© Yeni Arayış

Saygın bir toplum olmak mümkün mü?: Japonya anıları

Dünyada insanların olabildiğince mutlu, huzurlu, sakin, dingin bir şekilde hayatlarını yaşadığı toplumlar, ülkeler bulunuyor. Eğer bir ülkede insanlar yaşadıkları hayattan memnun değillerse ve kendilerinin de daha güzel, mutlu bir yaşamı hak ettiklerini düşünüyorlarsa bunu gerçekleştirmek için çaba harcamaları gerekiyor. Bunun için de öncelikle böyle bir hedeflerinin olması daha sonra da bu konuda ilgili insanları, kurumları, devleti vb. bu yönde zorlamaları, denetlemeleri, teşvik etmeleri gerekir.

Yukarıdaki bir satırlık başlıkla ilgili olarak şu üç soru akla gelebilir:

“Saygın bir toplum” ne demek? “Saygın olmak”tan ne anlıyoruz? Bir toplumu dönüştürmek üzere müdahale etmek (“toplum mühendisliği”) doğru mu? İyi bir amaç için bile olsa bu yapılmalı mı? Bu felsefi soruların Japonya ile ilgisi ne?

İlk sorudan başlarsak, insanların insan olmaktan kaynaklanan belli haklara sahip olması ve bu hakları kullanabilmesi açısından “saygı”, herkesi ilgilendiren bir kavramdır. Bu anlamda her insan (aslında hayvanlar, bitkiler, doğa da) saygıyı hak eder. Diğer taraftan sadece var oluşlarıyla değil; yaptıkları, söyledikleri, yaşama kattıklarıyla diğer insanlardan ayrışan ve bu anlamda ayrıca “saygı”yı hak eden insanlar da var. Onlar için de “saygın” sözcüğünü kullanıyoruz. Benzer şekilde her toplum var oluşundan kaynaklanan nedenlerle saygıyı hak eder. Ancak bazı toplumlar vardır ki kültürleriyle, davranışlarıyla, değerleriyle diğerlerine örnek olur. Bu şekilde diğer toplumlardan olumlu anlamda farklı özellikleri olan ve değerleriyle öne çıkan toplumlar için de “saygın toplum” diyebiliriz sanırım.

(Daha önce saygı kavramını tartıştığım bir yazı yazmıştım. Konuya ilgi duyan okurlarımız için linkini buraya bırakıyorum.)

İkinci soruda ifade ettiğim konu; herhangi bir toplumu daha ileriye götürmek için toplum üzerinde belirli düzenlemeler yapılabilir mi ya da ona şekil verilmeye çalışılabilir mi? Eğer yapılabilirse bu nasıl olur? Kim, nasıl yapabilir? Aslında bu tür müdahaleler, çoğu kişi tarafından doğru ve hatta etik kabul edilmez. Peki eğer bu şekilde bir müdahale olmayacaksa toplumların ileriye gitmesi nasıl sağlanır? Toplumların gelişmesini istiyor ancak bunun dış müdahaleler şeklinde olmasını istemiyorsak o zaman çözüm nasıl olacak?

Üçüncü soruda belirttiğim konu ise geçtiğimiz günlerde yapmış olduğum Japonya seyahatinden edindiğim izlenimleri paylaşmak ve bu örnek üzerinden birinci ve ikinci soruda belirttiğim konuları tartışmak.

Genel olarak amacımı ortaya koyduğuma göre başlayabiliriz sanırım. Öncelikle Japonya ilgili kısa bazı notlar aktarmak istiyorum.

Bildiğimiz gibi Japonya, bir adalar ülkesi. Binlerce adadan oluşuyor. En büyük dört adası; Honshu, Hokkaido, Kyushu, Shikoku. Bu dört adanın en büyüğü olan Honshu’ya (Ana Ada), ülkenin kalbi denebilir. Tokyo, Osaka, Kyoto gibi ülkenin en önemli şehirleri bu büyük adada bulunuyor. Tokyo metropolü, 37 milyonu aşkın insanla dünyanın en kalabalık metropolü kabul ediliyor. Japonya, uzun yüzyıllar boyunca içe kapalı bir şekilde yaşamış. Ülkeden çıkışlara ve ülkeye girişlere izin verilmemiş. Buna karşın 1868-1912 arasında yaşayan imparator Meiji, Japonya’da çok köklü reformlar yapmış. Ülkenin dış dünyayla arasındaki izolasyona son vermiş. Ülkenin yönünü Batı’ya çevirerek siyasal, kültürel, ekonomik birçok alanda çok köklü değişiklikler yapmış. Bugün Japonya’nın gelişmiş bir ülke olmasında en önemli etkenler olarak gösterilen eğitim, altyapı, teknoloji vb. gelişmelerin hemen hepsi o dönemde başlamış.

Japonya’ya ilk defa gittim. Tokyo, Osaka, Kyoto ve çevresini kapsayan 10 günlük bir gezi oldu. Burada bahsedeceklerim, bu kısa gezide gözüme çarpanlar yani izlenimlerim. Dolayısıyla hata payları yüksek. Gerçek hayattaki durum benim gözlemlerimden farklı olabilir. Bunu anlamak için orada belirli bir süre yaşamak gerekir. Ancak yine de birer izlenim olarak gözlemlerimi paylaşmak istiyorum. Gerçek durum öyleyse örnek almak, değilse yine de ilham kaynağı olarak yararlanmak için.

Kültürel kodlar

Bu kısa özetten sonra genel izlenimlere geçersek, Japonya’da en çok dikkatimi çeken şey, insanların birbirine son derece saygılı davranışları oldu. Bu birbirlerini -eğilerek- doğrudan selamlamaları, genellikle gülümseyerek konuşmaları, birbirlerini rahatsız edecek davranışlardan (gürültü yapmak, temas vb. gibi) kaçınmaları gibi birçok davranışla kolaylıkla gözlemlenebiliyor. Özellikle toplu taşıma araçlarında; binerken, inerken, yolculuk sırasında kimse kimseyi en küçük bir şekilde rahatsız etmiyor. Herkes sıraya giriyor, birbirinin hakkına saygı duyuyor, telefonla konuşmuyor, gürültü yapmıyor, temastan kaçınıyor. Aynı şekilde trafikte de birbirlerine ve kurallara inanılmaz derecede saygı duyulduğunu gözlemledik. Öyle ki 10 gün boyunca yollarda tek bir korna sesi duyduk. Onu çalanın da Japonya’ya çalışmaya gelen bir yabancı olduğunu gördük.

Aynı şekilde ülkenin her tarafının son derece temiz olduğunu gözlemledik. Hem kamusal alanda hem kişisel temizlik anlamında gerçekten çok büyük bir özen ve dikkatin olduğu hemen anlaşılıyor. Ortalarda çöp kutusu olmamasına rağmen sokakların tertemiz olması (örneğin insanların çöplerini ceplerine koyup eve kadar taşımaları); sahip oldukları toplumsal sorumluluk duygusunu, çocukluktan beri öğretilen düzen kültürünü ve “kamu herkesin ortak alanıdır” anlayışını gösteriyor. Aynı şekilde Japonya’da “başkalarını rahatsız etmeme” kültürünün çok güçlü ve yaygın olduğu yaşamın her alanında hissediliyor. Bütün bunların sonradan kazanılan ve yapay davranışlar değil, çocukluktan beri edinilmiş ve dolayısıyla içselleşmiş, samimi davranışlar olduğu da hemen anlaşılıyor.

Yine Japonya’da doğaya çok önem verildiğini gördük. Ülkenin yüzölçümü 377,975 km2. Nüfus ise yaklaşık 123 milyon. Ülkenin yaklaşık %70’i orman, %74’ü de dağlık alandan oluşuyor. Oldukça yoğun bir nüfusun göreli olarak oldukça dar bir alanda (yüzölçümü Türkiye’nin yarısından az) yaşıyor olmasına karşın ormanlar, dağlar ve denizler çok ciddi bir şekilde korunuyor. Kimsenin aklına bunları kesmek, kirletmek, zarar vermek vb. gelmiyor gibi görünüyor.

Eğitim konusu

Benzer şekilde Japonya’da eğitim sistemine de çok özel bir önem veriliyor. Okula devam oranının %99 civarında olduğunu öğrendik. Okullarda Japonca, matematik, fen/sosyal bilimler, İngilizce, teknoloji gibi temel derslere ek olarak müzik, resim, sanat, spor gibi etkinlikler de ciddi şekilde teşvik ediliyor. Ayrıca özellikle temizlik, sorumluluk, grup uyumu, iş birliği, saygı, disiplin, çalışkanlık ve sabır gibi konulara çok önem veriliyor ve bireylerin bu yönde gelişmeleri sağlanıyor.

Bu ifadeler, ilk bakışta çok genel ve soyut sözcükler gibi görünebilir. Örneğin ülkemizde de eğitim programlarına baksak buna benzer ifadeler görebiliriz. Ancak nihayetinde bu söylenenlerin doğru olup olmadığını ancak gerçek yaşama bakarak anlayabiliriz. Bu anlamda Japonya’da temizlik, saygı, iş disiplini, çalışkanlık vb. konularda söylenenlerin bireyler ve toplum bazında hayata geçtiğini görüyoruz. Sokaktaki yaşamda ve her bir insanda bu değerlerin varlığı hissediliyor. Buna karşın örneğin bizdeki durum da ortada sanırım: Her gün bin çeşit kaza, şiddet, ihmal, ölüm, haksızlık vb. haberiyle karşılaşıyoruz. Temizlik, sorumluluk, grup uyumu, iş birliği, saygı, disiplin, çalışkanlık, sabır vb. konularda söylenenler gerçekleşmiş olsa bugün yaşadığımız sorunların çoğunun yaşanmayacağından emin olabiliriz.

Güven

Bütün bunlara ek olarak insanların işlerini çok büyük bir ciddiyet, saygı ve disiplinle yaptıklarını gözlemledik. Gece saat 23.00’de hiç kimsenin olmadığı, küçük bir sokakta yapılan bir yol bakım çalışmasında bile kaç tane görevlinin büyük bir ciddiyetle yolu kapattıklarını, işlemler bitene kadar orada bulunduklarını ve kontroller sonrasında tekrar açtıklarını gördük. Aynı şekilde çok büyük ve karmaşık bir metro ağının son derece dakik ve en küçük bir aksama olmadan çalıştığına şahit olduk. Sabahları çocukları okullarına büyük bir dikkatle götüren, bunun için yollarda güvenlik önlemi alan resmi ve gönüllü görevliler gördük. Bunlar (ve benzerleri) şu anlama geliyor: İnsan ülkede kendisini güvende hissediyor. Yani herhangi bir binaya girerken, bir ulaşım aracına binerken ya da herhangi bir aktivite içindeyken orada risklerin hesaplandığına, önlemlerin alındığına, herkesin görevini büyük bir ciddiyetle yaptığına dolayısıyla herhangi bir sorun yaşanmadan hayatın devam edeceğine ilişkin büyük bir güven duygusu oluşuyor. Aynen sokağa çıktığında başına bir şey gelmeyeceği, gelse de hemen görevlilere haber vererek yardım alınabileceğine olan güven gibi. Bu anlamda Japonya, vatandaşlarına (ve tabi misafirlerine de) güven veren bir ülke ve toplum görüntüsü veriyor. Bu, insan için çok güzel ancak ne yazık ki çoğu ülkede hissedilmeyen bir duygu. Otelde yanma, depremde ölme, selde boğulma, gıdadan zehirlenme, trafikte dayak yeme, sokakta şiddet görme kaygısı olmadan yaşama duygusu, aslında her insanın ve her birimizin en doğal hakkı…

(Örnek olarak Japonya’da deprem ile ilgili oldukça aydınlatıcı bir yazı için: https://t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/beklenmeyen-beklenen-deprem,30176)

Özetlersem; Japonya denince benim aklıma artık şu üç sözcük geliyor: Saygı, temizlik ve güven. Bunların da birer tesadüf sonucu değil; bilinçli, dikkatli, özenli bir çabanın sonucunda gerçekleştiği izlenimi edindim.

Saygın toplum nasıl olunur?

Girişteki sorularımıza dönersek, Japonya’da bu anlamda insanca yaşamak için güvenli bir ortam kurulmuş görünüyor. Böyle bir ortamın oluşturulmasında tarihi, sosyal, kültürel çok çeşitli etkenlerin olduğu ortada. Ancak ben yine de her zaman olduğu gibi başarının da başarısızlığın da asıl sorumlusunun toplum (ve birey) olduğunu düşünüyorum. Bu anlamda böylesine bir toplumsal yaşamı inşa ettikleri için Japon toplumunun her türlü saygıyı ve kutlamayı hak ettiğine inanıyor, her ülke ve toplum tarafından örnek alınması gerektiğini düşünüyorum. Bu açıdan “saygın bir toplum” denince benim aklıma ilk olarak Japonya ve Japon toplumu geliyor.

Peki herhangi bir toplumun (biz de dahil) bu değerleri örnek alacak şekilde bir dönüşüme uğraması ve bugün Japonya’dakine benzer bir hayat kurması mümkün mü? Mümkünse bu nasıl olur? Böyle bir dönüşüm kim tarafından ve nasıl gerçekleşir?

İnsanlık tarihinde, bir topluma dışarıdan/üstten müdahale edilerek ona şekil verilmeye çalışılmasının doğru bir yöntem olmadığını gösteren çok sayıda örnek yaşanmıştır. Öncelikle bunu yapanların niyetinin ne olduğu sorusu her zaman tartışılan bir konu olmuştur. Sonrasında ise kısa vadede böyle bir dönüşüm gerçekleşmiş gibi görünse bile uzun dönemde toplumun bu yoldan çıktığına hatta tam tersi yollara girdiğine ilişkin de çok sayıda örnek bulunmaktadır.

Bu anlamda bugün eğer bir toplum kendi içinde kültürel, ahlaki, felsefi vd. açılardan köklü bir değişim geçirmek istiyorsa bunun en doğru ve etkili yolunun içsel olması gerektiği açıktır. Bunun yolu da, eğitim sistemini yenilemek ve gerçek anlamıyla bu değerleri (kişiler arası saygı, temizlik, çalışma, iş disiplini, sorumluluk, ekip çalışması, ahlak, bilim vb.) herkes için temel değerler haline getirmektir. Bu anlamda bütünüyle siyasetten uzak, son derece iyi niyetli, ahlaki, akılcı, bilimsel bir eğitim politikasının oluşturulması gerekir. Bunu yapacak kişilerin de en azından bu değerlere sahip olmaları beklenir. Eğer bu değerlere gerçekten sahip değillerse böyle bir sistemin hayata geçmesi de mümkün değildir.

Geçerken bir noktanın daha altını çizmekte yarar var: Japonya’nın bu düzeyde gelişmesinde toplumun din ve inanç alanlarına olan mesafesini de bir etken olarak belirtmek gerekir. Özellikle olabildiğince homojen bir toplum olması, tek tanrılı dinlerin toplumsal hayatta çok yer edinmemiş olması, bu anlamda toplumun daha seküler bir yapıda olmasının da eğitim, bilim ve teknoloji anlamında gelişimi desteklediği iddia edilebilir.

Yine Japonya’da saldırı amaçlı bir ordunun olmadığını, dolayısıyla askeri harcamalar için ayrılan kaynakların büyük bölümünün eğitim ve sağlık için kullanıldığını da belirtelim.

Sonuç

Eğitim, bir kişinin ya da partinin kafasındakileri insanlara empoze etmeye çalışması değildir. Eğitim, insan ve toplum için gerekli olan evrensel değerlerin (başka insanlara, hayvanlara, doğaya saygı, temizlik, çalışma, iş disiplini, sorumluluk, ekip çalışması, bilim, ahlak, öğrenme merakı vb.) insanlara -o insanların birey olma haklarına zarar vermeden-kazandırılmasıdır.

Herhangi bir ülkede eğitimin temel amacı gerçekten bu ise bu değerlerin toplumsallaşması konusunda belirli bir yol alınabilir. Bunun dışında herhangi bir motivasyonun topluma herhangi bir şey kazandırmayacağı ortadadır.

Tabi bizim gibi ülkeler bütün enerjilerini kendi yarattıkları iç sorunlara harcayarak tükettikleri için zaten -bu anlayışla- buna benzer sorunlara çözüm getirmeleri de mümkün değildir. Ancak bulunduğu durumdan memnun olmayıp daha gelişkin bir insan/toplum yapısına sahip olmak isteyen ülkelerin belki de yapabilecekleri en kolay şey, Japon eğitim modelini alıp doğrudan kendi ülkelerine adapte etmek olabilir.

Özetlemek gerekirse, dünyada insanların olabildiğince mutlu, huzurlu, sakin, dingin bir şekilde hayatlarını yaşadığı toplumlar, ülkeler bulunuyor. Eğer bir ülkede insanlar yaşadıkları hayattan memnun değillerse ve kendilerinin de daha güzel, mutlu bir yaşamı hak ettiklerini düşünüyorlarsa bunu gerçekleştirmek için çaba harcamaları gerekiyor. Bunun için de öncelikle böyle bir hedeflerinin olması daha sonra da bu konuda ilgili insanları, kurumları, devleti vb. bu yönde zorlamaları, denetlemeleri, teşvik etmeleri gerekir. Bu da ancak duygusal, düşünsel ve toplumsal anlamda sağlıklı bir birey olmak; kendini iyi yaşamaya layık görmek, haklarının farkında olmak ve bu bilinçle davranmakla mümkündür. Böyle bir bilince sahip olmayıp hayatını otorite tarafından kendisine verilen bir oyuncakla (milliyetçilik, din, ideoloji, azınlıklara düşmanlık, göçmen karşıtlığı vb.) oynayarak geçiren insanlar olduğu sürece o insanların ve içinde bulundukları toplumun yaşamında herhangi bir şeyin iyiye gitmesi mümkün değildir.

 

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER