© Yeni Arayış

Savaş ve şiddetin halk sağlığı bakımından sonuçları

Savaş sadece bir silahlı çatışma değil, kuşaklar boyu sürecek bir halk sağlığı krizidir. Akut yaralanmaların ötesinde; tedavi edilemeyen kronik hastalıklar, aksayan çocuk aşıları ve paramparça olan doktor-hasta ilişkisiyle savaş, toplumları sessizce ve derinden tüketmeye devam ediyor.

Bu mecrada bugüne dek anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözümü üstüne bir çok yazı yazdım. Ancak halk sağlığı üzerine yüksek lisansa başlayana dek, anlaşmazlıkların halk sağlığı açısından ne gibi sonuçlar doğurabileceğini düşünmemiştim. Oysa, anlaşmazlıkların barışçıl yöntemler yerine, giderek daha fazla şiddet ve güç ile çözülmesinin yaygınlaştığı bir dönemde, bu konu özellikle anlam taşıyor.

Savaş yahut silahlı çatışmaya dendiğinde insanların aklına hemen ölüm, yaralanma ve sakatlanma gelebilir. Bunlar elbette akut ve hemen stabilize olması gereken durumlar. Ancak bir silahlı çatışma uzadığı ve kronikleştiği ölçüde, halk sağlığı aynı anda bir çok şeyle alakalı bir sürece dönüşüyor. İçine ruh sağlığı; kronik hastalıklar; çocuk sağlığı; cinsel, üreme ve anne sağlığı yanında bulaşıcı hastalıklar da giriyor[1]. Bunlar elbette savaş öncesindeki sağlık ve demografik şartlar ve sağlık hizmetlerine erişimden bağımsız değil. Dahası, savaş yahut şiddet, sağlık üzerinde saydığım hastalıklar bağlamında yarattığı doğrudan etkilerin ötesinde, sosyo-ekonomik sonuçlarla dolaylı etkiler de yaratıyor[2].

Bugün dünyada eskisine göre daha fazla şiddet ve savaş var, bunlar tekrarlanıyor da. Ancak tartışmalar, savaşı önlemeye dair neler yapılabileceğine dair fikirler yerine “çözüm”ü, devletlerin savunmaya daha fazla bütçe ayırmasına ve sorunları güç koalisyonları kurarak halletme gibi söylemlere sıkışmış halde. Savaş/şiddet son değil ilk çare adeta. Sanki anlaşmazlıklar sadece devletleri ilgilendiren bir şey, o ülke ve toplumda yaşayan ve kendi hükümetlerinin yahut diğer devletlerin yanlış kararlarının bir çok sonucuna katlanan insanlarla ilgili değil. Oysa bu alanda çalışan bir çok uzmanın dile getirdiği gibi, bir silahlı çatışmanın olmaması, o çatışmada taraf olmuş toplumların barıştığı anlamına gelmediği gibi, barış sadece devletlerin atacağı imzalarla da kurulamıyor-kurulsa da kalıcı olamıyor. Dolayısıyla çatışmalarla ilgili olarak, bunların toplumların sağlığına ve sağlığa etki eden diğer durumlara olan etkisine de bakarak politikalar geliştirmek zorundayız.

Sağlık ve yerinden edilme

İster daha fazla silahlı çatışma yaşanması ister küresel ısınma gibi sebeplerle olsun, bugün yerinden yurdundan olmuş insan sayısı otuz kırk sene öncesine göre çok daha fazla. Dünya Bankası’na göre, iki milyar insan savaş nedeniyle kırılganlaşmış veya savaştan etkilenmiş bir yerde yaşıyor[3] ve bunların 300 milyonunun insani yardım ihtiyacı bulunuyor[4]. Dahası, ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan insanların %60’ı, kendi ülkelerine yakın ve kısa vadede dönebilecekleri ülkelere gitmeyi yeğliyorlar. (Bunun tipik örneği Türkiye’deki Suriyeliler ve ülkenin stabilize olması ile başlamış olan dönüşler[5]).

Bir silahlı çatışma sözkonusu olduğunda, insanların sadece yaşadıkları yerde bombayla yahut silahlı çatışmayla ölme ve yaralanma ihtimallerine karşı güvenlik arayışlarının bir çok sonucu bulunuyor. Bir başka deyişle, yerlerinden olanlar sadece bir barınma kaybı yaşamıyor. Komşularını, içinde yaşadıkları mahalleyi, dayanışma ağlarını, çocuklar eğitim hakkını da kaybediyor. Sağlık açısından bakınca, güvendikleri sağlık personeliyle kurulmuş doktor-hasta ilişkisini; ilaçlarını; reçetelerini ve son kan tahlili yahut röntgeninin olduğu sağlık kayıtlarını da kaybediyorlar. Dolayısıyla ilaçlarını bulamıyor, (paralı yahut parasız) alamıyor; sağlıklı beslenemiyor -mesela diyabeti olan bir kişinin rejimini ve yememesi gerekenleri düşünebiliriz- ve kalabalıklar halinde yaşam nedeniyle enfeksiyonel hastalık riskleri de oldukça artıyor. Bu anlamda, beslenmeyi etkileyen şeylerden birisi de insanların göç nedeniyle, günlük veya kalıcı işlerini kaybetmeleri. Dolayısıyla, savaş koşulları nedeniyle kapalı olan yollar yahut bulunamayan yiyeceklerin yanına bir de bu yiyecekleri alacak gelirin kaybını da eklemek gerekiyor. Eğitim yokluğundan, açlığa, hastalığa kronikleşen bir yoksulluk sarmalını düşünebiliriz kısaca. Yazdığım şartlar altında yaşayan ve sağlık bakımından en yüksek riskli gruplar arasında yaşlılar, çocuklar, yeni doğum yapmış kadınlar da var. Yaşlı yahut değil, hareket kabiliyeti kısıtlı ve bakıma muhtaç kişiler de bunun içinde düşünülebilir.

 

Savaş/şiddetin kronik hastalıklara etkisi

Bugün insan sağlığına yönelik en büyük tehdit, eskiden olduğu gibi enfeksiyonlardan ya da bulaşıcı hastalıklardan değil, ölümlerin %68’ini oluşturan kronik hastalıklardan kaynaklanıyor[6]. Burada özellikle kardiyovasküler rahatsızlıklar (kalp krizi, felç); kanserler ve astım gibi kronik nefes darlığı sorunlarını ve diyabeti düşünebiliriz. Bunların temelinde ise genelde beslenme, tütün tüketimi ve hareket etmeme gibi hayat tarzına bağlı nedenler var. Bir kişi, topluluk yahut büyük bir nüfus, bir yerden aniden göç etmek zorunda kaldığında yahut kendi ülkesinde bile olsa yerleşim yerinden edildiğinde, bu durumun halk sağlığı açısından yarattığı en büyük sonuçlardan bir tanesi kronik hastalıkların tedavisine ara verilmek zorunda kalınması.

Dahası, bugün savaşlarda artık hastanelere ve sağlık personeline yönelik şiddetin de giderek arttığını, bu mekanların doğrudan hedef alındığını, dolayısıyla bu hedef alınmanın ister yaralanma ister kronik hastalıkların tedavisinde olsun ciddi sonuçlar yarattığını görüyoruz. Bu durumda, bir takım kuruluşlarca sunulan insani yardım sadece bir yara bantı işlevi görmenin ötesine geçemiyor zira bu koşullarda kronik hastalıklara yönelik pek de bir şey yapmak mümkün olmuyor. Kronik hastalıklar tedavi edilmediğinde ve koşulların yarattığı diğer meselelerle birleştiğinde, bu hastalara ne olacağını tahmin etmek zor değil.

Diğer yandan, çatışma nedeniyle en basit aşılardan bile mahrum kalan çocukların, içinde yaşadıkları koşullarda bırakalım beş yaşına kadar hayatta kalmalarını, nasıl sağlıklı bir gelecekleri olabilir? Keza özellikle belirli ülkelerde, 100bin kişiye düşen doktor sayısının azlığı, bu personelin ölüm, göç gibi sebeplerle kaybı, savaş bittikten sonra da sorun yaratmaya devam ediyor. Tekrar ilk yardım ötesinde hizmet verebilecek; sağlık kaydı tutabilecek bir sağlık sistemi kurulmasından bahsetmiyorum bile.

Bir başka husus da silahlı çatışma ve şiddetin yarattığı ruh sağlığı meseleleri. İnsanların tehlike durumlarında “kaç”; “savaş”; “don” gibi tepkiler verdiğini daha önce dile getirmiştim. Ancak sürekli tetikte yahut kaç veya savaş halinde kalmaya bağlı olarak yaşamak, insanların uzun vadede güvensizlik, korku ve bir çok başka post travmatik tepki geliştirmesine neden oluyor. Dahası, insanlar yaşadıkları kayıplara bağlı olarak da -hatta bir kaybın yasını tutmadan birçok kaybı art arda ya da bir arada yaşamaya bağlı olarak- ruh sağlığı sorunları geliştiriyorlar. Bu sorunların çözüme kavuşturulmadıklarında sonra başka anlaşmazlıkları tetikledikleri bilinen bir olgu. Örneğin, post travmatik stres yaşayan erkeklerde -ki bunlar asker, milis, polis gibi şiddetle iç içe olanlar-, kadınlara yönelik şiddet davranışının arttığı biliniyor[7]. Kısaca, son çare olması gereken bir olgu, ilk çözüm olarak sunulmaya devam ettiği, yaygınlaştığı ve kronikleştiği sürece, şiddetin halk sağlığına olan etkisini düşünmek zorundayız.

 

* Ne yazıktır ki, bu yazıyı yazarken Türkiye’de iki okul saldırısı olayı yaşandı. Bir sonraki yazıda bu konuyu ele alacağım.

 

 

[1] Garry S. Checchi F. (2020) Armed conflict and public health: into the 21st century. Journal of Public Health Vol. 42

[2] Aebesecher Perone S. et al. Non-communicable diseases in humanitarian settings: ten essential questions. Conflict and Health (2017) 11:17 DOI 10.1186/s13031-017-0119-8

[3] Garry S. Checchi F. (2020).

[4] Talisuna A, et al. (2025) BMJ Glob Health 10:e019929. Doi: 10.1136/bmjgh-2025-019929

[5] Suriye’ye geri dönenler: “Yine sıfırdan başlıyoruz ama artık mülteci değiliz” https://www.bbc.com/turkce/articles/cd6xggl8602o

[6] Aebesecher Persone et al. (2017)

[7] Miller KE, Jordans MJD, Tol WA, Galappatti A (2021). A call for greater conceptual clarity in the field of mental health and psychosocial support in humanitarian settings. Epidemiology and Psychiatric Sciences 30, e5, 1–8. https://doi.org/10.1017/S2045796020001110

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER