Halkın ekmeğidir adalet
SİYASETTürkiye’nin, yeniden, herkesin haklı-haksız, başına bir iş geldiğinde, adil yargılanacağına güveneceği, yargıya olan güvenini tahkim edeceği bir sisteme kavuşması gerekiyor. Bunun yolu, yasama, yürütme ve yargı erklerinin “kuvvetler ayrılığı” ilkesi çerçevesinde tanımlanması ve her bir kuvvetin, kendi alanına yoğunlaşmasından geçer. Adalet için mücadele etmek; adaleti tesis edecek bir iktidarı kurmak, öncelikli ve acil bir taleptir. Edebali’nin, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü, insanlığın imbiğinden süzülüp bugüne gelen güçlü bir rehberdir.
Ayrıntılar, Hacı Bektaş Veli kitabımda var; Osmanoğlu Beyliği'nin kurucusu Osman Beyin kayınpederi, Pir Edebali’dir. Osman Bey, Pir Edebali’yi kendisine danışman da yapmıştı.
Kimdir Pir Edebali?
Tıpkı diğer Anadolu Sultanları gibi Horasan’dan gelmiş bir bilgedir. O da diğerleri gibi Kırşehir yöresine yerleşmiş. Dolayısıyla Hacı Bektaş felsefesinden hem etkilenmiş hem etkilemiş biridir.
Nedir o felsefenin hareket noktası?
İnsan…
Önceliği insan olan felsefenin, etki ettiği, kuruluşuna ön ayak olduğu süreçlere sirayet edeceği kuşkusuzdur. İnsanı yaşatan, ufkunun açılmasının önündeki engelleri kaldıran ve her ne olursa olsun insanı öne çıkartan bu dünya görüşünün Osmanlı’yı var ettiğini ve güçlendirdiğini biliyoruz.
Kendi iç ilişkilerinde kardeşkanı döker hale gelseler de, toplumsal yapının çimentosunun “insan” öncelikli bir dünya görüşünün egemenliği Yavuz’a kadar devam etmişti. Yavuz’dan sonra girdiği “yol”un olmamasının nedeniyse “insan” unsurunun ikinci plana atılmış olmasıdır.
Ne demişti Edebali?
“İnsanı yaşat ki devlet yaşasın”.
Nasıl yaşar insan?
Elbette karnı tok, sırtı pek olacak.
Aç ve açıkta olmayacak; güvenli bir ortamda, inandığı ve düşündüğü gibi yaşama olanağını bulacak ve bunların bir iktidar tarafından kendisine lütfedildiği gibi bir algıyla da sunulmayacak.
İşin “abc’si” bunlar yani…
ADALET YOKSA…
Peki nasıl sağlanacak çizdiğimiz bu çerçeve?
Adaletle.
Nedir adalet?
Her ne yapılıyorsa onu “hakka ve hukuka uygun olması” haline adalet diyoruz biz. Bir başka biçimde ifade etmemiz gerekirse yasalarla herkese tanınan hakların hiçbir engele takılmadan her bir yurttaş için kullanılabilmesi; haksızlığın önüne geçilebilmesidir.
Brecht, bir şiirinde şöyle resmeder adaleti:
“Bilin: Halkın ekmeğidir adalet.
Bakarsınız bol olur bu ekmek,
Bakarsınız kıt,
Bakarsınız doyum olmaz tadına,
Bakarsınız berbat.
Azaldı mı ekmek, başlar açlık,
Bozuldu mu tadı, başlar hoşnutsuzluk boy atmaya.”
Aristo da, adaleti, hem devletin temeli hem de amacı olarak görür.
Adaletin en önemli karinesi nedir?
Elbette “suçu kanıtlanana kadar herkesin suçsuz olduğu” ilkesidir. Buna “masumiyet karinesi” de denir ve anayasa güvence altına alınmış olması yabana atılamaz.
İnsanlığın ilk yasalarından biridir bu. İktidarlar, birini, peşinen suçlu ilan edemez. Kolluk, kanıtları toplar ve mahkemenin önüne konulur. O andan itibaren kararı verecek olan kurumlar, mahkemelerdir.
Birine, “benim kanaatim, senin suçlu olduğun yönündedir; suçsuz olduğunu kanıtla” demek, adalet mekanizmasını orta çağdaki haline döndürme girişimidir.
İmamoğlu ile ilgili iddianame, mahkemeye sunuldu. Sunulan her bir iddia, çok önceden servis edildi ve toplumun kanaatinin, en azından, “acaba?” sorusunu soracak şekilde oluşması için kullanıldı.
İtirafçı olarak kullanılan kimselerin kullandıkları, “öyle olduğunu sanıyorum”, “kanaatime göre”, “duyduğum kadarıyla” gibi ifadelerle birini suçlamak kabul edilemez. Bu ifadelere dayalı bir yargılama ile ancak zaman kazanılabilir.
İNSANI YAŞAT Kİ…
Sorular, yanıtlardan önemlidir ve bu noktada, “ne zamanı ve ne için kazanılacak?” sorusu sorulabilir. Bu sorunun yanıtı, söz konusu iddianamede bulunabilir.
Deniyor ki:
“Cumhurbaşkanı adayı olmak istiyor…”
“Ne var bunda?” denebilir.
Bu belirlemeyi, daha önce edilmiş ve genel kabul gören, “İstanbul’u kazanan, Türkiye’yi kazanır” belirlemesiyle birlikte düşündüğünüzde kimin için risk olduğu anlaşılabilir.
İşte bu nedenle önemlidir adalet ve herkese lazım.
Türkiye’nin, yeniden, herkesin haklı-haksız, başına bir iş geldiğinde, adil yargılanacağına güveneceği, yargıya olan güvenini tahkim edeceği bir sisteme kavuşması gerekiyor.
Bunun yolu, yasama, yürütme ve yargı erklerinin “kuvvetler ayrılığı” ilkesi çerçevesinde tanımlanması ve her bir kuvvetin, kendi alanına yoğunlaşmasından geçer.
Kuvvetler ayrılığı yerli yerine oturursa o zaman “dördüncü kuvvet” olarak tanımlanan ve demokrasinin vazgeçilmez alanlarından biri olan medya da, “masumiyet karinesi”ni ihlal etme ayıbından kurtulup, her bir erke ilişkin görüş ve düşüncelerini, halkın haber alma hakkı çerçevesinde yerine getirebilir.
Bütün bunların temeli adalettir. Adalet için mücadele etmek; adaleti tesis edecek bir iktidarı kurmak, öncelikli ve acil bir taleptir. Edebali’nin, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü, insanlığın imbiğinden süzülüp bugüne gelen güçlü bir rehberdir.
İlginizi Çekebilir