© Yeni Arayış

Türkiye, Orta Doğu kargaşasında kendine özgü bir yol izliyor*

Türkiye, küresel savaş tamtamlarının çalındığı ve iktidarın "iç cephe" kılıfıyla muhalefeti kuşattığı tarihsel bir dönüşümün eşiğinde duruyor. 2026 yılı 1 Mayıs’ı, bu eşiğe ulaşmadan önceki son çıkış ve demokratik bir direnç sınavı olma özelliği taşıyor. Ancak alanlara yansıyan tablo, emek hareketinin derinleşen krizini ve sendikal yapıların siyasi partilerin arka bahçesine dönüşme riskini acı bir biçimde ortaya koyuyor. İstanbul’dan İzmir’e uzanan ayrışmalar, 1 Mayıs’ın sınıfsal özünden uzaklaşarak dar siyasi çekişmelerin sahnesi haline geldiğini gösteriyor. Özellikle Taksim hedefiyle atılan parçalı adımlar, iktidarın kriminalize etme siyasetine alan açarken, muhalefetin birleşik mücadele zeminini de zayıflatıyor.

İsrail-ABD’nin İran’la yürüttüğü savaşta çok yüksek riskler varken, Türkiye şu ana kadar çatışmanın her iki tarafıyla da iletişim kanallarını açık tutmayı başardı ve hiçbir tarafa tam olarak angaje olmadı.

Ankara, Orta Doğu’da yükselen bir güç konumunda ve çatışmanın yarattığı kaos, işlerin nasıl geliştiğine bağlı olarak konumunu hem tehdit edebilir hem de güçlendirebilir. Washington ve Tahran aynı anda hem müzakere edilmiş bir çözüm ararken hem de Hürmüz Boğazı’nın kontrolü için karşı karşıya gelirken; kırılgan bir ateşkes ortamında Ankara ve diğer kilit oyuncular, bölgenin bir sonraki fırtınalı aşamasına hazırlanıyor.

Bazı potansiyel unsurlar ise zaten belirginleşmeye başladı: Giderek Türkiye’yi bir tehdit olarak çerçeveleyen militarist bir İsrail; komşularını çatışmaya sürükleme ve küresel ekonomiyi boğma kapasitesini kendi çıkarlarını savunmanın anahtarı olarak gören darbe yemiş bir İran; ve bu senaryolara karşı seçenek arayan Körfez Arap devletleri ile dış aktörlerin birleşiminden söz ediyuoruz.

Ankara, ufukta görünen şeyler için kaynaklarını korumak istediğinden enerjisini arabuluculuk çabalarını desteklemeye ve mevcut çatışmayı kol mesafesinde tutmaya odakladı. Kısmen Kriz Grubu’nun Türk yetkililerle yaptığı görüşmelere dayanan bu yorum, Ankara’nın çatışma öncesi dönemde jeopolitik olarak nasıl konumlandığını, mevcut savaşa yaklaşımını ve silahlar sustuğunda karşılaşabileceği risk ve fırsatları dikkate alıyor.

Savaştan Önce:

Değişen Güç Dengesi ABD ve İsrail, Orta Doğu’yu Şubat sonlarında savaşa sürüklemeden önce, bölgenin üç Arap olmayan gücü yani İran, Türkiye ve İsrail arasındaki rekabet ve çatışma, bölgesel güç dengesini zaten değiştirmişti.

Bu konum mücadelelerinin büyük kısmı Suriye’de gerçekleşti. 2011’den 2024’e kadar Ankara ile Tahran arasındaki rekabet, Beşar Esad rejimine karşı bir ayaklanmadan doğan ve rejimin bunu bastırma çabalarıyla büyüyen Suriye iç savaşını şekillendirdi ve uzattı. Bu çatışma, baştan itibaren jeopolitik açıdan kritik kabul ediliyordu. Suriye, İran’ın “direniş ekseni”nin bir parçasıydı ve Tahran’a Lübnan’daki kilit ortağı Hizbullah’a ana ikmal yolunu sağlıyordu.

İran ve Hizbullah (Rusya ile birlikte) bu koridoru ve Suriye’nin Tahran’la ittifakını korumak için Esad’ı destekledi. Buna karşılık Türkiye, parçalanmış muhalefetin önemli unsurlarını destekledi. Türkiye; ilk başta Esad’ı devirmeyi umarken, daha sonra PKK’yla bağlantılı Kürt liderliğindeki güçleri sınırlamak ve Suriyelilerin Türkiye’ye daha fazla kitlesel göçünü önlemek gibi daha dar hedeflerle hareket etti.

Bu rakip dış destek, Suriye taraflarının savaşmaya devam etmesini sağladı, momentum dalgalanmalarını körükledi ve sonunda 2020 başlarında büyük ölçüde korunan bir ateşkese yol açtı. Bu ateşkes, Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e saldırmasına, Gazze savaşını başlatmasına ve “direniş ekseni” ile İsrail arasında daha geniş bir yüzleşmey gelmeye kadar büyük ölçüde devam etti. Bu süreçte İsrail-Lübnan sınırı boyunca Hizbullah ve İsrail arasında aylarca süren karşılıklı saldırılar da yaşandı.

İsrail, 2024 sonbaharında Hizbullah’a yönelik saldırılarını önemli ölçüde artırdı. Bu, Suriye çatışmasını dönüştüren ve bölgesel güç dengesini değiştiren bir zincirleme reaksiyona yol açtı. Lübnan’da Hizbullah’ı ciddi şekilde zayıflatarak, grubun Esad’ı desteklemek için sağladığı kritik kara gücünü azalttı. Tam da rejimin diğer önemli destekçilerinin de dikkat dağılmışken: Rusya Ukrayna savaşıyla, İran ise Hizbullah’ın zayıflamasının “ileri savunma” stratejisine etkileriyle meşguldü. Fırsatı değerlendiren Suriyeli isyancılar, 2024 sonlarında başlattıkları taarruzla Esad rejimini hızlıca devirdi.

Eski isyancı Ahmed eş-Şaraa’nın başını çektiği yeni Suriye düzeninin konsolidasyonu, ülkenin jeopolitik yönünü tamamen değiştirdi. Geçiş hükümeti Türkiye ile bağlarını derinleştirdi, Suudi Arabistan ve ABD ile yeni ilişkiler kurdu. Aynı zamanda İran’ın Hizbullah’a giden ikmal hattını da kesti; bu, Tahran’ın Levant’taki kaybedilen etkisini geri kazanma umudunun önündeki en büyük engeldi.

İsrail’in 2024’teki iki ateşli çatışma ve özellikle Haziran 2025’teki on iki günlük savaş sırasında İran’a verdiği zarar, Tahran’ın güç projeksiyon kapasitesindeki düşüşü belirginleştirdi.

Bu sırada İran’ın bölgesel etkinliğinin dramatik şekilde azalması, hem Türkiye hem de İsrail’e kendi etki alanlarını genişletmek için alan açtı. Suriye ise ikisi arasında artan sürtüşmenin fay hattı haline geldi. Eş-Şaraa iktidara geçtikten sonra İsrail, hem onun gücünü hem de Türkiye etkisini sınırlamak için pek çok adım attı. Bunlar sırasıyla Ankara’nın yeniden inşa etmeyi amaçladığı Suriye ordusuna erken dönemde saldırılar; 1981’de ilhak ettiğini iddia ettiği Golan Tepeleri’nin ötesinde toprak işgalleri; Şam’ı Türk desteğinin kapsamını ve güney Suriye’deki Türk garnizonlarının büyüklüğünü sınırlamaya zorlama; ve güneydeki Dürzi güçlerine, hükümetin merkezi otoriteyi dayatma girişimlerine karşı destek verme gibi aksiyonlar sayılabilir.

İsrail ve Türkiye birbirlerini giderek daha temkinli şekilde görmeye başladı. Bu değişimler sırasında İsrail ve Türkiye birbirlerini giderek artan bir dikkatle izlemeye başladı. 2024’ten itibaren İsrailli yetkililer ve yorumcular Türkiye’yi potansiyel “yeni İran” olarak tanımlamaya başladı. Türkiye İsrail’in aleyhine bir müttefik ağı kurabilecek, Suriye’yi merkez üssü olarak kullanabilecek düşman bir güçtü. Bu anlatıyı desteklemek için, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Gazze’deki İsrail saldırılarını sert şekilde kınayan ve Türkiye’nin buna karşılık harekete geçebileceğine dair ima içeren açıklamalarına sarıldılar.

Kendi açılarından Türk yetkililer, İsrail’i acımasız, pervasız ve sınırlarının çok ötesinde güç dayatmaya kararlı bir ülke olarak tanımlıyordu. Buna gerekçe olarak Gazze’deki vahşi kampanyasını; Aralık 2024’ten bu yana Suriye’de varlığını genişletmesini; Haziran 2025’teki on iki günlük savaşı başlatmasını; Eylül 2025’te Katar’ın başkenti Doha’da Hamas liderlerini hedef alan saldırısını ve mevcut savaşta İran ile Lübnan’a yönelik son bombardımanlarını örnek olarak gösteriyordu.

Ayrıca İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu Türkiye’yi korkutucu bir aktör olarak göstermesi iç siyasi nedenler açısından da anlam taşıyordu. Yani eğer İran daha da zayıflarsa, militarist politikasını etrafında toplayabileceği tehdit edici bir dış aktöre ihtiyaç duyuyordu.

Bu dinamikler, ilişkilerdeki düşüş trendini hızlandırdı. Türkiye İsrail’i 1949’da tanıdı ve o tarihten beri iki ülke aralıklarla yakın ilişkiler kurdu. Ancak ilişkiler 2009’daki Gazze saldırılarının ardından bozulmaya başladı ve 2010’da Gazze’ye yardım götüren gemideki on Türk aktivistin İsrail komandoları tarafından öldürülmesiyle daha da kötüleşti.

Türk yetkililer, Filistinlilere muamelesinden dolayı İsrail’e duyulan öfkeyi, ilişkileri onarmadaki en büyük engel olarak görüyordu. Gazze savaşı sırasında en son uzlaşma girişimi de çöktü; Türk liderler İsrail’i soykırımla suçlarken, İsrail hükümeti Ankara’yı Hamas’la diplomatik ilişkisi nedeniyle sert şekilde eleştirdi.

Her iki taraf da 2023’te büyükelçilerini geri çağırdı ve Türkiye 2024’te İsrail’le ticareti askıya aldı. Buna rağmen iki tarafın yetkilileri temaslarını sürdürdü, gerilimleri yönetti ve Suriye’de askeri çatışma önleme mekanizmalarını işletti.

Savaştan Önceki Diplomasiden Çıkarılan Dersler

Suriye’de üçlü bölgesel güç mücadelesinden daha güçlü çıkan Türkiye, İsrail’le artan gerilimin risklerini yönetirken konumunu daha da güçlendirmek istedi. ABD ile uzun süredir devam eden bağları, NATO üyeliği ve Müslüman çoğunluklu ülkeler arasındaki önemi sayesinde Türkiye, en etkili “orta güç”lerden biri haline geldi. Bu orta güçler, büyük güçlerin bölgelerinde ve bazen ötesinde bıraktığı boşlukları doldurmaya başladı. Arabuluculuk, Ankara’nın dış politika yaklaşımında kilit bir araç oldu.

Ankara, Ocak ayından beri Washington ile Tahran arasındaki gerilimi yatıştırmak için çalışıyor. O dönemde Trump yönetimi, İran rejiminin protestolara yönelik şiddetli baskısının ardından askeri harekât tehdidinde bulunmuştu. Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha önce 2025’teki on iki günlük savaş sırasında da önerdiği gibi, ABD ve İran liderleriyle üçlü bir toplantı düzenlenmesini ilk kez teklif etti.

ABD Başkanı Donald Trump bu fikre sıcak baktı ancak dönemin İran Dini Lideri Ali Hamaney, Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın katılımını engelleyince girişim sonuçsuz kaldı. Ankara bunun üzerine iki kanallı bir format önerdi: İran, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve diğer Körfez Arap devletleri İran’ın bölgesel vekil ağı ve füze programı konusundaki gerilimleri görüşürken, paralel olarak Umman arabuluculuğunda ABD-İran arasında nükleer program ve Batı yaptırımlarının kaldırılması müzakereleri yürütülecekti.

Bölgesel görüşmelerin, 26 Şubat’taki Cenevre’deki üçüncü tur ABD-İran görüşmelerinden birkaç gün sonra, Şubat sonu veya Mart başında başlaması planlanıyordu. Ancak 28 Şubat’ta ABD ve İsrail, İran’a koordineli saldırıyı başlattı.

Ankara’nın diplomatik girişimleri sonuç vermese de, Türkiye her iki tarafın da konuşabildiği bir oyuncu olarak konumlandı ve bu kanallar o günden beri korunuyor. Türk yetkililer ayrıca savaş öncesi diplomasinin nerede başarısız olduğuna dair faydalı içgörüler edindikleri kanısına ulaştı.

Kriz Grubu’yla yaptıkları görüşmelerde ve kamuoyu açıklamalarında üç temel noktaya dikkat çekildi.

Birincisi, ABD’nin Umman arabuluculuğundaki görüşmeler devam ederken ani bir şekilde savaşa gitmesinin hata olduğu vurgulandı. 2025 olaylarında daİsrail, ABD-İran görüşmeleri sürerken on iki günlük savaşı başlatmıştı.

Bu iki emsal, İslam Cumhuriyeti’nin ABD ile sorunlarını müzakere yoluyla çözme konusundaki güvenini büyük ölçüde yok etti. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Washington’un en azından diyaloğun başarısız olduğunu ilan etmesi gerektiğini söyledi. Birçok Türk yetkili bu görüşün üzerinde durdu.

İkincisi, Türk muhataplar müzakere masasının iki tarafındaki çelişen zaman çizelgelerinin yarattığı zorluğa işaret ettiler. Savaş öncesi dönemde Trump yönetimi hızlı sonuç almak istiyordu; çünkü hem İsrail askeri eylem için baskı yapıyordu hem de ABD Körfez’de büyük bir askeri yığınak oluşturmuştu ve bunu sürdüremezdi.

Buna karşın Tahran’ın karar alma süreci genellikle yavaştı ve İranlı müzakereciler ABD tarafındaki aciliyete rağmen bilinçli ve temkinli ilerliyordu.

Üçüncüsü, Ankara’daki birçok kişi Tahran’ın elini fazla açık oynadığını kanaatindeydi. Üst düzey Türk yetkililer, İran’ın zamanında uzlaşmaya gitmesinin savaşı önlemeye yetebileceğini savunmaktaydı.

ABD’nin nükleer çerçevede “İran’ın net sınırlar içinde sınırlı uranyum zenginleştirmesine” tolerans gösterebilecek bir anlaşma marjı işaret ettiğini düşünüyorlardı. Ayrıca Tahran’ın füze ve bölgesel vekil konularında daha yapıcı olması vurgulandı.

ABD’nin aracılar aracılığıyla ilettiği füze menzilini sınırlama ve vekillere desteği azaltma önerilerinin, ikili veya Türkiye’nin önerdiği şekilde bölgesel diyalog çerçevesinde başlangıç noktası olabileceği ifade edildi. Bunun yerine İran, bu iki konunun görüşme dışı olduğu yönündeki geleneksel tutumunu korudu ve bu da ABD gözünde müzakerelerin değerini azalttı.

Çatışmanın Dışında Kalmak

ABD ve İsrail 28 Şubat’ta İran’a saldırıya geçince, Türkiye’nin önceliği çatışmayı önlemekten, çatışmanın dışında kalmaya kaydı. Mart ayında İran Türkiye’ye doğru dört balistik füze fırlattığında muhtemelen NATO varlıkları ve güçlerinin bulunduğu Türk askeri tesislerini hedef almıştı. Ankara bu gelişmeye oldukça ılımlı bir tepki verdi. Gerilimi tırmandırmak yerine İranlı yetkililerle telefon görüşmeleri yaptı, açıklamalar yayınladı ve yeni girişimlere karşı uyardı; ancak misilleme yapmaktan kaçındı.

Türk yetkililer, bu itidalin mümkün olmasının nedeni olarak füzelerin sayısının az olmasını ve NATO hava savunmaları tarafından kolayca imha edilmesini, herhangi bir zarara yol açmamasını işaret etti.

Yine de İran’ın Türkiye’ye füze atma cesareti göstermesinden duyulan endişe gizlenmedi. 30 Mart’tan sonra arkası gelmeyen İran saldırılarıyla karşı karşıya kalmanın ötesinde, Ankara savaşın stratejik risklerinin farkında olduğunun göstermekten geri durmuyor.

Bu risklerden biri, savaşın Türkiye’nin bölgesel rakiplerinden birini güçlendirebilmesi. Türk yetkililer, eğer İran savaştan güçlenerek çıkarsa; Körfez devletlerine vuruşları, Hürmüz Boğazı’nı kapatması ve Hizbullah gibi vekil güçleri harekete geçirmesi sayesinde güç dengesini kendi lehine çevirdiğine inanırsa 2024 öncesi stratejisine dönerek sınırlarının çok ötesinde jeopolitik avantaj peşinde koşabileceği endişesini taşıyor.

Alternatif olarak, İran’ın çökmesi veya teslim olması durumunda ise giderek daha agresifleşen İsrail’in yeni askeri maceralara girişebileceği düşünülüyor.

Her iki senaryoda da Ankara ile cesaretlenen rakipler arasındaki gerilim artacak ve Irak ile Suriye gibi rekabet alanlarında doğrudan çatışma riski artabilecektir.

Başka bir stratejik risk ise uzun süren bir savaşın bölgeyi yıllarca istikrarsızlaştırması.

Uzun süren bir savaşın bölgeyi yıllarca istikrarsızlaştırma riski de var. İran’ın Körfez Arap ülkelerine saldırıları ve deniz ticaretini engellemesi, Tahran’ın Körfez başkentleriyle ilişkilerini derinlemesine zedeledi. Bu eylemler ne kadar uzun sürerse, özellikle Körfez devletleri daha sert karşılık vermeye başlarsa, fay hatları o kadar genişleyecek.

Türkler, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ifadesiyle, “işbirliği, kalkınma ve refaha dayalı bir bölgesel çerçeve” kurmanın imkânsız hale gelebileceği bir yoğunluğa ulaşılmasından endişe ediyor. Ayrıca İsrail’in “çimi biçme” stratejisi benimseyerek, gelecekteki gerçek veya algılanan tehditlere karşı tekrar saldırıya geçmesi durumunda İran’ın yeni misillemelerine yapması ve Orta Doğu’yu yeniden alevlendirmesi mümkün.

Türkiye’nin perspektifinden bakıldığında, İsrail’in İran’a yaklaşımı 7 Ekim 2023 Hamas saldırılarının ardından izlediği stratejinin bir parçası. Türk yetkililer, İsrail hükümetinin komşular arasında bölünme tohumları ekmeye, devletleri zayıflatmaya ve onları açık uçlu kaosla baş başa bırakmaya niyetinde olduğu kanısını taşıyor.

Bu okumaya göre, İsrail ordusunun İran ve Lübnan’da yarattığı yıkım ile Tahran’ın misilleme olarak Körfez ülkelerine verdiği zarar, aslında İsrail’in işine yarıyor. Ancak İsrail’in ana güvenlik ortağı olan ABD bu konuda aynı görüşte olmayabilir. Ankara, Trump yönetiminin İran’ın nükleer silah kapasitesine ulaşmasını engelleme önceliğini İsrail’le paylaştığını, ancak bölgesel savaşın maliyet ve faydalarını hesaplarken farklı düşündüğünü görüyor.

Washington, çatışmanın küresel ekonomiye dolayısıyla ABD ekonomisine vereceği zararı daha fazla önemsiyor. Türk yetkililer, birçokları gibi, İsrail ve ABD çıkarlarındaki bu ayrışmanın ne zaman belirginleşeceğini merak ediyor; ancak İsrail’in şimdiye kadar ABD desteğini kullanmada Washington’tan daha yetenekli olduğunun da altını çiziyor.

Türkiye, hem İsrail hem de ABD perspektifini dikkate alarak diplomatik angajmanını buna göre ayarlama çabası içinde. Kamuoyu mesajlarında Ankara, savaşı başlatmaktan öncelikle İsrail’i sorumlu tutuyor; Trump yönetimiyle ilk döneminde gerilimlere rağmen güçlü ilişkilerini koruduğu için onu doğrudan suçlamıyor.

Türkiye, İran’ın Körfez devletlerine saldırılarını haksız ve yıkıcı bulduğunu söylüyor, ancak Körfez ülkelerini askeri karşılık vererek İsrail’in ekmeğine yağ sürmemeleri konusunda uyarıyor. Şu anda ABD, İran ve Körfez devletleri arasında Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan’la koordineli mekik diplomasisi yürütüyor.

Amaç, savaşı mümkün olduğunca çabuk bitirmek ve İran, Körfez ve başka yerlerde yeni çatışma riskini azaltacak şartlar oluşturmak.

Parçalanma Korkusu

Ankara’nın İran’daki savaşı hızla bitirme isteği, aynı zamanda İran devletinin dağılması veya İran l topraklarının parçalanması durumunda neler olabileceğine dair endişeden kaynaklanıyor. Bu senaryolar savaşın ilk günlerindeki kadar olası görünmese de, çatışmalar daha da tırmanırsa hâlâ olasılık dahilinde.

Bu durum, Türk çıkarlarını Suriye savaşı benzeri ancak çok daha büyük ölçekte tehdit edebilir. Avrupa Birliği’nden geniş mali destek almasına rağmen yaklaşık dört milyon Suriyeli mülteciyi ağırlamak Türkiye’ye muazzam ekonomik, sosyal ve siyasi yük getirmişti. İran’ın 92 milyonluk nüfusu Suriye’nin yaklaşık dört katı; olası bir İranlı mülteci akınının yaratacağı baskılar çok daha destabilize edici olabilir.

Türkiye çatışma öncesi 560 km’lik İran sınırını güçlendirmişti, ancak şiddet kontrolden çıkarsa ve insani zorunluluklar devreye girerse bunlar yetersiz kalabilir. Ayrıca, Suriye iç savaşı sırasında olduğu gibi, İran’daki Kürt silahlı gruplarının harekete geçirilmesi Ankara için büyük bir endişe kaynağı. Savaş başladığında İran’da Kürt isyanı ihtimali kısa bir süre önemli görünmüştü.

İsrail, Irak Kürdistan Bölgesi sınırındaki İran mevzilerine defalarca saldırı düzenledi; burada birkaç silahlı İran Kürt grubu bulunuyordu. Basında çıkan haberler, İsrailli, ABD’li ve Kürt yetkililere dayanarak İsrail ve ABD’nin İran Kürt gruplarıyla temas kurduğunu, İran içinde saldırıyı teşvik çabalarının yakında başlayabileceğini yazmıştı. Böyle bir çaba Kürtlerin İran nüfusunun yaklaşık %10’unu oluşturması ve grupların küçük ve birbirleriyle rekabet halinde olması nedeniyle İslam Cumhuriyeti’nin iktidarını tehdit edecek ölçekte olmasa da, kanlı ve uzun süreli bir çatışmaya dönüşme riskini içeriyor. İran’da yaratacağı karmaşanın ötesinde, bir Kürt isyanı Türk çıkarları açısından büyük olumsuz sonuçlar doğurabilir.

İran’daki olası Kürt isyanı Türk çıkarları için çok daha geniş sonuçlar yaratabilir. Ankara, diğer ülkelerdeki Kürt ayrılıkçılığını uzun zamandır tehdit olarak görüyor; çünkü bunun Türkiye’deki 15 milyondan fazla Kürt nüfusta benzer duyguları tetikleyebileceğinden endişe ediyor.

Bugün Ankara, PKK ile hassas görüşmeler yürütüyor. PKK Türkiye, ABD ve AB tarafından terör örgütü olarak kabul ediliyor. PKK’nin hapisteki lideri Abdullah Öcalan, Mayıs 2025’te örgüte silah bırakma çağrısı yapmış, bu da barış şansını güçlendirmişti. Ancak PKK’nin İran kolu savaşa girerse, Ankara bunu kendi aleyhine pozisyon alma girişimi olarak değerlendirecektir. Nitekim 2013-2015 görüşmelerinin çökmesinde de PKK’nin Suriye’deki rolünü kullandığı endişesi etkili olmuştu.

Öcalan’ın, PKK ve İran Kürt gruplarına bu riski almamaları çağrısı yaptığı bildiriliyor. İran’da Kürt gruplarının harekete geçme ihtimali, Ankara’nın girişimlerinden ve Washington’daki yeniden değerlendirmeden sonra azaldı. 3 Mart’tan itibaren çıkan haberler üzerine üst düzey Türk yetkililer ABD’li muhataplarıyla, Irak Kürdistanı’ndaki baskın partilerin liderleriyle ve İran Kürt gruplarından birine yakın Suriyeli Kürt figürlerle görüşerek hepsini Kürtleri savaşa dahil etmemeleri konusunda uyardı.

Tahran’dan ise farklı bir baskı geldi: İran, Irak Kürdistanı’ndaki İran Kürt gruplarının tesislerine saldırılar düzenlemeye başladı ve sınır ötesi sızmalara izin verilmesi halinde Iraklı Kürt liderleri misillemeyle tehdit etti. Kümülatif etki hızlı oldu. Iraklı Kürt liderler bu fikirden kamuoyu önünde uzak durdu, İran Kürt partileri de aynı şekilde bunu önemsizleştirmeye başladı ve Başkan Trump böyle bir çabayı desteklememeye karar verdiğini belirtti. Çeşitli üst düzey Kürt yetkililer ve figürler Kriz Grubu’na açıkladığı üzere, ABD’nin İran misilleme bombardımanına karşı koruma sağlamayacağı veya İran’ın siyasi geleceğinde Kürt haklarını açıkça desteklemeyeceği anlaşılınca, isyanın maliyeti yüksek göründü.

Bu durum, İran sınır bölgeleri üzerindeki kontrolünü kaybetmedikçe veya rejim çöküş belirtileri göstermedikçe muhtemelen böyle kalacaktır. Türkiye’nin İran’daki parçalanma konusunda bir başka endişesi de yaklaşık 15 milyon Azeri’nin durumudur. Türkler ile Azeriler dil, etnik köken ve kültürel bağlar paylaşır. Azeriler Kürtlerden daha iyi şekilde İran ekonomisine ve devletine entegre olmuşlardır, daha az siyasi örgütlenmeye sahiptirler ve özerklik peşinde koşmaya çok daha az yatkındırlar.

Ancak Türk yetkililer olası senaryoları değerlendirirken, kuzeydoğu İran’ın engebeli coğrafyasında yan yana yaşayan bu iki halk nedeniyle olası bir Kürt isyanının Azerileri de harekete geçirebileceğinden de endişe duyuyor. Böyle bir senaryo şu anda pek olası görünmüyor; ancak gerçekleşirse ortaya çıkacak kargaşa, Ankara’yı İran’daki Türk kökenli soydaşlarına destek verme baskısı altına sokabilir.

Ankara ayrıca, İran Azerilerine Türkiye’den daha derin bağları olan Azerbaycan’ın çatışmaya çekilme riskini de yakından izliyor. Savaşın ilk günlerinde Türk yetkililer, İsrail’in Bakü ile savunma ve istihbarat bağlarını kullanarak Azerbaycan’ı savaşa dahil etme ihtimalini yakından izledi.

Tahran’ın taktikleri de bu yönde risk yaratıyor: 5 Mart’ta İran dronları Azerbaycan’ın Nahçıvan özerk bölgesine saldırdı. Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev saldırıyı “terör eylemi” olarak kınadı ve “bağımsız Azerbaycan, İran’da yaşayan Azerbaycanlılar için de umut yeridir” dedi.

Ancak bu açıklama Bakü’nün gittiği en ileri nokta gibi görünüyor ve İran Azerbaycan topraklarına başka saldırı düzenlemedi. Türk yetkililer Bakü’ye itidal çağrısında bulundu; Bakü’nün de İran’daki etnik çatışma tehlikeleri konusunda kendileriyle aynı endişeleri paylaştığı konusunda tereddüt bulunmuyor. Ateşkes devam ederken bu risk düşük görünüyor, ancak çatışmalar yeniden alevlenip tırmanırsa artabilir.

İleriye Bakış

Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan ile de-eskalasyon çabalarına katılırken Türkiye, jeopolitik avantajlarını hem çatışmayı çözmeye yardımcı olmak hem de savaş bittikten sonra etki alanını genişletmek için zemin hazırlamak üzere kullanmaya çalışıyor. İran veya İsrail’den algılanan tehditlere karşı güvenlik ortaklıklarını güçlendirmek ve çeşitlendirmek isteyen bölgesel devletler için Türkiye’yi cazip kılan birkaç özelliği var. Askeri gücü, Washington’la ittifakı ve NATO üyeliği İsrail’in çıkarlarına tecavüz etmesini caydırmaya yardımcı olurken, İsrail’le resmî ilişkileri de çatışma riskini yönetmek için ek bir araç sağlıyor. ,

Bu faktörler ve drone sanayiiyle birlikte Türkiye, savunmalarını iyileştirmek ve Washington’la stratejik ilişkilerini tamamlamak isteyen Körfez Arap devletleri için mantıklı bir ortak haline geliyor. Ankara ayrıca Körfez başkentleriyle Hürmüz Boğazı’na bağımlılığı azaltacak potansiyel kara koridorlarının geliştirilmesinde de ortak çıkarları paylaşıyor. Örneğin Ankara, Şam ve Washington, Körfez petrol ve gazını Suudi Arabistan, Ürdün, Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa pazarlarına taşıyacak boru hatları tekliflerini inceliyor. Bu uzun süredir tartışılan fikrin önemli maliyet ve riskleri, özellikle Hürmüz üzerindeki İran etkisine ve Yemen’deki İran destekli Husilerin Kızıldeniz gemilerine yönelik olası saldırılarına karşı bir koruma arayışı nedeniyle artık daha kabul edilebilir durumda.

Kuşkusuz, Ankara ile Körfez başkentleri arasında derinleşen işbirliği, yakın dönemdeki inişli çıkışlı ilişkilerin bir kenara bırakılmasını gerektirir. 2011 Arap ayaklanmalarının yarattığı siyasi çalkantı döneminde Türkiye (Katar ile birlikte) Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden sıklıkla ve bazen keskin şekilde ayrıldı. 2013’te Mısır’da eski Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin devrilmesi, Suriye’de rakip isyancı grupları destekleme ve Libya’da farklı rakip hükümetleri tanıma konularında karşı saflarda yer aldılar. 2017-2021’deki körfez içi anlaşmazlıkta Ankara Katar’ın yanında yer alınca uçurum daha da derinleşti. Bu anlaşmazlıkların bir kısmı ama hepsi değil iyileşmeye başladı. Türkiye ve Suudi Arabistan ilişkilerini onardı (bölgesel liderlik rekabeti hâlâ hissedilse de) ve şimdi Pakistan ve Mısır’la birlikte ABD-İran müzakerelerini desteklemek için diplomaside eşgüdüm içindeler. Ancak Ankara ile Abu Dabi arasındaki bağlar hâlâ gergin; çünkü iki başkent Afrika Boynuzu ve başka yerlerde nüfuz için rekabet ediyor. BAE ile Suudi Arabistan arasındaki son gerilimler ise işleri daha da karmaşıklaştırıyor.

Türk yetkililer başka bir körfez içi anlaşmazlığın içine çekilmekten çekiniyor. Türkiye ve Körfez devletlerinin İran füzeleri, dronları ve Hürmüz Boğazı’ndaki kaldıraç gücüne karşı ortak riskleri azaltma konusundaki paylaşılan çıkarları net olsa da bunları hayata geçirmek daha fazla güven inşası ve devam eden rekabet alanlarını ayrıştırmayı gerektiriyor.

Ana bölgesel rakipleri İran ve İsrail konusunda ise Türkiye, her ikisiyle de gerilimin artmasını önlemeye çalışacak. Ankara, Körfez ortaklarıyla ikili işbirliğini genişletse bile Tahran’la diplomatik kanalları sürdürmeyi amaçlayacak. Bu tür denge politikasında uzun deneyimi örneğin Suriye ve başka yerlerde karşı saflarda yer aldıkları Rusya ile yapıcı ilişkileri korurken Ukrayna’ya destek vermesi Türk diplomatların Orta Doğu’daki benzer hassas dinamikleri yönetmesine yardımcı olabilir.

İsrail’le İlişkiler En Büyük Zorluk

İsrail’le ilişkiler en büyük meydan okumayı oluşturuyor. Türkiye ile İsrail arasındaki rekabet, bugünkü jeopolitik çalkantı ortamında muhtemelen daha da yoğunlaşacak. Her iki ülke de Körfez’de, Afrika Boynuzu’nda ve Levant’ta çıkarlarını korumak ve fırsatları değerlendirmek için çabalarını genişletiyor. Buna bağlı olarak özellikle Suriye’de çatışma riski artabilir. Bir diğer sürtüşme kaynağı ise Ankara’nın Gazze ve Batı Şeria’daki Filistinlilere yönelik İsrail politikasına karşı gösterdiği güçlü muhalefet.

Türkiye bu politikayı yıkıcı, provokatif ve Filistin haklarını büyük ölçüde hiçe sayan bir yaklaşım olarak görüyor. Bu temel görüş ayrılıkları, iç siyaset tarafından da pekiştiriliyor: Her iki taraftaki liderler de birbirini eleştirmekten siyasi fayda sağlıyor. Bu dinamik, İsrail’de Ekim ayında yapılması planlanan seçimler yaklaştıkça muhtemelen daha da kötüleşecek.

Bu ortamda gerçekçi olarak umut edilebilecek en iyi şey, derinleşen güvensizlik trendini tersine çevirmek için çok temel güven artırıcı adımlara başlamaktır. Örnek olarak resmi söylemi sessizce yumuşatma konusunda anlaşmak ve iletişim kanallarını genişletmek verilebilir.

Şu anda bu tür adımları hayal etmek zor olsa da, İsrail seçimlerinden sonra özellikle Lübnan, Gazze ve İran’daki durumlar ilerleme belirtileri gösterirse olasılıklar artabilir. Eğer Türkiye ve İsrail gerilimi azaltmayı başarırsa, o zaman tartışmaları sadece istenmeyen tırmanışları önleme hedefinin ötesine taşıyabilmek mümkün hale gelebilir. Örneğin Suriye konusundaki görüş ayrılıkları, ABD-İsrail’in İran’la savaşından önceye göre daha kolay yönetilebilir olabilir.

İsrail’in İran rejiminin değişmesi ve Hizbullah’ın çökmesi yönündeki umutları daha az gerçekçi göründüğü için, Hizbullah’a silah kaçakçılığını engelleme önceliği belki de Şam’ın iç istikrarını artırması ve sınırlarını kontrol etmesi konusunda Ankara’yla ortak çıkar paylaşımına yol açabilir.

Trump yönetimi de İran savaşı öncesinde İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk yaparken elde ettiği kazanımlara dayanarak uzlaşmayı teşvik edebilir. O dönemde geniş bir güvenlik anlaşmasına ulaşılamasa da İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırılarında önemli bir azalma sağlanmıştı. Ancak her senaryoda Türk-İsrail rekabeti, mevcut Orta Doğu savaşı uzun süre önce sona ermiş olsa bile bölgenin temel dinamiklerinden biri olarak kalmaya devam edecektir.

 

* Noah Bonsey & Nigar Göksel

Çeviren: Çağatay Arslan

Orijinal Bağlantı: https://www.crisisgroup.org/cmt/europe/turkiye-israelpalestine-iran-united-states/turkiye-charts-distinctive-course-amid-middle-east-turmoil

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER