© Yeni Arayış

Romanya Yazıları (2): Çavuşesku’nun sarayı

Çocukluk anılarında yer eden o devasa yapının, yıllar sonra bir megalomani anıtı olarak yeniden keşfi... 20 kilometrelik koridorları, altın süslemeli salonları ve cephesine sonradan takılan klimalarıyla Çavuşesku'nun sarayı, mutlak gücün kibrini ve yıkılışın kaçınılmazlığını aynı anda haykırıyor.

Seneler önce, ben daha epey bir çocuktum, annemle Bükreş’e gelmiştik ama kaç gün geçirdiğimiz, nerelere gittiğimiz aklımdan tamamen çıkmış, daha doğrusu o tatile dair “Çavuşesku’nun devasa sarayı” haricinde hiçbir şey hatırlamıyorum, o da muhtemelen o güne kadar gördüğüm en büyük yapılardan biri olduğu için.

Sonra bir daha Bükreş’e hiç gitmedim -geçen zaman içinde sadece Romanya’nın Babadağ tarafına gittim.

Zaten bu Romanya biraz da bu yüzden kendine özgüdür, aslında ciddi bir yüzölçümüne sahip olsa da yol üstü değildir, gelip geçerken uğramazsınız, Balkan ülkesidir ama bir o kadar da değildir, Romanya deyince aklımıza Karpatlar gelir, ama Karpatlar da bize uzaktır -iki anlamda da.

JW Marriott’taki odamın penceresinden bakınca, biraz uzakta ama yürüyüş mesafesinde, Çavuşesku’nun beni çocukken hayli etkileyen bin küsur odalı sarayını görüyordum, tek boş günümün sabahını bu sarayı gezmeye ayırdım.

Otelden saraya yürürken karşımıza evvela Milli Katedral -Catedrala Nationala- çıkıyor, yenilerde yapılmış, güzel, estetik, zarif diyebileceğim bir yapı değil, içine bakmadım.

Sarayın girişine ulaşmak için aynı cadde üzerinde biraz daha yürümemiz gerekiyor.

Saraya bakınca gözüme ilk çarpan cephedeki klimalar.

Böyle bir binayı klimalarla delik deşik etmek herhalde intikam almanın bir yoludur diye düşündüm.

Çavuşesku’nun sarayı deyip duruyorum ama şimdiki adı Parlamento Sarayı -Palatul Parlamentului- ne amaçla kullanıldığı anlaşılıyor.

Sarayın bulunduğu yerde eskiden bir mahalle varmış ama iki dünya savaşı arasındaki dönemde buraya bir katedral inşa etmek istemişler, yapımına başlanmış ama bir yere varmadan savaş çıkmış, mahallenin bir bölümü bu esnada yıkılmış.

1977’de burada bir deprem olmuş.

1974’te Cumhurbaşkanı seçilen -ondan önceki dokuz sene boyunca da Komünist Parti’nin lideriydi- Çavuşesku burayı meclise çevirmeye karar verince -1984- çözüm için aklını çok zorlamadı, herkesi kovalayıp mahalleyi dümdüz etti.

20 bin işçi çalıştırıldığı saray, büyüklükte dünyada ikinci -birincisi, Pentagon- ama ağırlıkta zirvede.

Çavuşeskular bu sarayda hiç oturamadılar çünkü komünizm yıkıldığında bina hâlâ tamamlanamamıştı ama sonları bu sarayda geldi, meşhur balkon sahnesi, Çavuşesku zulmünün bitişiydi.

Binanın içine girip koridoru yürüdükten sonra art-deco tiyatro salonuna geldik; 5 tonluk avizelerin aydınlattığı 600 sandalyeli bu tiyatro salonu da hiçbir zaman tasarlanan amacına uygun kullanılmamış, siyasi tartışmaların merkezi olmuş.

Sarayın neredeyse tamamı Romanya yapımıymış -rehberin dediğine göre, yüzde 99.

Üst kata çıkıyoruz ama kot farkından ötürü aslında zemindeyiz.

Çavuşeskuların en sevdiği ressam olan Sabin Balaşa’nın tabloları asılıydı duvarlarda.

Romanyalıların Theodor Aman ya da Nicolae Grigorescu gibi ressamları varken Sabin Balaşa’ya bayılmak tam da Çavuşeskulardan beklenecek bir davranış.

Sarayda hepsi Romanya’dan getirtilen 900 bin metreküp meşe -hepsi el işlemeli-, 1 milyon metreküp mermer kullanılmış.

Zaten dünyanın en ağır idari binası olmasını bu yoğun mermer kullanımına borçlu.

Nadir bulunan beyaz mermer haricinde, pembe, kırmızı, bej ve siyah mermer hemen her yerde karşınıza çıkıyor.

Salonlardan birine Nicolae Iorga’nın adı verilmiş; Iorga, Romanya için çok önemli bir adamdı, çok sayıda alanda çok sayıda ürün verdi: tarihçiydi, yazardı, siyasetçiydi, başbakanlık yapmıştı.

1940’ta bir siyasi suikastle öldürüldü.

Bu salon Çavuşesku’nun çok sevdiği I. Carol’un Peleş Sarayı’nı andırıyormuş.

Duvarlarda ve perdelerde ipek kullanılmış, süslemelerde ise altın.

Saraydaki 220 bin metrekare halının tamamı Romanya’da dokunmuş ama çok büyük oldukları için parça parça getirilmiş ve burada dikilmiş, dikiş izleri bugün bazı yerlerde görülüyor.

Ana giriş kapısının olduğu yerde Şeref salonu var, ama merdivenler müthiş, Çavuşeskular karşılıklı merdivenlerden inerek konuklarını karşılayacakları için kusursuz olmasını istemişler, birkaç kere yıktırıp yeniden yaptırmışlar.

İnşa esnasında Çavuşeskular hemen her hafta saraya gelip teftiş ediyor, en ufak bir kusur bulurlarsa baştan…

2008’deki NATO Zirvesi burada düzenlenmiş, Costa Gavras burada film çekmiş.

Titulescu salonu ise “pembe salon” olarak geçiyor, malum, pembe hiçbir bayrakta kullanılmaz.

Titulescu, iki dünya savaşı arasında Romanya siyasetine yön veren isimlerin başında geliyordu.

Sarayın bugünlerde sadece dörtte üçünün kullanıldığını, eğer bütün avizeler yakılırsa sarayın elektrik harcamasının küçük bir şehrinkine denk düşeceğini, koridorlarının kabaca 20 kilometre tuttuğunu öğrendim.

Çavuşeskular bir gün bile oturamayacakları bu binayı kimbilir ne büyük hayaller içinde yaptırırken aslında kendi mezarlarını kazdıkları akıllarının ucundan bile geçmiyordu.

Çavuşesku, işte bu binanın restorasyonda olduğu için gezmeye kapalı olan balkonunda halka sesleniyordu.

Derken, yuhalamalar başladı, bir kişi bin kişiye, bin kişi onbinlere dönüştü, cesaret bulaşıcıydı ve Çavuşesku ilk kez zorbalığının bir yere varmayacağını gördü.

Helikopterle kaçmaya çalıştı.

Yakalandı, yargılandı, eşi Elena’yla birlikte idam edildi.

Ve, bunların hepsi dört günde oldu.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER