© Yeni Arayış

Neden bu kadar az bebek?: Belki de en büyük nedeni gözden kaçırdık

Düşük maliyetli ve gerçekten işe yarayan bir doğurganlık politikası var: İnanç. Belki de orijinal belirsizlik azaltma stratejisi. Din uzun zamandır büyük ailelerle ilişkilendiriliyor; Amishler, Mormonlar, ultra-Ortodoks Yahudiler ve Hutteritler ortalamanın üstünde doğurganlık oranlarıyla bilinir. 2024’te yayımlanan “Hannah’s Children” kitabında Catholic University of America ekonomisti Catherine Pakaluk ve bir meslektaşı, beş veya daha fazla çocuk sahibi 55 Amerikalı kadınla konuştu. Hepsi dindardı. İnanç birçok seviyede güvence sunuyor: İnsanların kozmik bir zincirin parçası olduğunu, çocuk yapmanın ahlaki bir erdem olduğunu ve Tanrı’nın onlara bakacağını öğretiyor. Pratik düzeyde ise hazır bir topluluk sunarak aile hayatını onaylıyor ve destekliyor.

Raleigh Rivera ve kocası beş yıldır ebeveynlik planlarını yapıyordu. 2025’te 2023’ten beri yaşadıkları Los Angeles’tan, Bayan Rivera’nın memleketi Minneapolis’e geri taşınacaklar, orada ev alabilecek ve aile kurabileceklerdi. “İkimiz de hayatımız boyunca bebek ve çocuk delisi olduk,” diye özetledi.

 Bayan Rivera 30 yaşına bastığında (geçen yaz kutladığı doğum günü) denemeye başlamayı planlamışlardı. Ancak aynı yıl, onlara sağlam görünen her şey çökmeye başladı. Palisades ve Eaton yangınları şehrin bazı bölgelerini yok etti. Kamala Harris’in seçim kampanyasında vaat ettiği ilk kez ev alacaklar için kredi imkanı ortadan kalktı. Yaz aylarında Bayan Rivera’nın Minnesota’daki anne babası, Kanada orman yangınlarından gelen dumanla boğuluyordu. Kocası Amerikan vatandaşı ama Meksika kökenli olduğu için, ırk profili çıkarma politikalarının onu hedef alabileceğinden endişe ediyordu.

Halk sağlığı yüksek lisansı olan Bayan Rivera, gelecekteki çocuğunu aşılanmamış sınıf arkadaşlarının arasına göndermekten endişe duyuyordu. “Kendimize çok çalıştık, finansal durumumuzu, sağlığımızı ve her şeyi yoluna koyduk,” diye ifade ediyordu kendini geçtiğimiz Ağustos’ta ayında.

 “Ama bu planlar şu anda askıda çünkü her şey… imkânsız gibi görünüyor, neyin ne olacağını bilemiyoruz.” İstikrarlı işleri ve yapıcı evlilikleriyle Rivera çifti, demografların bugün ebeveynliğe doğru yol almasını beklediği ideal insan tipi. Nüfus eğilimlerini araştıran bilim insanları, ekonomiler yükselişteyken doğumların arttığını, son dönemde de cinsiyet rolleri ile doğum oranı arasında bir ilişki olduğunu öne sürdü: Evde ve toplumda çok yüksek düzeyde eşitlik, daha fazla doğumla ilişkilendiriliyor (aynı şey çok düşük cinsiyet eşitliği için de geçerli).

Ancak dünyanın çoğu yerinde doğum oranları son yirmi yıldır istikrarlı şekilde düşüyor; ekonomiler büyümüş ve çalışan kadınların eşleri ev işlerinde daha fazla sorumluluk alsa bile. Toplu olarak çocuk yapmama isteksizliği belki de en belirgin şekilde İskandinav ülkelerinde görülüyor.

İstikrarlı ekonomileri, güçlü sosyal güvenlik ağları, sağlam aile politikaları ve eşitlikçi cinsiyet ilişkileriyle 2000’lerin başında nispeten yüksek doğum oranlarını korudular. Ancak 2008 finansal krizi sonrasında Norveç, Danimarka, İsveç ve Finlandiya’da doğumlar düştü ve ekonomileri 2010’larda toparlansa bile gerilemeye devam etti.

Bu ülkelerin aile politikalarında önemli bir değişiklik olmamıştı ve erkekler hâlâ bulaşıkları paylaşıyordu.

Aynı aşağı yönlü trend Amerika Birleşik Devletleri’nde de görüldü; 2007’den beri doğumlar yaklaşık %23 azaldı (geçen yıla kadar yüksek göç oranlarına rağmen). Doğu Asya ülkelerinde de doğumlar düşüyor; bölge hükümetleri soruna kova kova para dökmelerine rağmen. Fransa’da da, uzun süredir uygulanan pronatalist (doğum teşvik) politikalarına rağmen durum farksız.

Bu, yalnızca “karşılayabilirlik” meselesi değil yani insanların daha az çocuk yapma tercihini açıklamak için sıkça kullanılan o klişe kelime. Hükümetlerin ebeveynlere desteği yardımcı olabilir ama genel olarak insanlar hem çok az destek olan ülkelerde hem de cömert aile yardımlarıyla ünlü ülkelerde daha az çocuk yapıyor.

Bu trend hem geçim sıkıntısı çekenlerde hem de Rivera çifti gibi ileri derece eğitimli ve yeterli maaşı olanlarda da geçerli.

Araştırmacılar artık şunu fark ediyor: Bu farklı kültürleri, politika ortamlarını ve demografik grupları birleştiren şey, gençlerin geleceğin çok belirsiz olduğu ve ebeveynliğin ömür boyu sürecek bir taahhüt için fazla riskli olduğu yönündeki ezici hissi.

Buna “demografik gerilemenin vibe teorisi” diyebiliriz. Gelecek hiçbir zaman garanti olmadı ama sanki olağanüstü bir belirsizlik çağında yaşıyoruz. ABD’de iş güvencesi azaldı, gelir dalgalanması arttı. Eskiden sürekli yükselen yaşam beklentisi, düşük eğitimli kadın ve erkeklerde düştü. Ekonomimizin üzerine kurulu olduğu birçok güç yapay zekâ, göç, küresel ticaret endişe verici şekilde oynak hale geldi.

Eskiden “sorun” veya “rahatsızlık” anlamına gelen “disruption” (yıkım) kelimesi, ekonomimizin korkutucu derecede güçlü bir sektörünün temel felsefesi oldu. Tahmin piyasalarının yükselişi dünyayı devasa bir kumarhaneye çevirdi. İklim krizi kontrolden çıkıyor, ebeveynliği mümkün kılacak her şeyin maliyeti (konut, çocuk bakımı vb.) hızla artıyor. Son yarım yüzyıl muazzam eşitsizlik getirdi ve sosyal hareketlilik keskin şekilde düştü.

Şu anda doğurganlık çağındaki iki kuşak, dünya çapındaki felaketler döneminde yetişmenin psikolojik ve finansal yaralarını taşıyor: Büyük Resesyon sırasında işgücü piyasasına giren büyük millenial’lardan birçokları anne babalarının işini veya evini kaybettiğini izledi.

Covid-19 salgınıyla hayatları altüst olan Gen Z ise şimdi giriş seviyesi işler ve hatta potansiyel partnerler için yapay zekâyla rekabet ediyor. Amerika’yı yöneten adam ise hem içeride hem dışarıda varlığını kaosa adamış gibi görünüyor.

Düşen doğurganlık oranları kendi kendini besleyen bir döngü yaratıyor: Her kuşak bir öncekinden daha küçük olursa toplum nasıl işleyecek?

Gen X yazarı Astra Taylor bizim çağımızı “güvensizlik çağı” olarak adlandırıyor; Gen Z yazarı Kyla Scanlon ise “öngörülebilir ilerlemenin sonu”ndan bahsediyor.

Zoomer’ların (Gen Z) geleceğe dair belirsizliği alışıldık metriklerle ölçülemiyor veya düzgünce bir Excel tablosuna girilemiyor. Ama küresel ebeveynlik çöküşündeki X faktörü (belirleyici etken) tam da bu olabilir.

Floransa Üniversitesi’nden demograf Daniele Vignoli, 2008’de İtalya’nın doğurganlık oranı kadın başına neredeyse 1,5’e ulaştığında temkinli bir iyimserlik içindeydi — göç olmadan nüfusu sabit tutmak için gereken 2,1’in hâlâ çok altında ama 1980’lerden beri en yüksek oran. “İtalya’da doğurganlığın yeni baharını, demografinin yeni baharını kutluyorduk,” diye hatırlıyor. Ardından Büyük Resesyon vurdu ve doğurganlık sadece İtalya’da (bugün 1,2’nin altına düştü) değil, tüm Avrupa’da geriledi.

Mevcut hiçbir demografik teori, kıta genelindeki bu düşüşün neredeyse uniform (tek tip) yapısını açıklayamıyordu. Düşüş, bir ülkenin resesyondan ne kadar derin etkilendiğine veya ne kadar hızlı toparlandığına bakmaksızın devam etti.

Vignoli’ye göre istihdam durumu veya konut piyasası gibi yapısal faktörler önemli bir bağlam sunsa da, insanların kendilerini gelecekte nerede gördükleri konusunda bütün resmi vermiyordu. Çocuk yetiştirmek doğası gereği geleceğe dönük bir projedir ve Vignoli’nin analizine göre, küresel ekonomideki artan oynaklık ve hızlanan teknolojik değişim, gençlerin mütevazı bir güven derecesiyle bile ileriye dönük yol çizmesini zorlaştırıyor.

Bir araştırmada Vignoli ve ortak yazarları, insanların mevcut iş durumunun (sürekli mi yoksa geçici mi istihdam) ebeveyn olma kararını etkilediğini, ancak bunun kadar etkili olanın gelecek beklentileri ve “bu iş biterse benzer maaşla başka bir iş bulabilir miyim?” sorusuna verdikleri yanıt olduğunu buldu.

Bu his hem gerçek dünya koşullarının hem de bireysel mizacın Vignoli’nin deyimiyle “beklenmedik sonuçlara karşı dayanıklılık” kavramının bir fonksiyonu.

Günümüzdeki nüfus değişimlerini anlamak için, araştırmacıların başka bağlamlarda “geçmişin gölgesi” diye adlandırdığı göstergelerin ötesine bakmamız gerekiyor: Kişi istihdamlı mı? Evli mi? Üniversite mezunu mu? Aynı zamanda “geleceğin gölgeleri” denen şeyi de dikkate almalıyız.

Bu yaklaşım, uzun süredir var olan bazı kalıpların neden değişmeye başladığını da açıklıyor. Daha az eğitimli Amerikalı kadınlar, daha eğitimli akranlarına göre geleneksel olarak daha fazla çocuk sahibi oluyordu.

Bu, doğum kontrolünün yaygınlaşmasından ve evliliğin fiilen zorunlu olmaktan çıktığı dönemden önce de doğruydu, sonrasında da. Araştırmacılar, anneliğin genç düşük gelirli anneler için kırılgan koşullarına rağmen belirsizliği azalttığını teorileştirmişti; çünkü onlara tanımlanmış, değerli bir sosyal rol, net sorumluluklar ve net bir yol sunuyordu.

Büyük Resesyon sonrası doğum düşüşü her eğitim seviyesindeki kadını etkiledi ancak 2007-2016 arasında üniversite diploması olmayan Amerikalı kadınlarda düşüş daha dikti.

Demograf Lyman Stone’un analizine göre bu grupta doğumlar projeksiyonların %12 altında kaldı; yani sadece bu segmentte tahmini 3,1 milyon “kayıp” doğum var. Yüksek lisans ve üstü eğitimli kadınlarda ise doğumlar 2007 seviyelerine göre sadece %7 düştü.

Üreme en keskin şekilde beyaz olmayan kadınlarda, özellikle Latin ve Yerli Amerikalı kadınlarda geriledi; bunlar ortalama olarak beyaz kadınlardan daha az kazanan konumdalardı.

Her büyük sosyal değişimde olduğu gibi burada da birden fazla faktör rol oynuyor; ancak giderek artan kanıtlar, böylesine belirsiz bir dünyaya çocuk getirmenin kaygısının anneliğin cazibesini aşmaya başladığını gösteriyor. Dünya daha önce de belirsizlik dönemleri yaşadı, peki bu sefer neden farklı? Bir olasılık, “polikriz” çağında yaşamamız 1990’larda filozof Edgar Morin ve Anne Brigitte Kern tarafından ortaya atılan bir kavram; aynı anda birçok krizin birbirini beslemesini anlatıyor.

Aile kurma meselesi özelinde, bu krizler arasında Büyük Resesyon (2008) özellikle belirleyici olmuş olabilir. Bologna Üniversitesi demografi profesörü Chiara Ludovica Comolli, “Dünyayı değiştirdi,” diyor. “Öyle eşitsizlik seviyeleri yarattı ki, insanlar ve gruplar arasındaki ilişkiler tamamen altüst oldu.” Comolli, ekonomik belirsizliğin sosyal alana nasıl yayıldığını, sosyal güveni nasıl aşındırdığını, radikal sağ partilerin yükselişini nasıl tetiklediğini ve bunların doğurganlığı nasıl etkilediğini araştırıyor.

İsveç’te sağ popülist İsveç Demokratları aileyi koruma ve çocuk yardımlarını artırma vaadinde bulunuyor. Ancak Comolli, partinin popülerlik kazandığı kasaba ve şehirlerde doğum oranlarının aslında düştüğünü buldu. Araştırmacıların “komşularının radikal sağa desteğinden en çok yabancılaşma hissedecek grup” olarak tanımladığı yüksek eğitimli kadınlar, çocuk yapmama eğiliminde özellikle belirgindi.

Büyük Resesyon’un aşırı etkisinin bir başka nedeni de, kesintisiz dijital bilgi bombardımanı çağındaki ilk ekonomik kriz olması olabilir. Bu, krizi ve yarattığı dehşet hissini, finansal olarak etkilenmeyen insanlar için bile kaçınılmaz kıldı. Doğal afetler, siyasi kargaşa ve savaş için de aynı şey geçerli: Küresel bir dünyada kimse yalıtılmış değil.

Oslo Üniversitesi sosyoloji profesörü Trude Lappegård, “Sadece kendi belirsizliğin değil, etrafındaki tüm belirsizlikleri de içselleştiriyorsun,” diyor. “Kendi endişeni, potansiyel olarak seni endişelendirebilecek şeyleri ve başkalarını endişelendirenleri birbirinden ayırmak zor.”

Lappegård ile birlikte çalışan Axel Peter Kristensen geçen yaz konuştuğumuzda durumu şöyle özetlemişti: “Hangi belirsizlik önemli? Sana çok yakın olan mı? Daha büyük ve soyut ölçekteki mi? Avrupa’daki mi yoksa Norveç’teki mi?”

Kendisi 33 yaşında, bir partneri, bir işi ve Oslo’da küçük bir dairesi olan Kristensen henüz baba değil. Kendi hayat yolunu, erken 30’larında üç çocuğunu da yapmış olan anne babasıyla kıyaslıyor. O dönemde annesi hemşirelik eğitimi alıyormuş, babası ise marangozmuş. Bugün baktığında onların durumu “güvenli sayılmazdı kira ödüyorlardı, çok paraları yoktu,” diyor. “Ama yine de ‘tabii ki çocuk yapacağız’ diye hissetmişler.”

Annesi eğitimine devam etmek istiyormuş, anne babası ileride ev almak istiyormuş ama o dönemde çocuklar bu hedeflere engel olarak görülmüyormuş. “Doğumu ertelemiyorlardı. Aynı anda yapabiliyorlardı.”

Annesiyle bu kuşak farklılıklarını konuşuyor. “En büyük farkı onun hikâyesini ve benim hikâyemi karşılaştırırken hissediyorum. Bu şeyler önce yoluna girmeli,” diyor.

Belirsizlik merceğinden bakıldığında, evliliğin ve çocuk yapmanın küresel ölçekte ertelenmesi, sadece “önceliklerin değişmesi”nden ibaret olmayabilir. Bu, bir ekonomistin yakın zamanda “eşi benzeri görülmemiş derecede türbülanslı” diye tanımladığı bir çağda, insanlar için istikrarlı bir temel oluşturma çaresizliği olabilir.

“Güzel bir gelir, istikrarlı bir iş, iyi bir eğitim, bir daire sahibi olmak,” diyor Kristensen. “Bu yeni kilometre taşlarının önemi, ekonomik belirsizliği benliğimizde daha çok hissettiğimiz bir çağda değişti mi?”

Ancak bu kilometre taşları daha önemli hale gelirken, onlara ulaşmak da çok daha zorlaştı. ABD’de ilk kez ev alanların medyan yaşı artık 40’a ulaştı. “Bununla başa çıkmanın bir yolu çocuk yapmayı ertelemek olabilir,” diyor, “ya da belki tamamen vazgeçmek.”

Belirsizlik teorisini savunanlar bile, dünya çapındaki düşen doğum oranlarına katkıda bulunan başka birçok faktör olduğunu kabul ediyor. Evlilikte belirgin bir gerileme var. Artan sosyal izolasyon ve bazılarının “seks resesyonu” dediği olgu, bebek patlamasını hiç de işaret etmiyor. Bugünkü iş olanakları da öyle.

Eğitimli çalışanlar, ekonomist Claudia Goldin’in “açgözlü işler” diye adlandırdığı pozisyonlarla karşı karşıya: 9’dan 5’e sığmayacak kadar fazla şey talep eden işler. Daha az vasıflı işçiler ise öngörülemez vardiyalar ve yaşam maliyetiyle baş edemeyen ücretlerle mücadele ediyor.

Bunların ikisi de, ebeveynlerin çocuklarının gelişimine devasa zaman ve para yatırımı yapması beklentisiyle zor bağdaşıyor.

Eğitim kampanyaları ve uzun etkili doğum kontrol yöntemlerine erişim, ergen gebeliklerini etkili şekilde azalttı; bu da ABD’deki toplam doğum düşüşünde önemli bir rol oynadı.

Ancak yeterince derin bakarsanız, bu faktörlerin birçoğu da birer belirsizlik biçimine dönüşüyor. Comolli bana, partneriyle birlikte iş durumları daha netleşene kadar ebeveynliği ertelediklerini anlattı.

Kendi yaşının ilerlemesi ve olası sağlık sonuçları konusundaki endişelerini, birçok insanın asıl derdi olan mortgage faizleri veya yükselen fiyatlar gibi maddi faktörlerle sık sık kıyaslıyor: “Hem kişisel hem profesyonel hayatımda sık sık şunu merak ediyorum: Bunlar temelde farklı türde belirsizlikler mi yoksa aynı madalyonun iki yüzü mü?” diyor. Her durumda, belirsizlik psikolojik ya da yapısal olsa da “asıl zorluk, bu boyutların nasıl etkileşimde bulunduğunu daha iyi anlamak.”

Konuştuğum hemen hemen her akademisyen gibi Comolli de belirsizlik kavramını netleştirmeye ve ölçüm yöntemlerini geliştirmeye ihtiyaç olduğunu vurguladı. Belki de en basit yol, insanlara geleceği nasıl hissettiklerini doğrudan sormak.

Demograflar bunu “Kuşaklar ve Cinsiyet Araştırması” ile yapıyor; her üç yılda bir, 20’den fazla ülkede ülke başına 10 bin kişiye anket uygulanıyor. Yeni sorularda insanlara iklim değişikliği, yüksek işsizlik ve gelecekteki askeri çatışmalar gibi konularda ne kadar endişeli oldukları soruluyor.

Harvard’dan sosyolog Daniel Schneider, belirsizlik ile doğurganlık arasındaki bağlantıyı, “aile savaşları” dediği iki kutuplu kültürel tartışmanın ortasında bir yer olarak görüyor. Sağ kesim geleneksel aile yapılarını, evde 10 çocuk okutan “tradwife” anneleri savunurken; sol kesim çekirdek ailenin bittiğini ve “herkes kedileriyle yaşayacak” diye espri yapıyor.

Belirsizlik araştırmaları ise aslında şunu gösteriyor: “İnsanlar aile kurmak istiyor ama aynı zamanda çok belirsiz ve istikrarsız bir dünyada, ebeveynlerden inanılmaz yüksek standartlar talep eden bir ortamla karşılaşıyorlar.”

Çocuk sahibi olmak için vergi indirimi gibi tek seferlik pronatalist (doğum teşvik) jestlerle sorunu çözmek, zaman zaman defalarca başarısız oldu. Gerçek bir değişim için politika yapıcıların “çocuk sahibi olmayı ve yetiştirmeyi kolaylaştıran, aynı zamanda insanın mutlu, güvenli ve sağlıklı bir hayat yaşamasını destekleyen bütüncül bir yaklaşım” benimsemesi gerekiyor, diyor Ohio State Üniversitesi Nüfus Araştırmaları Enstitüsü direktörü Sarah Hayford.

“Ebeveynlik kısmını, güvenli hayat kısmını çözmeden ele alamazsınız.” Bu, yapısal değişim gerektiriyor. Ya da çok derin cepler. Dünyanın en düşük doğurganlık oranlarından birine sahip Güney Kore’de (kadın başına 0,8 çocuk) Booyoung Group inşaat şirketi 2024’te dikkat çeken bir hamle yaptı: Çalışanlarından bebek sahibi olanlara 100 milyon Kore wonu (bugünkü kurla yaklaşık 68.000 dolar, yani Güney Kore yıllık kişi başı gelirinin iki katı) teklif etti. Şirket geçen yıl 36 doğum bildirdi program başlamadan önceki ortalamaya göre yaklaşık %60 artış. Bu bonus, tıbbi masraflar ve ileride üniversite harçları için verilen sürekli desteğin üzerine. Üçüncü çocuk sahibi olanlar 100 milyon won ile kalıcı konut desteği arasında seçim yapabiliyor.

Bir çalışan Kore gazetesine “İkinci çocuk sahibi olmaktaki en büyük endişem olan maddi kaygıları şirket çözdü” demiş. Gazete, eğer bu şirket bir ülke olsaydı doğurganlık oranının Güney Kore’nin 3,6 katı olacağını hesaplamış.

ABD’de yıllık kişi başı gelirin iki katı yaklaşık 153.000 dolara denk geliyor. İnsanların fikrini değiştirmek için gereken müdahale ölçeği bu mu? Ailelere yönelik çoğu politika teklifi ise ancak palyatif çözümler öneriyor.

Heritage Foundation, evde kalan evli ebeveyni desteklemek için çocuk başına 2.000 dolarlık “evde çocuk bakımı denkleştirme kredisi” çağrısı yapıyor; bu miktar, ortalama Amerikan hanesinin bir ayda harcadığının üçte birinden az. Bu kadar küçük miktarlar, gençlerin hayatına hükmeden o geniş belirsizlik hissini asla dengeleyemez.

Ancak düşük maliyetli ve gerçekten işe yarayan bir doğurganlık politikası var: İnanç. Belki de orijinal belirsizlik azaltma stratejisi. Din uzun zamandır büyük ailelerle ilişkilendiriliyor; Amishler, Mormonlar, ultra-Ortodoks Yahudiler ve Hutteritler ortalamanın üstünde doğurganlık oranlarıyla bilinir. 2024’te yayımlanan “Hannah’s Children” kitabında Catholic University of America ekonomisti Catherine Pakaluk ve bir meslektaşı, beş veya daha fazla çocuk sahibi 55 Amerikalı kadınla konuştu. Hepsi dindardı. İnanç birçok seviyede güvence sunuyor: İnsanların kozmik bir zincirin parçası olduğunu, çocuk yapmanın ahlaki bir erdem olduğunu ve Tanrı’nın onlara bakacağını öğretiyor. Pratik düzeyde ise hazır bir topluluk sunarak aile hayatını onaylıyor ve destekliyor.

Ancak Ortodoks Hristiyanlık ve Katoliklik gibi bazı mezhepler yeni katılımcı kazansa da genel olarak daha fazla Amerikalı “dinsiz” olarak tanımlanıyor. Özellikle kadınların dinden uzaklaşma hızı önemli.

Heritage Foundation’ın Amerikan ailesinin geleceği üzerine Ocak raporu dinden düzinelerce kez bahsederken, iki taraflı çoğunluğun önemli gördüğü ücretli aile izninden sadece birkaç kez söz ediyor.

28 yaşındaki Clare Zakowski, bir terapi merkezinde part-time yönetici olarak çalışıyor. Federal ücretli aile izni programını memnuniyetle karşılayacağını söylüyor (Kongre’nin sunmadığı bir şey). Çocukları her zaman sevmiş; Wisconsin Green Bay’de lise öğrencisiyken bebek bakıcılığı yapmış ve yaz kampında etkinlikleri yönetmiş. “Onların saflığını ve masumiyetini seviyorum,” diyor. “Çocuklar harika geliyor bana.” 7 yıldan fazla süredir erkek arkadaşıyla birlikte ve çocuk konusu ilk günlerden beri konuşuluyor. Ancak son zamanlardaki erkek egemen internet kültüründen iğreniyor ve yapay zekânın topluma etkisinden endişe duyuyor. “ Her gün haberler çılgınca ve bir süredir böyle,” diyor. “Gerçekten çok garip bir zamanda yaşıyoruz gibi hissediyorum.” Ücretli izin (veya evrensel sağlık sigortası) dışında daha derin bir şey arıyor: Güven duygusu. Yetişkin hayatında Amerika’da henüz tatmadığı bir şey. “Bence bir devrim olması lazım demiyorum ama temelde büyük siyasi değişim, herkesin ahlaki uyanışı gibi bir şey,” diyor. Ebeveynliğe hazırlanmak için tam zamanlı, daha yüksek maaşlı bir iş arıyordu ama arayış o kadar stresli geldi ki vazgeçti. “Önceden plan yapmamanın olumsuz yanları olabileceğini biliyorum,” diyor ama “gelecekte ne olacağını kim bilebilir ki?”

Raleigh Rivera ile Nisan başlarında tekrar konuştuğumda bazı mutlu gelişmeler vardı. Yakın arkadaşlarından birkaçının hamile kalması onda yeni bir irade hissi uyandırmış. “En iyi arkadaşım Temmuz’da doğuracak ve bu bende anında bir his yarattı.” Gecenin orta yerinde “Vazgeçemem. Başka çarem yok. Onu desteklemem ve dünyayı iyileştirmek için çalışmaya devam etmem lazım,” diye düşündüğünü söylüyor.

Sonra internette gezinirken Minneapolis’te ailesine ve anneannesine yakın güzel bir ev bulmuşlar ve karar vermişler. Teklifleri kabul edildikten birkaç gün sonra İç Güvenlik Bakanlığı güçleri Minneapolis’e inmiş. Topluluklarının birbirini korumak için bir araya gelişini izlemek onun irade hissini daha da güçlendirmiş. “Yeni yuvamız olacak yerde insanların cesaretine tanık olmak içimizde bir şeyi değiştirdi,” diyor. Belki de bu, çocuk yapabilecekleri bir dünyaydı.

Karar değişikliği geçen yaz anlattığı korkuları tamamen yok etmedi. “Çok korkutucu olacağını biliyorum,” diyor. Ama eşiyle birlikte kendilerine ebeveyn olmayı hayal etme izni verdikleri anda “aşırı bebek ateşi” ikisini de sardı. “Gerçekten çılgınca gelen, ilkel ve inanılmaz duygusal yoğunlukta bir şekilde,” diyor. “Denemekten başka çarem yokmuş gibi hissediyorum.”

Bu haber Economic Hardship Reporting Project tarafından desteklenmiştir.

 

* Anna Louie Sussman (Köşe yazarı ve yakında çıkacak “Inconceivable: The Impossibility of Family in an Age of Uncertainty” (Belirsizlik çağında ailenin imkansızlığı) kitabının yazarıdır)

Çeviren: Çağatay Arslan

Orijinal Bağlantı: https://www.nytimes.com/2026/05/07/opinion/birthrate-kids-parents-demographics-future.html

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER