Budapeşte’yi alan Macaristan’ı da alır
DIŞ POLİTİKAMagyar’ın ben senden daha milliyetçiyim çünkü adım zaten Magyar çıkışı İmamoğlu’nun ben de dindarım çünkü soyadım “İmam” gerçekliğinin eyleme dökülmüş pek çok görüntüsünün ne kadar yerinde olduğunu da gösteriyor. Esasen İstanbul’u alan Türkiye’yi alır sözü de bunun bir diğer ifadesi. İstanbul’u nasıl alacağını bilen Türkiye’de nasıl kazanacağını da bilir.
Macaristan’ın bir önceki seçimlerinde Viktor Orban’ın zaferini yorumlarken Macaristan ekonomisini ve temel makro verilerini incelemiş; sadece otokratlık yapılarak kazanılan bir seçim olmadığını düşünmekten kendimi alamamıştım.
Türkiye’de aynı dönemlerde makro ekonomik istikrarın ortadan kalkmış olması ile mukayese edildiğinde Orban’ın başarısında sadece tek bir vitaminin yer aldığını söylemek haksızlık olurdu.
Bugün ise kendi partisinden koparak Orban’a rakip olan Magyar, seçimleri kazanırken Macaristan ekonomisi hiç de eski günlerindeki performansını göstermiyordu. Bu durum seçim öncesi yorumlara yansımıştı. İnsanın aklına boş tencerenin götüremeyeceği hükümet yoktur sözü geliyor.
Boş tencere tabii ki metafor. Kimse açlıktan ölmüyor buralarda. Türkiye ne Burkina Faso ne de Sahra altının talihsiz bir ülkesi. Tencere demek makro istikrar demek. Türkiye’de bunca başarısızlığa, skandal düzeyinde iktisadi duruma karşın 2023 seçimlerinde iktidar partisinin seçimi kazanması halkın ekonomik motiflerden başka saiklerle oy verdiğini yada doğru deyimle sadece ekonomik saiklerle oy vermediğini göstererek meşhur aforizmayı terse düşürdü.
Tabii Türkiye ile Macaristan toplumlarını mukayese etmek ve aradaki farkları ifade etmek elzem. Macaristan bundan 70 yıl önce Rusya’nın Sovyetler Birliği sıfatıyla ABD ile nükleer başlık yarıştırdığı zamanlarda baskı rejimine kafa tutmuştu. 1956’da Sovyet Tankları Budapeşte sokaklarında isyan bastırmıştı.
Macaristan’ın eski doğu Blokunun sağcılık pazarını en yukarıda tutan Çekya, Slovakya, Polonya , Sırbistan gibi ülkelerle beraber kendini 16 yıldır aynı sağcı lidere emanet etmesi bu yönüyle bilinçsiz ve körü körüne bir itaat olarak yorumlanamaz.
Yine de devletle parti arasındaki ayrımın ortadan kaldırılarak bir parti devletine dönüşme emareleri gösteren bir siyasi oluşuma karşı başarı kazanmak kolay olmasa gerekti.
Bu zorluğu aşmanın eski bir Orban yardımcısına nasip olması ise sistemi çözmenin sistemin kodlarına vakıf olmakla mümkün olacağını çağrıştırıyor. Magyar’ın Macaristan TRT’si diyeceğimiz devlet kanalına verdiği ilk mülakat ise anlayana çok ibretler içerecek şeffaflıkta (https://www.youtube.com/watch?v=dMCVE1gZA3M&t=1s)
Türkiye TRT’si ile Macar Devlet yayın kuruluşu arasındaki farkın sadece dilden ibaret olduğunu anlıyoruz. Hayırseverlerin İngilizceye çevirdiği bu Youtube videosunun mutlaka Türkçe versiyonu da olmalı.
Sağ ve Sol’un gerçek manasını bir türlü anlamakta güçlük çeken Soğuk Savaş travmalı Türkiye’de Sağ’ın yani Muhafazakarlığın yavaş değişim, Sol’’un yani Sosyalizm’in hızlı değişim, Liberalizm’in ise mutedil değişim manasına geldiğinin bilinmemesine şaşmıyoruz. Değişimin kural olduğu dünyada da sizi yarın sabah değiştireceğiz diye insanları zora sokmanın hele ki karşınızda sistemin varlığını kendine eşleyen ve değişimin her şeyi alt üst edeceğini savunan birileri varsa politik intihar olduğuna kuşku yok.
Türkiye’de sağın soğuk savaş dönemi Amerikancı duruşunu resetleyerek en anti Amerikan kimliğe bürünebilmesi ve soldan rol çalması aslında bu değişimin en parlak örneği. Deniz Gezmiş’in Filistin direnişinde yer alması, 6. Filoya ise sağcıların sahip çıkması zaman içinde gerçeklikleri bükülen tarihsel olgular olarak yerini aldı.
Magyar’ın başarısının ilk elde analizini yapanlar sağcılığın sağcılığa karşı zaferinden söz ederek yine bu değişim performansını küçümsüyorlar. Oysa ki olanı otokrasinin yenilgisi diye okuduğunuzda bambaşka bir çerçeve ile karşılaşırsınız.
Otokrasi konusundaki algı aslında Türkiye’de de gayet içselleştirilmiş durumda. Hatta ancak hapse atılarak geçici olarak durdurulan Ekrem İmamoğlu’nun da seçilmesi durumunda farklı bir otokrasi deneyi başlatacağını ve durumun şimdikinden farklı olmayacağını iddia eden görüşler de vardı.
Temelsiz olsa da bu görüşlerin Türkiye’de Erdoğan’ın Orban’ı yıl olarak halen %50 aşan iktidarını ve iktidar etme biçimini alternatifsiz kılma ile alakası olduğunu söyleyebiliriz.
Diğer yandan Magyar’ın ben senden daha milliyetçiyim çünkü adım zaten Magyar çıkışı İmamoğlu’nun ben de dindarım çünkü soyadım “”İmam” gerçeğinin eyleme dökülmüş pek çok görüntüsünün ne kadar yerinde olduğunu da gösteriyor. Esasen İstanbul’u alan Türkiye’yi alır sözü de bunun bir diğer ifadesi. İstanbul’u nasıl alacağını bilen Türkiye’de nasıl kazanacağını da bilir.
Nitekim başkent Budapeşte’de de Orban az oy farkla yenilmiş ama seçimleri tekrarlama yoluna gitmemişti.
Macaristan’da 12 Nisan 2026’da yaşananlar, “boş tencerenin” uzun vadede hükümetleri götürebileceğini bir kez daha gösterdi; ancak bu zafer sadece ekonomik bir tepki olmanın ötesinde, sistemin içinden çıkan bir ismin kodları çözerek kurduğu meydan okumayı da kanıtladı.
Péter Magyar’ın Tisza Partisi’nin üçte iki çoğunlukla iktidara gelmesi, hem otokrasi eleştirilerini hem de “sağcılığa karşı sağcılık” dinamiklerini aynı anda tartışmaya açıyor.
Bu noktada Türkiye ile kurulan paralellikler ise daha da anlamlı hale geliyor: Makro istikrarın önemini, kimlik siyasetinin sınırlarını ve “değişimin hızı”nın toplumları nasıl zorladığını hatırlatıyor.
Soğuk Savaş travmalı sağ-sol tanımlarımızın ötesinde, dünyanın her yerinde değişim kaçınılmazdır; önemli olan bu değişimin zorlayıcı değil, sistemin kendi iç mantığına uygun ve halkın gerçek şikayetlerine cevap veren bir biçimde gerçekleşmesidir.
Magyar’ın zaferi, bu açıdan hem Macaristan için yeni bir sayfa hem de benzer siyasi yapılar için önemli bir uyarı niteliğindedir: Alternatifsiz görünen iktidarlar, en güçlü oldukları sanılan anda, “daha iyisini” daha iyi vaat eden bir rakibe yenilir.
İlginizi Çekebilir