Almanya'nın çatlayan kimliği: Aşırı sağın gerçek tabanı
DIŞ POLİTİKASonuç olarak, mevcut tabloyu değiştirmek için iki şey gerekiyor: Birincisi, ekonomik güvencesizliği azaltacak somut politikalar. İkincisi ise toplumun belirli kesimlerinde biriken kültürel kaygıları küçümsemeden, onları demokratik bir çerçevede yeniden anlamlandırmak. Çünkü AfD'nin yükselişi bir istatistik meselesi değil; "toplumsal alarm". Bu alarmı duymayanlar, yarın çok daha sert bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalabilir. Alman toplumu, bu yüzleşmenin çıkaracağı acı faturaları ödemek için ağır bedellerle karşı karşıya kalabilir. Tıpkı 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında olduğu gibi…
Almanya'da yıllardır aynı hata tekrarlanıyor: Aşırı sağcı parti Almanya için Alternatif'in (AfD) yükselişi; "yanlış bilgi", "öfke", "Doğu'nun travması" ya da "geleneksel siyaseti protesto" gibi basit ve içeriği zayıf açıklamalarla geçiştiriliyor. Diğer yandan, Leipzig Üniversitesi'nin araştırmaları farklı bir tablo ortaya koyuyor. "Federal Seçim 2025: 2024'te Partiler ve Seçmenin Kalbi" başlıklı bir araştırmaya göre, AfD'nin seçmen kitlesi ağırlıklı olarak "orta gelirliler" ve "işsiz"lerden oluşuyor. AfD’ye oy verenlerin büyük çoğunluğunun düşük eğitim seviyesine sahip olduğunu da gösteren araştırma, partinin yükselişinin arkasında çok daha katmanlı ve rahatsız edici bir tablo olduğuna işaret ediyor. Genel kabulün aksine AfD seçmeni, ülkenin kenarında kalmış, dışlanmış, unutulmuş bir azınlık değil. Aksine, Almanya'nın tam orta yerinde duran ama merkez siyaset tarafından artık dikkate alınmadığını düşünen devasa bir kitle bahse konu olan.
Araştırmaya göre, AfD’nin seçmenleri ağırlıkla "orta gelir" grubundan geliyor. Yani ne yoksullar ne de elitler. Tam ortada sıkışmış, kendi ifadeleriyle, "bir zamanlar güvende olan ama artık olmayan" insanlar. Sıkıntılı olan şu ki bu kesim, Almanya'nın uzun yıllar boyunca övündüğü sosyal devletin çözülüşünü en yakından hisseden grup. İş güvencesi eriyor, kiralar yükseliyor, gelecek belirsizleşiyor… Bu insanlar uzun zamandır, "Ben bu ülkenin sıradan vatandaşıyım. Neden artık bu ülkede bana yer yok" diye soruyor. AfD de tam bu soruya yanıt veriyor: "Çünkü sizi unuttular ve sadece göçmenlerle ilgileniyorlar." AfD, bu söylemle tabiri caizse iki kuş birden vuruyor. Hem bu kesime "Biz sizi unutmadık. Sizin için buradayız" mesajını veriyor hem de göçmenleri hedef göstererek, kendisine oy veren bu kitleyi saflarında daha sıkı mobilize ediyor. Bu söylem, ekonomik sıkışmışlıkla birleşince güçlü bir politik yakıt üretiyor ama sorun elbette salt ekonomi değil. Araştırmanın en çarpıcı bulgusu, AfD seçmeninin yüzde 70,6 oranında erkeklerden oluşması. Bu oran, Almanya'daki tüm partiler arasında açık ara en yüksek olanı. Bu veriyi sadece bir istatistik olarak değil; toplumsal bir kırılmanın işareti olarak değerlendirmek gerekiyor kanımca. Bugün Almanya'da erkekler, özellikle de orta sınıf erkekler, tarihin yanlış tarafında kaldıklarını düşünüyor. Sanayileşme sonrası ekonomide erkeğin "geleneksel rolü" çözüldü ve aynı zamanda geleneksel aile yapıları da değişti. Kültürel normlar dönüştü. Bir zamanlar "toplumun direği" olarak görülen erkek figürü, bugün çoğu yerde "uyum sağlayamayan sorunlu birey" olarak etiketleniyor. Bu dönüşümün yarattığı kimlik kaybı, AfD'nin söyleminde kendine bir sığınak buluyor.
AfD'nin, bu düşünceden hareketle erkek seçmene yönelik kurguladığı, "Kaybettiğin gücü geri al" ana fikri üzerinde tematize edilen mesajlar, Doğu Almanya'da çok daha güçlü yankılanıyor ve karşılık buluyor. Çünkü Doğu'da ekonomik dönüşüm daha sert yaşandı, sosyal devlet daha hızlı çözüldü ve erkeklerin iş gücü piyasasındaki konumu daha dramatik biçimde sarsıldı. Bu nedenle AfD, Doğu'da sadece bir parti değil; bir kimlik restorasyon projesi gibi işliyor.
Diğer yandan, Leipzig Üniversitesi'nin bulguları, AfD seçmeninin eğitim düzeyinin görece düşük olduğunu da gösteriyor. Bu, sıkça kullanılan "eğitimsizler AfD'ye oy veriyor" klişesini doğruluyor gibi görünse de aslında daha derin bir soruna işaret ediyor: Kurumsal bilgiye, uzmanlığa ve akademik otoriteye duyulan güvenin çöküşü. Bu çöküş, sadece AfD seçmenine özgü değil tüm Batı demokrasilerinde yükselen bir trend. Ancak AfD'nin söylemi, bu güvensizliği en agresif biçimde politize eden örneklerden biri. Burada asıl sorun şu: Almanya'da merkez siyaset, bu seçmen grubunu yıllardır küçümsüyor. Onları "yanlış bilgi kurbanı", "popülizme kapılmış cahiller" ve "Doğu'nun travmatik kalıntıları" gibi kategorilere sıkıştırıyor ancak bu kibirli yaklaşım, en çok AfD'nin işine yarıyor. Çünkü AfD seçmeni, kendisine yukarıdan bakan bu dili çok net görüyor ve öfkesini sandıkta ifade ediyor. Bu nedenle AfD'nin yükselişini durdurmak isteyenlerin önce şu gerçeği kabul etmesi gerekiyor: Bu seçmen kitlesi, Almanya'nın kaybedilmişleri değil; görmezden gelinmişleri.
Bununla birlikte, ekonomik güvencesizlik, kültürel kaygılar ve erkeklik krizinin birleştiği bu toplumsal zemini anlamadan hiçbir siyasal strateji işe yaramaz. AfD'nin seçmeni, sadece "yanlış yönlendirilmiş" bir kitle değil; modern dünyanın hızına ayak uyduramayan, değişimin ritmini algılayamayan ve bu nedenle öfkesini siyasal alanda ifade eden toplumsal bir grup.
Sonuç olarak, mevcut tabloyu değiştirmek için iki şey gerekiyor: Birincisi, ekonomik güvencesizliği azaltacak somut politikalar. İkincisi ise toplumun belirli kesimlerinde biriken kültürel kaygıları küçümsemeden, onları demokratik bir çerçevede yeniden anlamlandırmak. Çünkü AfD'nin yükselişi bir istatistik meselesi değil; "toplumsal alarm". Bu alarmı duymayanlar, yarın çok daha sert bir gerçekle yüzleşmek zorunda kalabilir. Alman toplumu, bu yüzleşmenin çıkaracağı acı faturaları ödemek için ağır bedellerle karşı karşıya kalabilir. Tıpkı 2. Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında olduğu gibi…
İlginizi Çekebilir