© Yeni Arayış

Öcalan paradoksu

Bireysel haklardan kolektif kimliğe: Öcalan’ın 'Anadolu-Mezopotamya İttifakı' çıkışı, sürecin doğasındaki makas değişikliğini işaret ederken; 5 saatlik görüşmeye 'müzakereci' sıfatıyla katılan devlet heyeti, krizin değil yeni bir statü arayışının parçası mı? Öcalan, bir yandan bölgede 'harcanabilir piyon' olmayı reddeden sofistike bir oyun kurarken, diğer yandan 'süreç yasaları' için bastırarak iktidarın zamana yayma stratejisine karşı el artırıyor."

Abdullah Öcalan, 27 Mart’ta DEM Parti İmralı heyeti ile bir görüşme gerçekleştirdi. Heyet, görüşmenin ardından 31 Mart’ta kısa bir açıklama yayımladı. Açıklanan metnin, bir yılı aşkın süredir sessiz ama derinden devam eden PKK’nin silahsızlandırılması sürecinde kritik bir mihenk taşı olduğunu düşünüyorum.

Açık kaynaklara yansıyan bilgilere bakılacak olunursa, 27 Mart tarihinde gerçekleşen görüşme DEM İmralı heyetinin daha önce Öcalan ile yaptığı onlarca görüşmeden farklı bir kulvarda seyretmiş. Son görüşme, daha önce İmralı’da gerçekleşen, ağırlıklı olarak 1.5-2 saat süren görüşmelere göre oldukça uzun, tam beş saat sürmüş. Beş saatlik görüşmeye devlet heyeti de dahil olmuş. Burada ister istemez akla devlet heyetinin görüşmelere hangi sıfatla dahil olduğu sorusu geliyor. DEM tarafı devlet heyetinin görüşmelere “müzakere heyeti” sıfatıyla dahil olduğunu söylüyor.

Müzakere masası mı kuruldu?

Eğer durum gerçekten DEM’in ifade ettiği gibiyse, sürecin doğasına ilişkin yeni bir parametrenin ortaya çıktığını söylemek gerekir. Çünkü bildiğimiz kadarıyla devlet heyeti ile Öcalan arasında sürecin nasıl ilerleyeceğine dair bir mutabakat zaten bulunuyordu. Eğer ortada böyle bir mutabakat varsa, İmralı’da yeniden bir müzakere masasının kurulmasına neden ihtiyaç duyuldu? Bu masanın, Kürtlere tanınacak siyasal hakların kapsamını ve sınırlarını belirlemek için kurulmuş olması bir ihtimal olarak düşünülebilir. Ancak bunun oldukça zayıf bir ihtimal olduğunu düşünüyorum. Çünkü sürece hazırlanmamış bir kamuoyunun, sürecin Öcalan ile açık bir pazarlığa dönüştürülmesine kolayca rıza göstereceğini varsaymak gerçekçi olmaz. İktidarın da bu realiteyi görmezden gelmesi beklenemez. Bu durumda ortada başka bir dinamik olmalı.

Kriz mi var?

Bilinen bir gerçeklik var: Öcalan uzun zamandır süreç içindeki konumunun kurumsal bir statüye kavuşturulmasını talep ediyor. Bu statünün de Kürtleri temsil eden bir “başmüzakereci” rolünü içermesi gerektiğini dile getiriyor. Devlet heyetinin görüşmelere katılması, acaba bu talebe dolaylı bir yanıt mıdır? Bunun da güçlü bir ihtimal olduğunu düşünmüyorum. Çünkü böyle bir durumda kamuoyuna farklı anlatılan, kapalı kapılar ardında ise farklı ilerleyen ikili bir süreç gerçekliği ortaya çıkmış olur. Bu durumun kamuoyuna yansıması halinde iktidarın siyasi açıdan kazançlı çıkacağını düşünmek oldukça iyimser bir beklenti olur. Geriye tek bir ihtimal kalıyor: Devlet, Öcalan’ın DEM İmralı heyeti ile yaptığı görüşmelere katılma zorunluluğu ve mecburiyeti hissetti. Peki bu zorunluluk ve mecburiyet ne olabilir? Yoksa İmralı’da devletle Öcalan arasında ciddi bir kriz mi var? Bence bu soruya hem evet hem hayır demek daha doğru.

Süreç değil zaman krizi

İmralı’da sürecin temel parametrelerine ilişkin bir kriz yaşandığını söylemek zor. Çünkü ortada sürecin hangi parametrelerde ilerleyeceğine dair taraflar arasında sağlanan bir mutabakat var. Bu mutabakatı özgür siyaset, yapılandırılmış siyasi af karşılığı örgütün silah bırakması olarak özetleyebiliriz. O zaman sorun ne? Sorun mutabakatın kendisinde değil; sürecin takvimi ve özgür siyasetin sınırları üzerinde ortaya çıkıyor.

Öcalan, sürecin gereğinden fazla uzadığını ve bu nedenle süreç yasalarının bir an önce çıkarılması gerektiğini düşünüyor. İktidar ise süreci zamana yaymayı daha güvenli bir yöntem olarak görüyor. Öcalan sürecin bu şekilde ilerlemesinin kendisi ve hareketini olumsuz yönde etkilediğini düşünüyor, özgür siyaset imkanlarının henüz yaratılmamış olmasının da hareketine ivme kaybettirdiğini var sayıyor. Bu nedenle sürecin hızlandırılmasını ve özgür siyaset koşullarının bir an önce oluşturulmasını talep ediyor.

Kulislere yansıyan bazı iddialara göre Öcalan, süreç yasalarının çıkarılmaması halinde süreçten çekilebileceğini dahi ifade etmiş durumda. Hatta bu çekilmenin takvimine ilişkin değerlendirmeler yaptığı da ileri sürülüyor. Dolayısıyla ortada sürecin doğasına ilişkin bir kriz yoktur; fakat sürecin uygulanma biçiminden kaynaklanan ciddi bir gerilim vardır. Bu yüzden hem “kriz yok” hem de “kriz var” demek aynı anda mümkündür.

Önemsiz mi?

Gerilimi, sürecin doğasına ilişkin olmadığı için önemsiz görmek doğru olmaz. Tam tersine Öcalan’ın bu krize verdiği tepki, meselenin oldukça kritik olduğunu göstermektedir. Ancak dikkat çekici olan nokta şudur: Öcalan bu krizi klasik bir kriz yönetimi metodolojisiyle hem yönetmemektedir hem de büyütmemektedir. Daha sofistike bir oyun teorisi planı uygulamaktadır. Bunu da en güzel İran ile ilgili değerlendirmelerde ve “süreç çökerse silahlı mücadele geri mi gelir” sorgulamasında görmekteyiz. Öcalan’ın PJAK’ın bölgesel statükocu ülkelerle doğrudan bir savaşa sürüklenmesini istemediği açıkça görülüyor. Aynı şekilde örgütün küresel güçlerin satranç tahtasında “harcanabilir bir piyon” haline gelmesine de kesin bir şekilde karşı çıkıyor. Bunun yerine daha temkinli bir üçüncü yol stratejisini tercih ediyor. Sonuçta Öcalan’ın İran sahasındaki tutumu, Türkiye’yi ve süreci zora sokacak bir hamle değil; tam tersine, krizin kontrollü kalmasına yönelik bilinçli bir tercih.

Silahlar geri gelir mi?

Benzer bir çıkarım, “süreç çökerse silahlı mücadele yeniden başlar mı?” sorusu için de geçerlidir. Öcalan, her ne kadar süreçten çekileceğini ihtimallese de “silahlı mücadele dönemi sona ermiştir ve geri dönüş mümkün değildir” demektedir. Bu sözleri dört bağlamda okumak gerekir.  İlk bağlam, silahların devreden çıkmasının, çatışmadan daha fazla siyasi kazanım getireceğine dair sarsılmaz inançtır. İkinci bağlam örgüt içinde yeniden silahlı dönemi meşrulaştırmaya çalışan kanatların önünü kesme ve olası ağır kayıpları engelleme arzusudur. Üçüncü bağlam, “yine Öcalan ile görüşüldü, yine çatışmalar acımasızca ivme kazandı” algısının oluşmasını istememesidir. Dördüncü bağlam krizin seyreltilerek stratejik biçimde araçsallaştırılmasıdır.

Öcalan burada “çekiliyorum, bundan sonrası sizi ilgilendirir” dememektedir. Tam tersine çatışmalara dönüşün mümkün olmadığını söylemekte; ancak kendisinin süreçten çekilmesi ihtimalini iktidar için ciddi bir siyasi risk haline getirmektedir. Çünkü çekilmesi halinde iktidarın seçimleri kaybedeceğini düşünmektedir. Üstelik bunu da el artırarak yapmaktadır.

Anadolu-Mezopotomya ittifakı

Öcalan’ın el artırmasına baktığımızda iki temel kavram öne çıkmaktadır: Anadolu–Mezopotamya ittifakı ve kollektif demokratikleşme. Anadolu–Mezopotamya ittifakı vurgusu önemli. Çünkü Öcalan, yeni dönemde Türk–Kürt ilişkilerinin Anadolu–Mezopotamya (Kürdistan) ittifakı çerçevesinde yeniden tanımlanmasını istemektedir. Bu ilişki bir devletle devlet altı etnisiteler ilişkisi değil, iki halkın ittifakı şeklinde olacaktır. O yüzden bu ilişkiyi kollektif demokratikleşme olarak tanımlamaktadır. PKK’nin silahsızlandırılması sürecine ilişkin tartışmalarda yaygın kanaat, Öcalan’ın çözümü bireysel demokratik haklar çerçevesinde aradığı yönündedir. Nitekim 27 Şubat 2025 tarihli açıklama da bu yaklaşımın izlerini taşıyordu. Ancak son gelişmeler, Öcalan’ın meseleyi giderek daha fazla ulusal ve kolektif haklar çerçevesinde tanımlamaya başladığının işaretlerini vermektedir. Bu konularda devlet heyetinden ciddi itirazlar gelmiş olmalı ki Öcalan, geliştirdiği yeni dönem stratejisinin yıkıcı bir faaliyet ya da yeni bir güvenlik tehdidi oluşturmadığını vurgulama ihtiyacı duymuştur.

Öcalan’ın iktidara kurduğu açmaz

Sonuç olarak, İmralı’da yaşanan gerilim krize dönüşmüş, ancak kriz klasik anlamda bir süreç krizi değildir. Öcalan, silahlı mücadeleye dönüş kapısını kapatarak devletin güvenlik refleksini devre dışı bırakmış, İran sahasında krizi büyütmemiş, İran’ı bölgesel gerilim kartına dönüştürmemiştir.

Buna karşılık süreci seçim takvimine kilitleyen iktidara oldukça sofistike bir strateji ile karşılık vermiş, iktidarın süreci seçimler bağlamında araçsallaştırmasına 'asimetrik bir pazarlık diyalektiği' ile karşılık vermiştir. Süreç yasalarının gecikmesi halinde çekilebileceğini söylemesi, çatışmaya dönmekten çok süreci siyasi sonuç üretmeye zorlayan bir baskı mekanizmasıdır. Böylece iktidar için yeni bir denklem ortaya çıkmaktadır: Süreci ilerletmek siyasal risk üretir, ilerletmemek ise seçim maliyeti doğurur. Kısacası İmralı'daki kriz, bir çatışma değil; iktidarın seçim takvimini yeniden hesaplamak zorunda kalacağı yeni bir stratejik zemindir artık.

 

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER