Müzakere masası boş: Tahran neden ikinci tura gitmeyi reddetti?
DIŞ POLİTİKAİran’ın ikinci tur görüşmeleri reddetmesi, sadece bir öfke patlaması değil; müzakere koşullarını yeniden fiyatlandırma girişimidir. Washington’ın deniz ablukasını sürdürürken masaya oturma talebini 'zayıflık' olarak gören Tahran, Hürmüz’deki kısıtlamaları devreye sokarak stratejik kozlarını hatırlatıyor. İç kamuoyundaki 'direnç' anlatısını zedelemeden Trump yönetimiyle nasıl bir zemin kurulabileceği sorusu, nükleer dosyada verilecek bir 'teslim mektubunun' ötesinde, Washington’ın tutarsız sinyalleri arasında kayboluyor.
İslamabad’da 11–12 Nisan’da yürütülen 21 saatlik maraton görüşme masadan tek kelimelik bir anlaşma bile çıkarmadan dağıldı. Pakistan’ın arabuluculuğuyla kurulan ilk tur diplomasisinde Vance, Tahran’ın nükleer silah geliştirmeme konusunda “temel taahhüt” vermediğini açıklayarak masadan kalktı. İran ise buna karşılık ABD’nin “aşırı taleplerini” ve “gerçek dışı beklentilerini” masaya yatırmanın mümkün olmadığını ilan etti. Böylece 7 Nisan’da devreye giren iki haftalık ateşkes, ardından gelmesi beklenen ikinci görüşme turu gerçekleşmeden 22 Nisan’da sona erme noktasına geldi.
On beş gün önce herhangi bir gözlemci bu tabloya bakıp “süreç işliyor” diyebilirdi. 15 Nisan’da çeşitli bölge yetkililerinden gelen bilgiler, tarafların ateşkesin uzatılması konusunda prensipte mutabık kaldığını gösteriyordu. Fakat o iyimserlik yalnızca birkaç gün dayandı. 17–18 Nisan’da İran önce Hürmüz Boğazı’na kısıtlamaları yeniden devreye soktu, ardından Dışişleri Bakanlığı sözcüsü İsmail Bekayi “mevcut atmosferde masaya oturmayacağız” dedi. Tahran’ın kararı Pakistan kanalıyla Washington’a iletildi. Ve iki haftalık ateşkesin son günleri, diplomatik bir boşlukta sürüklenerek geçiyor.
Tahran’ın Hesabı: Taktik mi, Stratejik mi?
İran’ın ikinci turu reddetmesini yalnızca diplomatik bir öfke anı olarak okumak yanıltıcı olur. Tahran’ın açıkladığı iki temel gerekçe var: ABD’nin ateşkes sırasında deniz ablukasını sürdürmesi ve Washington’ın masadaki talep listesinin genişliği.
Bu iki başlığı birlikte düşündüğümüzde, Tahran’ın verdiği mesajı şöyle özetleyebiliriz. Ateşkes, askeri baskıyı hafifletmeden kâğıt üzerinde kalan bir süreçse müzakereye girmek yalnızca ABD’nin elini güçlendirir. Abluka sürerken görüşme masasına oturmak, Tahran’ın iç kamuoyunda “zayıflık” olarak okunur ve rejimin pazarlık kozu olan direnç anlatısını zedeler.
Öte yandan, bu ret kararının yalnızca iç siyasi hesaplara dayandığını söylemek de doğru olmaz. Tahran müzakere sürecinin her aşamasında Washington’ın “tutarsızlığına” dikkat çekti. Trump’ın bir açıklamasında görüşme yolunu açarken, aynı gün abluka kararını pekiştirmesi ya da İsrail’e verilen güvencelerle çelişen sinyaller vermesi İran’ın masa konusundaki güven sorununu besliyor. Bu noktada diyebiliriz ki Tahran, reddi bir son nokta olarak değil müzakere koşullarını yeniden tanımlamak için kullandığı bir koz olarak değerlendiriyor olabilir.
Washington’ın Tıkandığı Yer: Abluka, Nükleer Çerçeve ve Kongre
ABD cephesinden bakıldığında ise sürecin önündeki engeller daha yapısal bir nitelik taşıyor. Trump yönetiminin masaya taşıdığı talep paketi; nükleer silah geliştirmeme, balistik füze programının dondurulması, Orta Doğu’daki vekillerinin silahsızlandırılması ve bölgesel denetim mekanizmaları gibi başlıkları kapsıyor.
Bu talepler tek tek değil bir bütün olarak ele alınıyor. Vance’in İslamabad’da masa dışında kalmasının ardından söylediği “temel taahhüt eksikliği” vurgusu da aslında bunun altını çiziyor. Washington, İran’ın nükleer dosyada kapsamlı bir teslim mektubu vermeden görüşme sürecine meşruiyet tanımak istemiyor.
Kongre ise bu süreçte ayrı bir baskı unsuru olarak işlev görüyor. Cumhuriyetçi kanat içindeki bir grup, ateşkesin savaşı “dondurduğunu” ama sonuçlandırmadığını ileri sürerek Trump yönetimine baskı yapıyor.
Herhangi bir uzlaşı metninin Senato’dan geçebilmesi için nükleer başlıkta somut bir güvence şart. Bu kısıt, Trump’ın müzakere taktiklerini ne kadar esnek kullanmak istese de belirli sınırlar içinde kalmasını zorunlu kılıyor. Yani, Washington tarafındaki tıkanıklık diplomatik bir tercihin ürünü olmanın yanı sıra yapısal bir iç siyasi baskının da bir yansıması.
Hürmüz’ün Yeniden Kapanması: Sembolik mi, Gerçek mi?
18–19 Nisan’da İran’ın Hürmüz’e yönelik kısıtlamaları yeniden devreye sokması, sürecin en çarpıcı anlarından biri oldu. Tanker hareketleri durdu, küresel petrol fiyatları hızla tepki verdi ve birkaç saat içinde hem Tahran hem de Washington açıklamada bulunmak zorunda kaldı.
Hürmüz Boğazı’ndan dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde yirmi birinin geçtiği ve günde 17 milyonun üzerinde varil ham petrolün bu güzergâhı kullandığı düşünüldüğünde, kapanmanın sadece sembolik bir hamle olmadığını görebiliriz. Bu, Tahran’ın elindeki en değerli stratejik kartın hâlâ geçerli olduğunu uluslararası kamuoyuna yeniden hatırlatma girişimi.
Ancak burada dikkat çeken başka bir boyut daha var. İran, ablukayı kalıcı olarak değil kısıtlama olarak tanımladı ve “kısmen açık” diyerek uluslararası baskıyı absorbe etmeye çalıştı. Bu yaklaşım Tahran’ın hem masadan çekilmek hem de gerçek bir savaş tırmanmasına girmek istemediğini ortaya koyuyor. Yani elimizdeki tüm verilere baktığımızda şunu söyleyebiliriz: İran müzakereyi reddetmedi, sadece koşullarını yeniden fiyatlandırıyor.
Ateşkes Sonrasında Ne Olur?
22 Nisan’dan sonra sahnenin nasıl şekilleneceği sorusu bugün için net bir yanıt bulmuyor. Olası üç yol var. İlki, tarafların sessiz bir uzlaşıyla ateşkesi fiilen sürdürmesi ve görüşmelerin teknik düzeyde devam etmesi. Pakistan kanalının canlı tutulması bu ihtimali tamamen dışlamıyor.
İkincisi, ablukaya bağlı bir tırmanmanın yeni bir askeri aşamayı tetiklemesi. Özellikle ABD donanmasının 19 Nisan’da bir İran gemisine el koyduğuna dair haberlerin ardından bu olasılık daha da gerçekçi görünüyor. Üçüncüsü ise belirsizliğin sürmesi: ne tam barış ne tam savaş, her iki tarafın da iç kamuoyunu yönetmeye çalıştığı askıda bir denge.
Bu üç yolun hangisinin ağır basacağını belirleyecek olan şey, tahminlerin ötesinde birkaç değişken. Trump’ın Kongre içindeki manevra alanı, İran’daki iç siyasi baskının yönü ve Pakistan’ın arabuluculuktan vazgeçip vazgeçmeyeceği bunların başında geliyor. Şu an itibarıyla en gerçekçi senaryo üçüncüsü gibi görünüyor. Ve tarih bize gösteriyor ki “askıda denge”, en uzun süren, en yıpratıcı ve en az öngörülebilir dinamiği barındıran süreçtir. Hürmüz’ün kapandığı ve açıldığı bu günlerde dünya tam da o sürecin içine doğru sürükleniyor.
İlginizi Çekebilir