Festival ekonomisini yeniden düşünmek: Bağımsızlığın imkân ve imkânsızlıkları
KÜLTÜR SANATPolitik olarak kısıtlanmış bir alanda var olmanın ve hatta konuşmanın bile, o alanın yapısal baskılarını görünmez kılabilecek bir iş birliğine dönüşme ihtimalidir. Bu durum, eleştirel bir konum alma niyeti taşısa bile, mevcut düzenin dolaylı biçimde meşrulaştırılması ya da bir tür temize çekilmesi riskini beraberinde getirmektedir
Bağımsız filmler denilince aklımıza ana akımdan ayrılan estetik tercihler ve anlatı dili dışında, üretim ve finansman modeli olarak da gişe odaklı pratiklerin dışında konumlanan, finansmanını ise çoğunlukla kamu ve festival destekleri, uluslararası fonlar ve ortak yapım ağları üzerinden sağlayan filmler akla gelir. Dolayısıyla bağımsız film tanımındaki “bağımsızlık”, kurumsal bağların tamamen yokluğu anlamına gelmez; gişe merkezli endüstriyel mantığın dışında konumlanan alternatif bir üretim rejimine işaret eder. Bu filmler dolaşımlarını ise öncelikli olarak festivaller üzerinden yaparlar.
Bu noktada bu filmlerin neyden bağımsız olduğunu tekrar düşünmek gerekmektedir. Eğer bağımsızlık yalnızca içeriğe dair müdahale ya da kısıtlılık oluşturma ihtimali olan finansman modellerinden uzak durmak anlamına geliyorsa, festival ağlarına ve fon mekanizmalarına eklemlenmek de yeni bir bağımlılık biçimi oluşturma riskine sahip değil midir? Söz konusu bağımlılık daha ödül konuşması meselelerine gelmeden çok önce başlar. Genellikle açık müdahale biçiminde değil; proje geliştirme aşamasında yönlendirilen temalar, uluslararası ortak yapım beklentileri ve dolaşım stratejileri üzerinden işler. Böylece bağımsızlık, mutlak bir özerklikten çok, gişe yerine prestij gibi farklı değer rejimleri arasında konumlanma meselesine dönüşür.
Festivaller kendilerini estetik platformlar olarak tanımlar. Sanatın evrenselliği, yaratıcı özgürlük, kültürel diyalog gibi kavramlar bu alanın meşruiyet zeminini oluşturur. Ancak programlama kararları, jüri seçimleri, açılış konuşmaları ve ödül dağılımı, yalnızca sanatsal tercihler değildir. Her seçim aynı zamanda bir konumlanmadır. Tarafsızlık iddiası ise çoğu zaman mevcut güç dengelerinin konforlu bir uzantısı ve yansımasına dönüşür. Kültürel alanın “politik olmama” söylemi, çoğu zaman hâlihazırdaki politik düzenin içinde yerini almasına ve sistemin bekasına hizmet eder.
Festival ekonomisi, filmlerin ticari pazara girmeden önce ya da ona alternatif olarak festival ağları üzerinden dolaşıma sokulduğu, değerinin estetik ve sembolik ölçütler üzerinden üretildiği bir sistemdir. Bu sistemde bir filmin değeri, kaç seyirciye ulaştığından çok hangi seçkilere davet edildiği, hangi ödülleri aldığı, hangi eleştirel tartışmalara dâhil olduğu ve hangi uluslararası ağlara bağlandığı üzerinden belirlenir. Festival seçkisine girmek, yalnızca gösterim imkânı değil; aynı zamanda kültürel meşruiyet kazanmak anlamına gelir. Bourdieu’nün kültürel sermaye kavramı, burada belirleyici bir çerçeve sunar. Ona göre kültürel alan, ekonomik ve sembolik sermayenin farklı oranlarda dağıldığı bir mücadele alanıdır. Alan içindeki aktörler yalnızca maddi kazanç için değil, tanınma ve meşruiyet için de rekabet ederler. Festival ekonomisi tam da bu sembolik sermaye üretim mekanizmasının kurumsallaşmış biçimi olarak işlev görür. Ancak Bourdieu’nün işaret ettiği gibi, her alan kendi iç hiyerarşisini ve bağımlılık ilişkilerini de üretir. Sembolik sermaye kazanmak isteyen aktörler, alanın tanınma ölçütlerine göre konumlanmak durumunda kalırlar. Eğer gişe filmlerinde hasılat belirleyici ise, festival ekonomisinde tanınma kriterleri ve uluslararası görünürlük belirleyici hâle gelir. Her iki durumda da film, bir dolaşım mantığının sınırları içinde konumlanır.
Son dönemdeki festival tartışmalarının görünür kıldığı soru tam da budur: Festival ekonomisi bağımsız sinemaya alan açarken, onu belirli estetik ve politik çerçeveler içinde üretmeye teşvik ediyor mu? Film üreticisini belirli sınırlar dahilinde konuşmaya ya da sessiz kalmaya mecbur bırakıyor mu? Hikayesi anlatılanlar kimler ve kimin gözünden hikayeleri anlatılıyor?
Kültürel alan yalnızca hangi filmin dolaşıma gireceğini değil, kimin konuşabileceğini ve hangi seslerin meşru kabul edileceğini de belirler. Spivak’ın “madun konuşabilir mi?” sorusu bu bağlamda yeniden anlam kazanır. Kadınların, etnik ve kültürel azınlıkların ya da farklı toplumsal konumların hikâyeleri festival alanında gerçekten kendi özneleri tarafından mı anlatılmaktadır, yoksa bu temsiller belirli bir merkezî estetik ve politik çerçeveye uyum sağladıkları ölçüde mi görünürlük kazanmaktadır? Temsil hakkının tanınması ile temsilin belirli beklentilere göre biçimlendirilmesi arasındaki gerilim burada belirleyici hâle gelir.
Bu durum yalnızca üretim aşamasında değil, seçki ve gösterim süreçlerinde de kendini gösterir. Programdan çıkarma kararları, dolaylı baskılar ya da örtük sansür mekanizmaları, festival alanının tamamen nötr bir estetik platform olmadığını ortaya koyar. Elsaesser’in belirttiği gibi festival ağları küresel sinema coğrafyasını yeniden haritalandıran düğüm noktalarıdır. Hollywood dışı sinemalar için alternatif dolaşım imkânı sunarken aynı zamanda yeni merkez-çevre ilişkileri üretir. De Valck’in vurguladığı üzere festival seçkisine dâhil olmak belirli estetik ve politik kriterlere bağlıdır. Dolayısıyla festival alanı özerk görünse de kendi normlarını ve eşik bekçilerini üreten bir alan olarak biçimlenir.
Festivallerle ilgili güncel tartışmalarda ise, tartışma zemini hızla sanatçıların festivale katılma ya da çekilme gibi bireysel tercihine indirgenmektedir. Oysa mesele kişisel ahlak tartışması olmaktan çok, alanın yapısal dinamikleriyle ilgilidir. Bir festivale katılım otomatik olarak onay anlamına gelmese ve içeriden müdahale imkânı gibi bir strateji içerse de katılımın sembolik bir meşruiyet üretme işlevi olduğunu da göz ardı edemeyiz.
Bu tartışmalarda öne çıkan bir diğer mesele ise, politik olarak kısıtlanmış bir alanda var olmanın ve hatta konuşmanın bile, o alanın yapısal baskılarını görünmez kılabilecek bir iş birliğine dönüşme ihtimalidir. Bu durum, eleştirel bir konum alma niyeti taşısa bile, mevcut düzenin dolaylı biçimde meşrulaştırılması ya da bir tür temize çekilmesi riskini beraberinde getirmektedir. Ayrıca sistemlerin muhalif ögeleri bünyesine katarak zararsız muhalefete dönüştürme kapasitesi göz ardı edilmemeli ve festival seçkileri bu bağlamda da yeniden değerlendirilmelidir.
Festival tartışmaları bu nedenle geçici polemikler değildir. Kültürel alanın gerçekten özerk olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme getirir. Sanatın siyasetten tamamen ayrışabileceği düşüncesi, çoğu zaman siyasetin estetik bir dille görünmez kılınması anlamına gelir. Belki de asıl üzerinde durulması gereken soru şudur: Görünürlük dağıtılırken etik ve estetik bir ölçüt gerçekten var mıdır, yoksa bu dağılım mevcut güç dengelerinin doğal bir uzantısı mıdır? Ve belki de bağımsızlık, sandığımız gibi bağlardan kurtulmak değil; hangi bağın içinde konumlanmayı seçtiğimizi fark etmekle başlar.
İlginizi Çekebilir