Trump tipi küresel istikrar
DIŞ POLİTİKATrump’ın önerdiği bu düzen, özü itibariyle ne Rusya’yı ne de Çin’i rahatsız ediyor. Aksine, her iki ülkenin de çıkarlarıyla uyumlu bir çerçeve sunuyor. Örneğin ABD’nin Tayvan konusundaki tutumunun gevşemesi karşılığında Venezuela’nın Amerikan nüfuzuna terk edilmesi, Pekin açısından pekâlâ kabul edilebilir bir takas olabilir.
Maduro’nun ABD’ye kaçırılmasının hemen ardından Kolombiya, Panama ve Grönland’ın geleceğine dair Washington’dan gelen açıklamalar, uluslararası kamuoyunda şaşkınlık ve panik yarattı. Küresel diplomasinin eski alışkanlıklarla yürümeyeceği bir süredir hissediliyordu; ancak yeni dönemin bu denli hızlı, bu kadar kaba ve adeta tüm dünyaya meydan okur bir üslupla kendini dayatması pek az kişinin öngördüğü bir gelişmeydi.
Tüm bu yaşananlar üzerine yapılan değerlendirmeler kabaca iki ayrı hatta ayrılıyor. İlk yorum çizgisi, ortada esasen yeni bir şey olmadığını savunuyor. Bu bakışa göre dünya siyaseti her zaman çıplak güç dengeleri üzerinden işledi; bugün gördüklerimiz de bu gerçeğin daha görünür hâle gelmesinden ibaret. Ne var ki bu argüman ikna edici olmaktan uzak. Son birkaç yıl içinde uluslararası ilişkiler rejiminde yapısal bir dönüşüm yaşandığı açık. Üstelik diplomasinin özünü salt güç ontolojisine indirgemek, doğru kabul edilse bile, mevcut durumu anlamlandırmak bakımından pek katkı sunmuyor. Bir tür ‘truism’ olmanın ötesine geçemiyor.
İkinci yorum hattı ise eski düzenin çöktüğünü teslim etmekle birlikte, yerine neyin geçtiğini henüz görememenin yarattığı şok hâlini yansıtıyor. Bu kesime göre dünya, kuralsız ve öngörülemez bir kaosa doğru sürüklenmekte. Elbette bu kaygının tümüyle yersiz olduğu söylenemez. Ancak yine de Trump yönetiminin anlık reflekslerle hareket eden, yalnızca gücün sınırlarını tanıyan ve bütünüyle yıkıcı bir çizgide ilerlediğini düşünmek eksik bir okuma olur.
Zira ABD başkanı ve ekibi küresel istikrarı hedefleyen alternatif bir düzen tasavvuruyla hareket ediyor. Sorun, bu istikrar fikrinin son derece dar bir aktör tanımına dayanması. Trump’a göre ABD ile gerçek anlamda müzakere edebilecek kapasiteye ve meşruiyete sahip olanlar yalnızca süper güçler. Diğer tüm devletler ise yan rollerde; kendilerine biçilen sınırlar içinde hareket etmek, aksi halde ise sonuçlarına katlanmak durumundalar.
Burada niyetlenilen, emperyal devletler arasında karşılıklı anlayışa dayalı bir küresel düzeni hayata geçirmek. Bu bakış açısı özü itibariyle, Napolyon sonrası dönemde şekillenen ve bütün bir on dokuzuncu yüzyıl boyunca ağır aksak da olsa varlığını sürdüren “Avrupa Uyumu” sisteminden farksız. Viyana Kongresi sonrasında tesis edilen bu sistemde küresel istikrar, birkaç emperyal Avrupa ülkesinin nüfuz alanları konusunda uzlaşması ile sağlanmaya çalışıyordu. Anlaşılan o ki Trump’a göre de günümüzde istikrarın yolu, Çin, Rusya ve ABD gibi devletlerin küresel nüfuz alanlarının sınırları konusunda asgari bir uzlaşıya varmasından geçiyor. Bu sınırlar netleştirildikten sonra her süper gücün kendi etki alanı içinde dilediği gibi hareket etmesine göz yumulması, aralarındaki ihtilafların da pazarlık ve müzakereyle çözülmesi öngörülüyor. Böylelikle dünyanın daha öngörülebilir bir yer haline geleceği ve ekonomik büyümenin sağlanacağı varsayılıyor.
Trump yönetiminin Venezuela müdahalesi sonrası sosyal medya hesaplarından yaptığı “this is our hemisphere” (burası bizim yarım küremiz) başlıklı paylaşımlar, bu zihniyetin özeti. ABD, dünyanın bir bölümünü kendi nüfuz alanı olarak gördüğünü ve bu alan dahilinde nihai karar vericinin kendisi olacağını böylece ilan ediyor. Öte yandan bu günlerde sıkça atıf yapılan Monroe Doktrini’nden farklı olarak, burada Avrupa sömürgeciliğine karşı bir duruştan söz etmek mümkün değil. Aksine, her bir büyük gücün kendi nüfuz alanına sahip olmasını doğal addeden bir bakış işe karşı karşıyayız. Nitekim Ukrayna’nın NATO ile yakınlaşmasının Putin tarafından varoluşsal bir tehdit olarak algılanması ve Rusya’nın buna askeri müdahaleyle karşılık vermesi de bu çerçevede son derece anlaşılır. Buna göre Ukrayna savaşının esas sorumlusu, NATO’nun pervasız genişleme eğilimi ile Rusya’nın nüfuz alanına müdahale etmesi. Tayvan sorununda da benzer bir bakış söz konusu. Çin ile daha yapıcı ilişkilerin kurulabilmesi için bu adanın onların doğal nüfuz alanında olduğunun kabul edilmesi ve Tayvan’a yönelik güvencelerin belirli sınırlar dahilinde tutulmasının zorunlu olduğu düşünülüyor.
Emperyal güçlerin nüfuz alanlarına yönelik karşılıklı saygıdan doğacak bir düzen tasavvuru, kurumların geri çekildiği, çıplak güce dayalı, neredeyse Hobbesçu bir doğa durumu fikrinden besleniyor. Trump’ın Putin’le sık sık telefon görüşmeleri yapması, Şi Cinping’le baş başa görüşerek her meselede bir orta yol bulunabileceğine inanması tesadüf değil. ABD başkanına göre bu doğa durumunda küresel sorunların çözümü, uluslararası hukukta ve kurallarda değil, liderler arasındaki doğrudan pazarlıklarda yatıyor. Kurumsal mekanizmalar ve devlet dışı aktörler ise tali önemde ve vazgeçilebilir unsurlar.
Bu nedenle Trump’ın dünyasında makul olmak, diğer büyük güçlerin nüfuz alanlarına müdahale etmemekle eş anlamlı. Rasyonellik ise liderlerin birer iş insanı gibi somut çıkarlar üzerinden anlaşmalar yapmasından ibaret. Bu çerçeve içinde, ahlaki ya da hukuki sınırlar neredeyse bütünüyle anlamını yitiriyor. Gazze’de süren ağır insanlık trajedisine rağmen bölgeyi Akdeniz’in cazip bir turizm merkezine dönüştürme fikrinin rahatlıkla telaffuz edilebilmesi, bu zihniyetin en çarpıcı yansımalarından biri.
Trump’ın önerdiği bu düzen, özü itibariyle ne Rusya’yı ne de Çin’i rahatsız ediyor. Aksine, her iki ülkenin de çıkarlarıyla uyumlu bir çerçeve sunuyor. Örneğin ABD’nin Tayvan konusundaki tutumunun gevşemesi karşılığında Venezuela’nın Amerikan nüfuzuna terk edilmesi, Pekin açısından pekâlâ kabul edilebilir bir takas olabilir. Ancak dünya siyasetinin adeta iki yüzyıl geriye sarıldığı bu tabloda kazananlar yalnızca büyük güçler. Daha zayıf ülkeler için bu süreç, yeniden sömürgeleşme ihtimalinin güçlenmesi anlamına geliyor.
Tâbi kılınamayacak kadar büyük ama başlı başına bir kutup olamayacak kadar küçük ülkelerin durumu ise çok daha kırılgan. Bu orta ölçekli aktörler, böylesi düzenler için sürekli bir risk kaynağı. Avrupa’da Venezuela müdahalesi sonrası biriken huzursuzluk, Uzak Asya’da Japonya ve Güney Kore’nin isteksizliği ya da Ortadoğu’da İsrail ile Türkiye arasında denge kurma çabalarının yarattığı gerilim, bu zorluğun somut örnekleri.
Son olarak, Avrupa Uyumu sistemine dair bir hatırlatma yapmakta fayda var. Viyana Kongresi sonrasında tasarlanan bu düzen aslında hiçbir zaman tam anlamıyla hayata geçirilemedi. Büyük güçler arasındaki rekabet asla bütünüyle bastırılamadı; krizler birikti ve nihayetinde Birinci Dünya Savaşı ile sistem çöktü.
Bugün benzer bir emperyal vizyona sıkı sıkıya sarılan bir ABD başkanıyla karşı karşıyayız. Trump’ın arzu ettiği düzeni kurup kuramayacağı, kursa bile bunun ne kadar sürdürülebilir olacağı belirsiz. Ancak Gazze’den İran’a, oradan Venezuela’ya ve belki de Grönland’a uzanan son gelişmeler, bu uğurda yirminci yüzyılın tüm hukuk ve diplomasi birikiminin gözden çıkarıldığını gösteriyor. Kuralların hızla aşındığı bu yeni dünyada geleceğe dair kesin öngörülerde bulunmak giderek zorlaşıyor. Tek temennimiz, tarihin bu kez kendini aynı yıkıcı biçimde tekrar etmemesi.
İlginizi Çekebilir