Kırk kapılı şehir Ani’de bir rüya, bir hafıza, bir köprü
DIŞ POLİTİKABir düdük sesi yükseliyor. Jivan Gasparyan duduk üflüyor. Sesi taşların arasına sızıyor. Yanında biri… Neşet Ertaş… Sazı elinde… “Sarı Gelin” yükseliyor yavaşça. Ne Türkçe kalıyor… Ne Ermenice… Sadece insan sesi… Arpaçay’ın iki yakasında insanlar oturmuş. Binler… on binler… Kimse konuşmuyor. Çünkü bazı anlar anlatılmaz. Sadece yaşanır.
Kars…
Her köşesi başka bir hikâye, her taşı başka bir zamanın hatırası. Bir taşı kaldırsanız altından tarih fışkırır. Kars Kalesi, Katerina Sarayı, Kars Cephesi Harp Tarihi Müzesi, Kars Müzesi… Hepsi bu kadim şehrin hafızasına açılan kapılar.
Sabahın erken saatlerinde, Ocak Köyü üzerinden Ani Ören Yeri’ne giriş yaptım. Daha ilk adımda zaman geri çekiliyor. Her adım, insanı yüzyıllar öncesine götürüyor. Zerdüşt ateş tapınağı sütunların arasında durup koca kenti izlemeye başladım. Bin yıl geriye uzun bir yolculuğa çıkıyorum.
Ani…
Şamanizm, Hristiyanlık ve İslam…
Üç dini buluşturan bir kent.
Aynı zamanda “40 kapılı şehir” olarak da anılıyor.
Orta Çağ’da İpek Yolu’nun Kafkaslar’dan Anadolu’ya açılan ilk kapılarından biri… Aşot tarafından kurulan bu şehir, kısa sürede ticaretin ve kültürel etkileşimin merkezi haline gelmiş. 961-1045 yılları arasında Bagratuni Hanedanlığı döneminde başkentlik yapmış. Bu yüzden sadece bir şehir değil, bir uygarlık vitrini olmuş.
Zamanla burada her şey yan yana gelmiş: Zerdüşt ateşgedeleri, kiliseler ve camiler…
Hatta Anadolu’daki en erken Türk-İslam yapılarından biri olan Manuçehr Camii de burada yükselmiş. 11. yüzyılda inşa edilen bu cami, “binbir kiliseli şehir” olarak anılan Ani’de, kiliselerle yan yana durarak bu çok katmanlı yapının en güçlü sembollerinden biri olmuş.
Daha da eskisi var… M.S. I. yüzyıla tarihlenen ve Pers uygarlığına ait olduğu düşünülen bir ateşgede… Anadolu’daki ilk Zerdüşt ateş tapınaklarından biri. Ani’de zamanın durduğunu mu, yoksa aktığını mı fark etmiyorsunuz bile…
1319’daki büyük deprem… Ardından gelen istilalar… 14. yüzyılda Celayirliler, Karakoyunlular ve Timur’un yıkımları… 16. yüzyılda Safeviler, ardından Osmanlı İmparatorluğu…
Ve sonra… sessizlik.
Ticaret yolları değişti. Hayat yön değiştirdi. Ve Ani, yavaş yavaş terk edildi.
Bugün surların içinde hâlâ ayakta duran yapılar var: camiler, kiliseler, hamamlar, saraylar, kervansaraylar… Taşlar suskun ama hafızaları diri.
Aslanlı Kapı hâlâ görkemli. Üzerindeki aslan kabartmasıyla, geçmişin gücünü bugüne taşıyor.
Ani…
“1001 Kiliseli Şehir”…
Ve o kiliselerden biri: Tigran Honents Kilisesi.
1215 yılında tüccar Tigran tarafından inşa ettirilen bu yapı, yalnızca taş değil, bir inancın ve estetiğin ifadesi. İçindeki freskler… Hz. İsa’nın hayatını anlatan sahneler… Duvarlara kazınmış bir zaman.
Bulunduğum yerden aşağıda Arpaçay Nehri ağır ağır akıyordu.
Ne acele ediyor… Ne de duruyordu… Sanki bin yıllık bir sırrı taşıyordu. Sessiz, derin ve gururlu. Vadinin iki yanında uzanan yeşillikler… Ve her şeyden habersiz otlayan sürüler…
Ani Harabeleri, o sessizlikte bir şehirden çok bir hafıza gibiydi. Çünkü bir zamanlar burada hayat vardı.
Surların içinde yüz bin insanın sesi birbirine karışırdı. Atların nal sesleri taş sokaklarda yankılanır… Dervişlerin ve keşişlerin ellerindeki kehribar tespihlerin sesi bu yankıya karışırdı… Kervanlar umutla kapılardan içeri girerdi.
İpek Yolu’nun tozu omuzlara sinerdi. Ve o toz bile hayatın bir parçası olurdu. Sokaklarda seyyar satıcılar… Bakır kazanlarda pişen yemekler… Közde ağır ağır köpürdeyen kahveler …
Seyyar satıcı elindeki bakraçtan limonata uzatırdı: “Serinletir… yol yorgunluğunu alır…”
Ve alırdı. Çünkü Ani’de suyun tadı bir başkaydı.
Tandırda çevrilen kuzuların kokusu, yeni pişmiş ekmekle karışırdı.
Burası bir şehir değildi yalnızca… Bir kavşaktı.
Mallardan çok yolların, yollardan çok fikirlerin, fikirlerden çok insanların buluştuğu bir yerdi.
Hindistan’dan ipek… İran’dan baharat… Bizans’tan altın… Horasan’dan ilim... Tüccarlar, elçiler, dervişler, keşişler, yolcular… Herkesin yolu burada kesişirdi.
Sabah ezanı yükselirken… Kilise çanları çalardı. Sesler çatışmazdı. Birbirine karışırdı. Aynı gökyüzüne yükselen iki dua gibi…
Ama zaman… Zaman her şeyi değiştirdi. Savaşlar geldi. Ve şehir sustu. Taşlar kaldı. Ama hayat çekildi içlerinden.
Ve köprü…
Arpaçay’ın üstündeki o taş köprü…
Yıkıldı.
Ama tamamen değil.
Beklemeye başladı.
Bugün hâlâ bahar sularının tüm haşmentine rağmen iki ayağı ayakta. Sanki biri geçecekmiş gibi… Sanki karşıdan komşu seslenecekmiş gibi…
Gözlerimi kapatıyorum. Ve zaman kırılıyor.
Bir anda Ani yeniden doluyor.
Yaşar Kemal yürüyor sokaklarda… Yanında Hrant Dink…
Konuşuyorlar. Tartışmıyorlar… Anlamaya çalışıyorlar.
Bir düdük sesi yükseliyor.
Jivan Gasparyan duduk üflüyor. Sesi taşların arasına sızıyor.
Yanında biri…
Neşet Ertaş… Sazı elinde… “Sarı Gelin” yükseliyor yavaşça.
Ne Türkçe kalıyor… Ne Ermenice…
Sadece insan sesi…
Arpaçay’ın iki yakasında insanlar oturmuş. Binler… on binler… Kimse konuşmuyor. Çünkü bazı anlar anlatılmaz. Sadece yaşanır.
Ve o an…
Ani’de taştan bir Zerdüşt ateş tapınağına sırtımı yaslamışım. Soğuk… ama güvenli. Kibirsiz…
Aşağıda Arpaçay akıyor. Değişmeden. Direnerek.
Ve bir düşünce düşüyor içime: Belki şehirler insanlar içindir… Ama bazı şehirler, insanların yeniden insan olabilmesi için vardır.
Gözlerimi açıyorum.
Köprünün bir yanında Recep Tayyip Erdoğan…
Diğer yanında Nikol Paşinyan…
Ezber bozulur mu?
Bozulur.
Ani Köprüsü hâlâ orada.
Ve bekliyor…
Bir adımı… Bir dostluğu… Bir buluşmayı…
Ve Arpaçay fısıldıyor: “Ben hala akıyorum… siz de geçmeyi hatırlayın.”
İlginizi Çekebilir