© Yeni Arayış

Ötekiyi okumak: Dede Korkut’ta Selcen Hatun

Selcen Hatun anlatısı, yalnızca bir kahramanlık hikâyesi ya da epik bir aşk anlatısı olarak değil; 15. yüzyıl toplumunun toplumsal cinsiyet dinamiklerini çatlatan, hatta yer yer ters yüz eden bir metin olarak okunmayı hak eder. Hikâye boyunca Selcen Hatun’un sergilediği özne konumu, bilgi üretme kapasitesi ve fiziksel gücü, patriyarkal düzenin kadına biçtiği edilgin rolü sürekli olarak ihlal eder. Buna karşılık Kan Turalı’nın tutumu, patriyarkanın ne kadar kırılgan ve performansa dayalı bir yapı olduğunu açıkça ortaya koyar: Güçlü kadın arzulanır, fakat bu güç erkekliğin sınırlarını tehdit ettiği anda bastırılmak istenir.

Sizden 15. yüzyıl civarlarına gitmenizi isteyeceğim. Doğu Anadolu ve Kafkaslar'da hem dini hem yaşam tarzı hem de her şeyi geçiş döneminde olan Batı Oğuz Türk topluluklarının, yüzyıllar boyunca kümülatif şekilde söylene söylene gelmiş ve at üstünde beraber onca yolu göç etmiş Dede Korkut Oğuznameleri'ne bu yazımda göz atacağız. Fakat inceleyeceğimiz şey, geçen sonbaharda Turkologentag'da sunumunu hâlihazırda yapmış olduğum bir konu olarak Selcen Hatun'u feminist bir merakla okumaya çalışmak olacak.

Karadeniz kızı Selcen Hatun'un hikâyesini okurken sizden tekrar istediğim şey, bu hikâyenin 15. yüzyıl civarı, yarı konargöçer Türk-İslam toplumunda geçtiğini unutmamanız olacak. Bu detayların, bu hikâyedeki Selcen Hatun'a karşı duyacağınız hayreti artıracağını düşünüyorum. İlkokul Türkçe dersinde okuma kitabı olarak size aldırılan ve tozlu raflarda, üzerinde Efes'ten yeni çıkarılan bir seramik parçasından daha fazla toz bulunan Dede Korkut kitabınızı elinize alıp "Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı" hikâyesini okumanızı isteyeceğim.

Hikâyemiz, Kan Turalı'nın babasının onu artık evlendirmek istemesiyle başlar. Fakat Kan Turalı'nın evlenmek istediği kadın tarifi babasını oldukça şaşırtır. Kan Turalı; savaşan, ata binen ve düşman kellesi getiren bir kadınla evlenmek istemektedir. Hatta daha da önemlisi, kadın bunları kendisinden önce yapmalıdır; yani evleneceği kişi savaş alanında kendi önüne geçmelidir. Bunu ilk okuduğumda "helal olsun" desem de ilerleyen sayfalarda Kan Turalı'nın; muhtemelen son zamanlarda ODTÜ ve Boğaziçi gibi nadide üniversitelerimizin tarih, felsefe ve edebiyat bölümlerinin toplamından daha fazla mezun yetiştirdiği "performatif erkeklerden" biri olduğunu -hatta somut olmayan Türk kültürel mirasındaki ilk örneklerden biri sayılması gerektiğini- üzülerek görüyoruz.

Hummalı eş arama faaliyetlerinin sonunda, en son Trabzon Tekfuru'nun kızı olan ve garip bir şekilde de Türk kültürüne oldukça uygun yaşayan -ki adı dahi bu uyuma dâhildir- Selcen Hatun bulunmaktadır. Fakat kendisiyle evlenmek için üç canavarın öldürülmesi gerekmektedir. İşte tam bu sırada hikâyenin aşırı klişeleşeceği ve erkeğin erkekliğini ve maskülenliğini kanıtlamak için kadının sadece bir enstrüman olacağı -insanlık yazın tarihi boyunca örneklerinin milyonlarca kez yeniden üretildiği hikâyelerden birisini okuduğumuzu sanma yanılgısına düşsek de- hikâye bizi hemen şaşırtmaya başlar. Selcen Hatun'un Kan Turalı'yı görünce oldukça beğenmesi, hatta "kedisinin miyavlaması"na kadar açık bir dille yazılması, Kan Turalı'nın milleti günaha sokmamak için peçe takması gibi unsurlar insanı hikâyeyi okumaya zorlar.

15.yüzyılda toplumun mentalitesini anlamak için harika bir hazine olan bu eserimizde, Kan Turalı iki canavarı da alt eder fakat sonuncusunda ne yapsa da deveyi öldüremez. Veganları ve hayvan hakları aktivistlerini kızdıracak mücadelede Selcen Hatun en sonunda Kan Turalı'ya devenin zayıf noktasını söyleyerek yardımcı olmaya çalışır. Fakat Kan Turalı, küçüklüğünden beri avcılık yapan ve eserde de altı çizildiği gibi okla attığını vuran Selcen Hatun'un sözünü uygulayarak savaşmak ve savaşı bu şekilde kazanmak istemez. Kendisinden önce savaşta düşmanı alt edecek bir kadınla evlenmek isteyen Kan Turalı'nın progresiflik maskesi buraya kadardır.

Feminist kadınlar için kullanılmaya çalışılan saçma eleştiri cümlesi olan "Feminizm kocayı bulana kadardır" sözünü burada "Erkeklerin feminizmi güçlü kadın görene kadardır" olarak değiştirmeyi önererek devam ediyorum. Patriyarka, kadınların gücünü ancak bu güç erkeklerin hizmetinde olduğu sürece kutlar. Kan Turalı, tam da bu sınırı test eder: Selcen güçlüdür, ama bu güç onun kontrolü dışına çıktığı anda tehdit hâline gelir. Kan Turalı, canı pahasına erkeklik gururunu korumayı seçerek Selcen Hatun'u dinlemez ve deveyi alt etmek için başka bir yol arar. Sebebini ise açıkça söyler: Oğuz iline döndüğümüzde "kadının lafı ile düelloyu kazandı" denilmesin diye. Kan Turalı için önemli olan Selcen'in ne kadar güçlü olduğu değil, bu gücün kendi erkekliğini gölgeleyip gölgelemeyeceğidir.

Simone de Beauvoir'ın İkinci Cins'te temelini attığı aşkınlık ve içkinlik ayrımı tam bu noktada devreye girer. Beauvoir'a göre erkek, kendini aşan, projeler kuran, eyleyen aşkın özne olarak konumlandırılırken; kadın, doğurganlığı ve ev işleriyle sınırlandırılarak tekrara dayalı, edilgin bir "içkinlik"e mahkûm edilir. İşte Kan Turalı'nın yaşadığı çelişki tam olarak budur: Bir yandan kendisi gibi "aşkın" bir kadın ister (savaşan, at binen, kelle kesen), ancak bu aşkınlık kendi erkeklik performansını gölgeleyeceği an devreye giren içkinlik talebidir - yani kadının nihayetinde onun projesinin bir parçası olarak kalması, onun gücüne güç katması, onun kahramanlığını onaylamasını talep eder. Selcen'in bilgisi Kan Turalı'nın beceriksizliğini tescilleyeceği için, Kan Turalı ölmeyi "bir kadının aklıyla yaşamaya" tercih eder.

Devamında bir şekilde deveyi alt etmeyi başarır ve Selcen Hatun'la evlenmeye hak kazanır. Burada kadının bir "düello ödülü", fethedilmesi gereken bir "nesne" olarak konumlandırılmasının etik dışılığını şimdilik paranteze alarak devam edelim. Fakat çiftimiz Oğuz ülkesine dönerken Şahin Tepesi'ne arabayı çekip sevdiceğine bakarak içki içmek isteyen her Türk erkeği gibi Kan Turalı da aynı şeyi yapar ve yolun yarısında dururlar; Kan Turalı içki içmeye başlar ve devamında sızar. Fakat babasının bu evlilikten pişman olacağını ve arkalarından ordu yollayacağını hisseden Selcen Hatun uyumaz ve tam olarak da beklediği gibi bir ordu gelir. Kan Turalı'yı uyandırır ve beraber savaşmaya başlarlar. Fakat savaşın ilerleyen aşamalarında Kan Turalı'mız kelimenin tam anlamıyla rezil rüsva olur. Atı vurulmuş ve gözü oklanmıştır. Selcen Hatun, savaşçı, yiğit ve cengâver erkeğini savaş alanından atının arkasına atarak çıkarır.

Bu sahne, Beauvoir'ın İkinci Cins'te teşhir ettiği özne/nesne diyalektiğini yerle bir eder. Yukarıda da değindiğimiz gibi Beauvoir'a göre toplum erkeğe "eylemeyi", kadına ise "beklemeyi" kodlar. Ancak burada "eyleyen" (özne) Selcen, "bekleyen/kurtarılan" (nesne) Kan Turalı'dır. Çünkü Selcen Hatun, Kan Turalı'nın erkekliğini onaylayacak, onun gücüne güç katacak bir "tamamlayıcı enstrüman" değildir. O, Kan Turalı'ndan bağımsız, hatta ondan daha yetkin bir bireydir.

Bu noktada Judith Butler'ın Cinsiyet Belası'ndaki şu tespiti hatırlamak gerekir: "Toplumsal cinsiyet, istikrarlı bir kimlik ya da bir eylemin faili değil, zaman içinde sürekli yenilenen bir performanstır.”  Kan Turalı'nın erkekliği, savaş alanında "kurtaran" değil "kurtarılan" konumuna düştüğünde iflas eder; çünkü bu performans sürdürülemez hâle gelmiştir. Kan Turalı'nın yaşadığı bu ontolojik sarsıntı, aslında "performatif erkeklerin" en büyük kâbusudur: Hayalindeki "güçlü kadın" figürü canlanıp kendisini kurtardığında, Kan Turalı kendi yetersizliğiyle baş başa kalır. Burada bozulan, tam da patriyarkanın ürettiği "erkek kurtarıcı" mitidir. Patriyarkal kültür, erkeğin kadın üzerindeki tahakkümünü doğallaştırır ve buna kurtarıcı ve koruyucu gibi vasıflar bahşederek kutsallaştırmaya çalışır. Bu yapı bozulduğunda erkek ontolojik bir kriz yaşar.

Onunla evlenmek uğruna az önce canını defalarca kez tehlikeye atan Kan Turalı'nın erkeklik gururu ve erkeklik performansı canından ağır basar ve Selcen Hatun'u öldürmeye karar verir. Görelim bakalım Kan Turalı ne soylamış:

"Kan Turalı çaresiz kaldı, 'onu atın arkasına alıp çıktım' dersin. Gözüm döndü, gönlüm gitti. Seni öldüreyim."

Selcen Hatun, duygusal boşluğun verdiği etkiyle olabilir, Kan Turalı'yı başta yatıştırmaya çalışsa da Kan Turalı'nın öldürme ısrarına dayanamaz ve en sonunda Türk feminist tarih yazımına altın harflerle kazınan bu cümleyi Kan Turalı'ya söyler:

"Bre g*vat oğlu, okunla mı kılıcınla mı, gel beri kapışalım."

Böylece 15. yüzyılda yazılmış bir eserde bir kadının müstakbel eşini düelloya çağırmasını okuruz. Selcen Hatun karşısındaki erkeğin dilinde ve onun kuralıyla ona meydan okur. Selcen Hatun bir tepeye çıkar ve okunun temrenini çıkartarak okunu nişan alır ve bilerek Kan Turalı'yı ıskalar. Selcen Hatun'un istediği olur. Kan Turalı'ya attığını vurmasıyla bilinen Selcen Hatun'un korkusu yeter. Kan Turalı geri adım atar ve şaka yaptığını söyler. Selcen Hatun’un istediği, Kan Turalı’nın kanını dökmek değil, var olduğunu göstermektir. Devamında evlenmişlerdir; fakat böyle güçlü ve erkeğe düelloda meydan okuyan bir kadın karakter anlatısının o zamanlarda yazılması oldukça şaşırtıcıdır.

Sonuç olarak Selcen Hatun anlatısı, yalnızca bir kahramanlık hikâyesi ya da epik bir aşk anlatısı olarak değil; 15. yüzyıl toplumunun toplumsal cinsiyet dinamiklerini çatlatan, hatta yer yer ters yüz eden bir metin olarak okunmayı hak eder. Hikâye boyunca Selcen Hatun’un sergilediği özne konumu, bilgi üretme kapasitesi ve fiziksel gücü, patriyarkal düzenin kadına biçtiği edilgin rolü sürekli olarak ihlal eder. Buna karşılık Kan Turalı’nın tutumu, patriyarkanın ne kadar kırılgan ve performansa dayalı bir yapı olduğunu açıkça ortaya koyar: Güçlü kadın arzulanır, fakat bu güç erkekliğin sınırlarını tehdit ettiği anda bastırılmak istenir.

Hikâyenin en çarpıcı yönlerinden biri de tam olarak burada yatar: Kadın karakter, anlatının nesnesi olmayı reddederek özneleşir; erkek karakter ise özne konumunu koruyabilmek için şiddete başvurma eşiğine kadar sürüklenir. Bu anlatı, erken dönem Türk-İslam toplumunda dahi toplumsal cinsiyet rollerinin sanıldığı kadar sabit olmadığını, aksine sınamaya açık ve kırılgan yapılar olduğunu gösterir. Selcen Hatun’un Kan Turalı karşısındaki direnci ve meydan okuması, tarihsel bağlamı (ki 15. yüzyıl ile 11. yüzyıl arasını özellikle düşündüğümüzde) yalnızca edebî değil aynı zamanda politik bir anlam da taşır.

Fakat sözlerimi bitirirken, burada iki üç metin bulup bunun üzerinden ideolojik bir saikle "Eski Türkler feministti" gibi bir söylem üretilmemesi gerektiğini vurgulamak istiyorum. Erkeklerin yazmış oldukları tarih ve eserler boyunca kadın hep öteki kimliğinde olmuştur.

“İnsanlık erkektir ve erkek, kadını kendi içinde değil, (erkeğin) kendisine göre tanımlar; kadın özerk bir varlık olarak görülmez.” (Beauvoir, 1949, s. 28)

Toprak Arı

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER