Zorla çalıştırmanın izleri: Neuaubing’de hafıza, insan ve sessiz tanıklık
SİYASETMünih'in modern binaları arasında unutulmuş bir 'hafıza durağı': Zwangsarbeitslager Neuaubing. Nazi Almanyası'nın milyonları köleleştiren devasa çarkının içinde, Hollandalı genç Jan Bazuin’in günlüğüyle yükselen sessiz çığlığı... Bir zamanlar gözyaşı ve zorunlu emeğin hüküm sürdüğü barakalarda bugün yankılanan çocuk sesleri, tarihin en ağır yüklerinden biriyle; hatırlamanın ahlakıyla bizi baş başa bırakıyor.
“Zwangsarbeit”… Almanca bir kelime; fakat taşıdığı anlam, bir dilin sınırlarını çoktan aşmış durumda. Zorla çalıştırma… İnsan iradesinin kırıldığı, bedenin bir araca, hayatın ise bir sayıya indirildiği bir düzen. Çoğu insan için bu kavram doğrudan Adolf Hitler ve II. Dünya Savaşı ile özdeşleşir. Oysa tarih, bu karanlık pratiğin yalnızca bir döneme değil, insanlığın güç ve iktidar ilişkileriyle örülü uzun yolculuğuna ait olduğunu fısıldar.
Yine de inkâr edilemez bir gerçek vardır: II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası, zorla çalıştırmayı eşi benzeri görülmemiş bir sistematiklik ve kapsamla uygulamış, milyonlarca insanı devasa bir makinenin dişlileri hâline getirmiştir. Örneğin Münih’teki Dachau Toplama Kampı’nın ana giriş kapısına demir harflerle işlenmiş olan “Arbeit macht frei” (çalışmak özgürleştirir) sözleri, artık dünyanın her yerinde Hitler Almanyası’nın zorunlu düzenini anlatmaya yetmektedir…
Ve insanlık tarihindeki bu büyük acının izlerine, Dachau Kampı’na yalnızca on kilometre uzaklıkta, Münih’in batısında, adeta kaderine terk edilmiş gibi sessizce duran bir yerde daha rastlanır: Zwangsarbeitlager Neuaubing.
Burayı önemli kılan şey şudur: Burası yalnızca bir kamp değildir. Burası, unutulmak istenenle hatırlanmak zorunda olanın kesiştiği bir kavşak; bir hafıza mekânıdır.
Bir Günlüğün Sessiz Çığlığı
1945 yılının başı…
Savaş tüm şiddetiyle Avrupa’da sürmektedir. Yavaş yavaş son demler hissedilse de, hayatlar hâlâ dallarından koparılmaya devam eder.
Jan Bazuin…
Henüz 19 yaşında bir genç. Hollandalı… Hayalleri var.
Ne var ki bir gece, bu hayallerinden koparılır.
Rotterdam’dan bir trene bindirilir. Lokomotifin sesi dışında hiçbir şey duymaz. Konuşması ve soru sorması yasaktır. Saatler süren bir tren yolculuğu… ama bu bir yolculuk değil, bir koparılıştır. Ailesinden, şehrinden, gençliğinden, hayallerinden…
Bu uzun yolculuğun ardından Münih’e getirilir ve Neuaubing’deki III. Alman İmparatorluğu demiryolu atölyesi kampına yerleştirilir. Orada çalışır. Daha doğrusu, zorla çalıştırılır.
Jan Bazuin artık bir savaş tutsağı ve zorunlu iş kölesidir…
Çalışma koşulları son derece ağırdır. Farklı ülkelerden insanların bir araya sıkıştırıldığı, katı kurallarla çevrili bir zorunlu çalışma kampı: Neuaubing…
Kampta bulunanlar hayatta kalmak için direnir. Ama Bazuin’in en güçlü direnişi ne ellerindedir ne de bedeninde. Kalemindedir.
Tuttuğu günlükte büyük ve iddialı cümleler yoktur. Tarihi değiştirme iddiası taşıyan sözler de… Tam da bu yüzden yazdıkları gerçektir. Çünkü onun satırlarında tarih, bir insanın midesinde hissedilen açlıktır.
Sabahları verilen soğuk, neredeyse içilemeyecek kadar sulu kahve…
Öğlenleri dağıtılan, neredeyse hiçbir besin değeri olmayan bulaşık suyuna benzer çorbalar…
Ve Barakalar…
Barakalar soğuktur.
Hep soğuk…
Koşullar ağırdır.
Her saat başı bağıran üniformalı askerler ve yankılanan komutlar:
Arbeit!
Arbeit macht frei!
(Çalış!
Çalışmak özgürleştirir!)
Açlık yalnızca fiziksel değildir. İnsan açken düşünemez. Hayal kuramaz. Umut bile bir lükse dönüşür.
Disiplin, kontrol, korku… Ama en çok da görünmezleşme…
Zorla çalıştırılan insan yalnızca emeğini değil, kimliğini de kaybeder.
Bazuin’in günlüğü işte bu kaybın kaydıdır.
Ve aynı zamanda ona karşı sessiz, ama sonradan tarihe geçecek bir direniştir.
Neuaubing: Sessizliğin İçinde Bir Yürüyüş
Bu hafta sonu Neuaubing’de bulunan bu yere doğru yola çıktım. Modern binaların arasından geçerek… Gündelik hayatın olağan akışı içinde…
İnsanlara soruyorum: “Zwangsarbeiterlager nerede?”
Omuzlar silkiliyor. Bilmiyorlar.
Kimi ise sanki suçüstü yakalanmış gibi yanıt vermeden hızla uzaklaşıyor. Unutmak, bazen hatırlamaktan daha kolaydır.
İkinci Dünya Savaşı’nda zorunlu çalıştırma kampına yalnızca birkaç yüz metre mesafede, 1960’larda “Gastarbeiter” olarak gelenlerin çocuklarının işlettiği döner dükkânları ve süpermarketler var. İçeri girip kampın yerini soruyorum. Böyle bir yer bilmediklerini söylüyorlar.
Az ileride bir spor tesisinin girişinde küçük bir tabela: FC Kosova… Yani Kosova Futbol Kulübü…
Daha dün sayılabilecek bir zamanda, 1990’larda Kosova ve Bosna’da yaşanan acılar geliyor aklıma…
Karmaşık duygularla sokakları geçerken bir tabela dikkatimi çekiyor: Mahatma Gandhi Meydanı…
Mahatma Gandhi…
“Tuz özgürleştirir” diyerek yola çıkan ve Hindistan’ı sömürgeden kurtaran bir figür…
Neuaubing’deki zorunlu çalışma kampının hemen yanı başında…
Yürümeye devam ediyorum. Yüksek binaların arasından geçerek…
Alana yaklaştıkça, bir zamanlar yöneticiler için yapılmış, bugün ise sıradan insanların yaşadığı yapıların arasından ilerliyorum.
Bir çıkmaz sokağın sonunda, ağaçların gölgesine sinmiş kamp alanına doğru yürüdüm.
Ve sonra…
Zamanın dışına düşmüş gibi duran barakalar çıktı karşıma.
Yorgun…
Sessiz…
Ama hâlâ ayaktalar.
Mekânın İçindeki Dönüşüm
Girişte bir adamla karşılaştım. Başında Bavyera fötr şapkası, elinde odunlar…
“Burası mı?” diye soruyorum.
“Evet,” diyor.
Görevli değil.
Bir müzisyen.
Ve belki de hikâyenin en çarpıcı anı burada başlıyor.
“Bu barakalar,” diyor, “eskiden insanların zorla tutulduğu, gözyaşı döktüğü yerlerdi. Şimdi biz burada sanat yapıyoruz.”
Bir zamanlar 400 kişi için yapılmış bir mekânda 1600 insanın üst üste yaşadığını anlatıyor. Bugün ise aynı mekânda müzik var. Ritim var. Resim, heykel, çocuk sesleri var.
Bir baraka çocuk yuvasına dönüşmüş. Bahçede salıncaklarda kahkaha atan çocuklar…
Geçmişte gözyaşlarıyla ıslanan bu mekânda şimdi masum kahkahalar yankılanıyor.
Bu kamp alanı tarihin en ağır yüklerinden birini taşıyor: Aynı mekânda hem acı hem neşe olabilir.
Ama bu, acının yok olduğu anlamına gelmez.
Sadece dönüşmüştür.
Zaman…
Mekânın Hafızası
Ağaçların arasında yürürken yerdeki yaprakların üzerinde ilerliyorum.
Sonbahardan kalma, ama baharla birlikte yeniden yeşeren izler…
Doğa unutmaz. Toprak da…
Her adımda bir hikâyenin üzerinden geçiyorum aslında. 1600 bitmeyen hikâye…
Barakaların kapısını araladığımda burnuma gelen rutubet kokusu, yalnızca nem değil; geçmişin ta kendisidir…
Duvarlar konuşmaz.
Ama sessizlikleriyle çok şey anlatırlar.
Büyük Tarih ve Küçük İnsan
Neuaubing kampı 1942’de kuruldu.
Yaklaşık 1600 zorunlu işçi burada yaşadı.
Daha geniş ölçekte bakıldığında ise Nazi Almanyası’nda yaklaşık 13 milyon insan zorla çalıştırıldı.
Bu bir sayıdır. Ama insan sayılarla hatırlanmaz.
İnsan, hikâyelerle hatırlanır.
İşte bu yüzden Bazuin’in yıllar sonra bulunan günlüğü önemlidir. Çünkü o, “13 milyon”un içindeki bir sestir.
Zorla çalıştırma yalnızca Nazi dönemine ait değildir. Tarih boyunca, savaşın olduğu her yerde ortaya çıkmıştır.
Osmanlı-Avusturya savaşları sonrasında esir alınan askerlerin Avrupa’da zorla çalıştırıldığı bilinir. Bugün Bavyera’da geçen bazı yer isimleri—Türkenfeld, Türkenheim, Türkenbad, Türkenstraße— bu karşılaşmaların izlerini taşır.
Bu önemli bir gerçeği gösterir: Zulüm, milliyet seçmez. Güç neredeyse, sömürü de orada olabilir.
Hatırlamanın Ahlakı
Bugün Zwangsarbeiterlager Neuaubing, bir “Erinnerungsort”, yani bir anı mekânı olarak yeniden düzenlenmektedir.
Bu yalnızca bir restorasyon değildir.
Bu, bir yüzleşmedir.
Çünkü hatırlamak yalnızca geçmişi bilmek değildir. Aynı hataların tekrarlanmaması için sorumluluk almaktır.
Toplumsal Hafıza ve Umut
Jan Bazuin’in günlüğü bize şunu öğretir: İnsan, en zor koşullarda bile anlatmaya ihtiyaç duyar.
Çünkü anlatmak, var olmaktır.
Neuaubing ise bize başka bir şey söyler: Mekânlar da hatırlar.
Ve belki de en önemlisi: Acının yaşandığı yerlerde bir gün çocukların gülmesi mümkündür. Neuaubing’de olduğu gibi.
Ama bu gülüş, ancak hafıza korunursa anlamlıdır.
Unutulan acı tekrarlanır. Hatırlanan acı ise insanlığı değiştirir.
İlginizi Çekebilir