Sürekli kriz tüketimi
PSİKOLOJİİnsan Olmak kitabında Engin Geçtan şöyle der: “İnsan en çok kendi yarattığı cehennemde kaybolur.” Sanırım çağımızın cehennemi biraz da elimizin içinde taşıdığımız ekranlar oldu. Çünkü artık yalnızca yaşamıyoruz; sürekli maruz kalıyoruz. Ve belki de ruh sağlığının yeni biçimi her şeyi bilmek değil, bazen bilmemeyi seçebilmek. Bir haberi geçmek. Telefonu sessize almak. Dünyayı birkaç saatliğine kurtarmaya çalışmadan bir kahve içmek. Camdan dışarı bakmak. Bir kediyi sevmek. Sevdiğin birinin sesini duymak.
Bazı insanlar sabah kahvesini içerken haber okur. Bazılarıysa felaket içer. Gözlerini açar açmaz bir yangının videosuna, bir cinayet haberine, ekonomik çöküş yorumlarına, savaş görüntülerine bakar. Sonra bir tane daha. Sonra bir tane daha. Parmak ekranı aşağı kaydırırken aslında ruh da biraz daha aşağı iner. Modern dünyanın yeni bağımlılığı belki de tam olarak bu: sürekli kriz tüketimi.
Eskiden insanlar kötülüğü duyardı. Şimdi kötülüğün içinde yaşıyoruz. Dünyanın herhangi bir yerindeki acı, birkaç saniye içinde cebimize düşüyor. Beyin ise bunun gerçek mi, uzak mı, bize ait mi olduğunu ayırt etmekte zorlanıyor. Çünkü sinir sistemi Twitter bilmiyor, algoritma bilmiyor, reels bilmiyor. O sadece tehdit algılıyor.
Bu yüzden bazı insanlar telefonu kapattığında bile huzur hissedemiyor. Çünkü beden hâlâ bir sonraki kötü haberi bekliyor. Sürekli tetikte kalmaya alışmış bir zihin, sessizliği güven değil boşluk sanıyor. Belki de bu yüzden artık birçok insan dinlenirken bile yoruluyor.
Oysa insan zihni dünyanın bütün acılarını aynı gün içinde taşıyabilecek şekilde yaratılmadı. Bir çocuğun ölümüyle bir ekonomik kriz haberinin, ardından bir deprem görüntüsünün ve birkaç saniye sonra bir makyaj videosunun yan yana aktığı bir gerçeklikte ruh neyi nasıl işleyeceğini şaşırıyor. Trajediyle eğlence arasındaki sınır eriyor. Acıya maruz kalmak bile sıradanlaşıyor.
Bir süre sonra kişi haber okumuyor aslında; kontrol arıyor. “Hazırlıklı olursam incinmem” diye düşünüyor bilinçdışı. Sanki bütün ihtimalleri önceden bilirsek hayat bizi daha az yaralayacakmış gibi. Ama tam tersi oluyor. Sürekli felaket tüketen bir zihin, dünyanın hâlâ güvenli yerleri olduğuna inanmakta zorlanıyor.
İnsan Olmak kitabında Engin Geçtan şöyle der: “İnsan en çok kendi yarattığı cehennemde kaybolur.” Sanırım çağımızın cehennemi biraz da elimizin içinde taşıdığımız ekranlar oldu. Çünkü artık yalnızca yaşamıyoruz; sürekli maruz kalıyoruz.
Ve belki de ruh sağlığının yeni biçimi her şeyi bilmek değil, bazen bilmemeyi seçebilmek. Bir haberi geçmek. Telefonu sessize almak. Dünyayı birkaç saatliğine kurtarmaya çalışmadan bir kahve içmek. Camdan dışarı bakmak. Bir kediyi sevmek. Sevdiğin birinin sesini duymak.
Çünkü insan ruhu bazen bilgiyle değil, güven hissiyle iyileşir
İlginizi Çekebilir