© Yeni Arayış

İran’da Rejim: Ulemanın vesayeti

Yirminci yüzyılda İslamcılar, ulema-devlet ittifakını pratik bir düzenlemeden daha ideolojik bir boyuta taşıdılar. Mısır’da Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan el-Benna ve sonrasında önde gelen liderlerinden Seyyid Kutub, Pakistan’da Cemaat-i İslami’nin kurucusu Mevdudi ve İran’da Humeyni, Orta Çağ’daki ulema-devlet ittifakını temel alan, fakat onun da ötesine geçerek İslam’ı hem din hem devlet olarak tanımlayan daha totaliter bir ideoloji inşa ettiler.

ABD-İsrail ittifakı, uluslararası hukuka aykırı biçimde İran’a saldırıyor ve teslim olmasını istiyor. Bu saldırı, ABD’nin Irak işgalinden farklı olarak, ne demokratikleşme iddiası taşıyor, ne emperyalist karakterini gizliyor, ne de İsrail’in yönlendirici rolünü saklıyor.

Amerika ve Avrupa’daki İranlı diasporanın bir kısmı ise rejimin yıkılacağı beklentisiyle bu saldırıyı destekliyor. Rejime duyulan nefret diaspora ile sınırlı değil: Geçen ay ülke içinde milyonlarca insanın katıldığı gösteriler düzenlendi. Ancak rejim bu protestoları benzeri görülmemiş bir şiddetle bastırdı. Öldürülenlerin sayısının 7 bin ila 37 bin arasında olduğu tahmin ediliyor; yaralı sayısı ise yüz binlerle ifade ediliyor.

İran rejiminin, dünyadaki diğer baskıcı örneklerden bir farkı toplumunun önemli bir kesimini dine karşı da tepki duyar hâle getirmiş olması. Sınırlı imkânlarla yapılan anketler, İran halkının yaklaşık yarısının siyasi tepki sonucunda İslam dinini terk ettiğini gösteriyor.

Peki, halkının önemli bir bölümünü isyan ettiren bu rejimin temelinde ne yatıyor?

Humeyni’nin mirası

İran’daki rejim, 1979 İhtilali’nin lideri Ruhullah Humeyni’nin devrimden on yıl önce dile getirdiği ve sonrasında anayasaya eklenen velayet-i fakih anlayışına dayanıyor. Bu kavram “fakihin vesayeti,” daha açık bir ifadeyle, fıkıh uzmanı bir âlimin liderliğinde, ulemanın siyasi sistem üzerinde vesayet kurması anlamına geliyor.

Aslında velayet kelimesi Türkçe’de de – ebeveynin çocuk üzerindeki tasarruf hakkı anlamında – kullanılsa da, siyasi terminolojimizdeki vesayet kelimesi Humeyni’nin kavramını daha iyi karşılıyor.

Bu sistemde Dini Lider, devlet başkanının, meclisin ve yargının üzerinde bir konumdadır. Askerî alanda da son sözü söyleyen mercidir.

Humeyni’nin, ulema sınıfının vesayetine dayalı yarı teokratik yönetim anlayışı, İslamcılığın basit mantığına dayanıyor: Müslüman mıyız? Evet. O hâlde Allah’ın gönderdiği İslam hukuku, yani şeriat ile mi yönetilmeliyiz? Evet. Şeriatı en iyi kim bilir? Ulema. O hâlde yönetimin ulemada olması gerekmez mi?

İhtilal’den sonra bu basit teoriye önde gelen ulemadan karşı çıkanlar olduysa da Humeyni onları güç kullanarak susturmuştur. Humeyni’nin şeriat algısı donuk ve lafızcıdır. O kadar ki Hz. Muhammed’in ve Şiilerce imam kabul edilen Hz. Ali’nin bile şartlara göre hüküm veremeyeceklerini savunur. Kitaplaştırılan konuşmalarında bunu zina örneği üzerinden açıklar: “Şeriata göre zina edenin cezası yüz değnektir. Bugün Hz. Muhammed veya İmam Ali hayatta olsalardı farklı bir ceza mı uygulayacaklardı? Peygamber yüz elli değnek mi diyecekti?”

Bu anlayışı başka ülkelerdeki İslamcılar da savunmuş olsalar da pek azı Humeyni gibi yarı teokratik bir rejim kurabilmiştir. Zira Humeyni hem Şah’a karşı toplumun farklı kesimlerindeki tepkiyi kullanmış hem de Şiilikteki güçlü ruhban sınıfı anlayışından ve Mehdi inancından yararlanmıştır. İran’da hâkim olan On İki İmam Şiiliğine göre 12. İmam Muhammed el-Mehdi onuncu asırda gizlenmiştir ve ahir zamanda ortaya çıkacaktır. Adaletli ve meşru bir yönetim için onun dönüşü beklenmektedir. Humeyni, ulemanın şeriat otoritesi ile Mehdi inancını birleştirmiş ve Mehdi dönene kadar ulemanın onun adına siyasi otoriteyi kullanacağını savunmuştur.

Eğer İran’daki rejimin dinî temelleri bu kadar sistematik ise, bu rejimin değişimi İslam’a aykırı bir talep midir? İslam’da din ile devletin ayrımı mümkün müdür?

Ulema-devlet ittifakı

Bu sorulara cevap veren kitabımın Türkçesi bu hafta yayımlandı: İslam, Otoriterlik ve Geri Kalmışlık: Küresel ve Tarihsel Bir Karşılaştırma (Ayrıntı Yay., çev. Mehmet Akif Koç). Günümüzde İslamcılar siyasi projeleri adına, İslam karşıtları ise İslam’ın demokrasi ve laiklikle bağdaşamayacağını göstermek amacıyla İslam’ın din-devlet ayrımını reddettiğini iddia etmektedir. Kitabımın tarihsel analizi ise bu iddiayı çürütmektedir.

Kitap, sekizinci ve on birinci yüzyıllar arasında İslam dünyasında dini temsil eden ulema ile devlet yöneticileri arasında bir ayrım bulunduğunu ortaya koyuyor. Bu dönemdeki 3.900 din âliminin sadece yüzde 9’u kadılık gibi resmî görevlerle devletten maaş alırken, yüzde 91’inin geçimini bağımsız biçimde sağladığını gösteriyor.

İslam tarihinin erken döneminde ulema, yöneticilerden maaş almamaya prensip olarak önem veriyordu. Devletle yakın ilişkileri yozlaştırıcı ve onların zulmüne ortak olma riski taşıyan bir durum olarak görüyorlardı. Bu nedenle erken dönem ulemanın çoğu geçimini ticaretten sağlamayı tercih etti. Sünnilerin dört büyük fıkıh mezhebinin kurucuları ile Şiilerin Cafer es-Sâdık gibi önde gelen isimleri, devlet görevi kabul etmeyen bağımsız âlimlerdi.

Bu âlimler, yöneticilerin taleplerine boyun eğmeyerek bedeller de ödediler. İmam Malik falakaya yatırıldı, İmam Şafii zincire vuruldu; İbn Hanbel hapiste dövüldü ve idamdan son anda kurtuldu. Ebu Hanife’nin yaşadıkları ise bu anlayışın en meşhur örneği olarak hafızalara kazındı. Ebu Hanife, Abbasi Halifesi Mansur’un kadılık teklifini bu göreve liyakati olmadığı gerekçesiyle reddetti. Bunun üzerine öfkelenen Mansur, “Yalan söylüyorsun, bu göreve en layık olan sensin,” dedi. Ebu Hanife ise, “Yalancı zaten kadı olamaz,” diye karşılık verdi. Nihayetinde hapsedildi ve zehirlenerek öldürüldü.

Din-devlet birliğine dair Kur’an’da veya hadislerde açık bir atıf bulunmamaktadır. Bu nedenle din-devlet kardeşliğini on birinci asırdan sonra savunanlar, aslında bir Sasani özdeyişi olan şu vecizeyi hadis gibi aktararak kullanagelmişlerdir: “Din ile hükümdarlık ikizdir. Din temeldir, hükümdarlık ise onun koruyucusudur. Temeli olmayan şey çöker; koruyucusu olmayan şey ise yok olur.”

Kısacası, ulema ile devlet arasındaki ittifak, İslam’ın özsel bir parçası veya İslam tarihinin ana unsurlarından biri değildi. Aksine, on birinci yüzyılda Selçuklular zamanında inşa edildi. Sonrasında Eyyubiler, Memlükler, Osmanlılar ve Safeviler döneminde kurumsallaştı ve yaygınlaştı.

Yirminci yüzyılda İslamcılar, ulema-devlet ittifakını pratik bir düzenlemeden daha ideolojik bir boyuta taşıdılar. Mısır’da Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hasan el-Benna ve sonrasında önde gelen liderlerinden Seyyid Kutub, Pakistan’da Cemaat-i İslami’nin kurucusu Mevdudi ve İran’da Humeyni, Orta Çağ’daki ulema-devlet ittifakını temel alan, fakat onun da ötesine geçerek İslam’ı hem din hem devlet olarak tanımlayan daha totaliter bir ideoloji inşa ettiler.

Sonuçta İslam dünyasında 1920 ile 1980 arasındaki laik siyasi eğilim yerini İslamcılık akımına bıraktı. 1920’lerde Türkiye ile birlikte laik politikaların öncülerinden olan İran, 1979 İhtilali sonrasında küresel İslamcılığın liderlerinden biri hâline geldi.

Bu akım farklı ülkelerde farklı şekillerde etkisini gösterdi: İran’da ulemanın vesayeti; Suudi Arabistan’da Vehhabî ulema ile Suudi monarşisi arasındaki ittifak; Pakistan ve Sudan’da askerî rejimler eliyle şeriat mahkemelerinin kurulması; Mısır’da El-Ezher uleması ile askerî rejim ittifakı kontrolünde İslamileşme; Malezya’da ise ulema ile siyasetçiler arasında ittifak.

Eğer İslamcı rejim İran’da değişirse, bunun diğer ülkelerde de etkileri olacaktır.

Peki, ulema-devlet ittifakı Müslüman toplumlarda on birinci yüzyılda ortaya çıktıysa, bu kadar uzun süre nasıl ve neden etkisini sürdürmüştür? Bunun cevabı bir sonraki yazımızda.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER