© Yeni Arayış

Yoksulluk pornosu*: Acının estetiği, vicdanın uyuşturucusu

Devlet beni koruyamadı; başkalarının iyilik hikâyesinin dekoru yaptı. Sahiplenmek kolaydı; korumak zordu. İnsanların iyilikleri kısa mesaiydi, yetimlik ise 24 saat açıktı. Yazdıklarımın konuyla ilgisi yok gibi görünebilir. Var. Bu, “yoksulluk”la ilk temasım değildi; “yoksunluk”la ilk yüzleşmemdi.

Twitter'da, sosyal medya platformlarında, zaman zaman alanlarda sürekli tekrarlanan bir olgu var bu aralar açlık ve yoksulluk sınırı...

Ben de yoksulluğa ve belki de insani açlığımıza bir de buradan bakayım diye bu hafta yine hafızamın dehlizlerinde bir yolculuğa çıktım. Aslında hepimiz bu yolculukta ya bir tren bileti alarak, ya kanatlanıp uçarak ya da sadece yürüyerek yer almışızdır.

Ekran yine tanıdık bir sahneyle açılıyor burada: Loş ışık, dramatik bir müzik, kameraya alışkın olmayan bir yüz. Bir evin içi gösteriliyor; eksik mobilyalar, yarım dolu bir mutfak rafı, gözleri kameraya değil yere bakan bir çocuk. Videonun altında bağış linki, üzerinde kısa bir cümle: “Lütfen kayıtsız kalmayın.”

Kalmıyoruz da zaten. İzliyoruz, duygulanıyoruz, iki saniyeliğine boğazımız düğümleniyor. Sonra beğeniye, paylaşıma, mümkünse ufak bir bağışa tıklıyoruz. Suçluluk hissi tek hamlede aklanıyor. Geride gerçeğin değil, duygumuzun izi kalıyor.

Yoksulluğun kendisi değil, anlatısı dolaşıma giriyor. Hikâyesi “güzel” olan yoksullar öne çıkıyor; kameraya uygun ağlayan, teşekkür etmeyi unutmayan, şükür cümlesini eksik bırakmayanlar. Öfkeli olan, “neden böyle” diye soran, hak talep eden ise sevilmiyor. Onlar problemli ilan ediliyor. Yoksulluk böylece politik bir sorundan çıkarılıp duygusal bir gösteriye indirgeniyor. Çaresizlik, sistemle kavga eden bir hak iddiası olmaktan çıkıp başkalarının iyilik duygusunu parlatan bir fona dönüşüyor.

Duygularımız bile artık bize ait değil.

Sosyolog Eva Illouz, modern dünyada duyguların piyasalaştığını ve hislerimizin ekonominin bir parçası haline geldiğini ileri sürer. Ona göre, modern kapitalizm yalnızca malları değil, duyguları ve ilişkileri de birer metaya dönüştürerek onları rasyonel bir şekilde ölçülebilir, takas edilebilir ve değer biçilebilir hale getirmiştir. Yoksulluk videoları da bu dönüşümün çarpıcı bir tezahürüdür: Acı, 'duygu içeriği' olarak paketlenir; izlenme, beğeni ve paylaşım sayısıyla ölçülen bir tüketim nesnesine indirgenir. Böylece yoksulluğun kendisi, politik bir sorun olarak ele alınmaktan çıkıp, duygusal bir piyasa malına dönüşür .

Yoksulluğun kendisi değişmez, sadece onunla ilgili duygularımız yönetilir. Hissettiğimiz şey bile algoritmanın ritmine bağlanır.

Bu dil, iktidar için fazlasıyla kullanışlıdır. Sorun kişisel trajedilere indirgenirse, yapısal sorumluluk görünmez olur. Yoksulluk “kötü kader”, “talihsizlik” diye anlatıldığında; düşük ücret politikaları, güvencesiz çalışma, iş cinayetleri, vergiler, özelleştirmeler, sosyal devletin tasfiyesi tartışılamaz hale gelir. Bağış teşvik edilir, hak talebi küçümsenir. Bağış yapan övülür, itiraz eden azarlanır.

Yoksulluğu yöneten bir siyaset kurulur; çözmek gibi yorucu işlere pek bulaşılmaz.

Devletin asli görevi olan sosyal adalet ekrana taşeron edilir. Sosyal politika yerine bağış çağrıları, kamusal hak yerine kampanya afişi vardır. Yoksulun hakkı, yardımseverin vicdanına devredilir. Yoksulluğu üreten ekonomik düzen korunurken, onun sonuçları seyirlik hale getirilir. Böylece iktidar hem sorumluluktan çekilir hem de “yardım eden büyük güç” imajını sürdürür. Yoksulluk çözülmez; gösterisi büyür.

Antropolog ve aktivist David Graeber, "Borç: İlk 5000 Yıl" adlı kitabında, borcun insanlık tarihinin merkezinde yer alan bir tahakküm aracı olduğunu savunur. Ona göre borç, basit bir ekonomik alacak-verecek ilişkisini çoktan aşmış; toplumsal hiyerarşileri kuran, iktidarı meşrulaştıran ve ilişkileri "ahlaki yükümlülük" çerçevesine hapseden politik bir mekanizmadır. Graeber'in analizi, para borcu ile minnet borcu arasındaki ölümcül farkı ortaya koyar: Paranızı geri ödeyebilirsiniz, ancak size bir lütuf olarak sunulmuş bir "iyilik" karşısında hissettirilen minnet borcundan kurtulmak neredeyse imkânsızdır. İşte yoksulluk kampanyalarının en sinsi tehlikesi de burada gizlidir. Yardım, bir hak olarak değil de minnet bekleyen bir lütuf olarak sunulduğu anda, ilişkiyi temelden çarpıtır. "Sana verdim, sen de sus" cümlesi yüksek sesle kurulmaz ama Graeber'in deşifre ettiği o kadim ahlaki borçlanma yoluyla herkes tarafından duyulur. Yoksulluktan fiziken kurtulsanız bile, bu minnet duygusunun psikolojik prangasından kurtulmak çok daha zordur. Yoksulluğun kendisi kadar, ona eklemlenen bu sembolik ve ahlaki zorunluluk da insanı ezer.

Heine’nin alayı tam burada devreye girer:

Yoksulları sevmekte ustayız; yoksulluğu üreten düzenle uğraşmakta isteksiz.

Ve işte bütün bu kavramlar bazen tek bir hayatın içinden, keskin bir sahne gibi çıkar. Yani mevzu sadece ekran ve teoriden ibaret değildir.

Bir çocuğun hayatına dokunduğu anda gerçek olur.

Tam burada söz, teoriden hayata geçiyor (keşke geçmeseydi!).

Anlatayım o zaman…

Annem öleli birkaç yıl olmuştu.

Madem iyilikten söz ediyoruz, çocuk yuvasındaki bir çocuğa pasta almak iyilikti mesela. Bir ayakkabı. Bir  mont ya da sadece bir oyuncak. Liste uzar.

Peki ya o çocuğu “sahiplenmek”?

Kulağa masum geliyor. Hatta övgüye değer değil mi?

Ben o dönem kamu malıydım! Üstelik çocuktum.

Fikrim sorulmadı. Zaten bir fikrim olabileceği kimsenin aklına gelmezdi. Yıllar geçtikçe şunu daha iyi anladım: Hakkım yoktu; yalnızca “hakkım varmış gibi davranan” yetişkinler vardı. Hayvan sahiplendirir gibi beni de sahiplendirdiler. Kimseyi ısırmamıştım, evin içine pislememiştim; yani sistemin kriterlerine göre gayet “uyumluydum”. Yine de bir süre sonra sıkıldılar. Sonra geri iade edildim. Resmî kelime buydu. Gayriresmî olan daha keskin: Defolu olduğuma karar verildi.

(Kamusal dilde bu “sahiplendirme” eylemine “koruyucu aile “ denir.)

Çok ironik değil mi?

Yuvada büyüyen bir çocuğa bakınca insanlar otomatik olarak şunu görür: yoksulluk.

Oysa bizim yoksulluğumuz farklıydı.

Anne yoksulu, baba yoksulu, aile yoksulu…

Karnın tok, sırtın pek olabilir; ama yerin yoktur. Adın vardır, evin yoktur.

Yoksunluk, yoksulluktan daha da derindir; bunu erken öğrendim.(Bugünün yoksulluğunu ayrı bir yere koymak gerekiyor.Buna dair de söylenecek sözlerimiz elbette var)

Toplum bu yoksunluğa bakmak istemez; görmek istediği açıdan bakar. Ben iade edildikten sonra kurum, yeniden bir “hayırsever sahiplenme” talebini tereddüt bile etmeden kabul etti. Dedim ya: kamu malıydım!

Bu kez Erzurumlu, İstanbul’da yaşayan zengin bir aileydi. Bir gün içinde bütün Erzurum’u gezip beni donattılar. Artık yoksul görünmüyordum; görünüşüm güncellendi. Sonra hayatımın ilk uçak yolculuğuyla İstanbul’a geldim. Bostancı’da iki katlı bir ev, içinde papağan bile vardı. “İyilik” dekoru elbette eksiksizdi.

Günler birbirini kovaladı. Özel okula yazdırıldım. İsmimin değiştirilmesi bile konuşuldu.(burası zaten başlı başına ayrı konu) Komşular ve akrabalar geldi; sanki sirkte nadir bir tür sergileniyormuş gibi beni incelediler. Aileyi tebrik ettiler. İyilik, kalabalık önünde daha parlak görünüyor zaten.

Çok sevdiğim şair Heine’nin sesi yine kulağımda çınlıyor:

Yoksullarımızı o kadar seviyoruz ki, yok olmalarını istemiyoruz.

Çünkü onlar olmadan kendimizi iyi hissedemeyiz.

Sonra bir gün okuldan geldim. Valizim hazırdı. “Yolculuğa çıkacaksın” dediler.

Nereye?

Soru havada asılı kaldı. Cevap verilmedi.

Yine iade edildim.

Bu noktada çocuk aklımla şunu düşündüm: “Herhalde  gerçekten defoluyum.”

Bugün cümleyi düzeltiyorum: Defolu olan bendeki çocuk değildi; beni nesneye çeviren düzen defoluydu.

Devlet beni koruyamadı; başkalarının iyilik hikâyesinin dekoru yaptı.

Sahiplenmek kolaydı; korumak zordu. İnsanların iyilikleri kısa mesaiydi, yetimlik ise 24 saat açıktı.

Yazdıklarımın konuyla ilgisi yok gibi görünebilir. Var.

Bu, “yoksulluk”la ilk temasım değildi; “yoksunluk”la ilk yüzleşmemdi.

Yoksulluğu hep buradan gördüm: insanların, başkalarının erdemini parlatmak için bir çocuğun hayatına dokunup sahneden çekilmeleri olarak.(Hepimiz kendi hayatlarımızdan sayısız örnekler de verebiliriz bu konuda)

Şu an siz de bir tür performatif iyiliğin tanığı oldunuz belki.

Niyet kötü değildi, evet. Zaten mesele niyet değil.

Beni iki gün mutlu etmek değil, yıllarca özne olarak var olmamı mümkün kılmaktı mesele.

O yapılmadı.

Borçlu olan ben değildim.

Borç, “iyiliği lütuf gibi sunup minnet bekleyen” düzende birikmişti.

Yoksulluğu böyle gördüm hep: Yemek ve kıyafetle değil, yerinden edilme ve iade edilme duygusuyla.

İyi insanlardı, evet. Bana bir süre “güzel bir hayatın kostümünü” giydirdiler.

Sonra kostümü çıkarıp beni yeniden kamuya (ait olduğum yere) teslim ettiler.

Ve bugün dönüp bakınca, Heine’nin o alaycı sesi yarım kalmış dizeyi tamamlıyor:

Yoksulu doyurmayı seviyoruz; ama sofrayı büyütmek zor geliyor.

Çünkü sofrayı büyütmek sandalyeleri yeniden saydırıyor.

Kimin ayakta kalacağını görmekten korkuyoruz.

Peki şimdi sıra kimde?

Biz yoksulluğu gerçekten bitirmek mi istiyoruz, yoksa yoksulluk sayesinde kendimizi iyi hissetmeyi mi?

Bağış linkine tıklayan parmağımız, eşitlik talep ederken de aynı kararlılığı gösteriyor mu?

Yardım ederken kurduğumuz cümlelerde “hak” kelimesi hiç geçiyor mu, yoksa hâlâ yukarıdan bakan bir merhametle mi konuşuyoruz?

Yoksullukla gerçekten dayanışıyor muyuz, yoksa yoksulluğun hikâyesini tüketip vicdanımıza “paket program” mı satın alıyoruz?

Ve en rahatsız edici soru: Yoksulluk ortadan kalkarsa, biz kim olacağız?

İyilik imajımızı kimler görecek?

 

Yazar Notu:

(Bu metinde kullanılan "yoksulluk pornosu" kavramı, yoksulluğun kişisel trajedilere indirgenerek duygusal bir tüketim nesnesi, acının ise seyirlik bir gösteriye dönüştürülmesini eleştiren, akademik ve eleştirel bir literatürde yerleşik bir terimdir. "Savaş pornosu" veya "felaket pornosu" gibi kullanımlarla aynı damardan beslenir; amacı gerçekliği tasvir etmek değil, onun sömürücü bir şekilde temsil ediliş biçiminin altını çizmektir. Başlık, içeriğin kendisini değil, onun sunuluşundaki ahlaki çarpıklığı işaret etmektedir.)

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER