© Yeni Arayış

İç cephe, yerli ve milli muhalefetle değil iç barış ve siyasetle güçlenir

Gerçekten de Trump ile başlayan belirsizlik döneminde dış tehditler her zamankinden daha gerçekçidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yapı açık bir tehdit ile karşı karşıyadır. Dahası çevremizde artan siyasi hareketlilik bu konuyu daha da önemli hale getirmiştir. Bunu dün grup toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan; "Masada olmayanın, menüye konulduğu acımasız bir bölüşüm kavgasının tam ortasındayız!" sözleriyle ifade etti.  Evet Erdoğan haklı, dış politikadaki belirsizlikle ancak güçlü bir ülke olarak başa çıkabiliriz. Hele hele Türkiye gibi doğal kaynak açısından sınırlı, ağır ekonomik krizlerle birlikte, içerde çözülmemiş sorunları, açık yaraları olan bir ülke için, güçlü olmanın yolu siyasal ve toplumsal muhalefetin dışlayan hamaset değil siyasetten beslenen bir toplumsal barışı tesis etmekten geçer

Trump’ın Venezuela lideri Maduro’ya yönelik yaptığı operasyon sonrasında yadığım yazıda, Trump’ın “kasabanın şerifi” olarak tüm uluslararası sistemi alt üst edebilecek bir keyfiyete sahip olmasından hareketle;  CHP lideri Özgür Özel’in aynı gün toplumsal kutuplaşmayı ortadan kaldırmak için Cumhurbaşkanı ve AKP lideri Erdoğan’a yaptığı çağrının önemine dikkat çekmiş, bu çağrıya verilecek olumlu bir cevabın taşıdığı anlamını analiz etmeye çalışmıştım. 

Aynı yazıda, dış politika bağlamında dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı ülke olarak güçlü olmanın yolunun içeride toplumsal kucaklaşmadan geçtiğini; toplumun yüzde 50’sinden fazlasıyla kavgalı bir iktidarın, hem iç siyasette hem de dış politikada neden güçlü olamayacağını analiz etmeye çalıştım.

İÇ CEPHEDEN KİM NE ANLIYOR?

Şu ana kadar Özel’den gelen çağrılara, iktidar blokundan olumlu bir cevap verilmiş değil. Hatta tam tersine gerek MHP lideri Bahçeli, gerekse AKP lideri ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, yaptıkları konuşmalarda; ısrarla iç cephenin güçlendirilmesinin önemine vurgu yapmalarına rağmen, ana muhalefet lideri Özel’i eleştirmeyi ihmal etmediler.

Görülen o ki, iktidar blokunun toplumsal kutuplaşmayı azaltmak, siyaseti normalleştirmek gibi bir önceliği yok.

Tam tersine iktidar bir yandan kutuplaşma bir yandan dış politikada ortaya çıkan belirsizlikten yararlanarak muhalefeti sindirmek ve kendi siyasi çizgisine çekmek istiyor. 

Neden böyle düşündüğümü açıklamak için birbiriyle bağlantılı/aynı anlama gelebilecek şu soruları soralım;

i) “İç cepheyi kim, nasıl tarif ediyor?”

ii) “Kim ya da hangi parti bu kavramdan ne anlıyor?”

Bu iki soruya verilmiş cevaplardan hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; “İç cephe” kavramına iktidar bloku partileri ile muhalefetin verdiği anlam birbirinden oldukça farklı. Dahası, iktidar ile muhalefet arasındaki bu farklılaşma yalnızca iç cephe kavramıyla da sınırlı değil.

Örneğin “terörsüz Türkiye” kapsamında komisyona sunulan raporlara bakıldığında da, iktidar ile muhalefet arasındaki yaklaşım farkı açık biçimde görülüyor.

Aynı kavramlardan bahsedilse de, partilerin siyaset pratiğinin neşet ettiği zihniyetler birbirlerinden farklı.

-Açıkçası çok farklı demek isterdim ama sadece farklı demek yeterli.-

YERLİ VE MİLLİ MUHALEFET

Bu fotoğrafa baktığımda gördüğüm şu; iç cephe başta olmak üzere pek çok “konuya” iktidar ve muhalefetin bakış açısı arasındaki fark, basit bir siyasi pozisyon ayrılığından çok siyaseti nasıl algıladığına ilişkin fark var.

Bu farkı açıklamada iktidar blokunun ilk defa 2022’de dile getirdiği “yerli ve milli” kavramı açıklayıcı.

İktidar -ve muhtemelen devlet de- siyasetin ortak kesenini “yerli ve milli” kavramı üzerine kurguluyor.

Bu yaklaşım iktidarın sadece siyasetin alanını belirlemesi değil, siyasi ve toplumsal tüm muhalefeti de bu sınırların içine davet etmektedir. Kuşkusuz ilk hedef CHP’dir. Ve temel varsayımları da yerli ve milli siyasetin iç cepheyi güçlendirdiği ölçüde dış politikada güçlü olunacağıdır.

Ancak şunu ifade edelim; ne yerli ve milli bir iktidar ne de yerli ve milli bir muhalefet, eğer güçlerini toplumsal meşruiyetten almıyorlarsa dış politikada güçlü bir ülke olma ihtimali yoktur.

Sonuçta içeride siyasetle çözülememiş her sorun, baskı ve rıza mekanizmalarıyla yok sayılan her mesele, Türkiye’ye karşı olan ülkelerin kaşıyabileceği açık yaralar olarak varlığını sürdürür.

Bu nedenle iktidar, iç cepheyi muhalefeti kendi çizdiği dar siyasi alana çekerek güçlendiremez.

İç cephe, ancak iktidarın başta ana muhalefet partisi CHP olmak üzere tüm muhalefeti ve toplumsal kesimleri içine alan ortak siyasal diyalog ve uzlaşı zemini üretmesiyle mümkündür.

Bunu gerçekleştirmenin iktidar açısından tek yolu vardır: ikna. Bunu aracı da siyasi kanallarının açılmasıdır.

Ne yazık ki iktidar bloku, siyaseti ve toplumu ikna etmeyi değil; sınırlarını kendi çizdiği ve tanımladığı “yerli ve milli” tanımladığı alana davet etmeyi tercih etmektedir.

Bu açık biçimde siyasetsizliktir.

Meşruiyetini devletten alan, devletin sahip olduğu araçlar ve devletçiliğin yarattığı rant üretme, üretilen rantı kendisini destekleyen toplumsal kesimlere dağıtılması mekanizmaları üzerinden güç devşiren bir sistem, siyasetten değil, siyasetsizlikten beslenir.

Bu geçmişte de böyleydi, bugün de böyledir.

Son olarak şunu ifade edelim. Gerçekten de Trump ile başlayan belirsizlik döneminde dış tehditler her zamankinden daha gerçekçidir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan yapı açık bir tehdit ile karşı karşıyadır. Dahası çevremizde artan siyasi hareketlilik bu konuyu daha da önemli hale getirmiştir.

Bunu dün grup toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan; "Masada olmayanın, menüye konulduğu acımasız bir bölüşüm kavgasının tam ortasındayız!" sözleriyle ifade etti. 

Evet Erdoğan haklı, dış politikadaki belirsizlikle ancak güçlü bir ülke olarak başa çıkabiliriz.

Hele hele Türkiye gibi doğal kaynak açısından sınırlı, ağır ekonomik krizlerle birlikte, içerde çözülmemiş sorunları, açık yaraları olan bir ülke için, güçlü olmanın yolu siyasal ve toplumsal muhalefetin dışlayan hamaset değil siyasetten beslenen bir toplumsal barışı tesis etmekten geçer

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER