© Yeni Arayış

Feminizm kimin için: Batı ve geride kalanlar

Feminizm teoride herkes için, peki ya pratikte? Batı’nın 'beyaz' feminizmi; Filistin’den Mali’ye, Suriye’den Afganistan’a uzanan gerçek acılara gözlerini kapatırken, Doğu’nun kadınlarını sadece 'kurtarılmayı bekleyen çaresiz kurbanlar' olarak resmediyor. Oryantalist bir lensle yaratılan bu 'üstün' ve 'aşağı' kültür ayrımı, kadınların ortak mücadelesini bölerek patriyarkanın ekmeğine yağ sürüyor. Avrupalı aydınların gözündeyse dünya kadınları ikiye ayrılıyor: Batılılar ve geride kalanlar.

Feminizm teoride herkes için elbette, dünyanın her yerindeki kadınlar için. Fakat pratikte bu gerçekten de böyle mi?

Afganistan, İran, Filistin, Sudan, Yugoslavya, Etiyopya, Irak, Suriye…

Batı’nın “beyaz” feminizmi, ne Mali’deki kadın sünneti sorununun ölümcüllüğüyle ne de savaşın hayatlarını altüst ettiği Filistinli binlerce kadınla ilgilenmiyor. Eğer ben değilsen, aynı benim gibi görünmüyor ve konuşmuyorsan, benden farklı inançlara sahipsen ya da, işte o zaman senin sorunun benim sorunum olamaz diyor; kendini kapalı bir cam fanusa alıp dışarıda bıraktıklarına acıyarak bakmaktan başka bir şey yapmaktan yeriniyor. Gözlerine bir perde çekip yüzünü tek yöne dönmekten aşağı kalır yanı olmayan bir diğer yaklaşım da Doğu’nun kadınlarını çaresiz birer kurban olarak resmetmektir.

Oryantalist ve çağdışı perspektifiyle Batının gözünde; Doğu gizemli, egzotik, mistik, geri kalmış, mağdur ve mağrur, kurtarılmayı bekleyen bir “feminenlik” ile vardır. Gelişmiş ve modern Batılı feministler; dini, kültürü ve toplumun erkekleri tarafından baskılanmış Doğulu kadınlarını kurtarmayı adeta bir şova dönüştür, bunu yaparken feminizme farklı katkılar sağlayacak potansiyele sahip İslamcı feminizm, postkolonyal feminizm gibi pek çok bireyleşme çabasını gölgede bırakır. Tarihi sorumlulukları, geçmişin günümüzde hala sahip olduğu yıkıcı etkileri, kültürel farklılıkları görmezden gelen bu yaklaşımla özellikle Orta Doğu ve Afrika’da feministliğin kabul görmesi zorlaşır. Feminizm, kadınlar arasında teori bazında yayılsa dahi isim itibariyle “feminizm” Batının dünyanın geri kalanına dayatmaya çalıştığı ve üstünlük söyleminden gelen yabancı bir kavram olarak kalır. Kadınlar cinsiyet ayrımcılığına karşı; eşit hak, fırsat ve özgürlüklere inanan feminist söylemlere sahip olsalar dahi kendilerine “feminist”” demekten kaçınabilir.

“Doğu”’da kadının var olma davası, yaşlı bir çınarın köklerinin toprağı sardığı gibi yaşamın her yanını sarmıştır aslında. Ayrışmanın hiçbir faydasının olmadığı yerlerde, kadınların eşitlik ve haklar için savaşmaktan önce hayatta kalabilmesi gereken yerlerde, Batı’nın ayrıcalıklı bakışıyla kadınları eğitimli ya da eğitimsiz, şehirli ya da kırsal, Müslüman ya da Hristiyan, zengin ya da yoksul diye ayırmak ve ona göre “değerlerine” karar vermek tam da patriarkanın ekmeğine yağ sürmek değil de nedir? Böl, parçala ve yönet. Aynı amaç uğruna yol yürüyen insanların dikkatini birbirlerinden aslında ne kadar farklı olduklarına çekerek, bu farklılıkların bir güç değil de zayıflık oluşturduğu fikri; Batılı feminizm hiyerarşisine sinsice yerleşir. Batı kadını özgür ve moderndir, Doğu kadınıysa bastırılmış ve gelenekseldir, böylelikle oryantalist lense sahip Batı feminizmi içinde "üstün" ve "aşağı" kültür ayrımı yaratılır.

Kadın olmak, kadın kalmak, kadın ölmek… Hayat mücadelesinde milyonlarca kadının özgür ve eşit bir birey olarak kabul görme savaşının kesiştiği ideoloji: feminizm. Toplumda kadının adı yoktur; kaderleri ise incecik, görünmez bir iple birbirine bağlıdır. Erkek egemen düzenin yıkılışı da şüphesiz, görmezden gelinen ve değersizleştirilen, “kurban” rolündeki bu bir avuç kadının elinden olacaktır.

Kadınların karşılaştığı cinsiyetçi söylem ve davranışlar, tek başına ve çevresinden bağımsız ele alınabilecek şeyler değildir. Bu sorunu çözmek ise arkasındaki derin ve toplumsal olarak da içselleşmiş sistematik şiddeti anlamaktan geçer. Sistematik şiddet, iyileşmesi en sancılı süreçlerdendir. Ciddi kararlılık, çaba, maddi ve manevi dayanıklılık gerektirir. Kadınların sürekli olarak maruz kaldığı hak ihlalleri; sistematik, kurumsallaşmış şiddetin ayrımcılık ve artık sorgulanmayan, normalleşmiş dışlanmayı telafi edebilmenin ve değiştirebilmenin uzun vadede gerektirdiği şey halkın aşağıdan yukarıya getireceği köklü bir değişimdir.

Kendini “gelişmiş” ve “uygar” olarak tanımlayan küresel güç merkezleri, bulundukları coğrafyalardan çekilirken geride çoğu zaman sadece fiziksel bir yıkım değil; parçalanmış toplumlar, derinleşmiş eşitsizlikler ve belirsizlik içinde yaşamaya zorlanan milyonlar bırakıyor. Savaşların, soykırımların ve müdahalelerin ardından siviller, özellikle de kadınlar ve çocuklar, şiddetin, yoksulluğun ve güvencesizliğin ağır yükünü taşımak zorunda kalıyor. Benzer şekilde konu cinsiyet eşitliği ve feminizm olduğunda da Batı, birilerini geride bırakmaktan çekinmiyor. Evrensel değerleri vurgularken, bu ideallerin pratikte herkese eşit şekilde ulaşmadığını; bazı grupların görünmez kılındığını ya da geride bırakıldığını görmek mümkün. Feminizm; savundukları itibariyle ayrıştırmaz ve her kesimden insanı dil, din, ırk, yaş, cinsel yönelim gözetmeden kucaklar. Avrupalı aydınların gözündeyse dünya kadınları ikiye ayrılıyor:

Batılılar ve geride kalanlar.

 

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER