Bulgaristan Yazıları (2): Son Bulgar Kralı ile Sofya’da
GEZİBence her şeyin özü şu cümlede gizli. “Avrupa Birliği’yle ne kadar bütünleşirsek yargımız siyasetin ve paranın vesayetinden o kadar kolay kurtulacak.” Son Bulgar Kralı ve Bulgaristan’ın eski Başbakanı Simeon Sakskoburggotski anılarında “maksadım, kedimin benim için düşündüğü kişi olabilmektir,
Şimdi size hatıratına verdiği isimle “benzersiz bir hayat” yaşamış olan Bulgar Kralı Simeon Sakskoburggotski’den bahsetmek istiyorum.
Simeon Sakskoburggotski -ya da daha bilinen adıyla II. Simeon- İkinci Dünya Savaşı’nın bugün (2026) yaşayan tek devlet başkanı.
Simeon, Bulgarca soyadından da anlaşılabileceği üzere, Avrupa hanedanını yaratan Saxe-Coburg-Gotha ailesine mensup.
Bütün Avrupa hanedanları onun akrabası; dedesi İtalya Kralı III. Vittorio Emanuele, anneannesi Karadağ Prensesi Helena, dayısı son İtalya Kralı II. Umberto, babası Bulgar Kralı III. Boris, annesi Savoy Prensesi Giovanna -evlendikten sonra Bulgaristan Kraliçesi Ioanna-, teyzesi Bourbon-Parma Prensesi Maria, diğer dayısı Avusturya Arşidükü Dr. Otto von Habsburg, kuzenlerinin ve aile üyelerinin bazıları Belçika Kralı Albert, Yunanistan Kraliçesi Frederika, Hollanda Kraliçesi Juliana, Edinburgh Dükü Philip, Lüksemburg Grandüşesi Charlotte, Norveç Kralı Olaf, ayrıca İsveç ve Danimarka Prensleri, Romanov hanedanından Nicolas, Paris Kontu Henri d’Orleans, Savoylardan Maria Pia ile eşi Yugoslavya Prensi Aleksandar, Yunan Prensi Michel…
Bulgaristan’ın tarihi, Osmanlı tarihiyle iç içe geçmiştir.
Kral I. Ferdinand (Milli Galeri, Nikola Mihaylov, 1914)
Bulgarların efsanevi krallarından I. Simeon, dokuzuncu yüzyılda İstanbul’u -Konstantinopolis- kuşatsa da alamamıştır; daha sonra, Osmanlı egemenliğinde geçen beş asır kültürleri birbirinden ayrılması çok güçleşecek şekilde harmanlamıştır, Bulgarlar 1876’da isyan eder, 93 Harbi’nin sonuçlarından biri Bulgar Prensliğinin kurulması olmuşsa da bağımsızlık için otuziki sene daha beklemeleri gerekmiştir.
1908’de, Bulgaristan’ın bağımsızlığını ilan ederek yüzyıllar sonra tahta çıkan ilk Bulgar Kralı, Fransızların Kralı Louis-Philippe’in Viyana’dan gelen torunu Ferdinand von Sachen-Coburg’du -Kral I. Ferdinand.
Ferdinand, Bulgaristan değil Bulgar Kralıdır çünkü meşruiyetini halktan alır; oysa, Kraliçe, Kral’ın seçtiği kişi olduğu için Bulgar değil Bulgaristan Kraliçesi’dir -bu ayrım, Louis-Philippe’ten beri çeşitli kollarda devam eder; mesela, Bulgar hanedanının kuzenleri olan Belçika Krallığında da böyledir, Belçikalıların Kralı ve Belçika Kraliçesi vardır.
Balkan Harbi, hemen arkasından I. Dünya Savaşı…
Bulgaristan savaştan mağlubiyetle ayrılınca I. Ferdinand tahttan oğlu adına feragat etti, sonra da ülkeyi terk etti.
Böylece, Ferdinand’ın büyük oğlu, Bulgar Kralı III. Boris adıyla tahta oturdu.
Resim çizen, arabasını kendi kullanan, İngilizce, Macarca, Fransızca, İtalyanca, Almanca ve Türkçenin yanında biraz Arnavutça da konuşan, Bulgaristan’ı “demir ağlarla ören” Boris’in hayatı büyük zorluklarla geçmiştir.
İki dünya savaşı arasında yükselen faşizmin etkileri Bulgaristan’a kadar ulaşırken Ortodoksluğun büyük abisi Rusya’daki komünist devrim, Stalin’in önderliğinde ortalığı kasıp kavurmaktadır.
İkinci Dünya Savaşı patladığında haberi ailesine “iyi yürekli, masum insanlar ezilecek, saldırıya uğrayacak” diye veren Kral III. Boris adeta iki ateş arasında kalmıştı.
Bir yanda Yugoslavya ile Yunanistan’ı ele geçiren Hitler’in ordusu, diğer yanda SSCB.
Bulgaristan’ın bu iki süper gücü idare edebilecek ne nüfusu ne ordusu ne de ekonomik gücü vardı.
Ama savaş kapıya dayandığında işler içinden çıkılmaz bir hale geldi.
Prens -daha sonra, Kral Naibi- Kiril, Vrana Bahçelerinde avlanırken (Milli Galeri, Jaroslav Vesin, 1910)
Boris başlarda çok tartışılan, hatta büyük suçlamalara maruz bırakılmasına yol açan bir politika takip etti, imkânsızın peşinden koşmak yerine yapabileceğinin en fazlasını yapmaya çalıştı.
Ülkesinin işgal edilmesini istemediği için Nazi Almanyasına cephe almamakla kalmadı, Mihver’e de katıldı, topraklarını kullanmasına izin verdi.
Boris, işte tam da bu yüzden faşist olmakla itham edildi -Alman kökenli olması da bir sebep olarak gösterildi.
Simeon, bu kararın “sınırlarımıza yığılmış olan Alman ordusunun zoruyla” alınmak mecburiyetinde olduğunu söyledikten sonra babasının bir sözünü hatırlatıyor: “Generallerimin hepsi Almanlara, diplomatlarım İngilizlere hayran; Kraliçe İtalyan, halkımsa Rus hayranı. Bulgar hayranı bir ben varım.”
Kral Boris, savaş ortamında bile Bulgaristan’ın Sovyetlerle diplomatik ilişkilerini hiç kesmedi.
Gelgelelim, 1943’te, işler sarpa sarmaya başladığında, Hitler, başbaşa görüşmek istediği Boris’i getirmesi için Sofya’ya bir uçak gönderdi.
İki talebi vardı; bir, Stalingrad’daki bozgunun engellenmesi için Bulgar ordusunun Nazilere destek vermesi, ve iki, Bulgaristan’daki Yahudilerin trenlere doldurulup Auschwitz’e yollanması.
O toplantının Naziler açısından pek de beklendiği gibi geçmediği anlaşılıyor çünkü Boris, bu taleplerin ikisini de reddetti; ne Bulgar askerlerini Nazilerle birlikte savaşmak için Stalingrad’a yolladı ne de ülkesindeki Yahudileri toplama kamplarına gönderdi.
Kral I. Ferdinand’ın çocukları: Boris, Kiril, Nadejda ve Evdokia (Milli Galeri, Nikola Mihaylov, 1904)
Bulgaristan, Yahudiler için getto kurulmayan ender yerlerden biriydi -Bulgaristan coğrafyasındaki yüz küsur “çalışma kampı” ise Sovyet etkisi altında geçen senelerde açıldı.
Almanya’nın daha 1943 senesinde açlıkla karşılaştığı anlaşılıyor, zira Boris’i Sofya’ya geri götüren mürettebat Almanya’ya dönerken mitralyözleri camlı muhafazalarından çıkarıp uçağı kavun karpuzla doldurmuş.
Gelgelelim, Kral Boris, Hitler’le yaptığı görüşmeden bir hafta kadar sonra sebebi hâlâ meçhul olan bir şekilde ölüverdi.
Pek çoklarına göre Hitler tarafından öldürtülmüştü, zehirlendiği iddia ediliyordu -Goebbels ise Kral’ın kız kardeşi tarafından zehirlendiği bilgisini yayıyordu.
Savaşın bu en korkunç günlerinde, Bulgar Krallığı, Boris’in altı yaşındaki oğlu Simeon’a kaldı.
II. Simeon tahta çıktığında amcası Kiril de üç kral naibinden biri olarak atandı.
İki sene sonra Naziler teslim oldu ama Bulgaristan huzura eremedi.
Boris’i faşizme hizmet etmekle suçlayan Sovyetler, Bulgaristan’daki rejimi değiştirmeye karar vermişti.
Kral naibi Kiril’i kurşuna dizdiler.
II. Simeon ile babası Kral III. Boris’in tablosunun önünde
Simeon’un “dehşet yılları” diye nitelediği 1944-47 arasında yüzbinden fazla Bulgarın sosyalizm adına öldürüldüğü iddia ediliyor.
1946’da Bulgaristan’da krallık lağvedildi, hanedan ülkeden sürüldü.
Simeon, annesi ve kız kardeşi ile birlikte İstanbul üzerinden İskenderiye’ye, ondan sonra da uzun seneler yaşayacağı Madrid’e gitti.
Uzaktayken, Jivkov’un Bulgaristan Türklerine uyguladığı asimilasyon politikasına, isimleri zorla Bulgarlaştırmasına ve daha birçok şeye karşı çıktı.
Derken, bir mucize oldu ve sosyalist blok, Berlin Duvarı gibi palas pandıras çöküverdi.
1996’da, sürgünün ellinci senesinde, Kral II. Simeon, Simeon Sakskoburggotski olarak Bulgaristan’a döndü, döndüğünde Alexandr Nevski Katedralinin çanları hiç durmamacasına çalıyordu, ve beş sene sonra seçimlerden birinci parti çıkarak Bulgaristan Başbakanı oldu.
Eski Kral, Başbakan olduğunda ülkeyi de krallığa döndüreceği düşünülüyordu ama öyle yapmadı, Bulgaristan için esas gerekli olan krallık değil NATO ve Avrupa Birliği’nin parçası olmaktır, dedi, dediğini de yaptı, ülkesini önce NATO’ya, sonra da AB’ye soktu.
Bir başbakanın kendini kral ilan etmesi görülmedik bir şey değilse de bir Kral’ın demokratik seçimleri kazanıp Başbakan olması tarihteki ilk örnekti -diğer örnek Kamboçya’da ama demokratik kültür açısından bence aynı şey değil.
Aleksandr Nevski Katedrali, Sofya
Simeon, Saxe-Coburg-Gotha hanedanı içinde serbest evlilik yapan ilk nesle mensup, İspanyol eşi Margarita, soylu olsa da aristokrat sınıftan değil.
Ortodoks bir Kral, Katolik bir soyluyla evlenmeye karar verdiğinde teamüllerin epey bir zorlanacağı aşikâr, onların evliliğinde de öyle olmuş, özellikle çocukların hangi mezhebi seçeceği bir sorun teşkil etmiş ama Simeon’la Margarita burada uzlaşının nimetlerinden yararlanıp beş çocuklarının ilk ikisini Ortodoks, diğerlerini ise Katolik olarak vaftiz etmişler.
Simeon, Bulgaristan’a döndükten bir süre sonra çocukluğunun geçtiği ve şimdilerde Sofyalılara armağan ettiği Vrana’daki -“karga” demek- malikânesine yerleşmiş.
Hiçbir personel, koruma istememiş, maaşını devletin karşıladığı kimse çalışmamış.
Bizi de Vrana’da kabul etti, ayakta karşıladı, kırkbeş dakika kadar oturduk, Türk kahvesi içip çikolata yedik, Simeon’un kahvesi kakuleliydi, anılarından, Avrupa’nın geleceğinden, Bulgaristan’ın günden güne Avrupa’ya entegre olmasından duyduğu memnuniyetten, uluslararası hukukun rafa kaldırılmasının yol açtığı ve açmaya devam edeceği sorunlardan, savaşların yayılmasına dair endişesinden, Ukrayna savaşından, müzakerenin zorluğundan, demokrasi mücadelesinin uzun erimliliğinden, Ömer Koç’la arkadaşlığından, Avrupa’nın ABD’ye bağımlılığını bitirip demokrasisini ve kurumlarını daha sağlam bir şekilde teşkil etmesi gerektiğinden konuştuk.
Kral’ın yaveri Yavor, bizi sarayın bahçelerinde -burayı peyzajlı saray bahçeleri gibi düşünmeyin, eski bir parkı andırıyor- dolaştırırken de kimse yoktu.
1944’ün 10 Ocak günü Sofya’nın bombalandığını, Vrana Sarayı’nın ise 24 Mart’ta vurulduğunu, zamanla içi suyla dolan kraterlerden birine Churchill Gölü dediklerini okumuştum.
Vrana Sarayı, Sofya
Kapıda bizi uğurlarken, “majestelerine” Churchill Gölü’nü görüp göremeyeceğimizi sordum.
Göl yokmuş artık, sarayın bahçesinden yol geçirirken gölü de ortadan kaldırmışlar.
Başbakan olduğunda Simeon’a krallığı ihya etmesini telkin etmişler.
“(…) kraliyetin canlandırılmasını teklif etmek -bütün popülerliğime, ayrıca Kral Boris’in havasına rağmen- büyük bir hata olurdu. Bu fikir bölünmeci zihniyeti uyandırır, henüz yeni benimsenmiş olan anayasal düzeni bozardı. İnsanlar cumhuriyetin daha demokratik, hatta modern olduğuna inanmışlarsa bu enerjiyi boşa harcamanın ne anlamı olabilir?”
Şu sözler de Simeon’a ait.
“Bana göre Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra kraliyetin geri getirilmesi ülkemizin imajı için en iyi çözüm olurdu. Fakat olayları zorlamak istemiyordum, çünkü bütün koşulların biraraya gelmemiş olduğunu hissediyordum. Siyasi sınıfın bir kısmının desteğini almadan çoğunluğu ikna etmek imkânsızdı ve her ne olursa olsun görüş ayrılıklarına ya da ulusumuzun bölünmesine yol açacak bir süreç başlatmak istemezdim.”
Başbakan olduğunda, Karl Boris’in içine düştüğü çaresizliğin bir benzerini yaşadığını söylüyor.
Amerika’nın Irak’a müdahalesine aleyhtar olsa da, ülkesinin NATO’ya girebilmesi için, Kerbela’ya Bulgar askerini göndermeye mecbur kalmış -Bulgaristan, 2004 Nisanında NATO’ya kabul edildi.
“Altısı o operasyonda olmak üzere vatanımızın nice evladı hayatını kaybetti. Bir gece vakti aileleriyle birlikte havaalanına cenazelerini almaya gittim. Hava soğuktu, piste kar yağıyordu. Ertesi gün her birinin anısına Askeri Liyakat Madalyası verdim. Vatanlarından çok uzakta can vermiş bu gençleri görmek başlı balına korkunçtu, fakat içten içe bu savaşı onaylamadığım için daha da altüst olmuştum. Bu hatıra hâlâ en büyük kâbuslarım arasındadır.”
Bulgaristan’ın dönüşebilmek için kendi enerjisinin yeterli olmadığını görmüş, Avrupa Birliği’ni bir “dost enerji” kabul etmiş ve kriterleri yerine getirebilmek için epey uğraşmış.
Bence her şeyin özü şu cümlede gizli.
“Avrupa Birliği’yle ne kadar bütünleşirsek yargımız siyasetin ve paranın vesayetinden o kadar kolay kurtulacak.”
Son Bulgar Kralı ve Bulgaristan’ın eski Başbakanı Simeon Sakskoburggotski anılarında “maksadım, kedimin benim için düşündüğü kişi olabilmektir,” diyor -my goal in life is to look like my cat thinks I am.
Eh, gördüğünüz gibi, bir kedi istedi mi, krallara, başbakanlara bile boyun eğdirir.
İlginizi Çekebilir