© Yeni Arayış

Washington’da sandık krizi: Trump, FBI ve Gabbard üçgeni

Geriye dönüp bakıldığında, Trump döneminin belirleyici özelliği, kurumları doğrudan değiştirmekten çok, onların anlamını aşındırmak oldu. Seçim, bir “yetki devri mekanizması” olmaktan adım adım “sadakat testi”ne dönüştü. Bugün gelinen noktada, ulusallaştırma çağrısı, FBI baskınları ve Tulsi Gabbard’ın sahadaki rolü, Amerikan demokrasisinin yazılı kurallarından çok yazılı olmayan normlarını hedef alıyor. Çünkü demokrasiyi ayakta tutan asıl şey kağıttaki maddeler kadar o maddeleri uygularken gösterilen özdenetim ve sınır bilinci.

ABD Başkanı Donald Trump’ın seçimleri “ulusallaştırma” çağrısı, Amerikan demokrasisinde yıllardır biriken gerilimi yeniden yüzeye çıkardı. 2020’den bu yana “çalınan seçim” söylemiyle siyasal alanı şekillendiren Trump, bu kez Cumhuriyetçilere oy verme süreçlerini “ele geçirme” ve federal devletin seçimlerde daha doğrudan rol almasını sağlama çağrısı yapıyor. Anayasanın seçimlerin idaresini esasen eyaletlere bıraktığı bir düzende bu çıkış, teknik bir öneriden çok güçler dengesine yönelik açık bir meydan okuma niteliği taşıyor.

Tam da bu tartışmaların ortasında, FBI’ın Georgia’daki Fulton County seçim merkezine yaptığı baskın ve Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard’ın hem bu süreçte hem de 2020 seçim soruşturmalarında öne çıkan rolü, tabloyu daha da çetrefilli hale getiriyor. Seçim güvenliği başlığı, artık sandık güvenliğinden çok, federal kurumların siyasi çekişmenin neresinde durduğunu tartıştığımız bir alana dönüşmüş durumda. Böyle bir atmosferde, Amerikan demokrasisinin yazılı kuralları kadar yazılı olmayan demokratik normların da ciddi bir stres testinden geçtiği görülüyor.

Trump’ın seçimleri ulusallaştırma çağrısı

Trump, Dan Bongino’nun programında Cumhuriyetçilerin “oylamayı ulusallaştırması” ve “en az 15 yerde o süreci devralması” gerektiğini söyledi. Bu söylem, federal devletin eyaletler üzerindeki yetkisini seçimler alanında genişletme arzusunu açık ediyor. Trump çevresi, bu fikri bir süredir “seçim reformu” başlığı altında tartışıyor. Buna göre posta oylarının sıkılaştırılması, vatandaşlık belgelerinin zorunlu hale getirilmesi ve seçmen kütüklerinin ulusal bir veritabanında toplanması gibi başlıklar masada.

Hukukçular ve seçim uzmanları, Trump’ın bu çağrısının, Anayasa’nın seçim yetkisini eyalet meclislerine bırakan maddeleriyle açık bir gerilim taşıdığına dikkat çekiyor.  Federal iktidarın asıl isteği “seçim güvenliği” söylemiyle eyalet düzeyindeki oy verme usullerini partizan bir şekilde tek tip hale getirmesi. 

Kısacası, Trump’ın kullandığı ifade, teknik olarak yapılabilirliği tartışmalı olsa da siyaseten çok net bir hedefe işaret ediyor: Cumhuriyetçilerin iktidarını, oy sayım mekanizmasının dizaynı üzerinden kalıcılaştırmak.

FBI müdahalelerinin arka planı

Tam bu tartışmalar sürerken FBI’in Georgia’daki Fulton County seçim merkezine baskın yapması, sahadaki tansiyonu başka bir boyuta taşıdı. Atlanta yakınlarındaki Fulton County Elections Hub’a mahkeme kararıyla giren ajanlar, 2020 seçimlerine ait eski sandık materyallerini ve kayıtları topladı. Federal soruşturmanın odağında, Trump’ın yıllardır kanıt sunamadan dile getirdiği “Georgia’da oyun bozulduğu” iddiası var.

Demokratlar, Fulton County baskınını, seçim ortamını sakinleştirmek yerine bilinçli biçimde gerilim üreten bir hamle olarak okuyor. İlçedeki bazı isimler, 2026 Kongre seçimleri yaklaşırken seçmenin zihnine “sandığa gölge düşüyor” hissini yerleştirme çabasından söz ediyor. 

Adalet Bakanlığı’nın aynı bölgeye açtığı davalar, talep ettiği veri setleri ve baskınla birlikte bakıldığında, ortaya tekil bir soruşturmadan çok, adım adım örülen bir siyasi hikâye çıkıyor. Böylece federal güvenlik kurumları, nötr bir hukuk mekanizmasından ziyade, Trump’ın kurduğu anlatının tam merkezine oturuyor; süreç, teknik bir soruşturmadan çok, sahnelenmiş bir güç gösterisine benzemeye başlıyor.

Tulsi Gabbard’ın rolü ve etkileri

Bu atmosferde en fazla tartışılan figürlerden biri Tulsi Gabbard. Bir zamanlar Demokrat Parti içinde yükselen, sonra partiyle yollarını ayırıp Trump yönetiminde istihbaratın başına geçen Gabbard, bugün doğrudan başkanın seçim söylemine yaslanan bir çizgide duruyor. 

Fulton County baskınına sahada eşlik etmesi, 2020 seçimlerine dair “hile kanıtı” arayan federal ekibin içinde görünmesi, onu perde arkasındaki bir bürokrat olmaktan çıkarıp hikâyenin görünen yüzlerinden biri haline getirdi. Ortaya çıkan görüntü, “istihbarat şefinin, tartışmalı bir seçim dosyasının siyasi vitrinine dönüşmesi” şeklinde de okunuyor.

Normal şartlarda gölgede kalması beklenen bir güvenlik aktörünün, doğrudan sahaya inmesi ve kameraların önünde boy göstermesi, kurumlar arası mesafenin siyaset lehine kısaldığı algısını besliyor. Trump’ın ekranlara çıkıp Gabbard’ı överken, “seçimi güvenli tutmak için çok sıkı çalışıyor” vurgusu yapması, bu ilişkiyi daha kişisel ve daha siyasi kılıyor. Gabbard’ın profili, bir anda kurumsal istihbarat şefinden çok, başkanın seçim dosyasından sorumlu özel temsilcisine dönmüş halde. Bu da devletin güvenlik mimarisinin partizan aidiyet üzerinden yeniden tarif edildiği izlenimini güçlendiriyor.

Bu tablo, özellikle muhalif seçmen nezdinde güvenlik kurumlarına yönelik kuşkuyu derinleştiriyor. Seçmen, FBI baskını ile Gabbard’ın sahadaki varlığını yan yana koyduğunda, bunu tarafsız işleyen bir hukuk süreci olarak değil, Trump’ın “2020’yi geri alma” takıntısının yeni perdesi gibi okuyor. 

Gabbard açısından bakıldığında dosya hem Trump’a sadakatini gösterdiği hem de kendi siyasi geleceğini sağlamaya çalıştığı bir alan sunuyor. Fakat kısa vadeli bu siyasal kazanç hesabı, orta vadede istihbarat kurumunun tarafsızlık algısını kemiren bir maliyete dönüşüyor. Böylece devletin “herkese eşit mesafede duran” yüzü daha silik hale geliyor.

Seçim güvenliği tartışmaları

Trump’ın seçimleri ulusallaştırma söylemi ve FBI–Gabbard hattındaki hamleler, seçim güvenliği tartışmasını teknik bir dosya olmaktan çıkarıp yeni bir kültür savaşının cephesine taşıyor. İktidar cephesi, vatandaşlık belgesinin zorunlu kılınması, posta oylarının kısıtlanması, seçmen listelerinin ulusal bir veri tabanında toplanması gibi adımları “güvenlik” etiketiyle sunuyor. 

Muhalefet ise aynı paketi, azınlık seçmenlerin, düşük gelirli kesimlerin ve göçmen kökenli yurttaşların sandığa erişimini zorlaştıracak, oyun alanını daraltan bir mühendislik projesi olarak görüyor. Böylece “seçimi korumak” söylemi, sandığı genişletmekten çok, sandığa giden yolları budayan bir pratikle yan yana anılmaya başlıyor.

Son yıllarda yapılan analizler, Trump döneminde seçimlerin “yürütülen bir kamu hizmetinden”, “kontrol edilmesi gereken bir güç kaynağına” dönüştüğü tespitine sıkça atıf yapıyor. Özellikle Demokratların güçlü olduğu, siyah seçmenin yoğun yaşadığı Fulton County gibi bölgelerin hedef haline gelmesi bu tespitin somut karşılığını oluşturuyor. 

FBI baskını, birçok gözlemci açısından, gerçek anlamda suç aramaktan çok, “burada bir tuhaflık var” hissini diri tutmak için kullanılan bir araç gibi duruyor. Böyle bir iklimde sandığa gitmek isteyen sıradan seçmen, demokrasinin öznesi olmaktan çıkıp sürekli şüpheyle bakılan bir figüre dönüşüyor.

Bu durum sadece Amerikan iç siyasetini değil, küresel demokrasi tartışmalarını da etkiliyor. Yıllarca dünyanın geri kalanına seçim güvenliği ve demokratik standartlar konusunda ders veren Washington, bugün kendi içinde seçim sistemini partizan şekilde merkezîleştirme fikrini tartışıyor. 

İstihbarat şefi ve federal polis, kurumsal mesafesini koruyan aktörler yerine, iç siyasi atışmanın dekorunda dolaşan figüranlar gibi görünüyor. Bu görüntü, otoriter liderlere “Onlar da sandığı bizim kadar araçsallaştırıyor” deme fırsatı sunuyor. Dolayısıyla Washington’daki bu iç kavga sadece Amerikan seçmeninin değil, ABD’nin dünyaya anlattığı demokratik hikâyenin de geleceğini doğrudan etkileyen bir kırılma noktası haline geliyor.

Demokratik normlara yönelik tehdit

Geriye dönüp bakıldığında, Trump döneminin belirleyici özelliği, kurumları doğrudan değiştirmekten çok, onların anlamını aşındırmak oldu. Seçim, bir “yetki devri mekanizması” olmaktan adım adım “sadakat testi”ne dönüştü. Bugün gelinen noktada, ulusallaştırma çağrısı, FBI baskınları ve Tulsi Gabbard’ın sahadaki rolü, Amerikan demokrasisinin yazılı kurallarından çok yazılı olmayan normlarını hedef alıyor. Çünkü demokrasiyi ayakta tutan asıl şey kağıttaki maddeler kadar o maddeleri uygularken gösterilen özdenetim ve sınır bilinci.

Trump’ın “Cumhuriyetçiler bu işe el koymazsa bir daha seçim kazanamaz” sözleri, seçim yarışını adil bir rekabet değil, kuralların kimin elinde olduğuna bağlı bir güç mücadelesi olarak gördüğünü anlatıyor. Bu bakış açısı, her seçim sonucunu potansiyel bir kriz ilanı haline getiriyor. Seçim gecesi açıklanacak sonuçtan bağımsız olarak, kaybeden tarafın “oyunum bozuldu” diyebileceği bir zemin hazırlanıyor. 

Bu iklimde, ABD’nin önündeki en kritik soru şu: Kurumlar mı bu baskıyı absorbe edecek, yoksa siyasal aktörler kurumların anlamını kendi lehlerine eğip bükmeyi sürdürecek mi? Bugün yaşananlar, Amerikan demokrasisinin sadece bir sınavdan geçmediğini, aynı zamanda yeni bir kriz eşiğine doğru sürüklendiğini gösteriyor.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER