© Yeni Arayış

Bağ kurulamayan yerde bağımlılık filizlenir

Bağımlı kişilikte sık görülen o iç ses—“Onsuz yapamam”—zamanla yer değiştirir: “Bunsuz yapamam.” Önce bir insanın yokluğu korkutur, sonra maddenin yokluğu. Ve kişi fark etmeden, ilişkiden bağımlılığa geçer. Çünkü bağ kurmayı öğrenmemiş bir zihin, bağımlılığı bağ zanneder. Ama gerçek bağ, kaçış değildir. Gerçek bağ, kalabilmektir. Kendinde kalabilmek, duygunda kalabilmek, birinin yanında kendin olarak kalabilmek… Bu öğrenilmediğinde, insan hep bir şeylere tutunur. Oysa mesele tutunmak değil, temas edebilmektir.

“İnsana bağlanamayan, maddeye bağlanır.” Bu cümle serttir ama gerçeğin tam kalbine dokunur. Çünkü insan, bağ kuramadığında boşlukta kalmaz; o boşluğu mutlaka bir şeyle doldurur. Ve o şey çoğu zaman bir madde olur: alkol, uyuşturucu, sakinleştirici… Yani dışarıdan bakıldığında “zayıflık” gibi görülen şey, aslında içeride kurulamamış bir ilişkinin yerini tutmaya çalışan bir düzenektir.

Bağımlı kişilik bozukluğunda kişi, kendi başına kalmayı bir tehdit olarak algılar. Karar vermekte zorlanır, ayrışamaz, sürekli birine yaslanma ihtiyacı hisseder. Ama mesele yalnızca insanlara tutunmak değildir. Çünkü her zaman güvenilecek bir “öteki” bulunamaz. İşte o noktada madde devreye girer. Madde, bir insan gibi davranır: yatıştırır, yalnızlığı bastırır, reddetmez. Ama aynı zamanda bir insanın yapması gereken hiçbir şeyi de yapmaz: geliştirmez, büyütmez, iyileştirmez.

Araştırmalar bu döngüyü açıkça gösteriyor. Özellikle güvensiz bağlanma stillerine sahip bireylerde madde kullanım bozukluklarının anlamlı ölçüde daha yüksek olduğu biliniyor. Örneğin yapılan meta-analizlerde, kaygılı ve kaçıngan bağlanma örüntülerinin alkol ve madde kullanımını artırdığı; maddenin duygusal düzenleme aracı olarak kullanıldığı ortaya konmuştur. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre dünya genelinde yaklaşık 35 milyon insan madde kullanım bozukluğu ile yaşıyor. Bu sayı yalnızca bir istatistik değil; temas edilememiş, tutulamamış, anlaşılmamış milyonlarca iç dünyanın toplamıdır.

Erich Fromm’un şu cümlesi tam burada anlam kazanır: “Sevgi bir duygu değil, bir eylemdir.” Sevgi, sabır ister, emek ister, bazen hayal kırıklığını da içinde taşır. Oysa madde, zahmetsizdir. Anında bir rahatlama sunar. İçerideki boşluğu kısa süreliğine doldurur ama o boşluğun nedenini asla iyileştirmez. Bir yara düşün; üstünü uyuşturursun ama enfeksiyon içeride büyümeye devam eder.

Bağımlı kişilikte sık görülen o iç ses—“Onsuz yapamam”—zamanla yer değiştirir: “Bunsuz yapamam.” Önce bir insanın yokluğu korkutur, sonra maddenin yokluğu. Ve kişi fark etmeden, ilişkiden bağımlılığa geçer. Çünkü bağ kurmayı öğrenmemiş bir zihin, bağımlılığı bağ zanneder.

Ama gerçek bağ, kaçış değildir. Gerçek bağ, kalabilmektir. Kendinde kalabilmek, duygunda kalabilmek, birinin yanında kendin olarak kalabilmek… Bu öğrenilmediğinde, insan hep bir şeylere tutunur. Oysa mesele tutunmak değil, temas edebilmektir.

İyileşme, çoğu zaman maddeyi bırakmakla başlamaz. İyileşme, insanın ilk kez kendi duygusuna temas edebilmesiyle başlar. Çünkü insan, kendine değebildiği gün, artık hiçbir maddeye sarılmak zorunda kalmaz.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER