Ulusal çıkar olarak demokrasi ve Türkiye’nin önündeki üç yol
DIŞ POLİTİKATürkiye’nin asıl ihtiyacı; güçlü bir ekonomi inşa eden, sanayi atılımını gerçekleştiren, teknolojik dönüşümü yakalayan, kendi markalarını ve ürünlerini dünyaya ihraç eden ve bütün bu gelişimi halkının refahına yansıtan bir devlet kapasitesine ulaşmaktır. Hakikat şu ki; Türk halkı nitelikli konutlarda yaşayabildiği, sağlıklı ve kaliteli gıdaya erişebildiği, üretken ve canlı sosyal alanlarda birbirine temas edebildiği ve nihayet kendine özgü bir yaşam kültürünü Edirne’den Hakkari’ye kadar ortak bir medeniyet tasavvuru haline getirebildiği takdirde, Türkiye’nin yükselişinin önünde hiçbir güç duramayacaktır.
Avrupa Konseyi’nde Yeni Dönem
Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi 50. Genel Kurulu’na katılım sağladık. Bu genel kurul, esasında Kongre’nin 5 yıl süren yeni döneminin başlangıcı oluyordu. Dolayısıyla yeni görevlendirmeler ve seçimler gerçekleşti.
Bu kapsamda, Avrupa Konseyi Yerel ve Bölgesel Yönetimler Kongresi’nin yeni başkanı Norveçli Gunn Marit Helgesen oldu. Bölgeler Meclisi’nde bizim de üyesi olduğumuz Sosyalistler, Yeşiller ve İlerici Demokratlar (SOC/G/PD) adayı Cecilia Dalman Eek görevine devam etti. Yerel Yönetimler Meclisi’nde ise uzun yıllar herkesin çok iyi bildiği bir turizm destinasyonu olan Mykonos’un belediye başkanlığını yapmış Konstantinos Koukas başkanlığı devraldı.
Türkiye’nin Avrupa’daki Temsiliyeti
Bizim için de gurur verici gelişmeler meydana geldi. Üsküdar Belediye Başkanımız Sinem Dedetaş, Bölgeler Meclisi Başkan Yardımcılığına seçildi. Bu sayede Türkiye, Avrupa Konseyi YBYK Bürosu’nda temsiliyetine ve ağırlığına devam edecek.
Diğer yandan, ben de, partimizin de içinde bulunduğu Sosyalistler, Yeşiller ve İlerici Demokratlar Grubu’nun (SOC/G/PD) Başkan Yardımcılığına seçildim. Bu sayede Türkiye iki önemli kazanım elde etmiş oldu. Kongre’nin Bölgeler Meclisi’nde bir başkan yardımcılığı ve Kongre’nin en büyük grubu olan Sosyalistler, Yeşiller ve İlerici Demokratlar Grubu’nda Başkan Yardımcılığı. Bu sayede Türkiye ve Cumhuriyet Halk Partisi elbette uluslararası arenada bir başarı elde etmiştir diyebiliriz.
Ayrıca ben, bu dönem Kongre’nin Dijitalleşme ve Yapay Zeka politikalarından sorumlu Sözcü Yardımcısı olarak görev yapacağım. Bu kapsamda yerel ve bölgesel yönetimlerle gelişen teknolojik ve dijital akımların arasındaki bağı incelemek ve bu yeni dünyada gelişmeleri takip etmek gibi bir görevim olacak. Bu hususta Avrupa Konseyi’nin sorumlularından biri olmak benim için de oldukça heyecan verici.
Avrupa Konseyi’nde Heyet Başkanımız Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce başta olmak üzere birçok arkadaşımız söz alarak konuşma yaptılar. Ben de bu kapsamda, bir yandan seçilmiş siyasetçilere yönelik baskıların giderek arttığı mevcut atmosferin demokrasi üzerindeki etkilerine; diğer yandan ise uluslararası ve bölgesel gerilimlerin derinleştiği bu dönemde küresel ölçekte büyüyen güvensizlik ikliminin ortaya çıkardığı siyasi ve toplumsal sonuçlara dikkat çektim. Ayrıca, geçtiğimiz yılın Ekim ayında Kuzey Makedonya seçimlerinde yaptığım gözlem görevi nedeniyle bu seçimler hakkındaki oturumda da söz aldım.
Avrupa’nın Pragmatizmi
Konuşmamda dile getirdiğim bazı hususları burada da ifade etmek isterim. Her şeyden önce, demokrasi Türkiye açısından yalnızca bir yönetim biçimi değil, doğrudan doğruya bir ulusal çıkar meselesidir. Bizler yurt dışında ülkemizin menfaatlerini en güçlü şekilde savunmaya çalışırken, aynı zamanda partimizin Türkiye’ye dair perspektifini ve gelecek vizyonunu da uluslararası kamuoyuyla paylaşmaya gayret ediyoruz. Ancak Avrupa’da çok yoğun biçimde hissedilen ve Türkiye’ye yönelik olarak giderek yerleşik hale gelen pragmatist bir yaklaşım bulunduğu da açık.
Ama biz onların ‘’pragma’’sını da paylaşmak zorunda değiliz. Çünkü Avrupa kurumlarının genel düşüncesi, ABD’nin Avrupa savunmasını yapacağına dair güven her geçen gün azalırken, ABD yerine Avrupa’ya kalkan olacak ve onu Rusya gibi tehditlerden koruyacak bir Türkiye yönünde. Bu tıpkı Suriyeli sığınmacılar hakkında yapılan antlaşmaya benzer bir pragmatizm içeriyor. O yüzden ben, ‘’Kesinlikle hayır, mevcut hükümet de buna yanaşmaz asla’’ diyemiyorum.
Zaten Avrupa’nın Türkiye’de olan bütün antidemokratik uygulamaları en sert tonda eleştirmemesinin sebebi de bu. Çünkü Ukrayna-Rusya Savaşı devam ederken kendilerinden uzaklaşan bir Türkiye istemiyorlar. O yüzden bireysel sohbetlerde Ekrem İmamoğlu’nun durumuna yönelik sempatik yaklaşımlar politika yapıcıların metinlerine yansımıyor.
Kaldı ki, bunun olmasının da zaten bir anlamı yok. Çünkü bizim güvenmemiz gereken nokta milletimiz, halkımız. Ama halkımızın bilmesi gereken de şudur ki: Bugün dışarıdan destek alarak iktidarını sürdürenler bizler değiliz, aksine biz yerli ve milli bir Türkiye hayaliyle; kimsenin kölesi ya da pragmatik çıkarlarına paravan olan bir Türkiye’yi hedefleyenlerin karşısında; bağımsız, onurlu, kendi kendine yeten, eşit muamele gören, bu kapsamda da Türkiye’yi muasır medeniyetler seviyesine çıkaracak demokratik yönetimi getirecek kişileriz. Bizim hedefimiz başkalarının çıkarına uyuyor diye bir gruba yanaşmak değil, Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda müttefiklerimizi yönlendirmektir.
Türkiye’nin Önündeki Üç Yol
Türkiye’nin önünde üç yol var. Bunları iyi değerlendirmek gerekiyor. Bunlardan ilki, Türkiye’nin tamamen batı dünyasının içinde kendini zorla istettiren bir pozisyonda tutmak. Bu, genelde geçmiş merkez sağ partilerin politikasıydı. Bu politika artık hiç kimse tarafından benimsenmiyor. Çünkü Türkiye’yi eşitler arasında bir pozisyona sokmaktansa ABD ve AB’den onay bekler bir pozisyona sokuyordu.
İkincisi, Türkiye’nin hamasi bir politikayla reelpolitik durumlardan uzak, gerçeklerden azade bir şekilde mezhepsel bir kimlik bakışıyla yönlendirilerek hem bölgede barış kuran bir pozisyondan ziyade çeşitli taraflar arasında meşruiyet almak için zaman zaman tamamen ABD’yle eşgüdümlü ve onların istedikleri pozisyonlarda, zaman zaman Avrupa’nın çıkarları doğrultusunda hareket eden bir pozisyonda sallanmak. İktidarının çoğu döneminde Ak Parti’nin bunu yaptığını söylemek mümkün. Liderlerin kişisel diplomatik ilişkileri bu dengeyi zaman zaman sağlayabilse de, kurumsal zemin eksikliği Türkiye’yi uzun vadede kırılgan hale getirdiğini rahatlıkla söylememiz mümkün.
Üçüncüsü ise, Türkiye’nin bütün taraflarca eşit muamele gördüğü, içeride kendi demokratik usullerini gerçekleştirmiş, güçlü, bağımsız bir Türkiye hedefi doğrultusunda; hiçbir ülkenin boyunduruğuna girmeden, tamamen Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda hareket eden ve bu kapsamda bütün dünyada saygı uyandıran bir Türkiye. Bunu da Cumhuriyet Halk Partisi gerçekleştirebilir.
Eşitlik ya da Hizmet
Bakıldığında, tarafların ortaya koyduğu perspektif farkı aslında son derece açıktır. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Özgür Özel vizesiz Avrupa hedefinden söz ederken, iktidar cephesi Avrupa ile ilişkileri büyük ölçüde mali pazarlıklar ve sığınmacı yükünün taşınması üzerinden tanımlamaktadır. Oysa vizesiz dolaşım, bir toplumu eşit ve meşru bir ortak olarak kabul etmenin sembolüdür; para karşılığında hizmet alınan bir noktada bulunmaksa bunun tam aksine, eşitsiz bir ilişkinin ifadesidir.
Türkiye ile böylesine yoğun ekonomik, siyasi ve stratejik ilişkilere sahip olunmasına rağmen; Avrupa Birliği’ne aday ülkelerin büyük bölümü bu haktan yararlanırken Türkiye’nin sistematik biçimde dışarıda tutulması, Ankara’ya eşit bir ortak muamelesi yapılmadığını göstermektedir. Bu tablonun sürdürülebilir olmadığı açıktır. İlişkiler ya karşılıklı eşitlik temelinde yeniden tanımlanacak ve Türk vatandaşlarına uygulanan bu ayrımcı yaklaşım sona erecek ya da Türkiye, egemenlik ve karşılıklılık ilkesi gereği kendi pozisyonunu yeniden şekillendirerek AB ülkelerine vize uygulayacağı bir politikayı üretecektir.
Nasıl Bir Türkiye?
Türkiye tarih boyunca Avrupa’nın ‘’öteki’’ kavramını şekillendiren ülke oldu. Bugün bir birleşik Avrupa varsa hatta bunda bizim de çok payımız var. Ama artık dünya küçülüyor, ufuklar genişliyor. Böylesi bir dönemde ne Türkiye Avrupa’nın ‘’ötekisi’’ olabilir ne de Avrupa Türkiye’nin. Çünkü zaten kendi içerisinde gerekli tedbirleri almazsa Avrupa yakın gelecekte ne yazık ki birçok sorunla boğuşacak. Güvenlik bunlardan yalnızca bir tanesi.
Türkiye, kendi milli çıkarlarından taviz vermeyen; ekonomik, teknolojik ve kurumsal kapasitesini kendi iradesiyle güçlendiren bir ülke haline geldikçe, Avrupa da ona kaçınılmaz olarak daha saygın bir zeminde yaklaşacaktır. Zira Avrupa standartlarını dışarıdan dayatılan bir hedef olarak değil, kendi kalkınma hamlemizin doğal bir sonucu olarak yakalayabildiğimiz noktada, Avrupa Birliği adaylığı da başlı başına stratejik bir amaç olmaktan çıkarak tamamlayıcı bir retoriğe dönüşecektir.
Çünkü Türkiye’nin asıl ihtiyacı; güçlü bir ekonomi inşa eden, sanayi atılımını gerçekleştiren, teknolojik dönüşümü yakalayan, kendi markalarını ve ürünlerini dünyaya ihraç eden ve bütün bu gelişimi halkının refahına yansıtan bir devlet kapasitesine ulaşmaktır.
Hakikat şu ki; Türk halkı nitelikli konutlarda yaşayabildiği, sağlıklı ve kaliteli gıdaya erişebildiği, üretken ve canlı sosyal alanlarda birbirine temas edebildiği ve nihayet kendine özgü bir yaşam kültürünü Edirne’den Hakkari’ye kadar ortak bir medeniyet tasavvuru haline getirebildiği takdirde, Türkiye’nin yükselişinin önünde hiçbir güç duramayacaktır.
İlginizi Çekebilir