© Yeni Arayış

Festival Filmleri 4: Normal’in anormal gecesine dair

Bazen insani gerçeklik, toplumsal gerçekliğe nazaran daha kolay kurgulanır. Fargo’da insani zaafların yarattığı trajedinin küçük bir grup üzerindeki etkisi merkezdeydi. Normal ise dünyayı karıştırmaya yeminli sarı kafasıyla Trump’ı hazırlayan bir düzeni anlatıyor. Normal’in yaşadığı o anormal gece ve bu geceye giden olaylar, 21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna yaklaşırken dünyanın oligarşik düzeninin altını en kalın fosforlu kalemle çizerek ilerliyor. Varoufakis’in Tekno-feodalizm çağının Tekno-lordları olarak tarif ettiği yeni düzenin efendilerinin ve onları yücelten politikanın elinde giderek unufak olan küçük, sıradan toplulukların var olmak için bu düzene nasıl entegre olmaya çalıştıklarını, acımasız bir netlikle gösteriyor.

Yuval Noah Harari’nin dünya tarihini resmettiği çok satan kitabında, insanlık kronolojisinin başlarında Homo Sapiens’in Neanderthal’leri şiddet yoluyla tarih sahnesinden silmesi canlı bir şekilde anlatılır.

Et ve kemikten ibaret insanın, diğer canlıları ve kendi türdeşlerini yok ederek hayatını sürdürmesi, her zaman yalnızca besin arayışıyla açıklanmaz.

İnsan, Homo Economicus olduğu kadar Homo Violentus’tur da. Şiddeti, insanın hem fiziki hem kültürel evriminin ayrılmaz bir parçası olarak düşünmekten kendimizi alamayız. Bu durumun en çıplak ve en çarpıcı yansımasını bulduğumuz sanat dalı ise hiç şüphesiz sinemadır. Sinemanın şiddetle kurduğu ilişki ve bu şiddetin bir gösteri nesnesi olarak seyirciye sunulması, çoğu zaman gişe rekorları kıran filmlerin doğmasına yol açmıştır.

Kanlı, havaya uçmalı, kelle koparmalı, patlamalı sahnelerle dolu filmler, şiddet sineması içinde kendilerine özgü bir yer edinmiştir. Bunlar sıklıkla kara mizahla kesişir. İzleyici için şiddet o kadar sıradanlaşır, şiddete maruz kalan karakterler öylesine abartılı resmedilir ki, seyirci için trajedi bir anda gülme nesnesine dönüşür.

Başkalarının başına gelen kötü olaylara gülmenin ahlaken doğru bir şey olduğunu savunmak zor olsa da, sinemada bunu yapmak eğer yapımcı ve izleyici razıysa genellikle fazla eleştiri almaz.

Çoğu zaman bu filmler R rated etiketiyle işaretlenir ve çocuklar bilinçli biçimde uzak tutulur.

İKSV İstanbul Film Festivali’nde Normal Ben Wheatley'nin yönettiği, Derek Kolstad'ın (John Wick senaristi) yazdığı, Bob Odenkirk'lü bu 2026 yapımı film, küçük bir Minnesota kasabasında başlayan "sıradan" bir banka soygunuyla açılıyor ve hızla kaosa, Yakuza bağlantılı komploya, aşırı şiddetli aksiyona evriliyor.

İlk yarısı Coen Kardeşler'in Fargo'suna selam çakarken (karlı kasaba, "Minnesota nice" havası, tuhaf yerel karakterler), ikinci yarıda neredeyse Çizgi Romansal bir gore ve patlamaya dönüşüyor.

Film özellikle ikinci yarısında hatta o yarının da kısa bir bölümünde tam bir şiddetli kasırga olarak eserken, salonun bir kısmını da tarife uygun biçimde güldürüyordu. Bir festival filmi için alışılmadık ölçüde mısır tüketilen, üzücü ama aynı zamanda sevindirici biçimde yüksek doluluk oranına sahip bu filmi o konuma taşıyan şey, kuşkusuz tarif ettiğim bu özelliğiydi.

Uzun süredir klasik Hollywood seyirliklerinden ve onlara benzeyen yerli yapımlardan hele ki sinema salonunda uzak durduğum için unuttuğum bu deneyimi de böylece yeniden hatırlamış oldum.

En son Her Şey Çok Güzel Olacak filminde Cem Yılmaz neredeyse her göründüğünde salonun kahkahalara boğulduğunu izlemiştim. Bir festival filminde benzer bir duyguyu yaşamak benim için pek beklenir bir durum değildi. Bu parantezi burada kapatıp elitist halden uzaklaşayım.

Yine de festivalde ne seyredilirse seyredilsin, haşır huşur mısır paketi seslerinin duyulmaması için daha özenli olunması gerektiği açıkça görülüyor.

Normal, gerçekten bir festival filmi için fazla Hollywood mu? Alt metinleri okumaz, groteskle komediyi harmanlayan sahnelerin büyüsüne kapılırsanız cevap “evet” olur. Ama bu doğru cevap değildir.

Normal’i izlerken film bile olsa başka insanların başına gelen kötü şeylere gülmekten haz etmemekten öte neler var?

Efsanevi Fargo ile sıkça mukayese edilen Normal, aslında bir sürü kişinin kafasının gözünün patlayıp paramparça olmasıyla hatırlanmayı hak eden bir film değil. Bu sahneleri ve senaryonun giderek mantıksızlaşmasını yalnızca senaristlerin ve yönetmenin seyirciyi önemsememesiyle açıklamak da eksik bir analiz olur.

Fargo buna göre elbette çok daha ölçülü, abartıdan ve görsel efektten uzak bir filmdi. İkisini yan yana koyduğunuzda Fargo çok daha sanatsal ve kontrollü durur. Ama bana sorarsanız, hangisi toplumsal gerçeğe daha yakın diye sorulsa oyumu Normal’den yana kullanırım.

Bazen insani gerçeklik, toplumsal gerçekliğe nazaran daha kolay kurgulanır. Fargo’da insani zaafların yarattığı trajedinin küçük bir grup üzerindeki etkisi merkezdeydi. Normal ise bize neredeyse binlerce kilometre ötedeki Hürmüz Boğazı üzerinden, dünyayı karıştırmaya yeminli sarı kafasıyla Trump’ı hazırlayan bir düzen üzerinden hikâye anlatıyor.

Normal’in yaşadığı o anormal gece ve bu geceye giden olaylar, 21. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuna yaklaşırken dünyanın oligarşik düzeninin altını en kalın fosforlu kalemle çizerek ilerliyor.

Varoufakis’in Tekno-feodalizm çağının Tekno-lordları olarak tarif ettiği yeni düzenin efendilerinin ve onları yücelten politikanın elinde giderek unufak olan küçük, sıradan toplulukların var olmak için bu düzene nasıl entegre olmaya çalıştıklarını, acımasız bir netlikle gösteriyor.

Normal hem sinemanın kadim şiddet gösterisini ustalıkla sergiliyor hem de günümüzün çarpık toplumsal ve ekonomik gerçekliğini grotesk bir aynada yansıtıyor.

Yine de festival vesilesiyle sinema salonundan ziyade; anlatılanın kendi hikayesi olduğunu pek de fark edemeyen sıradan seyirciden uzak durmak için evde seyredilesi filmlerden.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER