Romanya Yazıları (3): Bükreş sokaklarında Fransız rüzgârları
GEZİBükreş’te, Paris’tekinin neredeyse aynısı olan Zafer Takı’nın bir örneğini görüyorsunuz. Şehrin bir başka simge yapısı da 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan Athaneum adlı konser salonu. Tabii bu isim ilk başta Yunan çağrışımı yapıyor ama mimarı Albert Galleron adında bir Fransız. Her ne kadar konser izleyememiş olsam da, Economist’in açılış günkü konuşmaları Athaneum’da yapıldığından ötürü içini görme imkânı buldum. Gösterişten uzak, zevkli, sıcak, akustiği güzel bir bina.
Romanya yüzölçümü açısından büyük bir ülke olsa da nüfusu çok kalabalık değil, 17 milyon kadar, ama 6 milyonluk yabana atılmayacak bir nüfus da ülke dışında yaşıyor.
Bugün Romanya dışında en fazla nüfus İngiltere’de, oysa, Romanya’nın esas bağı Latin olması hasebiyle Fransızlarla.
Zira bu bölgede Slav olmayan tek halk Rumenler.
Latin olmaları dillerinin Fransızcayla benzemesine de yol açıyor.
Şehrin çeşitli yerlerinde Fransız etkisini görmek mümkün.
Bükreş’e “Doğu’nun Paris’i” denmesinde bir haklılık payı yok değil.
Türkiye’nin Bükreş Büyükelçiliği, şehrin görmeye değer binalarından biri.
1890’larda yapılmış, mimarı Fransız.
Bu binadaki mimaride de Fransız etkisi bariz.
Daha sonra Romanya Başbakanlık konutu olarak kullanılmış ama 1934’te Büyükelçi Hamdullah Suphi Tanrıöver’in girişimiyle Türkiye tarafından satın alınmış.
Bükreş’te Büyükelçilik deyince Hamdullah Suphi’ye ayrı bir başlık açmak lazım.
Hamdullah Suphi, Bükreş’e gönüllü gelmediği gibi diplomatlığa da isteyerek başlamadı.
Başında bulunduğu Türk Ocakları, CHP’ye alternatif görüldüğü için kapatılınca ona da yurtdışı yolları gözüktü.
Kahire, Belgrad ya da Bükreş arasında bir tercih yapacaktı, Gagavuz azınlığa sahip olduğu için Romanya’yı seçti.
1931’de başladığı Bükreş Büyükelçiliği görevinde tam onüç sene kaldı.
Maalesef, ne anılarını ne de sefaretnamesini bütünlüklü bir şekilde yazabildi.
Elimizde hatırat namına sadece gazeteci Mustafa Baydar’ın kendisinden dinlediklerine dair tuttuğu bölük pörçük notlarından teşekkül eden Hamdullah Suphi Tanrıöver ve Anıları adlı kitabı var; o yüzden, misal, Büyükelçi Tanrıöver’in Gagavuzların göç ettirilmesi, Romanya iç siyaseti ya da İkinci Dünya Savaşı’ndaki tutumuna dair ne düşündüğünü biliyoruz ama bu binanın satın alınış hikâyesi gibi detaylara vakıf değiliz.
Büyükelçi Özgür Kıvanç Altan ile sefaretin kabul salonunda sohbet ederken aklımın bir yanında hep Hamdullah Suphi’nin savaş ortamında burada kimleri ağırladığı ve kayda geçmeyen kimbilir neler konuştukları vardı…
Bu arada, söylemeden geçmeyeyim, Büyükelçi Altan, görev yerinin Bükreş olduğunu öğrendikten sonra Rumence öğrenmeye karar vermiş; anlaşılan epey azimli bir insan ki Rumence gibi bir dili kısa sürede sökmüş, şimdilerde hiçbir toplantıda çeviriye ihtiyaç duymuyormuş.
Rumence gibi bu sınırların dışında pek bir şey ifade etmeyen bir dili öğrenmek için bunca gayret gösteren bir diplomatın varlığı ümit verici.
Büyükelçi Altan’a, Hamdullah Suphi döneminden bilmediğine sevindiğim bir Bükreş Büyükelçiliği dedikodusu anlattım.
Türkiye’nin en önemli diplomatlarından biri olacak Zeki Kuneralp’in yurtdışındaki ilk görev yeri Bükreş’ti.
Kuneralp, Sadece Diplomat adlı hatıratında, Gagavuzlara olan ilgisi yüzünden “Gagavuz Metropoliti” diye isim takılan Hamdullah Suphi’nin o zamanlar herkesin dilinde olan olağanüstü hitabet yeteneğinden söz ettikten sonra Büyükelçi’nin Merkez’e çektiği pek çok raporu kısalttıklarını anlatıyor.
Hamdullah Suphi’nin raporları birer nutuk hüviyetine büründükçe telgraf masrafı hayli kabarmış, raporları şifrelemek de epey vakit alıyormuş.
Maiyetindeki personel ise çözümü raporları uygun gördüğü şekilde kısaltmakta bulmuş!
İş bununla sınırlı kalsa gene iyi.
Kuneralp’in anılarından okuyalım.
“[Kançılarya Şefi Başkatip Hasan Nurelgin] Hükümetle temas etmek üzere Büyükelçinin Ankara’ya hareketine onbeş gün kaladan itibaren bu ampütasyon ameliyelerine son verirdi. Avdetinde bunlara tekrar başlardı. Buun sebebi şu idi: Tanrıöver’in bir âdeti vardı. Ankara’da iken Bakanlığa uğrar, son onbeş gün içinde Bükreş’ten gönderdiği telgrafları getirtip okurdu.”
Neyse, sefarette çok oyalandık, şehrin sokaklarında dolaşmaya devam edelim.
Yine Bükreş’te, Paris’tekinin neredeyse aynısı olan Zafer Takı’nın bir örneğini görüyorsunuz.
Şehrin bir başka simge yapısı da 19. yüzyılın ikinci yarısında yapılan Athaneum adlı konser salonu.
Tabii bu isim ilk başta Yunan çağrışımı yapıyor ama mimarı Albert Galleron adında bir Fransız.
Her ne kadar konser izleyememiş olsam da, Economist’in açılış günkü konuşmaları Athaneum’da yapıldığından ötürü içini görme imkânı buldum.
Gösterişten uzak, zevkli, sıcak, akustiği güzel bir bina.
CEC Sarayı Bükreş’in Fransızlığını takip edebileceğimiz bir başka yapı, onun mimarı ise yine Fransız, Paul Gottereau.
Bükreş’te, bu saydıklarım haricinde de insanda Paris’te olduğu intibaını uyandıran çeşitli binalar ve pasajlar gördüm.
Bükreş, Fransız rüzgârlarıyla güzel bir şehir.
İlginizi Çekebilir