© Yeni Arayış

Anayasa tartışmaları bağlamında Hukuk Devleti krizi ve Aleviler

Acil ve elzem bir sorun olarak ele alınması gereken demokratik anayasa tartışmasında Alevi hareketi, böyle bir farkındalığa ve özgüvene dayalı özneleşmesine bağlı olarak, iktidarın beka kaygısından kaynaklanan kısa vadeli hesaplara dayalı yeni anayasa tartışmaları tuzağına düşmeden, derinlikli, kalıcı ve kapsayıcı bir rol oynayabilir.

Türkiye’de bugün yaşanan yapısal krizi çoğu yorumcu “demokrasi krizi” olarak tanımlamaya devam etmektedir. Oysa artık sorun, demokrasinin üzerinde yükseldiği anayasal düzenin çöküşüdür. Yasaların ve kurumların hâlâ var olduğu, fakat işlevlerini yitirdiği, daha doğrusu dikkate alınmadığı bir dönemden geçiyoruz. Bu durum, yalnızca hukukun teknik alanına değil, toplumsal meşruiyetin zeminine ilişkindir. Artık çoğu yurttaş, anayasanın kendisini koruyabileceğine, mahkemelerin adil karar verebileceğine, adli karar ile siyasal karar ayrımına  ya da adli/siyasal kararların güvenilir kamusal denetime açık olduğuna inanmamaktadır.

Bu durumun mağduriyetini en derin yaşayan topluluklardan biri Alevilerdir.

Cumhuriyet tarihi boyunca “laiklik” ilkesi adına kurulan sistem, Aleviliği tanımak yerine görmezden gelmeyi tercih etmiştir. Görmek zorunda kaldığında ise devlet, Aleviliği inançsal bir topluluk olarak değil, “kültürel bir zenginlik” olarak sunarken kamusal haklarını yok saymış veya sürekli ertelemiştir. Böyle yaparak aslında inanç anlamında bir tercihte bulunan devlet, sadece tarafsızlık ve laiklik unsurlarının değil kanunilik ve eşitlik unsurlularının da dışında kalmıştır. Ancak bugün gelinen noktada sorun artık, eşitsiz niteliklerine rağmen mevcut olan anayasanın ve genelde hukuksal çerçevenin bile bizzat iktidar tarafından tanınmamasıdır. Bu nedenle, günümüzde Alevilerin eşit yurttaşlık talebi, yalnızca kimlik temelli bir hak arayışı değil, aynı zamanda anayasal düzenin ve kanuniliğin herkes için geçerli olma iddiasının yeniden kurulması anlamında hukuk devleti mücadelesinin parçasıdır.

***

Böyle bir ortamda iktidarın ısrarla gündemin tepesine oturtmak istediği ‘yeni anayasa’ tartışması tam da bu nedenle çoğu kişiye samimi ve hatta anlamlı gelmemektedir.

Diğer yandan, nihayet demokratik bir anayasal düzenin inşa edilmesinin elzem olduğu da herkes tarafından bilinmektedir. Ancak unutmamak gerekir ki “toplumsal sözleşme” olarak anayasaların niteliği sadece içerikleri (metinler) ve uygulama süreci tarafından değil, hazırlık süreçlerindeki yöntem ve katılıma göre de değerlendirilmelidir. Eğer bir anayasa, toplumun adalet duygusunu yeniden kuramıyorsa, o metin kâğıt üzerinde kalmaya mahkûmdur, ama daha hazırlık aşamasından itibaren demokratik yöntemlere dayanıp dayanmadığı da en az bunun kadar önemlidir. Anayasanın demokratik niteliği, hazırlık sürecine katılımın kapsamlı ve eşitlikçi olmasıyla başlar. Bunun ön koşulu ise sürece katılan tarafların birbirlerine güven ve inancıdır.

Bu yazı, Türkiye’deki anayasal meşruiyet krizini Alevi deneyimi üzerinden yukarıda bahsi edilen bağlamda tartışırken, aynı zamanda Alevi düşüncesinin paradigma düzeyinde sunabileceği düşünsel katkıyı gündeme getirmeyi amaçlıyor.

***

Biçimsel olarak hâlâ bir “anayasal demokrasi” görünümüne sahip olsa da son on yılda Türkiye fiilen anayasal bir devlet olmaktan uzaklaşmıştır. Yasama organı yürütmenin gölgesinde, yargı ise siyasetin doğrudan baskısı altında bağımsızlığını iyice yitirerek, kuvvetler ayrımı tablosunda işlevsiz hale gelmiştir. Hukukun üstünlüğü ilkesi, yalnızca retorik düzeyde varlığını sürdürürken, uygulamada hukuk, iktidarın iradesine tabi bir düzene dönüşmüştür.

Ancak asıl sorun, hukukun araçsallaştırılması kadar, anayasanın bağlayıcılığını yitirmesidir. Devlet, bizzat kendi kurucu metnine karşı her zaman sorumluluk hissetmemektedir. Böyle bir ortamda ilkesel olarak anayasa, toplumsal sözleşme olmaktan çıkmıştır.

İktidar bugün anayasayı, hukuku ve yargıyı, sınır belirleyici olarak değil, egemenliğini pekiştirme aracı olarak görmektedir.

***

Aleviler için cemevlerinin ibadethane olarak tanınmaması, zorunlu din dersleri, Diyanet İşleri Başkanlığının tek mezhep merkezli yapısı, Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı gibi inanca müdahale eden asimilasyon kurumları ve kamu kaynaklarının adaletsiz dağıtımı, eskiden beri yalnızca yönetimsel tercihler değil, anayasal ihlallerdir.

Bu ülkede “laiklik”, inanç özgürlüğünü koruyan bir ilke değil, devletin dini tanımlama yetkisi anlamında kullanılmıştır. Laikliğin özünde eşit mesafe vardır. Oysa Türkiye’de devletin mezhebi vardır ve bu mezhep, tüm yurttaşlara “ortak değer” olarak sunulmaktadır. Bu nedenle Aleviler için yeni anayasa veya anayasal revizyon, her zaman acil ve elzem ihtiyaç olmuştur.

Günümüzde anayasanın ruhunu yitirmesi ve toplumun vicdanında kırılma yaşanması, Aleviler için bu tartışmayı başka yere taşımaktadır. Yurttaşın devlete güveni çöktüğünde, anayasa bir metin olarak var olsa da fiilen hükmünü yitirir. Bu nedenle bugün mesele, yeni bir anayasa yazmaktan çok, anayasal bilinci inşa meselesidir.

Alevilerin eşit yurttaşlık talebi tam da bu bilincin yeniden doğuşunun parçasıdır: Bu inşa sürecinin parçası olarak herkes için geçerli bir hukukun yeniden kurulması ve adaletin toplumsal bir hak olarak sahiplenilmesi, en acil mesele haline gelmiştir. Bu bakımdan Alevi mücadelesi bugün artık yalnızca bir kimliğin tanınması değil, demokratik cumhuriyet yolunda önce  anayasal devletin yeniden işler hale gelmesi için verilen toplumsal mücadelenin önemli bir parçasıdır.

Bugüne kadar laiklik ilkesi, dinin devletten ayrılması değil, devletin din üzerinde tekel kurması şeklinde işletilmiştir. Bu, Sünniler de dahil olmak üzere tüm yurttaşların inançsal özgürlük alanını daralttığı ve ‘inancını kendi bildiği gibi yaşama’ olanağını sınırladığı gibi, Aleviler için de inkar veya asimilasyon sonucuna yol açmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) bu tekelin kurumsal ifadesidir.

Bugün derinden yaşanan “anayasa krizi”, iktidar tarafından defalarca revize edilerek tamamen değiştirilmiş anayasa metninin eski veya eksik olmasından ziyade anayasanın bağlayıcılığını yitirmesinden kaynaklanmaktadır. Bu konuda zorunlu olan güven duygusu inşa edilmeden yapılacak tartışmalar, iktidarın sahici, derin ve acil sorunların üstünü örtmek üzere gündem değiştirme yoluyla kendi iktidarını kalıcılaştırma aracına dönüştürme taktiği olarak görülmektedir.

Yeni Anayasa Tartışmalarının Araçsallaştırılması ve Anayasal Reform İhtiyacı

Türkiye’de tabanda değil her zaman tavanda yapılmış “yeni anayasa” tartışmaları genelde siyasal meşruiyet krizlerinin gölgesinde yürütülmüştür. Bugün de iktidar, mevcut anayasayı sistematik biçimde ihlal ederken bir yandan da “yeni anayasa” tartışmalarını gündemin tepesine taşımaya çalışmakta ve tabandan kopuk şekilde “yeni bir metin” hazırlama çabası içine girmektedir.

Ancak ilkesel olarak anayasanın üstünlüğünü tanımayanların yeni bir metin yazma iddiası, bu metnin ne kadar demokratik olacağından önce, güven verme ve inandırıcılık bağlamında sorun yaratmaktadır. Bu sorun aşılmadan atılacak hiçbir adımın ortaya herhangi bir toplumsal sözleşme çıkarması beklenemez.

Bugün derinden yaşanan “anayasa krizi”, iktidar tarafından defalarca revize edilerek tamamen değiştirilmiş anayasa metninin eski veya eksik olmasından ziyade anayasanın bağlayıcılığını yitirmesinden kaynaklanmaktadır. Bu konuda zorunlu olan güven duygusu inşa edilmeden yapılacak tartışmalar, iktidarın sahici, derin ve acil sorunların üstünü örtmek üzere gündem değiştirme yoluyla kendi iktidarını kalıcılaştırma aracına dönüştürme taktiği olarak görülmektedir.

Diğer yandan Aleviler başta olmak üzere toplumun farklı kesimlerinin kendi gündemi olarak, gerçekten büyük ihtiyaç duyulan demokratik anayasal reform süreci, “ne yazılacak” sorusundan önce “kimler yazacak ve nasıl yazacak” sorularının tartışılmasıyla başlamalıdır.

Zaten toplumsal katılımının neredeyse hiç olmadığı süreçler sonucunda ortaya çıkan bugüne kadarki anayasalar, Alevilerin eşit yurttaşlık statüsünü güvence altına almamıştır. Her yeni metin, hakların tanınması için bir fırsat değil, ertelenmesi için bir bahane olmuştur. Ancak bugün Aleviler için öncelikli mesele, yeni bir metnin yazılması değil, anayasal zihniyetin değişmesidir: Devlet değil, toplum ve birey merkezli anayasa; yukarıdan dayatılan değil, katılımcı biçimde toplumsal rızalık anlayışıyla üretilen bir anayasal düzen farklı bir şey olacağı umudu yaratabilir.

Bugüne kadar daha ziyade kendileriyle sınırlı hak mücadelesi veren ve hep “talep eden” konumunda olan Alevi hareketi, artık sadece bir kimlik mücadelesi vermekle yetinmemeli, tüm toplumsal kesimler için elzem olan anayasal demokrasinin inşası için radikal dönüştürücü rol oynamalıdır.

Hukuk, eğitim, inanç özgürlüğü ve kültür politikaları gibi alanlarda (en berrak hali Alevi deyiş ve nefeslerinde bulunacak) kadim epistemeye dayanan ve modern bilgiyi içselleştiren söylem ve pratik geliştirmek; Rojava deneyimi başta olmak üzere dünyadaki özgürlükçü, eşitlikçi ve çoğulcu anlayış ve hareketlerle düşünsel ve organik bağ kurmak; kendi içindeki etnik ve inançsal çoğulluğu bir değer olarak görmek; ve özellikle kadınların, gençlerin ve yerel inisiyatiflerin karar süreçlerine doğrudan katılımını sağlamak, bu dönüşümün temel koşullarıdır.

Radikal Demokratik Özne Olarak Alevi Hareketi

Alevi kurumları uzun süre devletin baskılarına karşı bir savunma refleksiyle hareket etmiştir. Bu refleks genel hatlarıyla kimlik mücadelesi bağlamında önemli kazanımlar getirmiş olsa da siyasal ve toplumsal karar süreçlerinde kendilerinin özne olarak öne çıkma kapasitesini sınırlamıştır. Günümüzde ihtiyaç duyulan şey, tepki veren veya sadece talep eden değil, kendileri başta olmak üzere tüm kesimler için öneriler ve hatta alternatif paradigma geliştiren bir Alevi kamusallığıdır.

Çoğulcu ve eşitlikçi Alevi felsefesi ve yaşam biçimi, yeni bir sürecin inşası için çok önemli potansiyele sahiptir.  Tarihsel süreçte Alevi toplulukları içinde ve bugün aynı zamanda örgütlenmeleri arasında varlığını sürdüren, “sürek binbir” anlayışına dayalı çeşitlilik, kaba modernist gözle bakıldığında zayıflık olarak görülebilir. Oysa bu, çoğulcu demokratik Alevi inancının içsel zenginliğidir. Tarih boyunca merkezi otoriteye ve tek dogmaya mesafeli olan bir gelenek olarak Alevi dünyasındaki sürek farklılıkları, esasen bölünmenin değil, çoğulculuğun göstergesidir.

Bu zenginliğin siyasal ve entelektüel güce dönüşebilmesi için özgüvenli özneler olarak Alevi kurumlarının ve önde gelenlerinin artık tepkisel değil üretken bir çizgiyi tercih etmesi gerekir.

Ancak bunun için öncelikle Alevi kurumlarının ve genelde örgütlenmesinin kendi içinde radikal bir dönüşüm elzemdir.

Hukuk, eğitim, inanç özgürlüğü ve kültür politikaları gibi alanlarda (en berrak hali Alevi deyiş ve nefeslerinde bulunacak) kadim epistemeye dayanan ve modern bilgiyi içselleştiren söylem ve pratik geliştirmek; Rojava deneyimi başta olmak üzere dünyadaki özgürlükçü, eşitlikçi ve çoğulcu anlayış ve hareketlerle düşünsel ve organik bağ kurmak; kendi içindeki etnik ve inançsal çoğulluğu bir değer olarak görmek; ve özellikle kadınların, gençlerin ve yerel inisiyatiflerin karar süreçlerine doğrudan katılımını sağlamak, bu dönüşümün temel koşullarıdır.

Devletin “resmî Alevilik” tanımına sığmayan bu yeni özneleşme biçimi, toplumsal çoğulluğu bir tehdit değil, birlik içinde farkın kaynağı olarak yeniden kurar. Bu, hem Alevi toplumunun kendi iç demokrasisini büyütür hem de Türkiye için çok önemli bir ilham kaynağı olur.

Esasen rıza, eşitlik ve vicdan kavramları genel olarak modern demokrasinin en temel ilkeleriyle kesişen Alevilik, özgün etik ve adalet felsefesiyle radikal demokrasi tartışmalarının merkezinde yer almalıdır. Örneğin Alevi öğretisinin yapı taşlarından olan rıza toplumu anlayışının siyasette yerleşmesi, iktidarın meşruiyetinin belirli aralıklarla yapılan seçimlere değil, karar süreçlerine sürekli ve doğrudan katılıma dayanmasını sağlayabilir. Rıza, bir kez verilmiş onay değil, her durumda yeniden üretilmesi gereken bir toplumsal sözleşmedir. Bu düşünce, devlet merkezli siyaset anlayışının ötesine geçerek taban demokrasisi ve sürekli toplumsal denetim fikrini besler. Gerçek rıza, ancak birey ve toplum merkezli bir siyasal kültürde mümkündür. Bu kültür iktidarı ve devleti kutsallaştırmaz; özgürlüğün yanında sorumluluğu, adaleti ve paylaşımı öne çıkarır. Alevilik, iktidar karşısında çoğulcu direnişin felsefi zeminidir: Hiçbir otoriteye kayıtsız itaati meşrulaştırmaz, rızasız gücü reddeder.

Kısaca, acil ve elzem bir sorun olarak ele alınması gereken demokratik anayasa tartışmasında Alevi hareketi, böyle bir farkındalığa ve özgüvene dayalı özneleşmesine bağlı olarak, iktidarın beka kaygısından kaynaklanan kısa vadeli hesaplara dayalı yeni anayasa tartışmaları tuzağına düşmeden, derinlikli, kalıcı ve kapsayıcı bir rol oynayabilir.

Not: Bu yazı Alevilerin Sesi dergisinin 298. sayısında yayınlanmıştır.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER