedevi zihniyetin bu yanılsamasının aksine gerçek şudur: Hayatın özü ve varoluşu, itaat değildir. Hayatın özü ve varoluş kaynağı, eros’tur. Eros, yaşama enerjisidir, yaratıcılıktır, arzudur ve özgürlüktür. İtaat kültürleri, erostan korkarlar. Eros, özgürdür, hareketlidir, yaratıcıdır. İtaat kültürleri ve kimlikleri, tarih boyunca kadın bedenini karartmaya, kadının arzusunu bastırmaya, kadının sesini kısmaya, kadının gülüşünü soldurmaya çalışmışlardır. Kadın kontrol edilirse toplumun kontrol edileceğini sanmışlardır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İtaat kültürünün yanılsamalarının aksine insanlık tecrübesi, bize başka bir şey söylemektedir: Kadın susturulduğunda toplum, ahlaklı hale gelmemektedir. Kadın susturulduğunda ve sindirildiğinde insanlar, sadece daha korkak hale gelmektedirler. Kadın bastırıldığında toplum güçlü olmamaktadır. Kadın bastırıldığında toplum, sadece daha otoriter olmaktadır. Kadın aşağılandığında toplum erdemli olmamaktadır. Kadın aşağılandığında, dışlandığında ve zayıflatıldığında, toplum sadece daha ikiyüzlü olmaktadır.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İnsanlık tecrübesinin bize söylediği bu gerçekler, 8 Mart’ı çok önemli hale getirmektedir. 8 Mart, yalnızca kadın haklarını savunmak için kutlanan bir gün değildir. 8 Mart, insanlığın önüne şu soruyu koymaktadır: İtaat mi hayat mı? Eğer hayatı seçiyorsak, kadının özgürlüğünü seçmek ve savunmak zorundayız. Kadın özgürlüğü yalnızca bir sosyal reform değildir. Kadın özgürlüğü bir medeniyet devrimidir ve zihniyetidir. Kadın özgürleştiğinde sadece kadınlar değişmez. Kadın özgürleştiğinde aile değişir. Kadın özgürleştiğinde, doğmalar, gelenekler ve tabular değişmektedir. Kadın özgürleştiğinde ahlak, maneviyat, hukuk, siyaset, sanat, edebiyat değişmektedir. Kadın özgürleştiğinde, insan ve hayat değişmektedir.</span></span></p>

<p><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="font-size:16px">İtaate dayanan otoriter, totaliter ve bedevi kültürler ve kimlikler, kadınlardan korkmaktadır. Kadın özgürlüğü, otoriter, totaliter ve bedevi kültürlerin ve kimliklerin, doğmalarını ve metafiziklerini sarmaktadır. İnsanlık, artık korkuya dayalı olarak üretilen kutsal itaat söylemleriyle hayatından vazgeçmeyi istememektedir. İnsan, özgürlük içinde hayatına sahip çıkmayı ve hayatını yaşamayı istemektedir. 8 Mart, bu yüzden yalnızca kadınların günü değildir.8 Mart, özgür insanın doğum günüdür. Özgür insanın doğumu için ihtiyaç duyulan şey, kadının özgürlüğüdür.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sun, 08 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/8-mart-ozgur-insanin-dogum-gunu-1772890235.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İran savaşının gölgesinde siyasal tutarsızlık</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasinin-golgesinde-siyasal-tutarsizlik-12777</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/iran-savasinin-golgesinde-siyasal-tutarsizlik-12777</guid>
                <description><![CDATA[Siyasi tutarlık bütün bu insanların cezaevinde olmamasını gerektirir. Yetmez: TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 18 Şubat 20026 kabul edilen raporun 7 maddesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarına ve uluslararası sözleşmelere uygulanmış olmasını gerektirir. Rapor gereği için Meclis’in ve yürütmenin başı olarak Cumhurbaşkanı önünde duruyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anadolu’da gündelik dilde anonimleşmiş bir ifade vardır: “<strong>Yalandan kim ölmüş</strong>?” İlk söyleyeni, zamanı ve yeri bilinmez. Genellikle kimseye büyük zarar vermeyeceği düşünülen, insanları oyalamak ya da ikna etmek için başvurulan küçük yalanlar için kullanılır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ABD ve İsrail’in İran’a savaş ilanı sonrasında bu sözün anlamı daha ağır bir içerik kazanmış görünüyor. Artık bu “deyiş”, haydutların, muktedirlerin, savaş ve silah baronlarının, kişisel ikbal peşinde koşanların başvurduğu bir siyasetin aracı hâline gelmiş durumda.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Savaş daha ilk iki günde bölgesel bir nitelik kazandı. Nerede ve ne zaman duracağı belirsiz. İnsan yaşamını ve doğal zenginlikleri hiçe sayan strateji ve taktiklerle yalnızca askeri alanlar değil; hastaneler, okullar ve sivil yerleşim yerleri bombalanıyor. Petrol ve enerji sahaları hedef alınıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İki gün önce yaşanan Hatay vakası, savaşın sınırımıza dayandığının ilk işareti oldu. Ankara’nın tarafsız gibi görünen edilgen tutumu, gerçekte ABD-İsrail hattına yakın duran politikalarıyla süreci sağlıklı yönetmesi mümkün görünmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buradaki mesele savaşa doğrudan taraf olmak değil; tutarlı, açık ve bütüncül bir dış ve iç politika izleyememek. ABD ve İsrail’in İran politikasından medet uman, fırsat kollayan yaklaşımlar terk edilmelidir. Savaşa karşı çıkarken İran’ın siyasal çizgisini gözetme tuzağına düşmeden, ilkeli bir tutum almak gerekir. Savaşın dışında kalmak tek başına yeterli değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uluslararası hukukun ve kurumların gerçek işlevlerini yerine getirmesi ve demokratik muhteva ve tarzda tahkim edilmeleri için çaba gösterilmesi ve bunların açık bir biçimde savunuculuğunu yapması artık Ankara için bir zorunluluktur. Küresel siyasal krizin aşılmasında etki ön açıcı rol üstenilmelidir.&nbsp; &nbsp;</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak Ankara bu konumdan hayli uzakta. 1 Mart 2003’te TBMM’de Irak tezkeresinin reddedilmesinin ortaya koyduğu siyasal iradeden bugün eser yok. Türkiye, artık Donald Trump’ın öngörülemez politikalarına küçük hesaplarla rıza gösteren bir pozisyonda duruyor. “<strong>Belirsizlikler dönemi</strong>” denilen bu süreçte bu konumdan uzaklaşması da giderek zorlaşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın savaşın dördüncü günü, 3 Mart Salı günü TBMM’de düzenlenen iftar programındaki konuşması bunun somut göstergesidir. Konuşmasının önemli bir bölümünü İran savaşı ve yeni çözüm sürecine ayırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Erdoğan, “<strong>uluslararası kurumların etkisizleştiğini, güç dengesinin bozulduğunu, uluslararası hukukun rafa kaldırıldığını, geleneksel diplomasinin terk edildiğini</strong>” ifade etti. 2. Dünya Savaşı sonrası kurulan sistemin sarsıldığını, dünyanın en küçük kıvılcımda tutuşacak kadar ısındığını ve küresel adaletsizliğin derinleştiğini söyledi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tespitler başlı başına önemlidir. Ancak çeyrek asırdır iktidarda olan, son on yıldır hemen her konuda tek başına karar verebilen bir siyasal liderin bu sözleri söylerken dönüp kendi pratiğine bakmaması, sözlerin inandırıcılığını zedeliyor. Bu durumda ifadeler, girişte değinilen “oyalama” ve oyalanma &nbsp;cümlelerinin ötesine geçemiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uluslararası Hukuk Söylemi ve İç Politika Gerçeği</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de kurumların işlevsizleştiği, kararların tek merkezden alındığı yönündeki eleştiriler dünya kamuoyunun da malumu. Böyle bir tabloda uluslararası hukukun askıya alınmasından söz etmek ne ölçüde etkili olabilir?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhurbaşkanı’nın konuşmasında, İran savaşının mimarları olan Donald Trump ve Benjamin Netanyahu’nun isimlerini anmaması da dikkat çekiciydi. Hakikati bütün boyutlarıyla ortaya koymaktan kaçınan bu yaklaşım, dış politikada denge arayışının, iç politikada ise güçlü görünme çabasının işareti olarak okunabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><strong>Uluslararası kurumların işlevsizliğinden söz edilirken, bir ay önce Trump’ın fiilen yön verdiği ve Birleşmiş Milletler ’in yerini aldığı iddia edilen Gazze Barış Kurulu’nda yer almanın nasıl izah edileceği sorusu ortadadır. Yıllarca “Dünya beşten büyüktür” diyerek BM düzenine itiraz eden bir siyasi çizginin, bugün farklı bir güç merkezine yaslanması açık bir çelişkidir.</strong></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Eğer uluslararası hukuk ve kurumlar gerçekten önemliyse, bunun iç hukukta da karşılığının olması gerekir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarına uyulmadığı bir tabloda, küresel hukuktan söz etmek tutarlılık sorunu doğurur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Ekrem İmamoğlu, Çiğdem Mater, Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Selçuk Kozağaçlı gibi isimler ve benzer durumdaki yüzlerce kişi hakkında verilen kararların uygulanmaması, bu tartışmanın merkezinde duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Siyasi tutarlık bütün bu insanların cezaevinde olmamasını gerektirir. Yetmez: TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 18 Şubat 20026 kabul edilen raporun 7 maddesinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararlarına ve uluslararası sözleşmelere uygulanmış olmasını gerektirir. Rapor gereği için Meclis’in ve yürütmenin başı olarak Cumhurbaşkanı önünde duruyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uluslararası hukuka ve mahkeme kararlarına gerçekten bağlılık iddiası varsa, bunun kaçamak değil; hukuken tutarlı ve ikna edici bir açıklaması yapılmalıdır. Aksi hâlde, “<strong>Yalandan kim ölmüş</strong>?” sözü ağır bir siyasal ironi olarak dönüp dolaşıp yerini bulacaktır.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 06 Mar 2026 00:06:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/iran-savasinin-golgesinde-siyasal-tutarsizlik-1772823673.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Kadınlar için güvenli bir yer var mı?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/kadinlar-icin-guvenli-bir-yer-var-mi-12766</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/kadinlar-icin-guvenli-bir-yer-var-mi-12766</guid>
                <description><![CDATA[Her yeni cinayet, bu toplumun vicdanında yeni bir yara açıyor. Fatmanur Çelik’in, Hifa İkra Şengüler’in ve ismini artık sayamayacağımız yüzlerce kadının hikâyesi bize aynı şeyi söylüyor: Bu ülkede kadınların yaşam hakkı hâlâ garanti altında değil. Ve belki de en acı soru şu: Bu ülkede bir kadın ölmeden önce neden “başıma bir şey gelirse” diye not bırakma ihtiyacı hisseder? Bir toplum için bundan daha ağır bir alarm olabilir mi?]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye’de kadınların ölümü artık istatistiklere sığdırılan bir “gündem maddesi” haline geldi. Sadece isimler değişiyor. . Birkaç gün konuşuluyor, sosyal medyada etiketler açılıyor, sonra yeni bir cinayet haberi geliyor ve önceki isimler yavaş yavaş unutuluyor. Ama bu hikayeler, unutulması mümkün değil. Çünkü yalnızca bir cinayeti değil, bu ülkenin görmezden gelinen karanlık yüzünü anlatıyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul Çekmeköy’deki Taşdelen Borsa İstanbul Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nde görev yapan 44 yaşındaki öğretmen Fatmanur Çelik, 2 Mart’ta bıçaklı saldırıyla öldürüldü. Bir öğretmen… Bir eğitimci… Hayatını gençlere bir gelecek kurmaları için harcayan bir kadın. Bir anne… &nbsp;Üstelik öldürüldüğü yer bir sokak köşesi değil, bir okul. Yani çocukların güvenle eğitim alması gereken bir yer. Ve saldırıyı gerçekleştiren kişi, henüz 17 yaşında bir lise öğrencisi. Gözaltına alındı, tutuklandı. Olayın hukuki boyutu elbette yargının konusu. Ama toplum olarak kendimize sormamız gereken daha büyük bir soru var: Bu ülkede şiddet neden bu kadar sıradanlaştı? Bir genç, öğretmenine bıçak çekebilecek noktaya nasıl geliyor? Bir okul nasıl bu kadar güvensiz hale geliyor? Fakat bu ülkenin vicdanını yaralayan tek hikâye bu değil. “Başıma bir şey gelirse intihar etti demeyin.” Bu sözler Türkiye’de bir kadının hayatta kalabilmek için kamuoyuna bıraktığı bir not gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu sözleri söyleyen Fatmanur Çelik ve kızı Hifa İkra Şengüler, İstanbul Zeytinburnu Kazlıçeşme sahilinde hayatlarını kaybetmiş halde bulundu. Bir anne ve bir kız çocuğu… İki hayat, aynı trajedinin içinde. Ortaya çıkan iddialar ise başlı başına bir utanç tablosu. İddiaya göre Fatmanur Çelik, çocuk yaşta Kuran’a Hizmet Vakfı yöneticisi Ayhan Şengüler tarafından istismar edildi. Daha sonra ise aynı kişiyle evlendirildi. Yani bir çocuk önce istismar edildi, ardından faille evlendirildi. Bu cümleyi yazarken bile insanın içi yanıyor. Çünkü bu, yalnızca bir suç değil; bu, bir çocuğun hayatının çalınmasıdır. Ama hikâye burada da bitmiyor. İddialara göre yıllar sonra bu kez Fatmanur Çelik’in kızı Hifa İkra Şengüler de aynı kişi tarafından istismara uğradı. Bir annenin yaşadığı karanlık, yıllar sonra kızının hayatına da çöktü. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu ülkenin en ağır sorularından biri tam da burada karşımıza çıkıyor: Bir çocuk nasıl bu kadar yalnız bırakılır? Türkiye’de kadın cinayetleri konuşulurken çoğu zaman yalnızca failin kim olduğu tartışılıyor. Oysa mesele yalnızca bir kişinin işlediği suçtan ibaret değil. Çocuk yaşta evlilikler, istismarın üzerinin örtülmesi, kadınların korunmasında yaşanan ihmaller… Bunların hepsi aynı karanlık zincirin halkaları. Yıllardır kadın örgütleri aynı şeyi söylüyor: Kadın cinayetleri tesadüf değil. Her biri bir ihmalin, bir görmezden gelmenin, bir sessizliğin sonucu. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir öğretmen okulda öldürülüyor. Bir anne ve kızı “başımıza bir şey gelirse” diyerek korkularını dile getiriyor ve sonra sahilde ölü bulunuyor. Bu tabloyu hâlâ “münferit olaylar” diye açıklamaya çalışmak, gerçeğe gözlerini kapatmaktır. Bu ülkede kadınlar sadece sokakta değil, evde, işte, okulda, hatta bazen adalet ararken bile kendilerini güvende hissetmiyor. Çünkü çoğu zaman yalnız bırakıldıklarını düşünüyorlar. Çünkü her olaydan sonra birkaç gün öfke duyuluyor, sonra hayat kaldığı yerden devam ediyor. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ama gerçek şu: Her yeni cinayet, bu toplumun vicdanında yeni bir yara açıyor. Fatmanur Çelik’in, Hifa İkra Şengüler’in ve ismini artık sayamayacağımız yüzlerce kadının hikâyesi bize aynı şeyi söylüyor: Bu ülkede kadınların yaşam hakkı hâlâ garanti altında değil. Ve belki de en acı soru şu: Bu ülkede bir kadın ölmeden önce neden “başıma bir şey gelirse” diye not bırakma ihtiyacı hisseder? Bir toplum için bundan daha ağır bir alarm olabilir mi?</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 00:05:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/kadinlar-icin-guvenli-bir-yer-var-mi-1772740849.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>‘Carpe Diem’ çağında savaş ve siyaset</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/carpe-diem-caginda-savas-ve-siyaset-12763</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/carpe-diem-caginda-savas-ve-siyaset-12763</guid>
                <description><![CDATA[Amerikan kamuoyunda bu savaşın ABD’den çok İsrail’in çıkarlarına hizmet ettiği algısı yaygın. Eğer ki İran’da arzulanan rejim değişikliği bir an önce gerçekleşmez ve Trump birkaç hafta içerisinde bir zafer ilan etme fırsatı elde edemezse, cumhuriyetçi partinin önde gelen isimlerinin de ona karşı mesafe aldığını görmemiz son derece olası. Sözün özü, bugünlerde herkes İran İslam Devrimi’nin gerçekten yolun sonuna gelip gelmediği tartışıyor. Oysa bu savaş, mollalardan önce Trumpizm’in sonunu getirebilir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Clausewitz’e ait olan “savaş siyasetin başka araçlarla sürdürülmesidir” sözünü tersine çeviren Foucault, “siyaset savaşın başka araçlarla sürdürülmesidir” demişti. Bugünlerde küresel gündemi takip edenler, bu ikisi arasındaki ilişkide üçüncü bir ihtimalin öne çıktığını görüyor. Yeni trend siyasete karşı savaşı kullanmak. Savaşlar aracılığıyla siyaseti susturmak, bastırmak ve ötelemek. ABD ile İsrail’in geçtiğimiz hafta sonu başlattığı saldırının ardındaki en güçlü temalardan birisi bu. Trump için bu saldırı, rastlantı olamayacak kadar iyi bir zamanda geldi. Epstein dosyasından bunalan, ICE ajanlarının yol açtığı hak ihlalleri nedeniyle kamuoyu desteğini kaybetmeye başlayan ve ekonomide işleri rayına koymakta zorlanan Trump için İran savaşı, siyasi gündemden kaçışın en kolay yolu. Tam da bu nedenle Amerikan başkanı gittiği her yerde savaştan bahsediyor. Her gün çok sayıda gazeteciyi telefonla arayarak uzun mülakatlar veriyor, onlara ABD ordusunun başarılarını anlatıyor. Ortadoğu’dan elde edilecek hızlı ve kolay bir zafer, Trump’ın kendisini bir kahraman gibi pazarlamasını ve düşen popülaritesini toparlamasını sağlayabilir. Demokratların bu yaşananlara karşı tavır alırken şimdilik bir nebze kontrollü olmasının nedeni de bu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Washington’ın müttefiki İsrail’de ise Netanyahu, adeta savaşa muhtaç bir lider durumunda. Bir yandan hakkındaki yolsuzluk iddiaları ve yargı süreçleri, diğer yandan radikal kesimlerin desteğini almak uğruna attığı adımlarla İsrail toplumunun bir bölümünün gözünde geldiği konum onu savaşa muhtaç kılıyor. Zira ülkesinin yeniden normalleşmesi ve bölgedeki komşuları ile ilişkilerini istikrarlı bir zemine oturtması, aynı zamanda Netanyahu için de yolun sonu anlamına gelecek. Dahası, siyasi kariyeri sonuçlandığında, yalnız ulusal değil uluslararası yargı süreçleri ile de karşı karşıya kalması son derece muhtemel. Dolayısıyla İsrail başbakanı için daimî olağanüstü halin devamı ve bölgenin istikrarsızlaşması, rutin siyaset düzenine geri dönmemenin bir vesilesi olarak kritik bir önem taşıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Elbette her iki lider de savaşa böylesine araçsal bir mantıkla yaklaştıklarını açık etmiyorlar. Tersine, barışı en çok da kendilerinin arzuladığı iddiasındalar. Hatırlayacak olursak Trump, henüz birkaç hafta önce Nobel Barış Ödülü’nün hayalini kuruyordu. Bugün de başlattıkları saldırıyı, siyasi yollar tükendiği için mecbur kaldıkları bir son seçenek olarak açıklıyorlar. Dahası, bu saldırıların savaş anlamına geldiğini dahi ifade etmekten imtina ediyorlar. Elbette bunun temel nedeni, savaş ilanının beraberinde getireceği bir dizi hukuki sorumluluk. Ne Trump ne de Netanyahu, savaş ilanı için yasama organları ile iş birliği yapmaya ya da operasyonları yönetirken savaş hukukunu gözetmeye niyetli değil. &nbsp;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Tam bu noktada karşımıza, bu yeni tip popülist otoriter liderlerin ortak bir özelliği çıkıyor. Bu isimler için hukuk, özellikle de uluslararası kural ve düzenlemeler yok hükmünde sayılması gereken bir çeşit ayak bağı. İkinci Dünya Savaşı ertesinde ABD öncülüğünde kurulan uluslararası düzen, Trump yönetimi için Amerikan çıkarları önündeki en büyük engel. Washington bugün, kendi kurduğu sistemi ortadan kaldırmak için gece gündüz çabalıyor. Örneğin savunma bakanı ya da beyaz saray sözcüsü basına konuştuğunda, İran’a yönelik saldırılarda kendilerini sınırlayacak hiçbir angajman kuralına bağlı olmadıklarını, uluslararası hukuku da önemsemediklerini açıkça dile getirebiliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hiçbir hukuki çerçeveye oturma ihtiyacı duymaksızın, salt çıplak güce dayalı bu politikaya emperyalist sıfatını yapıştırmak kolaycılık olur. Zira emperyalizm, nihayetinde bir uluslararası düzen vizyonunu içerir. Bu kavram bir planı, tahakküm altına alınanların idaresine dair kurumsal bir çerçeveyi ima eder. Bizim şahit olduğumuz şey ise yalın şiddet temelli bir haydutluk. Siyasal süreçleri ikincilleştiren, silahlı güce dayalı bir düzensizlik ve kaos politikasının sonuçlarını izliyoruz hep birlikte. Üstelik bu politika öylesine kısa vadeli bir pragmatizm ile yürütülüyor ki, ABD ve İsrail nihayetinde ulaşmak istedikleri hedefler konusunda birbirleriyle uzlaşma ihtiyacı bile gütmüyor. Washington ilk günden itibaren İran’ın nükleer altyapısını yok etme ve rejim değişikliği yoluyla istikrar kazanmış bir İran yaratma amacının altını çiziyor. Buna karşılık Tel-Aviv, Suriye benzeri bir iç savaş sürecinin İran’da da yaşanmasını ve bölgesel krizin süregitmesini tercih ediyor gibi. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İlginç olan, nihai amaç konusunda iki ülke arasındaki bu açı farkının ortadan kaldırılması ihtiyacının hissedilmemesi. Belli ki liderler, böylesi farklılıkları çok da önemsemiyorlar. Belki de bu umursamazlığın daha geniş kültürel bir temeli var. Ne de olsa <em>carpe diem </em>çağındayız. Devir, fikirden ziyade eylemin, hakikatten ziyade kanaatin devri. Olgularla değil deneyimlerle ilgileniyor, her şeyi bir gösteriş ve kutlama vesilesi yapabiliyoruz. Çağımızın savaşları da siyasi elitlerin uzun uzadıya kafa yormadan giriştikleri birer macera ve halkla ilişkiler kampanyasına dönüşmüş durumda. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neyse ki politik sahne tümüyle bu popülist otoriter liderlerden ibaret değil. İsrail’de patlamayı bekleyen bir muhalefet dalgası var. Bunlar, fırsat buldukları ilk anda Netanyahu’nun siyasi kariyerini bitirmek için pusuda bekliyor. Trumpizm’in sonu ise ufukta görüldü. Yapılan kamuoyu yoklamaları, Kasım ayındaki ara seçimlerden sonra ABD yasama organında demokratların kontrolünün artacağını söylüyor. Seçim kampanyasında neo-con’ların müdahaleci dış politikasını eleştiren ve “barışın başkanı” imajıyla izolasyonizmi savunan Trump’ın bugün geldiği nokta, kendi tabanında onarılması güç bir hasara neden olmuş gibi görünüyor. Dahası, Amerikan kamuoyunda bu savaşın ABD’den çok İsrail’in çıkarlarına hizmet ettiği algısı yaygın. Eğer ki İran’da arzulanan rejim değişikliği bir an önce gerçekleşmez ve Trump birkaç hafta içerisinde bir zafer ilan etme fırsatı elde edemezse, cumhuriyetçi partinin önde gelen isimlerinin de ona karşı mesafe aldığını görmemiz son derece olası. </span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sözün özü, bugünlerde herkes İran İslam Devrimi’nin gerçekten yolun sonuna gelip gelmediği tartışıyor. Oysa bu savaş, mollalardan önce Trumpizm’in sonunu getirebilir.</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Fri, 06 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/carpe-diem-caginda-savas-ve-siyaset-1772708538.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bitmeyen Kırmızı Pazartesi</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bitmeyen-kirmizi-pazartesi-12760</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bitmeyen-kirmizi-pazartesi-12760</guid>
                <description><![CDATA[Yas değil, isyan; acı değil, öfke; umut değil, inat; söylenmek değil, çözümü hep birlikte bulmak yaralarımızı bir nebze olsun sarabilir. Evet, bu düzen değiştirilebilir. Değiştirilmelidir. Kadın cinayetleri bir “trajedi” değil, bir hak ihlalidir. Gerçek bir değişim ise ancak sorumluluklarımızı kabul etmek ve gerekli adımları hep birlikte, kararlılıkla atmakla mümkün olacaktır.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gabriel García Márquez’in Kırmızı Pazartesi romanı, herkesin sonucu baştan bildiği ama kimsenin önleyemediği bir cinayeti anlatır. Romanın yarattığı en sarsıcı etki, şiddetin kendisinden çok, önlenebilir olmasına rağmen önlenmemiş olmasıdır. Bugün Türkiye’de kadın cinayetlerine baktığımızda, bu anlatı edebî bir metafor olmaktan çoktan çıktı; sosyal ve hukuki bir gerçekliğe dönüştü.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">“Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, piskoposun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 05.30’da kalkmıştı” diye başlar Kırmızı Pazartesi. Peki, bu ülkede her gün kaç kadın o gün öldürüleceğini bilerek uyanıyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">8 Mart’lar bu nedenle bir kutlama günü değil. Devletin yaşam hakkını koruma yükümlülüğünün ve önleyici mekanizmaların hayatı öneminin altını çizen bir tarih. Çünkü kadınlar öngörülebilir risklere, açık tehditlere ve çoğu zaman resmî başvurulara rağmen öldürülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Koruma talep etmiş, şikâyette bulunmuş, kendilerini tehdit edenler hakkında uzaklaştırma ya da tedbir kararı aldırmış kadınların yaşamlarını yitirmesi alelade birer adli vaka olarak ele alınamaz. Bu durum, önleyici mekanizmaların işlememesi ile açıklanabilir ve bu bakımdan da aslında yapısal bir sorundur.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Münferit Değil, Sistematik</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın cinayetlerini hâlâ “bireysel öfke”, “kıskançlık”, “aile içi anlaşmazlık” gibi kavramlarla açıklamak, sorunun kendisini perdelemekten, bir şeylerin üstünü örtmekten başka bir işe yaramıyor. Oysa veriler açıkça şunu gösteriyor:<br />
Kadınlar;</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Kendi yaşamlarıyla ilgili karar aldıkları için,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Boşanmak istedikleri için,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Bir ilişkiyi sonlandırdıkları için,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Şiddete karşı hukuki yollara başvurdukları için,</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* İtiraz ettikleri ve “hayır” dedikleri için</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">ağırlıklı olarak en yakınları tarafından öldürülüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu tablo, toplumsal cinsiyet temelli şiddetin bireysel bir eylem değil, kültürel olarak yeniden üretilen bir şiddet rejimi olduğunu ortaya koyuyor. Cezasızlık algısı, iyi hâl ve tahrik indirimleri bu rejimin temel bileşenleri arasında yer alıyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Dolayısıyla mesele yalnızca ceza hukuku meselesi değil; aynı zamanda idare hukuku, insan hakları hukuku ve kamu politikası meselesidir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devletin Hukuki Sorumluluğu</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Anayasaya göre herkes yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir. Yaşama hakkı, bütün hakların temelidir. Bu nedenle, şiddete maruz kalma riski bilinen, korunmak için başvurusunu yapmış ve tehdit altında olduğu açıkça görülen kadınların korunamaması kabul edilemez.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu noktada sorulması gereken sorular şunlar olabilir:<br />
Hangi mekanizmalar işlemedi?<br />
Kurumlar sorumluluklarını layıkıyla yerine getirdi mi?<br />
Şayet ihmaller varsa hesap soruluyor mu?</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">8 Mart’ın Hatırlattığı</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">8 Mart, bu bağlamda sembolik bir gün olmanın ötesinde, bir hesap sorma çağrısıdır. Talep edilen şey soyut bir “duyarlılık” değil; devletin sorumluluğunu yerine getirmesidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bireylerin yaşam hakkını etkin biçimde koruyamayan bir hukuk düzeni, başka hiçbir alanda güven tesis edemez. Ve her kadın cinayeti, yalnızca bir faili değil, yükümlülüklerini sağlamakta yetersiz kalan sistemi de gündeme getirir.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mutlak Çözüme Ulaşan Ülke Var Mı?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Hayır. Kadına yönelik şiddeti tamamen yok edebilen bir ülke yok. Ancak önemli ölçüde azaltabilenler var. İzlanda, Norveç, İspanya, Kanada gibi bu konuda nispeten ilerleme kaydetmiş ülkelerde öne çıkan eylem adımları şöyle:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">1. Siyasi İrade</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Toplumsal cinsiyete duyarlı bütçeleme</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Önleyici ve bütüncül hukuk politikaları</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Kolluk kuvvetlerinin ihmali hâlinde idari ve cezai sorumluluk</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Medyada cinsiyetçi dil denetimi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Kurumsal koordinasyonun güçlendirilmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Denetim mekanizmalarının şeffaflaştırılması</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">2. Eğitim</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Okul öncesi eğitimden başlayarak erken yaşta insan hakları ve eşitlik temelli eğitim</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Polis teşkilatına, sağlık ve eğitim çalışanlarına özel programlar</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">3. Mağdura etkin ve zamanında koruma :</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Şiddet başvurularında standart değil, bireyselleştirilmiş risk analizi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Yaygınlaştırılmış ve erken devreye giren elektronik kelepçe uygulaması</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Kadınlar için ücretsiz hukuki destek, psikolojik destek ve ekonomik güçlenme programları</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">4.&nbsp;</span></span><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Faile yönelik yaptırımlar:</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Caydırıcı ceza ve yaptırım</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* İyi hâl ve haksız tahrik indirimine son verilmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Kadın cinayetlerinin kavramsal olarak tanınması, toplumsal cinsiyet temelli ağırlaştırılmış suç kapsamında değerlendirilmesi</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">* Şiddet uygulayan erkekler için zorunlu terapi, izleme, rehabilitasyon programları</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul Sözleşmesi Yürürlükte Olsaydı Fatma Nur’lar Yaşayabilir Miydi?</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">4 Mart Çarşamba günü, öğrencisi tarafından öldürülen Fatma Nur Çelik memleketi Konya’da, “Başıma bir şey gelirse intihar demeyin” diyen Fatma Nur Çelik ve 8 yaşındaki kızı Hifa İkra, Ihlamurkuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Türkiye, gene bir cenaze evi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Her kadın cinayetinde olduğu gibi, akıllara ilk gelenlerden biri; İstanbul Sözleşmesi. Bu sözleşme ülkemizde halen yürürlükte olsaydı yitirdiğimiz bu kadınlar bugün hayatta olabilir miydi?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">İstanbul Sözleşmesi sadece bir metin değil, devletin kadına yönelik şiddetle mücadelede kararlılığını net olarak ortaya koyan bir iradeydi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Uluslararası hukukta şiddetin; kadın erkek eşitsizliğinin ve kadınlara karşı yapılan ayrımcılığın bir sonucu olduğunun vurgulandığı ilk sözleşme olan İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesiyle, kadınlara yönelik şiddet karşı elimizde olan en önemli koruyucu kalkanlardan biri de ortadan kalkmış oldu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Fail daha cesur, mağdur daha yalnız hissetti. Erkek şiddeti yeniden “özel mesele” olarak görülmeye başlandı.</span></span></p>

<p><strong><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Son Söz</span></span></strong></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yas değil, isyan; acı değil, öfke; umut değil, inat; söylenmek değil, çözümü hep birlikte bulmak yaralarımızı bir nebze olsun sarabilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Evet, bu düzen değiştirilebilir. Değiştirilmelidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kadın cinayetleri bir “trajedi” değil, bir hak ihlalidir. Gerçek bir değişim ise ancak sorumluluklarımızı kabul etmek ve gerekli adımları hep birlikte, kararlılıkla atmakla mümkün olacaktır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">*&nbsp;Yanındayız Derneği Yönetim Kurulu Başkanı</span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 05 Mar 2026 00:04:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/bitmeyen-kirmizi-pazartesi-yapisal-bir-ihmal-rejimi-1772642097.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Bir lider ölünce toplum neden ikiye bölünür?</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-lider-olunce-toplum-neden-ikiye-bolunur-12759</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/bir-lider-olunce-toplum-neden-ikiye-bolunur-12759</guid>
                <description><![CDATA[Toplumlar liderlerin etrafında değil, kurumların etrafında birleşebildiği ölçüde bu tür kırılmaları daha az sarsıntıyla atlatır. Güç kişide yoğunlaştıkça, kişinin yokluğu daha büyük dalgalar üretir. Sonuçta bir lider ölür. Ama toplumun verdiği tepki, o liderin kim olduğundan çok, toplumun nasıl bir gelecek istediğini gösterir. Yas ve sevinç aynı anda var olabilir. Çünkü her ölüm, yalnızca bir son değil; aynı zamanda bir ihtimaldir.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir lider öldüğünde yalnızca bir insan hayatını kaybetmez; bir dönem, bir anlatı ve çoğu zaman bir siyasal denge de sona erer. Özellikle uzun yıllar boyunca ülkenin kaderini belirlemiş, sistemin merkezine yerleşmiş figürler söz konusu olduğunda ölüm sadece biyolojik bir olay değildir. O an, toplumun içindeki görünmeyen fay hatlarını açığa çıkaran bir kırılma anıdır. Ve bu kırılma çoğu zaman tek bir duyguyla karşılanmaz. Bir taraf yas tutarken, diğer taraf sessizce umutlanabilir. İşte toplumun ikiye bölünmesi tam da bu noktada başlar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güçlü lider figürleri genellikle yalnızca yöneten değil, sembol üreten kişilerdir. Devletin, ideolojinin, güvenliğin ya da bir inanç sisteminin temsilcisi hâline gelirler. Bu tür liderler zamanla bir kişiden daha fazlasına dönüşür; bir dönemin ruhunu taşır, bir siyasi düzenin teminatı olarak görülür. Onlara duyulan bağlılık yalnızca politik değildir; kimliksel ve duygusaldır. Bu yüzden ölüm, yalnızca bir makamın boşalması değil, aidiyet duygusunun sarsılması anlamına gelir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kesim için lider, istikrarın ve düzenin sembolüdür. Onun varlığı devletin devamlılığıyla eşdeğer görülür. Bu kesim için ölüm, belirsizliktir. Güvenlik duygusu zedelenir, geleceğe dair kaygı artar. “Şimdi ne olacak?” sorusu korkuyla sorulur. Yas burada sadece bir kayıp duygusu değil; aynı zamanda düzenin dağılma ihtimaline duyulan endişedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak toplumun tamamı aynı deneyimi paylaşmaz. Uzun süreli yönetimler, özellikle merkezi ve güçlü liderlik modelleri, yalnızca sadakat üretmez; karşıtlık da üretir. Politik baskılar, ekonomik sıkıntılar, ifade özgürlüğü tartışmaları ya da dış politika gerilimleri zamanla birikmiş rahatsızlıklar yaratır. Bu rahatsızlık, liderin varlığıyla özdeşleşir. Böyle durumlarda ölüm bazı kesimler için bir değişim ihtimali olarak algılanır. Açıkça ifade edilmese bile, içten içe “belki şimdi bir şey değişir” düşüncesi belirir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu çelişkili duygular aslında toplumun tek parça olmadığını gösterir. Her toplum içinde farklı beklentiler, farklı hafızalar ve farklı deneyimler taşır. Bir lider bir kesim için koruyucu, diğer kesim için sınırlayıcı olabilir. Aynı kişi bir grup için kahraman, başka bir grup için eleştiri odağı olabilir. Ölüm anı bu farklı hafızaları aynı anda yüzeye çıkarır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Otoritenin kişiselleştiği sistemlerde bu bölünme daha da keskin olur. Kurumsal yapıların güçlü olduğu, kararların kolektif mekanizmalarla alındığı sistemlerde liderin ölümü daha yumuşak geçişlere yol açabilir. Ancak sistem tek bir figür etrafında şekillenmişse, o figürün yokluğu boşluk hissi yaratır. Bu boşluk, güç mücadelesini ve toplumsal tartışmayı tetikler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toplumun ikiye bölünmesi yalnızca duygusal bir tepki değildir; aynı zamanda politik bir hesaplaşmadır. Bir kesim geçmişi savunur, diğeri geleceği talep eder. Bu, aslında iki farklı gelecek tasavvurunun çatışmasıdır. Biri devamlılık ister, diğeri dönüşüm. Liderin ölümü bu iki tasavvur arasındaki mesafeyi görünür kılar.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir başka önemli unsur da liderin temsil ettiği ideolojidir. Eğer lider dini bir otoriteyle iç içe geçmişse ya da ulusal kimliğin taşıyıcısı olarak görülüyorsa, ölüm ideolojik bir boşluk yaratır. Bu durumda tartışma yalnızca “kim gelecek” sorusu etrafında dönmez; “hangi çizgi devam edecek” sorusu da gündeme gelir. Yeni lider aynı politikayı sürdürecek mi? Daha sert mi olacak? Daha yumuşak mı? Bu sorular toplumdaki farklı kesimlerin pozisyonunu belirler.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ölüm anı aynı zamanda geçmişin muhasebesini de başlatır. Liderin dönemi yeniden değerlendirilir. Başarılar ve hatalar tartışılır. Ekonomik veriler, dış politika adımları, iç siyaset kararları yeniden yorumlanır. Bu süreç doğal olarak bir fikir ayrışması yaratır. Kimileri dönemi istikrar ve güç olarak okur, kimileri ise baskı ve kısıtlama olarak görür.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Burada önemli olan, bu bölünmenin nasıl yönetildiğidir. Eğer geçiş süreci şeffaf ve kurumsal bir zeminde yürütülürse, toplumdaki gerilim yumuşatılabilir. Ancak belirsizlik uzarsa, güç mücadeleleri sertleşirse ve iletişim koparsa, bölünme derinleşir. Yas ve umut arasındaki mesafe çatışmaya dönüşebilir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir liderin ölümü aslında toplumun kendine ayna tuttuğu bir andır. O an, toplumun hangi değerleri önceliklendirdiğini, hangi korkuları taşıdığını ve hangi beklentileri büyüttüğünü gösterir. Yas tutanlar güvenlik ve devamlılık arar; sevinenler değişim ve nefes alma ihtimali görür. Her iki duygu da aslında aynı sorudan beslenir: Gelecek nasıl olacak?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu nedenle “Bir lider ölünce toplum neden ikiye bölünür?” sorusunun cevabı basittir ama derindir. Çünkü lider yalnızca bir kişi değildir; farklı kesimlerin farklı anlamlar yüklediği bir semboldür. Ölüm, o sembolün ortadan kalkması değil; o sembole yüklenen anlamların çarpışmasıdır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve belki de asıl mesele şudur: Toplumlar liderlerin etrafında değil, kurumların etrafında birleşebildiği ölçüde bu tür kırılmaları daha az sarsıntıyla atlatır. Güç kişide yoğunlaştıkça, kişinin yokluğu daha büyük dalgalar üretir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sonuçta bir lider ölür. Ama toplumun verdiği tepki, o liderin kim olduğundan çok, toplumun nasıl bir gelecek istediğini gösterir. Yas ve sevinç aynı anda var olabilir. Çünkü her ölüm, yalnızca bir son değil; aynı zamanda bir ihtimaldir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ve her ihtimal, bir toplumun hangi yöne evrileceğini belirler.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 05 Mar 2026 00:03:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/bir-lider-olunce-toplum-neden-ikiye-bolunur-1772623061.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>İçerideki kutuplaşma, dışarıdaki fırtına</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/icerideki-kutuplasma-disaridaki-firtina-12758</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/icerideki-kutuplasma-disaridaki-firtina-12758</guid>
                <description><![CDATA[“Biz ve onlar” dili kısa vadede güçlü bir mobilizasyon sağlıyor. Ancak uzun vadede ortak zemini aşındırıyor ve aşındırdı da. Türkiye gerçekten zor bir coğrafyada bulunuyor. Bu nedenle belki de en büyük ihtiyaç, içeride daha kapsayıcı bir dil, daha güçlü kurumlar ve hukuka daha sıkı bağlı bir siyasal kültürdür. Çünkü dışarıdaki fırtınalara karşı en sağlam siper, içeride güven duyan bir toplum ve işleyen bir demokrasi olur.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Siyaset sadece yasa yapmak ya da hizmet üretmek değildir; aynı zamanda bir hikâye anlatmaktır. Kim olduğumuzu, kimden yana durduğumuzu ve kimlere karşı olduğumuzu anlatan bir hikâye… Türkiye’de geçmişte de ayrımlar vardı, ancak son yıllarda bu ayrımlar çok daha keskin ve belirgin hatlara dönüştü. Siyasetin dili giderek daha fazla “biz” ve “onlar” ayrımına yaslanıyor. Bu ayrım çoğu zaman teknik politika tartışmalarının önüne geçiyor ve siyaseti bir kimlik savunusuna dönüştürüyor. Yaratılan kimlik krizi siyasilerin en büyük silahı haline gelerek, halkı doğal bir “taraf” olma zeminine itiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Toplum zaten farklılıkları olan bir yapı: Türk–Kürt, Alevi–Sünni, dindar–seküler, yerli–Batıcı… Ancak bu farklılıklar siyasal dil içinde karşıt kamplara dönüştüğünde başka bir anlam kazanıyor. İnsanlar artık bir partiye yalnızca ekonomik programı için değil, “kimliği neyi temsil ediyor” sorusuna göre oy verir hale geliyor. Cumhurbaşkanı&nbsp;Recep Tayyip Erdoğan’ın sık sık vurguladığı “yerli ve milli” söylemi ile muhalefetin “demokrasi ve hukuk devleti” vurgusu arasındaki dil farkı, bu kimlik eksenli ayrışmanın tipik bir örneği. Siyasi rekabet, proje yarışından çok aidiyet yarışına dönüşüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Muhalefetin zaman zaman “milli iradeye karşı blok”, “devletin bekasına risk”, “dış güçlerin uzantısı” gibi ifadelerle anılması bu çerçevenin önemli bir parçası. Özellikle</span> <span style="color:black">Cumhuriyet Halk Partisi</span>&nbsp;<span style="color:black">ve diğer muhalefet partilerinin oluşturduğu ittifaklar, kimi dönemlerde “dış destekli yapı” söylemiyle hedef alındı. 2019 yerel seçimlerinden sonra İstanbul ve Ankara gibi büyükşehirlerin muhalefete geçmesiyle birlikte, bu söylem daha da belirginleşti.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Belediyeler</span> <span style="color:black">yalnızca yerel yönetim kurumları değil; milyonlarca insana doğrudan temas eden, sosyal yardım, ulaşım ve kültürel hizmetlerle görünürlüğü yüksek yapılar. Bu nedenle</span> <span style="color:black">Ekrem İmamoğlu</span> <span style="color:black">ve</span> <span style="color:black">Mansur Yavaş</span> <span style="color:black">gibi isimler ulusal siyasetin doğal aktörlerine dönüştü. İmamoğlu hakkında açılan davalar ve verilen yargı kararları, bir kesim tarafından hukuki sürecin sonucu olarak görülürken, başka bir kesim tarafından siyasi rekabetin yargı üzerinden yürütülmesi şeklinde yorumlandı. Yapılan anketler toplumun %60’ından fazlası yapılan operasyonları siyasi olarak nitelendiriyor olması bir tesadüf değil.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Benzer şekilde birçok CHP’li belediyeye yönelik denetimler ve soruşturmalar kamuoyunda geniş tartışma yarattı.&nbsp;Tanju Özcan&nbsp;etrafında gelişen süreçler de yalnızca bireysel bir siyasi tartışma olarak değil, merkez–yerel gerilimin bir yansıması olarak okundu. Buradaki temel mesele, hukuki süreçlerin varlığından çok, toplumun bu süreçleri nasıl algıladığı. Eğer geniş bir kesim bu adımları siyasi hamle olarak görmeye başlarsa, hukuk kurumlarına duyulan güven zedeleniyor. Nitekim son yıllarda yapılan kamuoyu araştırmalarında yargıya güven oranlarının ciddi biçimde düştüğü görülüyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Dış politika dili de bu iç siyaset atmosferinden bağımsız değil. Türkiye’nin çevresine baktığımızda gerçekten de karmaşık ve riskli bir tablo var.</span> <span style="color:black">İran</span> <span style="color:black">ile</span> <span style="color:black">İsrail/ABD arasındaki gerilim, ABD’nin bölgedeki saldırgan tutumlu askeri varlığı, Suriye’de devam eden belirsizlik ve Karadeniz’deki savaş ortamı, “Türkiye ateş çemberinin içinde” söylemini güçlendiriyor. Böyle bir atmosferde güvenlik vurgusu doğal olarak daha fazla karşılık buluyor. “Beka” söylemi de tam bu noktada siyasal dilin merkezine yerleşiyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Son dönemde laiklik tartışmaları da benzer bir kimlik eksenli gerilimi besliyor. Milli Eğitim müfredatında yapılan değişiklikler, imam hatip okullarının yaygınlığı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kamusal rolü ve kamusal alanda dini referansların artışı, bir kesim tarafından “değerlerin güçlenmesi” olarak görülürken; başka bir kesim tarafından devletin tarafsızlığına dair soru işaretleri doğuruyor. Bu tartışmalar, zaten kutuplaşmış olan toplumsal zemini daha da hassas hale getiriyor.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Bütün bu tablo içinde kritik soru şu: Dış risklerin arttığı, bölgesel gerilimlerin yükseldiği bir dönemde içerideki hukuk ve demokrasi standardının zayıflaması nasıl bir sonuç doğurur? Güçlü devlet yalnızca askeri kapasitesiyle değil; öngörülebilir hukuk sistemi, bağımsız yargısı, özgür medyası ve toplumsal güveniyle ayakta durur. Eğer iç siyaset sürekli kriz diliyle yürütülür, kurumlara güven aşınır ve siyasal rekabet varoluşsal bir mücadeleye dönüşürse, dış baskılara karşı dayanıklılık da azalır.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">“Biz ve onlar” dili kısa vadede güçlü bir mobilizasyon sağlıyor. Ancak uzun vadede ortak zemini aşındırıyor ve aşındırdı da. Türkiye gerçekten zor bir coğrafyada bulunuyor. Bu nedenle belki de en büyük ihtiyaç, içeride daha kapsayıcı bir dil, daha güçlü kurumlar ve hukuka daha sıkı bağlı bir siyasal kültürdür. Çünkü dışarıdaki fırtınalara karşı en sağlam siper, içeride güven duyan bir toplum ve işleyen bir demokrasi olur.</span></span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif"><span style="color:black">Güvenliğin kalıcı teminatı silahlar değil, hukuktur; istikrarın gerçek sigortası ise korku değil, demokrasidir.</span></span></span></p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Thu, 05 Mar 2026 00:02:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/icerideki-kutuplasma-disaridaki-firtina-1772622708.webp"/>
            </item>
                                <item>
                <title>Müessif hadise</title>
                <category>SİYASET</category>
                <link>https://www.yeniarayis.com/yazi/muessif-hadise-12755</link>
                <guid>https://www.yeniarayis.com/yazi/muessif-hadise-12755</guid>
                <description><![CDATA[Türkiye’de birey ve devlet ilişkileri bağlamında siyasal, tarihsel, sosyolojik ve ekonomik temelleri bulunan çok yönlü yapısal problemler dikkati çekiyor. Meselelerin kökenine inilerek kapsamlı bir zihniyet dönüşümünü düşünmemiz gerekiyor.]]></description>
                <content:encoded><![CDATA[<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Cumhuriyetin ilk yıllarından 1970’ler ve 80’lere kadar gazetelerde, ağırlıkla, Osmanlıca kökenli, bürokratik ve resmî bir dil kullanmak gibi bir alışkanlık vardı. 12 Eylül döneminde yaşanan dönüşüm, Bâb-ı Âli yokuşundaki küçük ve mütevazı yazıhanelerde çıkan ana akım gazeteleri, gösterişli medya plazalarına taşımıştı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Gazeteciliğin büyük sermayeyle buluşması, basının bürokratik devlet zihniyetini yansıtan dilini biraz daha halkın seviyesine indirmişti. Bu ana kadar gazetelerde “Müessif Hadise” gibi manşetlere sık rastlanırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Venezuela devlet liderinin kaçırılmasına dek epey unuttuğumuz bir ifadeydi. Malum, meşruiyetini okyanus ötesinden alanlar için bu tam anlamıyla bir “müessif hadise” idi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Peki, neydi müessif hadise?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Güncel karşılığı üzücü olay ya da üzüntü veren gelişmedir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak söz konusu başlığın seçilmesinin özel bir anlamı da vardı. Devlet zihniyetiyle uyumlu bir dil kullanmaya özen gösteren sayın basınımız, meselelere “müessif hadise” diyerek hem ciddi bir tonda kalmış, hem de duyguyu ölçülü vermiş olurdu.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Diğer taraftan “müessif hadise” olayları soyutlaştıran, faili silikleştiren, pasif ve sorumluluğu dağıtan bir kalıptı. Başka bir deyişle olayların sertliği yumuşatılır ve mesuliyet belirsizleştirilirdi.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Böylece ihmaller zinciri veya güvenlik zafiyetleri ortaya çıktığında devletin rolü muğlaklaşırdı.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Geçtiğimiz ay&nbsp;“müessif bir hadise” daha yaşandı. Özel bir şirket tarafından işletilen araç muayene istasyonlarında meydana gelen ve bir polisin hayatına mâl olan üzücü gelişme gündemden düşmüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu olayın ardından araç muayene istasyonlarında fahiş fiyatların uygulandığı, toplumda bir memnuniyetsizlik görüldüğü ve derhal kamulaştırılması gerektiği bağlamında söylemler dolaşıma girdi. Aslına bakarsanız araç muayene istasyonlarının dudak uçuklatan fiyatları her gündem olduğunda –bilhassa da zam dönemlerinde- benzer durumlara rastlıyoruz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Araç muayene istasyonları başta olmak üzere daha önce devlet tarafından işletilen ve ağırlıkla mevcut iktidar döneminde özelleştirilerek şirketlere devredilen tüm kuruluşların büyük bir rant düzeninin parçası olduğu gibi kimi iddiaları rezerv olarak barındırıyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bununla beraber mevzu bahis kurum ya da kuruluşları kamulaştırarak devletin tekeline vermek çözüm değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü Türkiye’de toplumun devlete bakışını çarpıklaştıran, devlet-birey ilişkisini saptıran enteresan bir “devletçilik” anlayışı vardır. Yanlış anlaşılmasın, Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerinden bahsetmiyorum.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benim altını çizdiğim “devletçilik” büyük sermayenin devletin arpalığından beslenmek zorunda kalması, bu nedenle batılı anlamda bir burjuva ortaya çıkamaması; buna paralel olarak toplumun her şeyi devletten beklemesi ve bireylerin devlete karşı inisiyatif alamaması zihniyetidir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devletin büyük ve geniş tanımlı olduğu yerde fertler, tam anlamıyla bir vatandaşa dönüşmekte zorluklar yaşıyor. Sivil toplum oluşamıyor. Türkiye’deki değişim ve dönüşümler, toplumsal tabanda mayalanmaktan ziyade yukarıdan aşağıya meydana geliyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Millete rağmen siyaset yapılamayacağını söyleyenler, millet ne derse o olur diyenler bile uygulamaya koyacakları değişim ve dönüşümleri önceden tasarlayıp, kamuoyunu belirli bir yönlendirmeye tabi tutuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Büyük sermaye çevrelerinden tutun da taşraya kadar toplumun önemli bir kısmı, maddî bakımdan devlete bağımlı hale getiriliyor. Mülkiyet hakları dahi yeri geldiğinde ihlal edilebiliyor. Devlete karşı vatandaşın ya da sermayedarın güvencesinin olmadığı durumlarda inisiyatif alabilen, kendi içinde örgütlenebilen, kurumları baskı altına alabilen ve hatta değişim dalgalarını tetikleyebilen modern vatandaş tipi yetişemiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bu durum pek çok sorunun da cevabını veriyor aslında…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Niye büyük değişimlerinin önünü açabilecek, topluma kılavuzluk yapabilecek ya da siyasetten bağımsız fikir üretebilecek aydınlar yetişmiyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü hepsi devlet memuru.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Neden batı standartlarında büyük sermayemiz, markalarımız, yatırımlarımız yok?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">El-cevap: hepsi devletin arpalığına meftun da ondan.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Niye yargı, siyasetin etkisi altında?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Yargı organlarının sürekli devletle özdeşleşen siyasete karşı herhangi bir teminatı yok çünkü. Atamaların nasıl yapıldığını gözlerinizin önüne getirebilirsiniz.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Niye bürokrasi ağır aksak işliyor?</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Çünkü devlet memurları, bir yere atandıktan sonra, nasıl olsa emekli olana kadar buradayım, kimse bana karışamaz, deyip kafasına göre takılıyor da ondan. Çoğu ataması yapılana kadar canından bezmiş oluyor zaten.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Benzer kalıplar, gene benzer mantıkla uzatılabilir. Sözlerim istisnaları barındırıyor elbette.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak demek istediğim, modern toplumlar devleti genişletmek yerine küçültmeyi tercih ederler. Bir kısım kurumları, devletin tekeline vermek sadece yukarıda saydığım bakış açılarını derinleştirmeye yarar. Üstelik devlet kurumlarının daha ucuz ve kaliteli hizmet verebileceğinin bir garantisi de yoktur.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Kanımca böylesi kamulaştırmalar, toplumun devlete koşulsuz rıza ve sadakat atfeden yapısını kuvvetlendirir. Oysa artık Ortaçağ’da değiliz. Devletin şeffaf, düzenleyici, denetleyici ve organize eden bir nitelikte olması gerekir. Dokunulamaz bir varlık değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Öte yandan…</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Devlet, pek çok konuda doğrudan sorumluluk altına giren bir organ da değildir.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Söz gelimi yargı, bir kimseyi haksız yere tutukladığında ve daha sonrasında masumiyeti anlaşılıp serbest bırakıldığında en fazla “pardon” deniliyor. Haksız tutukluluğa istinaden tazminat ödeniyor falan.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Ancak haksız tutukluluğa imza atan hâkim veya savcıların herhangi bir mesuliyeti olmuyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Mesela hekimler yanlış uyguladığı tedaviden, eczacılar yanlış verdiği ilaçtan sorumlu tutulabiliyor. Ama aynısı yargıda geçerli değil.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Deprem, yangın ve sel gibi doğal afetlerden tutun da maden facialarına ve tren kazalarına kadar gene olayların sorumluları yargı önünde hesap vermiyor. Çünkü gene aynı “devletçi” anlayış gereğince, kamu görevlilerinin vazifelerini ilgilendiren kimi konularda soruşturulabilmeleri için ilgili üst kurumun onayı gerekiyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Sizin anlayacağınız devlet genişledikçe “müessif hadiseler” de büyüyor. Failin belli olmadığı, sorumsuzluğun kol gezdiği, herkesin topu birbirine attığı ve en sonunda unutulup gidilen müessif hadiselere her gün yenisi ekleniyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Buradan özelleştirme yanlısı olduğum gibi bir anlam çıkarmanızı istemem. Zira onların da kendi içerisinde ciddi sorunları vardır.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Bir kere özelleştirilen kurumların serbest piyasada rakibi yoktur, rakibi olma şansı da yoktur. Büyük bir rant düzeni kurulduğu üzerinde sıklıkla duruluyor. Fahiş fiyat artışları toplumun cebini yakıyor. Son derece kalitesiz hizmet verildiğini herkes görüyor.</span></span></p>

<p><span style="font-size:16px"><span style="font-family:Tahoma,Geneva,sans-serif">Toparlamak gerekirse, Türkiye’de birey ve devlet ilişkileri bağlamında siyasal, tarihsel, sosyolojik ve ekonomik temelleri bulunan çok yönlü yapısal problemler dikkati çekiyor. Meselelerin kökenine inilerek kapsamlı bir zihniyet dönüşümünü düşünmemiz gerekiyor.</span></span></p>

<p>&nbsp;</p>

<p>&nbsp;</p>]]></content:encoded>
                <pubDate>Wed, 04 Mar 2026 00:00:00 +0300</pubDate>
                <enclosure type="image/jpeg" url="https://www.yeniarayis.com/images/haberler/2026/03/muessif-hadise-1772568769.webp"/>
            </item>
            </channel>
</rss>
