Tanrıların alacakaranlığı: Neden pagan olmalıyız?
KÜLTÜR SANATPaganizmi 'karanlık ayinler' parantezine hapseden monoteist dezenformasyonu deşifre eden bu yaklaşım; merkeziyetçi ideolojilerin 'demir kubbesi' altına girmeyi reddeden, rüzgarda ve nehirde tanrısını bulan, hayatın planlanamaz insicamını savunan bir özgürlük çağrısıdır.
Pagan sözcüğü bugün dinler tarihi meselelerine objektif yaklaşanların bile hoşça andıkları bir sözcük değil. Sebebi tarih boyunca monoteist dinlerin kara propagandalarıyla, dezenformasyonlarıyla ortaya konulan bir tanım olması.
Çünkü pagan denilince akla şeytani ayinler, tarihteki politeist dinlerin karanlık yönleri (yamyamlık, insan kurbanı, çocuk kurbanı ve benzerleri) gibi şeyler geliyor. Bunların bir kısmında haklılık payı bulunsa da büyük bir kısmının monoteist dinlerin taraftarlarınca uydurulmuş yalanlar olduğu artık biliniyor. Bunu görmek için Tertullianus gibi kilise babalarının, Hrisostomos gibi fanatik azizlerin metinlerine, İslam’ın ilk döneminin selefi yazarlarının (İbn Hanbel gibi) metinlerine bakmak yetiyor. Bu metinleri Marcellinus, Macrobius ve Ravendi gibi bir de dönemin daha objektif yazanlarıyla kıyasladığınızda aradaki açık farkı görebiliyorsunuz.
Bir de şunu iyi biliyoruz; kadim dönemde yeni gelen bir din, toplumsal bir dönüşüm talebini de içeriyor. Modern seküler ve laik siyasi devrimlerden yapısal ve sınıfsal olarak büyük bir fark göremiyoruz. Onlar da çeşitli alt sınıfların taleplerini dinsel bir içerik ile yeniden sunuyorlar. Üç monoteist dinin kitaplarında bunları görebilirsiniz. Tevrat, kölelik ile ilgili düzenleme yapıyor (ancak sadece Yahudiler birbirine köle olamaz diyor), İncil de benzer şekilde meşhur Roma vergi memurlarını azar ve buğz ile anan pek çok metin içeriyor. Kur’an Mekkeli paganların gösterdiği adaletsiz tavırları nefretle anıyor ve buna çare bulacağını ileri sürüyor.
Dolayısıyla her modern devrim nasıl ancien regime kalıntılarını mecburen koruyorsa, onlar da kendilerinden önceki inanışları tamamen ortadan kaldıramıyorlar. Önemli bir miktarını koruyorlar. Avrupa’da özellikle Yunanistan ve Balkan bölgelerindeki aziz inanışlarının kökeninde eski mitolojik kalıntılar olduğu biliniyor. Benzer şekilde de İslam, o dönemki Araplara hitap eden katı monoteist yaklaşımı, Neoplatonculuk, Zerdüştlük ve farklı inanışlarda bulunan spiritüalizmle yumuşatan akımları doğuruyor: Şii mezhepler ve tasavvuf ekolleri gibi. Hatta ve hatta, İslam, ondan önceki dönemden kalma pek çok ritüeli politeist tanrılar grubunu tek bir Tanrı’ya indirgeyerek bilfiil devam ettiriyor.
Lâkin, dikkat edilirse buraya kadar yazdıklarımız, belirli dönemlerin politik hesapları sonucu birbirinden ayrılan ve esasında teolojik ya da felsefi farkları vurgulanmayan ayrımlar. Paganizmin (kısacası politeizm, o döneme özgü deizm, panteizm ya da hilozoizm gibi perspektiflere dayanan inançlar grubu olarak paganizmin) bir farkı var. Bu fark ise bugüne kadar Nietzsche gibi filozofların üzerinde durduğu bir farkı işaret ediyor; hayatın onaylanması.
Stoacılığa gelene kadar kadim Yunan felsefesini okuyanlar belirli şeylerin Yunanlılarda olmadığını görünce hayret edeceklerdir: Moralitenin ve onun temelini oluşturan yaşam biçiminin yani ethos’un bir iradeye dayanmaması (gerçekten de Eski Yunanlılar “irade” kavramını kullanmamışlardır), ahlakın kökeninde ancak akli incelemenin konusu olabilecek kavramların kullanılması ve bedenin kutsanacak bir şey olarak görülmesi.
Hristiyanlık bunu Nietzsche’nin çok yerinde eleştirisinde gördüğümüz üzere bastırmaya çalışmıştır. Beden, günahın evidir. Onun yadsınması hayatın da yadsınması anlamına gelir. Onu yadsıdığımız da Tanrı’ya yakın oluruz. İslam ve Yahudilik ise tam olarak böyle bir pozisyon belirlemez. Peccatum originale, yani ilk günah İslam ve Yahudilik’te yoktur. Dolayısıyla -özellikle İslam için- cinsellik belirli bir toplumsal kural silsilesine uyulduğu sürece (cinsel ilişkinin meşru olabilmesi için evliliğin gerekmesi gibi) bir tabu değildir. Kur’an, “kadınlar sizin tarlalarınız, onları ekiniz” der. Elbette o dönemin ataerkil yapısının sonucudur bu. Ancak yine de cinsellik Yahudilik ve İslam’da da Foucault’nun okuduğu şekilde bir biyopolitik konusu hâline gelir.
Çünkü monoteist dinlerin bir kusuru vardır; bir şey ilk defa yasaklanınca, yasaklanan şeyin kapsamı dahilinde koyulan tüm kuralların kategorizasyonu elzemdir. Daha da açayım;
Zina haramdır. Zina haramsa, evlilik ile kurulan cinsel ilişki haram değildir. Ancak cinsel ilişkinin belirli türlerinin meşruiyeti sorunludur. Birbirine nikah düşmeyen cinsel ilişki türleri vardır. Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla, (Freud’un ensest tabusunu ayrı bir yere koyalım) cinsel ilişkiye giremez. Kadın ve erkeğin cinsel ilişkisi de belirli kurallara tabiidir.Dolayısıyla, bu sefer yasaya istisna düşülen haller içerisinde yasal istisnalar yaratılır. Bunu anayasa hukukçuları hemen anlayacaklardır; “amalar ve fakatlar” yasaları. İslam ve Yahudilik her ne kadar hayata dair bakış açısında Hristiyanlığa nazaran daha nötr bir pozisyon tutmuş görünse de yine de panoptik kontrol İslami bir yönetimin en büyük iktidar aracı olacaktır.
Biz yukarıdaki paragrafa geri dönelim: Örneğin Aristoteles’e bir bakınız tam tersini görebilirsiniz. Aristoteles’e göre arzular (iştiha) akıldan pay almayan bir noesis (zihinsel süreç, akıl) ürünüyken, bunun doğrudan kontrolü öngörülmez. Aristoteles’in meşhur “ölçülülük” kavramı buradan yola çıkar. Bedene hâkim olma, arzuları dizginleme bir hedef değildir. Hedef ölçülü olmaktır. Çünkü Aristoteles ve Platon gibi filozoflar (zaten ondan öncekilerin gündeminde bu konular pek yoktur) bedenin zaten kendisinin varlığını onaylamışlardır. Platon’a göre beden her ne kadar ruhun hapishanesi gibi görünse de Platon dahi onun kullanımının önemini yadsımamıştır. Spor ve seks Yunanlıların bir ritüelidir. Sporda bir güreşçi bir fütursuzlukla hareket etmediği sürece, sekste erkek gücünü ölçülü bir şekilde gösterdiği sürece bir Yunanlı için yasaklanacak bir şey yoktur.
Nietzsche sadece bir filozof değil bir klasik dönem uzmanı olarak da bu gerçeği görmüştür: Paganların hayatı onaylama isteği... Ona göre her ne kadar tamamen ateist bile olsa Hristiyanlığın çileciliğinden etkilenen Schopenhauer bu konuda haklı değildir. Pagan olmak demek esasında hayatın varlığını onaylamak demektir. Kaderi sevmek (amor fati) demektir.
Bu sebeple pagan olmalıyız derken hastalandığımızda Asklepion’a horoz keselim ya da Odin’e bir tütsü adayalım demiyoruz. Paganizmin hayata bakış açısı ziyadesiyle hor görülmüş ve modern dönemde dahi hakkı verilmiş bir bakış açısı değildir. Gelin görün ki Nietzsche gibi olağanüstü bir filozofun modern dönemdeki etkisi dahi paganizmin bu yönünü modernist laik sistemlere kolay entegre edilmiş görünmemektedir.
Çünkü paganizm esasında bu anlamda bir anarşisttir de. Onun rustik ve merkeziyetçilikten uzak yapısı, ideolojik kavramsallaştırmanın demir kubbesi altında durmayı pek istemez. Merkezi ve ortodoks her türlü ideolojik yapının çeperinde yer alan dini yorumlara bakınca da benzer bir şeyi göreceksiniz; Sünnilik ve Alevilik, Hristiyanlarda ortodoks yorumlara karşı Valentinusçu yorumlar, Yahudilerde Rabbinik Yahudilik ve sözlü gelenek gibi.
Bu sebeple politeist dinler hayata bakış açısının o esrarlı kısmını ayan beyan ortaya dökerler; bunların hiçbiri kapalı ayinler değildir. Doğanın içindedir. Esrar yoktur. Tanrılar ve insanlar bir aradadır. Onların eşitsizliği kendi kültürel yapılarının bir ürünü olsa da doğanın ve insanın bu birlikteliği gerçek monizm’dir. Dolayısıyla tanrıların “çokluğunun” esasında bir önemi de yoktur. Tam da bu sebeple Mekkeliler, Muhammed’e, İslam’dan önceki henoteist (belirli bir panteonun baş tanrısı) bir tanrı olarak Allah’a taptıklarını, kendi öğretisinin ne farkı olduğunu sormuşlardır. Gerçekten de bir pagan için a God ile the God arasında fark yoktur. Hepsi belki birdir ya da değildir; ancak deneyim? İşte o Bir’dir.
Bu sebeple -bence ilk başta gerekli olduğu düşünülen ama sonra hatalı olduğu ortaya çıkan- şu soru sorulur; Yunanlılar dinlerine inanmışlar mıydı? İnanmalarının bir önemi yoktur çünkü onlar hayat içerisinde olduğu sürece Zeus hep oradadır. Ya da orada değildir. Çünkü bir zaman makinemiz olsaydı ve o zamanlara gitseydik herhangi bir Yunanlı ya da İskandinav, tanrıların güvenilmez olduğunu söylerdi. Sebebi de onların hayatın içerisinde olması ve hayatın planlanamaz olmasıdır. Ve hayatın planlanamaz insicamı zaten monoteist bir dinin ideolojik örüntüsüne uymaz. İşte monoteist dinlerin bugünkü krizinin sebebi tam olarak budur; tüm hayatı adeta bir algoritma script’i gibi yazabileceklerini sanmaktadırlar. Ve adeta bir döngüye bağlanmış algoritma gibi de bunu sürekli cinsellik üzerinden tasarlarlar. Tam da bu yüzden bıktırıcıdırlar.
Daha da önemlisi; benim fikrimce ateizm ve teizm tartışmalarının -ontolojik- anlamsızlığı da buradadır; ben o dine ateist olan ile o dinin teisti arasındaki bir tartışmayı çok lüzumsuz bulurum. Sebebi ise ikisinin aynı diyalektiği kullanmasıdır. Çünkü monoteist dinler bence özünde ateisttirler. Çünkü Tanrı’nın gerçekliği için kullandıkları ispatlar dizgesi, soruşturuldukça ve incelendikçe gerçek olmaktan çıkan bir sonuca doğru kaçınılmaz olarak gidecektir. Görülemez, deneyimlenemez bir varlığın gerçekliğini onaylamak, görülemezliğin onaylanması demektir. Paganlar ise gördüklerini tecrübeleriyle onaylamışlardı. Bir İskandinav’ın çakan bir şimşeğin içinde Thor’u görmesi, bir Fenikeli’nin esen sammum (samyeli) rüzgarında fırtına tanrısı Baal Hadad’ı fark etmesi, bir Yunan’ın kabaran nehirlerde Okeanos’u hissetmesi, benim fikrimce, tüm kâinatın sebebini görülemez, tecrübe edilemez, yaşanamaz ölü bir tanrıyla açıklamaktan kat be kat gerçektir.
Pagan olmalıyız. Çünkü Thales’in dediği gibi: πάντα πλήρη θεῶν. Her yer tanrılarla doludur. Keyfini çıkarın.
İlginizi Çekebilir