© Yeni Arayış

Venezuela ve küresel siyasetin daha da kırılganlaşması

Venezuela Devlet Başkanı’nın kaçırılarak ABD’de yargılanması yönündeki söylemler, uluslararası hukuk açısından ciddi bir kırılmaya işaret etmektedir. Bu yaklaşım, Birleşmiş Milletleri'in kuruluş saiklerini,  meşruiyet ve hukuksal zemini olan    devlet egemenliğinin fiilen askıya alınması ve evrensel yargı yetkisinin siyasal bir araca dönüştürülmesi anlamına gelmektedir.

İki gün önce ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio,  Venezuela için 3 aşamalı planları açıkladı: Birinci aşama Venezuela petrolü ABD tarafından  "piyasa fiyatlarından" satılacak. Petrol geliri ABD'nin kontrolünde olacak. İkinci aşama  Venezuela ekonomisinin Batılı şirketlere açılacak .Ayrıca muhaliflerin affedilerek ülkeye serbestçe dönmelerini sağlanacakları ulusal uzlaşma sürecinin başlatılacak. Üçüncüsünü ise Rubio   "Geçiş" olarak adlandır. Bunlar yeni sömürgeciliği çağrıştırmaktan başka bir şeyi ifade etmemektedir

Trump döneminde ABD dış politikasının Venezuela üzerinden sergilediği müdahaleci ve hukuk-dışı refleksler, yalnızca Latin Amerika’yı değil, küresel güç dengelerini ve uluslararası hukuk anlayışını  derinden sarsmıştır. Türkiye’nin bu süreçteki tutumu ise ilkesel ve evrensel değerler ekseninde değil pragmatik  ve tek taraflılık eksenindedir.

Donald Trump’ın başkanlığıyla birlikte ABD dış politikası, çok taraflılık ve kurumsal diplomasi ilkelerinden belirgin biçimde uzaklaşarak lümpen, buyurgan, küstahça  tehdit temelli ve öngörülemez bir karakter kazanmıştır. Bu durum ABD’nin küresel kapitalizmin liderliğinin sorgulanmasına, sarsılmasına yol açıyor.

Venezuela’ya yönelik müdahale, Başkanı ile eşini kaçırılması ve ABD’de yargılama girişimi söylemleri ve rejim değişikliğine açık göndermeleri, bu zihniyetin en son  örneğini  olarak dünya kamuoyu tartışılıyor. Uluslararası kurumların ve ilişkilerde ciddi sorunlara yol açacağa benziyor.

Trump yönetiminin Venezuela’ya yönelik olası bir askeri müdahalesi, tek bir ülkeyi hedef almaktan öte, küresel güç dengelerini daha kırılgan ve çatışmaya açık hale getirecek gibi görünüyor.

Trump yönetiminin dış politikası, liberal uluslararası düzenin temel dayanakları olan çok taraflılık, kurumsal işbirliği ve diplomatik müzakere yerine, ekonomik yaptırımlar, askerî tehdit ve doğrudan güç gösterisi gibi araçlara ağırlık vermiştir. İran, Kuzey Kore ve Venezuela gibi ülkeler, bu yaklaşımın en somut biçimde hissedildiği dosyalar arasında yer almıştır.

Venezuela özelinde ise ABD’nin tutumu yalnızca ideolojik bir rejim karşıtlığına değil, aynı zamanda jeopolitik ve ekonomik çıkarlara dayanmaktadır. Sadece Venezuela’ya değil, tüm “orta ölçekli” devletlere  “egemenlik hakkını, ancak ABD tarafından tanındığı ve istediği sürece geçerlidir” mesajı veriliyor.

Trump neden Venezuela’dan başladı, ABD için Venezuela bu derece önemi ne olabilir.

Venezuela’nın hedef haline gelmesinin ardında dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine sahip bir ülke olması vardır.

Aynı zamanda Rusya ve Çin’in Latin Amerika’daki nüfuz alanlarından biridir. ABD’nin   Venezuela operasyonu  daha çok  küresel rakiplerine verilen stratejik bir mesaj niteliğinde.     Bu yönüyle Venezuela krizi, bölgesel olmaktan ziyade küresel bir güç mücadelesinin bir parçası olarak okumak gerek.

Rusya ve Çin Venezuela’ya  ciddi ekonomik ve  askerî yatırım yaptığı ülkeler.  ABD’nin bu ülkeleri   doğrudan çatışmaya sürüklemese bile, dolaylı gerilimleri ve vekâlet mücadelelerini derinleştirme potansiyeli taşımaktadır.

Uluslararası hukuk açısından bakıldığında ise, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi onayı olmaksızın her negatif hareket uluslararası sistemde normların bağlayıcılığını zayıflatmakta ve devletleri daha fazla güç siyasetine yönlendirmektedir. Uzun vadede bu eğilim, küresel düzenin daha kaotik ve öngörülemez bir yapıya evrilmesine yol açabilir.

ABD’nin tarihsel olarak bölgeye yönelik müdahaleci politikaları, pek çok Latin Amerika ülkesinde derin bir güvensizlik ve ABD karşıtlığı yaratmıştır. Venezuela’ya operasyon bu tarihsel hafızayı yeniden canlandırarak bölgesel siyasi kutuplaşmayı artırabilir ve yeni popülist ya da radikal siyasi hareketlerin güç kazanmasına zemin hazırlaya bilir.

Bu durumda,  hibrit savaş yöntemlerinin, siber saldırıların, ekonomik savaş araçlarının ve vekâlet aktörlerinin daha yoğun kullanıldığı bir döneme girilmesi muhtemeldir. Bu da uluslararası güvenlik ortamını daha kırılgan hale getirmektedir.

Küba, İran ve hatta Hollanda’nın aynı tehdit söylemi içinde anılması tesadüfi değildir. Küba, ABD hegemonyasına tarihsel direnişin sembolü olarak Venezuela dosyasında cezalandırıcı bir mesajın muhatabı olurken; İran’ın dahil edilmesi, meselenin bölgesel değil küresel bir rekabet alanı olduğunu göstermektedir. Hollanda’nın anılması ise ABD’nin müttefiklerine dahi hiyerarşik bir ilişki dayatmak istediğini  ve sınırları tek taraflı biçimde belirlemeye çalıştığını  ortaya koymaktadır.

Türkiye’nin ABD’ye  aldığı tutum, değerler ve ilkeler eksenli olmaktan  ziyade  egemenlik ve müdahalesizlik ilkelerine dayanmaktadır. Bu yaklaşım, Türkiye–ABD ilişkilerinde son yıllarda derinleşen güven krizinden bağımsız değildir.

Yeni çatışma biçimi

Venezuela Devlet Başkanı’nın kaçırılarak ABD’de yargılanması yönündeki söylemler, uluslararası hukuk açısından ciddi bir kırılmaya işaret etmektedir. Bu yaklaşım, Birleşmiş Milletleri'in kuruluş saiklerini,  meşruiyet ve hukuksal zemini olan    devlet egemenliğinin fiilen askıya alınması ve evrensel yargı yetkisinin siyasal bir araca dönüştürülmesi anlamına gelmektedir. Hukukun bu şekilde araçsallaştırılması, klasik askerî müdahalelerin yerini alan yeni bir çatışma biçimini, yani “hukuki savaş” yöntemlerini ön plana çıkarmaktadır.

Bu gelişmeler, küresel siyasette uluslararası hukukun bağlayıcılığının zayıfladığı, büyük güç rekabetinin sertleştiği ve çatışmanın doğrudan askerî biçimler yerine dolaylı ve hibrit yöntemlerle sürdürüldüğü bir döneme işaret etmektedir. Venezuela örneği, küresel sistemin giderek daha kırılgan ve öngörülemez hale geldiğini açık biçimde göstermektedir.

Bu durum, Soğuk Savaş sonrası dönemde görece yumuşayan büyük emperyalist güçler  rekabetinin yeniden sertleşmesine yol açma potansiyeli taşıyor. .Küresel düzenin geleceği açısından bakıldığında, güç kullanımına dayalı bu yaklaşımın maliyetlerinin, elde edilmesi muhtemel kazanımlardan çok daha yüksek olacağı söylenebilir.

Türkiye’nin Tutumu

Türkiye’nin ABD’ye  aldığı tutum, değerler ve ilkeler eksenli olmaktan  ziyade  egemenlik ve müdahalesizlik ilkelerine dayanmaktadır. Bu yaklaşım, Türkiye–ABD ilişkilerinde son yıllarda derinleşen güven krizinden bağımsız değildir.

Suriye politikası, yaptırım tehditleri ve ikili ilişkilerdeki yapısal sorunlar, Ankara’nın Washington’a yönelik daha temkinli bir çizgi benimsemesine yol açmıştır. Bu bağlamda Venezuela dosyası, Türkiye’nin ABD’ye doğrudan bir meydan okumadan ziyade, daha çok silik sembolik duruş sergileme alanlardan biri olarak öne çıktı.

Ankara, kendi manevra alanını genişletmeye çalışan; çok yönlü, aşırı temkinli ve ilkesel tutarlılıktan yoksun bir dış politika izlemektedir.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER