Hamaney Sonrası İran: Savaş, Rejim ve Coğrafyanın Dayanıklılığı
DIŞ POLİTİKAgörünen tablo, keskin bir çöküşten ziyade sert sarsıntılarla ilerleyecek bir dönüşüm sürecine işaret ediyor. Liderlik krizi gerçek, ekonomik baskı ağır, toplum yorgun. Buna rağmen devlet kapasitesi hâlâ yüksek, coğrafya zor, toplumun dış müdahaleye karşı refleksi güçlü. Bu bileşim, İran dosyasını “bir rejim gider, sorun biter” kolaycılığından çok daha karmaşık bir yere yerleştiriyor. Yanlış hesap sadece Tahran’daki iktidarın ömrünü değil İran’ın etrafındaki bütün coğrafyanın istikrarını da hedef almış olur.
İran’da hem savaşın sertleştiği hem de Ali Hamaney’in öldüğü bir dönemin içinden geçiliyor. Dışarıdan bakıldığında bu tabloyu, “rejim gidiyor mu, gitmiyor mu?” sorusuna indirgemek cazip geliyor. Yıllardır yaptırımlar, protestolar, ekonomik kriz ve kuşaklar arası gerilimlerle yıpranmış bir yapıdan söz ediliyor.
Üstüne bir de ağır hava saldırıları, stratejik altyapıya dönük bombardıman ve liderlik krizi eklenince İran’ın artık ayakta kalamayacağına inananların sayısı hızla artıyor. Fakat bu resim, İran devletini sadece ideolojik bir rejim, İran toplumunu da homojen bir muhalif kitle olarak gören fazlasıyla yüzeysel bir okumaya dayanıyor.
Bugün İran’ın yaşadığı kriz rejim değişikliği ihtimaliyle devlet kapasitesinin çöküş riskini iç içe taşıyor. Yani mesele sadece “İslam Cumhuriyeti kalır mı, gider mi?” sorusundan ibaret değil. En az bunun kadar önemli olan 85 milyonu aşan nüfusuyla, karmaşık etnik ve mezhepsel dokusuyla, coğrafi derinliğiyle ve bölgeye yayılmış vekil ağlarıyla bu ülkenin nasıl bir dönüşüm yaşayacağı. Savaşın ritmini de rejimin geleceğini de belirleyecek olan bu bileşim. Hamaney’in ölümü, sembolik düzeyde ne kadar büyük bir kırılma gibi görünse de İran’ın siyasal ve toplumsal dokusu yalnızca bir kişinin varlığına indirgenecek kadar kırılgan değil.
Bu nedenle bugünkü tabloyu anlamak için üç ayrı başlığı birlikte düşünmek gerekiyor: Savaşın ortasında yeniden şekillenen liderlik mimarisi, savaş ekonomisinin sınırları ve İran toplumunun dış müdahale karşısındaki refleksleri. Bu üç alanda ortaya çıkacak tablo hem rejimin ömrünü hem de bölgenin geleceğini tayin edecek.
Geçici Konsey, Kalıcı Mücadele
Hamaney’in ölümünün ardından anayasanın 111. maddesi işletildi ve üç kişilik bir Geçici Liderlik Konseyi devreye sokuldu. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, yargı başkanı Gulamhüseyin Muhsini Ejei ve dinî kanadı temsilen Ayetullah Ali Rıza Arafi’den oluşan bu yapı, fiilen Hamaney’in yetkilerini paylaşıyor.
Dışarıdan bakınca bu adım, “rejim panik halinde sistemi yamamaya çalışıyor” şeklinde okunmaya müsait. Fakat biraz yakından bakıldığında, İran siyasal sisteminin kriz anlarında dahi kurumsal refleks üretebildiği görülüyor. Bu, rejimin meşruiyet tartışmasını ortadan kaldırmıyor ama devlet kapasitesinin tek bir kişiye indirgenemeyeceğini de hatırlatıyor.
Asıl önemli mücadele bu konseyin gölgesinde yürüyor. Mojtaba Hamaney’den Arafi ve Sadık Laricani’ye, Hasan Humeyni’den daha teknokrat isimlere uzanan geniş bir aday listesi var. Her isim, sistem içindeki farklı güç odaklarını, farklı dış politika yönelimlerini ve farklı iç güvenlik anlayışlarını temsil ediyor.
Güvenlik bürokrasisine yaslanan kanat, savaş atmosferini gerekçe göstererek daha sert ve kapalı bir çizgi talep ediyor. Rejim içindeki görece reformcu damar, Pezeşkiyan etrafında kontrollü bir normalleşme ihtimalini canlı tutmaya çalışıyor. Dinî kurumlar ise yeni lider üzerinden sistemin dini meşruiyetini tazeleme derdinde.
Burada gözden kaçırılmaması gereken nokta şu: İran’da liderlik krizi, “tepedeki isim değişsin, rejim çöksün” kadar basit değil. Devrim Muhafızları’ndan istihbarat teşkilatlarına, vakıflardan yarı resmî ekonomik ağlara kadar yıllar içinde kurumsallaşmış bir yapı var. Bu ağ, tek bir kişinin karizmasına indirgenemeyecek kadar derin. Bu yüzden Hamaney sonrası dönemi, rejimin otomatik çöküşü değil, aynı ideolojik çerçeve içinde güç merkezlerinin yeniden dağılımı olarak okumak daha gerçekçi duruyor. Savaşın yarattığı baskı ise bu pazarlıkları daha sert ama daha görünmez hale getiriyor.
Savaş Ekonomisinin İnce Çizgisi
İran, savaş başlamadan önce de ağır yaptırımlar altında yüksek enflasyon ve işsizlikle boğuşan bir ülkeydi. Buna rağmen rejimin ayakta kalmasını sağlayan en kritik unsurlardan biri gölge petrol ihracatı üzerinden sağlanan döviz akışıydı. Karartılmış tankerler, paravan şirketler, Asya pazarına yönelen iskonto petrol satışları ve dost finans kanalları, Tahran’ın “resmen sıkıştırılmış ama fiilen nefes alan” bir ekonomi yürütmesine izin veriyordu.
Bugünkü savaş ve Hürmüz’ün fiilen risk havzasına dönüşmesi bu modeli zorlamaya başladı. İran bir yandan “Boğaz kapalı, geçeni vururuz” mesajıyla küresel petrol fiyatlarını yukarı çekiyor, Körfez monarşilerini ve Batı ekonomilerini baskılıyor. Diğer yandan aynı boğaz, İran petrolünün de ana çıkış hattı.
Savaş riski nedeniyle sigorta primlerinin fırlaması, bankaların İran bağlantılı işlemlerden kaçınması, yaptırımların gölge filoyu hedef alan yeni paketlerle sıkılaştırılması Tahran’ın hareket alanını daraltıyor. Kısa vadede petrol fiyatlarının yukarı gitmesi, varil başına geliri artırabilir ancak hacim daralması, lojistik riskler ve yeni yaptırımlar orta vadede bu avantajı rahatlıkla silebilir.
Bunun üzerine savaşın doğrudan bütçe maliyetini koymak gerekiyor. Uzayan hava harekâtları, füze üretimi, vekil ağlara aktarılan kaynaklar, yıkılan altyapının onarımı… Tüm bunlar, zaten kırılgan olan bir ekonomiye ek yük bindiriyor. Elektrik, sanayi ve ulaştırma altyapısına verilen zarar üretim kapasitesini aşağı çekiyor.
Devlet, bu tabloyu yönetmek için para basmaya yönelirse, enflasyon daha da hızlanacak ve alelade bir savaş ekonomisinden çıkıp toplumsal sabrı zorlayan bir kriz ekonomisine geçilecek. Bu noktada rejim, dış tehdidi iç konsolidasyon için kullanmaya devam etmek isteyecektir. Ancak mutfaktaki yangın büyüdükçe bu söylemin etkisi zayıflar. İran’ın savaş ekonomisi, bu yüzden sonsuza kadar sürebilecek bir dayanıklılık vadetmiyor.
Toplumun Çizdiği Sınır: Değişim Talebi ve Ülke Savunması
İran toplumuna dışarıdan bakarken iki gerçeği birlikte görmek gerekiyor. Birincisi, rejime duyulan rahatsızlık ve değişim isteği gerçek. Özellikle kentlerdeki orta sınıflar, gençler ve kadınlar hem ekonomik krizden hem de siyasisosyal baskılardan bıkmış durumda. İkinci gerçek ise dış müdahale ve bombardıman karşısında devreye giren güçlü “ülke savunması” refleksi. İran, Irak ya da Libya’dan farklı olarak çok daha köklü bir devlet geleneğine ve daha belirgin bir ulusal kimlik duygusuna sahip. Bu durum rejimden hoşnut olmayan kesimlerin bile ülkenin parçalanmasını istememe duygusuyla hareket etmesine yol açabiliyor.
Bugünkü savaşın, dışarıdan beklenenin aksine, kısa vadede rejimi bir ölçüde konsolide etmesi şaşırtıcı olmaz. İnsanlar şehirleri bombalanırken liderlik kavgasından ziyade ülke savunmasına odaklanma eğiliminde olur. Ancak bu konsolidasyon sonsuz değil. Savaş uzadıkça, ekonomik maliyet ağırlaştıkça, can kayıpları arttıkça, “direniş” söylemi ile gündelik hayat baskısı arasındaki makas açılır. O noktada rejimi ayakta tutan şey, sadece ideoloji ya da retorik değil, devlet kapasitesinin hizmet sunabilme gücü olur. Elektrik kesintileri, yakıt sıkıntısı, gıda fiyatlarındaki artış, işsizliğin derinleşmesi… Bunların hepsi bir araya geldiğinde, toplumun sabır eşiği zorlanır.
“İran Iraklaşır mı?” sorusuna bu çerçeveden bakıldığında manzara netleşiyor. İran’da rejimin zayıflaması mümkün ama bu zayıflama devlet kapasitesinin çöküşüne çok hızlı şekilde eşlik edebilir. Etnik fay hatları, sınır bölgelerindeki silahlı yapılar, bölgesel rakiplerin müdahale kabiliyeti, hepsi devreye girer. Bu da sadece Tahran’daki iktidarın değişmesi değil, tüm bölge için uzun süreli bir istikrarsızlık anlamına gelir. Dışarıdan “rejim değişikliği” beklentisiyle bakıldığında cazip görünen senaryo, içeriden ve çevre ülkeler açısından bakıldığında ağır bir çöküş riskini beraberinde taşıyor.
Savaş ile rejim ömrü arasındaki ilişkiyi tek cümleyle açıklamak mümkün değil. Kısa vadede dış saldırı, “bayrak etrafında toplanma” etkisi yaratıp rejimi tahkim edebilir. Orta ve uzun vadede ise ekonomik yıkım ve başarısızlık hissi aynı rejimin meşruiyetini daha hızlı aşındırabilir. İran özelinde bu denklemin nereye evrileceği liderlik geçişinin nasıl yönetileceğine, savaşın ne kadar süreceğine ve dış aktörlerin hangi dili kullanacağına bağlı olacak.
Şu an görünen tablo, keskin bir çöküşten ziyade sert sarsıntılarla ilerleyecek bir dönüşüm sürecine işaret ediyor. Liderlik krizi gerçek, ekonomik baskı ağır, toplum yorgun. Buna rağmen devlet kapasitesi hâlâ yüksek, coğrafya zor, toplumun dış müdahaleye karşı refleksi güçlü. Bu bileşim, İran dosyasını “bir rejim gider, sorun biter” kolaycılığından çok daha karmaşık bir yere yerleştiriyor. Yanlış hesap sadece Tahran’daki iktidarın ömrünü değil İran’ın etrafındaki bütün coğrafyanın istikrarını da hedef almış olur. Bugün atılan her adım bir rejimden çok bir devletin ve bir bölgenin ne kadar dayanabileceğini test ediyor.
İlginizi Çekebilir