© Yeni Arayış

I love you Hagi!

Yaklaşık iki saat süren bir yemeğin sonunda, Hagi’ye, Bükreş’teki Futbol Müzesi’nden aldığım 1994 Dünya Kupası kaptanlık pazubendini imzalattım. 1994 ve 1998, Romanya Milli Takımı için unutulmaz turnuvalardı; o takımın lideri de Hagi’ydi. Restoranın bahçesinde taksiyi beklerken Petrescu’nun golüne nasıl sevindiğim aklıma geliyor ama hemen ardından içimden kopan çok daha güçlü bir ses bütün görüntüleri bastırıyor; “I love you Hagi… I love you Hagi… I love you Hagi…”

İngiltere futbolu için en önemli senenin 1966 olduğunda pek çok futbolsever hemfikirdir ama bu önem İngiltere’nin tarihindeki tek Dünya Kupası’nı kazanmış olmasından kaynaklanmaz; 1966, Manchester United efsanesi Eric Cantona’nın doğum tarihidir.
Sanırım Türk futbolu için de en önemli sene 1996’ydı; hayır, Avrupa Şampiyonası’na katıldığımız için değil, o sene Gheorge Hagi, Galatasaray’a transfer oldu.
Hagi geldi, Türk futbolu değişti.
Çok yıldızlar geldi geçti, ama Hagi başka bir şeydi.
Bir Fenerbahçeli olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Hagi ne Alex’le kıyaslanabilir ne de başkasıyla.
Hagi transfer olduğu zaman sözleşmesine Avrupa’da kupa kazanmaları halinde ilave prim alacağına dair bir madde koydurduğunda kimse ciddiye almamıştı, bir Türk takımının Avrupa’da iddialı olması görülmüş, işitilmiş bir şey değildi.
Ama Hagi oydu işte, Avrupa şampiyonluğunu sadece düşünmekle kalmayan, bir hayali gerçeğe taşımak için öncü rolü üstlenmekten çekinmeyen adamdı.
Hagi bir efsaneydi.
Bükreş’teki son günümde Hagi ile buluşacak olmanın çocuksu bir sevinci vardı üzerimde, üstelik Hagi “kahveyi boşver, öğlen yemek yiyelim,” demişti.
Koyu Galatasaraylı arkadaşlarımdan birine söylediğimde önce inanmadı, sonra “hangi Hagi?” diye sordu, şimdilerde Alanya’da oynayan Ianis olmadığını şaşırarak anlayınca, “yani,” dedi, “‘I love you Hagi’ ile mi buluşacaksın?”
Yemekte, Aybars’ın söylediklerini Hagi’ye anlattım, dedim ki, “Türkiye’de senin adın Giga değil, I love you!”
Güldü, Galatasaray’ın teknik direktörlüğünü yaparken yaşadığı bir olayı anlattı.
“Özhan Canaydın, başkandı. Bir gün takımdaki Romanyalı futbolcularla ilgili bir olay oldu. E ben de Romanyalıyım deyince, hayır, dedi, sen yarı Rumen yarı Türksün!”
Canaydın haklı, “Hagi efsanesi” sadece Romanya’ya bırakılamayacak kadar bizim parçamızdır.
Futbolculuğunun aksine, Hagi’nin teknik direktörlük kariyeri inişli çıkışlı oldu ama Türkiye’de yapamadığını Romanya’da yaptı ve Farul Constanza’da inanılmaz bir başarıya ulaştı.
Hagi’nin, adı daha önce duyulmayan Farul Constanza’yı satın aldığını, kulübün bir süre sonra onun teknik direktörlüğünde tarihinde ilk kez Romanya Ligi’ni kazandığını biliyordum ama birlikte yediğimiz yemeğe kadar bu zafer için Hagi’nin ne büyük çılgınlıklar yaptığını bilmiyordum.
“Ben Constanza’da doğdum,” diye anlatmaya başladı. “Steaua’ya gelmeden önce oradaydım. Kariyerimde büyük başarılara ulaştım ama kendi şehrime, kendi şehrimin çocuklarına bir şeyler yapmak istiyordum. Bana göre kamu hizmeti öncelikle iyi eğitimdir. Spor da bunun ayrılmaz bir parçasıdır. Constanza’da hiçbir şey yoktu. Önce araziyi aldım. Sonra kazandığım ne varsa buraya yatırdım. Kulüp binası, tam teşekküllü bir altyapı tesisi ki Romanya’da bir eşi daha yoktur, futbol sahaları, küçük bir otel… Bir futbol kulübüne ne gerekiyorsa yaptık. Ve övünerek söyleyeyim ki Farul, tarihinde ilk şampiyonluğunu elde etmenin ötesinde en üst seviyede forma giyen altmış küsur oyuncu çıkardı, onbeşini Milli Takım’a verdi. Altyapılarda çok başarılı olduk.”
Kulüpteki bütün hisselerini Popescu’ya satmış; kendisinde sadece Rivaldo’nunki gibi yüzde on hisse kalmış -şu isimlere bak, yıldızlar geçidi!
“Geleceği planlamak istiyorsan gençlere yatırım yapacaksın,” dedi, “biz Farul’da bunu yaptık ve çok başarılı olduk. 3T diye bir formülüm vardı -‘Time’, ‘Teenage’, ‘Talent’. Birinci ‘T’, ‘zaman’. Zaman bilinci şart. İkinci ‘T’, ‘gençlik’. Sonuncusu ise ‘yetenek’. Bunları doğru şekilde biraraya getirirsen hedeflerine ulaşamaman için bir sebep kalmaz. Farul’da yaptıklarımız bunun en büyük örneğidir.”
Farul’un arsasının bir bölümünü Maarif almış, okul inşaatına başlamış.


Kulüp tesisiyle okulun biraraya gelecek olmasından ötürü çok mutluydu Hagi.
“Romanya’nın her yanından yetenekli gençleri buraya getirmek istiyorum. En modern tesis burada, iyi bir okul da varsa bir genç daha ne ister?”
Bükreş’le havaalanı arasında yerleşime yenilerde açılan bir mahallede, Oliveto adlı bir restorandayız, ben deniz mahsullü bir makarna yiyorum, ortada jumbo karides, küçük kalamarlar, humus ve tonbalıklı güzel bir başlangıç var.
Türk takımlarının artık Avrupa’da başarı hedeflemesi gerektiğini, Türkiye şampiyonluğu ile yetinmenin anlamsızlığını, çıtayı yükseltmenin şart olduğunu, şu verilen maaşlar ve kurulan kadrolarla çok daha büyük hedeflere ulaşılabileceğini anlatıyordu ki restorana şapkalı bir adam girdi, yanında kızı vardı, Hagi ile sarıldılar birbirlerine.
Sonra biz selamlaştık.
“Dan Petrescu!”
Hagi döndü, “Petrescu’yu tanıyorsun herhalde,” demesine kalmadan “muhteşem bir sağbekti,” dedim, “hele Chelsea’deyken sizi…”
O maçı hatırlıyorum, o yaşlarımda futbolla yatar futbolla kalkardım, Petrescu atmıştı ve Galatasaray 1-0 yenilmişti -sonraki maç 5-0 bittiydi, Gianfranco Zola ile Tore Andre Flo, hey gidi çocukluğum!
Bizde maçlardan önce kampa girilir ya, Petrescu, Hagi’ye Chelsea’de böyle bir uygulamanın olmadığını söylemiş.
Hagi’nin de aklına yatmış olacak ki, Farul’la şampiyon oldukları sene iç sahadaki hiçbir maçtan önce kamp yapmamış.
“Teknik direktörlük çok zor bir iş. Özellikle de çok para kazanan gençleri yönetmek çok zordur. Ama benim için en keyifli kısmı artık o. Ben hep sahada olmayı sevdim. İdarecilik benim işim değil. O yüzden, onbeş sene sonra, Farul’u Popescu’ya bıraktım. Benim yerim saha kenarı. Uzun vadeli stratejiler kurarak kulübü bir yere taşımayı, taktikler vermeyi, o heyecanı, o tutkuyu yaşamayı seviyorum. Ayrıca, teknik direktörlük kariyerimin başlarına nazaran artık çok daha olgun biriyim. Zirveyi hedeflemek, olmaz görünen başarılara ulaşabilmek için bir strateji kurmak ve bir zaman sonra o stratejinin başarıyı getirdiğin görmek beni heyecanlandırıyor.”


Yaklaşık iki saat süren bir yemeğin sonunda, Hagi’ye, Bükreş’teki Futbol Müzesi’nden aldığım 1994 Dünya Kupası kaptanlık pazubendini imzalattım.
1994 ve 1998, Romanya Milli Takımı için unutulmaz turnuvalardı; o takımın lideri de Hagi’ydi.
Restoranın bahçesinde taksiyi beklerken Petrescu’nun golüne nasıl sevindiğim aklıma geliyor ama hemen ardından içimden kopan çok daha güçlü bir ses bütün görüntüleri bastırıyor.
“I love you Hagi… I love you Hagi… I love you Hagi…”

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER