Bir düzen çöküyor: Sorun Trump’tan daha büyük
DIŞ POLİTİKABugün karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca Amerika’nın iç siyasetiyle sınırlı değil. Küresel ekonomiden güvenlik mimarisine, teknolojiden iklim politikalarına kadar uzanan geniş bir alanı kapsıyor. Bu nedenle verilecek yanıtlar ulusal sınırların ötesinde düşünülmek zorunda. Asıl soru şu: Bu değişim, bilinçli ve tasarlanmış bir yeniden yapılanma süreciyle mi gerçekleşecek, yoksa krizlerin zorladığı, parçalı ve maliyeti yüksek bir uyum süreciyle mi?
Mesele, mevcut sistemi küçük ayarlamalarla ‘iyileştirmek’ değil;
hangi ilkeler üzerine yeniden kurulacağını tartışmaktır.
Bir düzen çöküyor. II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve uzun süre istikrar, büyüme ve öngörülebilirlik üretmiş olan uluslararası düzenin temelleri bugün ciddi biçimde sarsılıyor. Bu sarsıntının nedeni yalnızca Donald Trump değil. Asıl mesele, çok daha önce başlayan ve uzun süre görmezden gelinen yapısal bir aşınmanın artık geri döndürülemez hale gelmiş olması. Trump bu sürecin nedeni değil; kaçınılmaz sonucu. Büyük bir “son damla” belki, ama siz de ben de biliyoruz: o bardak çok daha önce dolmaya başlamıştı.
Kurulan düzen: İstikrarın mimarisi
1945 sonrası sistem; ekonomik, siyasi ve güvenlik boyutlarıyla bütünlüklü bir yapıydı. Bretton Woods kurumları, serbest ticaret rejimi ve Dünya Ticaret Örgütü gibi yapılar ile NATO gibi güvenlik ittifakları, ABD liderliğinde işleyen bir küresel çerçeve oluşturdu. Bu düzen, onlarca yıl boyunca küresel büyümeyi hızlandırdı, ticareti genişletti ve büyük güçler arası doğrudan çatışmayı sınırladı.
Ancak bu sistemin istikrarlı başarısı, kendi iç çelişkilerini görünmez kıldı. Kazançlar eşit dağılmadı; küreselleşmenin ve teknolojik devrimlerin faydaları ile maliyetleri arasındaki dengesizlik giderek derinleşti. Buna rağmen sistem uzun süre “çalışıyor” göründüğü için gerekli yapısal reformlar ertelendi.
Aşınma: Görmezden gelinen kırılmalar
1990’larda ufak ufak başlayan kırılmalar ihmal edildi. Akabinde gelen 2008 Küresel Finansal Krizi, sistemin meşruiyetini ciddi biçimde sarstı. Finansal piyasalara sağlanan kurtarma paketleri ile reel ekonomide yaşanan kayıplar arasındaki uçurum, geniş toplum kesimlerinde derin bir adaletsizlik algısı yarattı.
Aynı dönemde gelişmiş ülkelerde sanayisizleşme hızlandı, orta sınıfın gelir artışı durdu ve bölgesel eşitsizlikler keskinleşti. Küresel yönetişim mekanizmaları bu dönüşüme ayak uyduramadı. Ticaret sistemi tıkandı, iklim politikaları yetersiz kaldı ve uluslararası kurumlar reform üretemedi.
Sorun yalnızca ekonomik değildi. Siyasi sistemler de bu dönüşüme yanıt veremedi. Karar alma süreçleri giderek teknokratikleşirken temsil kapasitesi zayıfladı. Bu da seçmen ile siyaset arasındaki bağı aşındırdı.
Neden Trump? Hem de iki kez!
Bu zeminde Donald Trump’ın yükselişi tesadüf değil. Trump, bu kırılmaları yaratan değil; onları siyasallaştıran figürlerden birisi. Evet en teatral ve en tahmin edilemez olanı ama tek başına bir sapma değil; sistemin içinden çıkan en görünür sonuç.
Bu sonucun arkasında üç temel dinamik var:
Birincisi, ekonomik dönüşümün kaybedenleri giderek daha görünür hale geldi. Ticaret, otomasyon ve bölgesel gerileme belirli kesimlerde kalıcı güvensizlik yarattı. Bu kesimler için mevcut sistem artık fırsat değil, tehdit olarak algılanmaya başladı.
İkincisi, kurumlara olan güven ciddi biçimde zayıfladı. Siyasi ve ekonomik elitlerin sorunları çözmediği, hatta bazı durumlarda derinleştirdiği düşüncesi yaygınlaştı.
Üçüncüsü, kimlik ve kültür eksenli kutuplaşma arttı. Göç, ulusal egemenlik ve toplumsal değerler üzerinden yürüyen tartışmalar, ekonomik sorunlarla birleşerek güçlü bir siyasi mobilizasyon yarattı.
Trump bu üç dinamiği bir araya getirerek geniş bir seçmen koalisyonu oluşturabildi. Bu nedenle onun yükselişini yalnızca bireysel özelliklerle açıklamak yetersiz kalır.
Küresel düzeyde ise ABD’nin güvenilirliği zarar gördü. Müttefiklerle ilişkiler zayıfladı, uluslararası işbirliği mekanizmaları aşındı ve çok kutuplu bir sistem daha hızlı şekillenmeye başladı.
Buna bir de jeopolitik alandaki keskin dönüşler eklendi. Seçim döneminde “savaşları bitirme” söylemiyle öne çıkan bir liderin, İran’la doğrudan askeri gerilime giren, deniz ablukaları uygulayan ve Venezuela gibi ülkelerde rejim değişikliğine uzanan müdahalelere yönelmesi, yalnızca bölgesel istikrarsızlığı artırmakla kalmadı; aynı zamanda ABD’nin öngörülebilirliğini de ciddi biçimde zedeledi.
Neden artık kademeli reform yetmez?
Bugün karşı karşıya olduğumuz sorunlar doğrusal değil. İklim krizi, teknolojik dönüşüm ve jeopolitik parçalanma birbirini besleyen, eş zamanlı ve derin şoklar yaratıyor. Bu tür bir ortamda küçük, parça parça düzenlemelerle ilerlemek (yani kademeli reform yaklaşımı), sistemi ayakta tutmak için yeterli olmuyor. Çünkü sorunlar sistemin belirli parçalarında değil, işleyiş mantığının kendisinde ortaya çıkıyor.
Tarih bize şunu gösteriyor: Sistemik krizler, sistemik yanıtlar gerektirir.
1930’larda ABD ekonomisi yalnızca durgunluk yaşamıyordu; finansal sistem çökmüş, işsizlik kitlesel boyutlara ulaşmış ve piyasa mekanizmasına olan güven neredeyse tamamen ortadan kalkmıştı. Bu koşullarda, Franklin D. Roosevelt döneminde uygulanan New Deal (Yeni Düzen), sadece bir toparlanma programı değil, devlet ile piyasa arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlayan kapsamlı bir dönüşüm oldu. Bankacılık sistemi yeniden düzenlendi, sosyal güvenlik mekanizmaları kuruldu, kamu yatırımlarıyla istihdam yaratıldı. Daha da önemlisi, devletin ekonomideki rolü kalıcı biçimde genişledi. Bu, küçük düzeltmelerle değil, oyunun kurallarını değiştiren bir müdahaleydi.
1960’larda ise sorun farklıydı. İktisadi büyüme vardı, ancak bu büyüme toplumun tüm kesimlerine eşit yansımıyordu. Irk ve cinsiyet temelli eşitsizlikler, yoksulluk ve sosyal dışlanma derindi. Great Society (Büyük Toplum) programları bu nedenle devreye girdi. Lyndon B. Johnson döneminde hayata geçirilen bu reformlar, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda toplumsal hakları genişleten bir çerçeve sundu: Medicare (yaşlılar için kamu sağlık sigortası) ve Medicaid (düşük gelir grupları için kamu sağlık desteği) ile sağlık hizmetlerine erişim artırıldı, eğitim ve yoksullukla mücadele programları yaygınlaştırıldı, sivil haklar yasalarıyla hukuki eşitlik güçlendirildi. Bu da yine kademeli değil, yapısal bir müdahaleydi.
Bugün içinde bulunduğumuz durum, bu iki dönemin bazı özelliklerini aynı anda taşıyor. Bir yanda ekonomik güvensizlik ve eşitsizlik, diğer yanda temsil krizi ve toplumsal kutuplaşma. Buna bir de iklim krizi ve dijitalleşme gibi yeni boyutlar ekleniyor.
Dolayısıyla mesele, mevcut sistemi küçük ayarlamalarla “iyileştirmek” değil. Mesele, sistemin hangi ilkeler üzerine yeniden kurulacağını tartışmak. Kademeli reform yaklaşımı, istikrarlı dönemlerde işe yarar. Ancak sistemin kendisinin sorgulandığı dönemlerde çoğu zaman gecikmiş ve yetersiz bir yanıt olarak kalır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey, geçmişte olduğu gibi, sorunların ölçeğine uygun bir düşünsel ve kurumsal sıçrama yapabilmektir.
Yeni bir düzen mümkün mü?
Çözüm, küreselleşmeden geri çekilmek değil; onu yeniden tasarlamaktır. Tartışılması gereken, “açık mı kapalı ekonomi?” ikiliği değil; nasıl bir küresel entegrasyon modeli kurulacağıdır.
Öncelikle ekonomik düzlemde daha kapsayıcı bir büyüme çerçevesine ihtiyaç var. Son kırk yılın modeli verimlilik artışı yaratırken bu kazanımları geniş toplum kesimlerine yaymakta başarısız oldu. Bu nedenle sanayi politikalarının yeniden gündeme gelmesi tesadüf değil. Stratejik sektörlerde üretim kapasitesinin güçlendirilmesi, bölgesel eşitsizliklerin azaltılması ve orta sınıfın yeniden inşası yalnızca sosyal değil, aynı zamanda makroekonomik istikrar açısından da kritik. Burada mesele korumacılığa dönmek değil; akıllı ve hedefli devlet müdahalesiyle piyasa mekanizmasını tamamlamak.
İkinci olarak kurumsal güvenin yeniden inşası gerekiyor. Son yıllarda yaşanan en büyük kayıplardan biri, kamu otoritelerinin öngörülebilirliği ve tarafsızlığına duyulan güvenin aşınması oldu. Hukukun üstünlüğü, düzenleyici kurumların bağımsızlığı ve politika sürekliliği yeniden tesis edilmeden ne yatırım kararları sağlıklı alınabilir ne de uzun vadeli büyüme sürdürülebilir. Bu nedenle yeni bir düzen tartışması, yalnızca ekonomik araçlar üzerinden değil, kurumsal mimari üzerinden yürütülmek zorunda.
Üçüncü olarak küresel yönetişim yapılarının güncellenmesi kaçınılmaz. Mevcut kurumlar XX. yüzyılın güç dengelerine göre tasarlanmış durumda. Oysa bugün çok daha parçalı ve rekabetçi bir uluslararası sistemle karşı karşıyayız. Ticaret rejiminin işlerliğini yitirmesi, iklim politikalarının yetersizliği ve teknolojik rekabetin kuralsızlaşması, mevcut çerçevenin artık yeterli olmadığını gösteriyor. Burada ihtiyaç duyulan şey, daha az işbirliği değil; daha esnek ama daha kapsayıcı bir işbirliği modeli.
Son olarak, belki de en zor ama en temel mesele: yeni bir toplumsal sözleşme. Teknolojik dönüşümün hızlandığı, iş gücü piyasalarının yeniden şekillendiği bir dünyada risklerin ve fırsatların nasıl paylaşılacağı sorusu merkezi hale geliyor. Eğitim, sağlık, sosyal koruma ve fırsat eşitliği gibi alanlarda güçlü bir çerçeve kurulmadan ekonomik ve siyasi istikrarın kalıcı olması mümkün değil. Bu nedenle yeni düzen tartışması, kaçınılmaz olarak devlet, piyasa ve toplum arasındaki ilişkinin yeniden tanımlanmasını içeriyor.
Sonuç: Kaçınılmaz olan değişim, belirsiz olan yönü
Elbette II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan düzen bir gecede çökmüyor. Ancak artık bu düzenin kendi kendini sürdürebilme kapasitesi ciddi biçimde zayıflamış durumda. Bugün gördüğümüz gelişmeler, ani bir kırılmadan çok, uzun süredir biriken gerilimlerin yüzeye çıkmasıdır.
Donald Trump bu sürecin başlangıcı değil. Ancak belki de kendisinin en önemli etkisi, bu gerilimleri görünür kılması ve ertelenemez hale getirmesi. Bu yönüyle Trump, bir neden olmaktan çok bir dönüm noktası; sistemin sınırlarına ulaştığını gösteren bir işaret.
Tarihsel deneyim şunu söylüyor: Böylesi anlar, ya kontrollü dönüşümlere ya da daha derin krizlere kapı aralar. Aradaki farkı belirleyen şey, siyasi irade kadar entelektüel hazırlıktır. Sorunu doğru tanımlayamayan toplumlar, çözümü de doğru kuramaz.
Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele yalnızca Amerika’nın iç siyasetiyle sınırlı değil. Küresel ekonomiden güvenlik mimarisine, teknolojiden iklim politikalarına kadar uzanan geniş bir alanı kapsıyor. Bu nedenle verilecek yanıtlar ulusal sınırların ötesinde düşünülmek zorunda.
Asıl soru şu: Bu değişim, bilinçli ve tasarlanmış bir yeniden yapılanma süreciyle mi gerçekleşecek, yoksa krizlerin zorladığı, parçalı ve maliyeti yüksek bir uyum süreciyle mi?
Cevap henüz net değil. Ama kesin olan bir şey var: Mevcut düzenin küçük düzeltmelerle yoluna devam etmesi artık mümkün görünmüyor. Bundan sonrası, ya yeni bir denge arayışı olacak ya da dengenin kendisi yeniden tanımlanacak.
İlginizi Çekebilir