© Yeni Arayış

Avrupa İran Savaşı’nı nasıl okuyor?

Avrupa’nın İran savaşına verdiği dağınık tepkiler, ABD öncülüğündeki harekâta mesafe koymaya çalışanlarla, Washington’la uyumu öne alanlar arasındaki ayrışmayı bir kez daha ortaya çıkardı. Kimi başkentler, İran’ın füze ve dron kapasitesine karşı “savunma amaçlı sınırlı destek” ifadesiyle ABD’ye alan açarken, kimileri çatışmanın büyümesinin enerji fiyatları ve iç siyaset üzerindeki etkisini önceleyen bir temkin hattı benimsedi.

Brent petrolün yeniden 100 dolar eşiğine dayandığı, Avrupa gaz referansı TTF’nin birkaç gün içinde yüzde 30’a yakın sıçradığı bir dönemde, İran’da süren savaş artık Avrupa başkentleri için uzak bir coğrafya haberi olmaktan çıktı. Hürmüz Boğazı’ndan yükselen her duman, Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinden beri kırılgan hale gelen Avrupa enerji mimarisini yeniden sınayan bir uyarı niteliği taşıyor.

Bir yanda enerji fiyatları üzerinden geri dönebilecek ikinci bir enflasyon dalgası, öte yanda savunma harcamalarını kalıcı biçimde yukarı çekecek yeni bir güvenlik iklimi var. Üstelik bu kez tartışma yalnızca krizin nasıl yönetileceği üzerine yürümüyor; Avrupa’nın ABD’ye ne kadar yaslanarak ve ne ölçüde kendi ayakları üzerinde durarak hareket edeceği sorusu da masanın ortasında duruyor.

İran’daki savaşın ilk günlerinde petrol ve gaz fiyatlarında görülen şok artış, enerji bağımlılığını azaltmak için Ukrayna savaşı boyunca büyük bedel ödeyen Avrupa ekonomilerini yeniden stres testine soktu. Orta Doğu’dan gelen ham petrol akışının neredeyse beşte birini taşıyan Hürmüz Boğazı’ndaki kesinti, Katar’dan gelen LNG yüklerini, Irak ve Körfez’den çıkan petrol tankerlerini doğrudan etkiliyor. Savaş uzadıkça bu kesintinin kalıcı bir fiyat katmanına dönüşme olasılığı artıyor. Bu durum karşısında Avrupa liderleri kısa vadeli “enerji yastığı” ararken, orta ve uzun vadede stratejik otonomi başlığını yeniden ısıtmak zorunda kaldı.

Enerji şoku kapıya tekrar dayanırken

İran’daki savaşın başlamasından sonra petrol fiyatları yüzde 15’in üzerinde artarak 100 doların üstünü gördü. Avrupa gaz piyasasında referans kabul edilen TTF kontratları ise birkaç gün içinde yüzde 20–30 bandında sıçrama yaşadı. Bazı senaryolarda çatışmanın uzaması halinde 2026 enflasyon oranının yeniden yüzde 3’ün üzerine tırmanabileceği, büyümenin de yüzde 1,4’lük beklentinin yaklaşık 0,4 puan altında kalabileceği hesaplanıyor. Ukrayna savaşı sırasında mali kapasitesinin önemli bir bölümünü enerji sübvansiyonlarına ve destek paketlerine harcamak zorunda kalan Avrupa ekonomileri için, İran merkezli ikinci bir şok dalgası hem bütçe dengesini hem de para politikasını sıkıştırma potansiyeli taşıyor.

Avrupa Birliği’nin ekonomi kanadından gelen uyarılar bu açıdan oldukça net diyebiliriz. Brent petrolün 100 dolar civarında kalması ve gaz fiyatlarının yüksek seviyeye yapışması halinde, enflasyon cephesinde yeniden enerji kaynaklı bir baskı dalgasının doğabileceği, bunun da Avrupa Merkez Bankası’nı gevşeme döngüsünü yavaşlatmaya zorlayabileceği ifade ediliyor.

Böyle bir tabloda yalnızca sanayi üretimi ve tüketim kalıpları etkilenmeyecek. Aynı zamanda faizlerin beklenenden daha uzun süre yüksek kalması, kamu borçlanma maliyetlerini artırarak savunma ve sosyal harcamalar arasındaki gerilimi de büyütecek. Avrupa başkentleri bu noktada kendine şu soruyu sormaya başladıklarını düşünüyorum: İkinci bir enerji şokunu ne kadar süre yönetebiliriz? Ve bu durumu nasıl, ne şekilde ve nereden ikame edebiliriz?

Savunma harcamaları ve “ortak cephe” tartışması

Enerji fiyatlarının yükselişiyle sınırlı kalmayan bir “İran etkisi”nden söz etmemiz gerekiyor. Bir tarafta ABD ve İsrail’in başını çektiği hava harekâtı ve Körfez’den Doğu Akdeniz’e uzanan geniş bir coğrafyada konuşlanan Amerikan güçleri, diğer tarafta ise bu tabloyu izlerken kendi güvenlik mimarisini yeniden tasarlamaya çalışan Avrupa var. İran’ın füze ve dron kapasitesine ilişkin kaygılar, Kıbrıs çevresinde ve Doğu Akdeniz’de konuşlandırılan Avrupa unsurlarının sayısını artırdı. Yunanistan gelişmiş F-16 uçakları ile iki firkateyni Kıbrıs savunmasını takviye için gönderirken, İtalya ve İspanya da bölgeye savaş gemileri sevk etti.

Bu husus, Avrupa’nın yıllardır tartıştığı “stratejik özerklik” söylemini somut bir sınavla karşı karşıya getiriyor aslında. Ukrayna dosyası üzerinden 2025 yılı sonunda kararlaştırılan 90 milyar avroluk ortak borçlanma ve savunma finansmanı programı, İran savaşıyla birlikte artık tek cepheli bir güvenlik planı olmaktan çıktı.

Avrupa, hem Rusya karşısında Ukrayna’yı desteklemeye devam etmeyi hem de Orta Doğu kaynaklı yeni bir kriz hattını yönetmeyi aynı anda başarmak zorunda. Bu ikili yük, savunma bütçelerini kalıcı biçimde yüksek bir patikaya oturtma riskini de beraberinde getiriyor. Böyle bir baskı altında Avrupa’nın ABD’ye güvenlik şemsiyesi için daha fazla mı yaslanacağı, yoksa kendi caydırıcılığını güçlendirmeye mi yöneleceği sorusu giderek daha yüksek sesle sorulmaya başlandı bile.

Enerji otonomisi mi, stratejik otonomi mi

İran savaşının ortasında Avrupa için yeniden görünür hale gelen temel kırılganlık, enerji bağımlılığının siyasi ve ekonomik kararlara nasıl zincir vurduğunda saklı. Rus gazına olan bağımlılığın azaltılması için atılan adımlar, LNG terminallerine yönelen acil yatırımlar, yenilenebilir enerji kapasitesinde hızlanan artış ve tasarruf önlemleri Ukrayna savaşının zorunlu kıldığı bir dönüşüm başlatmıştı. Buna rağmen petrolün ve deniz yoluyla taşınan gazın önemli bir bölümünün hâlâ Orta Doğu ve Hürmüz hattına bağlı olması Avrupa’nın stratejik otonomi tartışmasını enerji cephesiyle iç içe yürütmek zorunda olduğunu gösteriyor.

İran merkezli bu kriz, “enerji otonomisi olmadan stratejik otonomi olur mu” sorusunu daha sert bir dille gündeme getiriyor. Zira her yeni şok, karar vericilere aynı tabloyu hatırlatıyor: Enerji tedarikine yönelik her kesinti, jeopolitik manevra alanını daraltıyor, iç siyasette hükümetlerin elini zayıflatıyor ve toplumla kurulan ekonomik sözleşmeyi zorluyor.

Bu noktadan sonra Avrupa için seçenekler oldukça açık. Ya kısa vadeli yastıklama mekanizmalarıyla her krizi tek tek karşılayan “reaktif” bir çizgide kalınacak ya da ortak savunma ve dış politika başlıklarıyla uyumlu bir enerji stratejisi inşa edilecek. Hangisinin daha zor olduğu ortada, ancak hangisinin daha sürdürülebilir olduğu sorusunun cevabı da aynı ölçüde açık.

Yeni stratejik otonomi arayışı

Avrupa’nın İran savaşına verdiği dağınık tepkiler, ABD öncülüğündeki harekâta mesafe koymaya çalışanlarla, Washington’la uyumu öne alanlar arasındaki ayrışmayı bir kez daha ortaya çıkardı. Kimi başkentler, İran’ın füze ve dron kapasitesine karşı “savunma amaçlı sınırlı destek” ifadesiyle ABD’ye alan açarken, kimileri çatışmanın büyümesinin enerji fiyatları ve iç siyaset üzerindeki etkisini önceleyen bir temkin hattı benimsedi.

Bu durum henüz tümüyle kurumsallaşmış bir Avrupa savunma mimarisinden söz etmenin mümkün olmadığını gösteriyor. Ancak aynı zamanda, Ukrayna–İran ekseninde iki cepheli bir baskı altına giren Avrupa’nın kendi ortak kapasitesini güçlendirme yönünde daha köklü adımlar atmaya mecbur kaldığını da ortaya koyuyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin de içinde yer aldığı geniş coğrafya açısından baktığımızda, İran savaşının Avrupa’da tetiklediği enerji ve güvenlik tartışması yalnızca kıta içi bir mesele sayılmaz. Enerji koridorlarının yönü, savunma sanayi yatırımlarının ölçeği, NATO içi yük paylaşımı ve AB’nin komşuluk politikası önümüzdeki yıllarda bu krizlerin birikimi üzerinden şekillenecek. Avrupa’nın İran savaşını nasıl okuduğu kadar, bu okumanın sonucunda hangi kurumsal refleksleri geliştireceği de belirleyici olacak. O halde soru şu: Bugün İran kaynaklı şok dalgasını yönetmeye çalışan Avrupa, yarın yeni bir krize hazırlıklı bir aktör olarak mı uyanacak, yoksa her defasında farklı cephelerden gelen dalgalara karşı savrulan bir ekonomi–güvenlik bileşimi mi olacak?

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER