İlber Ortaylı tartışmalarının ideolojik ve bilimsel arka planı
KÜLTÜR SANATNe yazık ki ülkemizdeki solcuların ezici bir çoğunluğu sanki son yüzyılda bilim tarihi, ideolojiler çağı ve siyasi tarihte köklü kırılmalar olmamış gibi eski kalıplarla düşünce beyan etmeye devam ediyor. 2026 senesinde hala “sağcı adamdan aydın olmaz, İlber Ortaylı da sağcıydı, dolayısıyla o yeterince değerli bir akademisyen ve entelektüel değil” dediğinizde tam olarak ne demiş oluyorsunuz? Çok katmanlı ve nüanslı bir iktidar-aydın analizine ihtiyacımız var. Ama Ortaylı’nın mahkum eden sol, görüşlerini bu düzeyin çok altında bir seviyede formüle etmekte.
İlber Ortaylı’nın vefatından sonra pek çok kesim hocaya olan sevgisini güçlü bir şekilde ifade etti. Özellikle Atatürkçüler ve sağ milliyetçi cenahın cenazeye sahip çıktığını gördük. Ortaylı’nın entelektüel mirası, hatta bazen kişiliğine yönelik eleştiriler ise daha çok sosyalist sol ve İslami kesimlerce dillendirildi. Sosyal medyada bir aşağılama yarışına dönüşen bu eleştirel yoğunluğun cenaze günlerine rastlaması ise oldukça manidar ve bir o kadar da üzücü oldu. Çünkü normalde ölüm insanları sakinleştirir. Vefat eden kişiyle bir sorununuz varsa bile onu unutursunuz. “Ölünün arkasından konuşulmaz” geleneği yas kültürünün ürünüdür.
Ayrıca ölen kişiyle sanki o hayattaymış gibi tartışmaya girmek ucu kolaycılığa kaçan bir kabalığı hatırlatır bize. Ölü hayatta olmadığı için kendisini savunamaz. Dahası Ortaylı hayattayken onunla kamusal bir mecrada karşı karşıya gelemeyen kişilerin ölümle birlikte meydana çıkması çıtayı daha da aşağı çeker. Bu bağlamda İlber hocaya vefatından sonra yöneltilen eleştirilerin eleştiri sahipleri bakımından bir karakter aşınmasına işaret ettiği açıktır. Her ne kadar söylenecek çok şey varsa ve içindeki ses seni Ortaylı’ya laf etmeye teşvik ediyorsa da zaman doğru zaman değil deyip susmak gerekir. Cenaze toprağa gömülmeden, sevenleri henüz yastayken gidenin arkasından kötü laf etmek yanlıştır. Sadece “mekanın cennet olsun” demek çok mu zor? Bizi iyi yapan, bizi biz yapan şeyleri kaybediyoruz.
Bu zorunlu girişten sonra Ortaylı eleştirilerinin iki noktada toplandığını söyleyerek tartışmayı derinleştirebiliriz: İlber hoca yeteneğine göre eksik akademik performans ve düzen yanlısı ideolojik tutum sergilemekle suçlanıyor. İlk eleştiri hattı görünüşte daha teknik. İlber Ortaylı, Bernard Lewis veya Halil İnalcık ayarında bir tarihçi olabilirdi. Ama o popüler tarihçiliği, televizyonların ışıltılı dünyasını, ekran yüzü olmayı, sürekli seyahat ederek konuşma yapmayı tercih etti. Bu yorum belli sınırlar içinde makul gözüküyor. Çünkü İlber hocanın hayatında iki dönem var: Ankara yılları ve Mülkiye’de önemli eserler vermiş bir akademisyenle karşı karşıyayız. İstanbul döneminde ise yazılan metinlerin akademik derinliği azalıyor. Tarihi geniş kitlelere yayan bir “show men” olarak kendini yeniden inşa ediyor Ortaylı. Ancak bu eksik akademik performans eleştirisinin bazı sınırları var. O konuda gerekli özen gösterilmiyor.
Öncelikle İlber Ortaylı bir Halil İnalcık olabilirdi, ama olamadı diyen kesimlerin çoğu kendi alanlarının Halil İnacık’ı değil. Kendi etkinlik alanı, mesleği veya ilgilendiği konularda en tepeye çıkamamış pek çok ünlü isim İlber Ortaylı’yı en tepeye çıkamadığı için eleştiriyor. Burada aslında bir tür olumlayarak olumsuzlama eğilimi var. Haset, kıskaçlık ve çekememezlik sözde kamusal eleştirinin arkasındaki kişisel patolojinin temel unsurları. Bence herkes Ortaylı için kullandığı standardı kendisi için de tekrarlamalı. Habermas olabilecekken olamamış felsefeciler, Weber’deki teorik derinliği taklit dahi edemeyen sosyologlar, yazdığı makaleler hiçbir uluslararası mecrada yayınlanmış gazeteciler Ortaylı’yı yetersizlikle suçluyor. Birine eksik demek için tam olmak gerekmiyor mu?
Bu arada Halil İnalcık olmak ne demek tam olarak? Mesela İnalcık’ın hangi yorum, tez ve çalışmaları aşılmadı? İnalcık-Ortaylı karşılaştırmasının tarih bilimi ve Türk tarih yazımı bakımından sağlam kanıtlarla yürütülmesi gerek. Tabii sosyal medya böyle bir şey yapmaya müsait bir yer değil. İlber Ortaylı Halil İnalcık olabilecekken olamadı diyen pek çok kesim aslında bir ezberi tekrarlıyor. Bu arada sosyal bilim tek bir hakikatin olduğu, bazılarının ona tam ulaştığı, diğerlerinin ise geride kaldığı bir düzlemde ilerlemiyor. Liberal bir iktisatçının yaptığı analize tümüyle karşı çıkan sosyalist bir iktisatçıdan hangisinin daha iyi iktisatçı olduğunu anlamamızı sağlayacak bir ölçüt var mı?
Gerçek durum ise şu: Ortaylı çok fazla dil biliyordu. Ama eserlerinin çoğunu Türkçe yazdı. Bu durum onun uluslararası tanınırlığını olumsuz etkiledi. İnalcık ise akademik hayatının büyük bir kısmını yurt dışında geçirdi. Çalışmaların epey bir kısmı önce İngilizce basıldı. Yine de Ortaylı’nın atıf sayısı kendi alanı için çok yüksek. Yazara yaklaşık 12 bin referans yapılmış. Üstelik bu sayı internet ortamında tespit edilen rakamı ifade ediyor. Türkiye’de kaç tane tarihçinin eserleri 12 bin atıf alıyor? Ez cümle, daha sonra sözlerinizi geri almak istemiyorsanız karşılaştırma yaparken daha dikkatli ve hakkaniyetli olmanız lazım.
Ortaylı’nın entelektüel mirasına yönelik soldan gelen eleştiriler ise rejimle uzlaşma meselesini kendisine sorunsallaştırıyor. Kısaca bize şu söylenmekte: İktidara karşı çıkan kişiye aydın denir. Ortaylı ise her dönem hakim ideolojik kodla uyumlu bir akademik siyasetin sözcüsü oldu. Hiçbir toplumsal yarılmada taraf tutmadı. Geniş kitleler temel hak ve özgürlükler bakımından mağdur edilirken ağzını açıp tek bir laf etmedi. Bu yorumların tamamı arkaik. Çünkü “iktidara direnen kişi aydındır” argümanı hem bilgi teorisi hem de toplumsal örgütlenme biçimi bağlamında aşıldı. Her şey bir yana bu dünyadan bir Foucault geldi geçti. Bilgi ile iktidar arasındaki ilişkinin aslında göründüğünden daha karmaşık olduğunu biliyoruz artık. Dahası mağdurlar adına özgürlük mücadelesi veren, bir anlamda ezilenlerin sözcülüğüne soyunmuş aydın imgesinin aslında bir karanlık olduğunu bilebilecek kadar deneyim yaşadı insanlık.
Ayrıca insanlar her zaman özgürlük peşinde koşmuyorlar. Özgürlükle ilgili talepleri bilen özneye, yani aydına devretme konusunda isteksizlik var. Zygmunt Bauman’ın tabiriyle aydın “yasa koyucu” olmaktan çıkarak hakikati yorumlayan bir aktöre dönüştü. Ama ne yazık ki ülkemizdeki solcuların ezici bir çoğunluğu sanki son yüzyılda bilim tarihi, ideolojiler çağı ve siyasi tarihte köklü kırılmalar olmamış gibi eski kalıplarla düşünce beyan etmeye devam ediyor. 2026 senesinde hala “sağcı adamdan aydın olmaz, İlber Ortaylı da sağcıydı, dolayısıyla o yeterince değerli bir akademisyen ve entelektüel değil” dediğinizde tam olarak ne demiş oluyorsunuz? Çok katmanlı ve nüanslı bir iktidar-aydın analizine ihtiyacımız var. Ama Ortaylı’nın mahkum eden sol, görüşlerini bu düzeyin çok altında bir seviyede formüle etmekte.
İlginizi Çekebilir