Mücadelenin manivelası örgütlü olmaktır
SİYASETZaferlerin anahtarı, mücadeledir; mücadele ise süreklilik ister. Sürekliliği sağlayan ise örgütlü mücadeledir. Hep söylediğimiz üzere tarih, kitlelerin eseridir ama kitleleri mücadelenin sürekliliğine ikna eden kişilere kahraman deriz.
Daha demokratik, laikliği ilke edinmiş, farklılıkları içselleştirmiş, daha yaşanabilir bir Türkiye istiyorsak, yüzyıl öncesine oranla daha örgütlü ve kararlı olmanın şart olduğunu hatırımızda tutmak icap eder. Yetmez… Hedefi, mücadelenin seyri belirler. Mücadelenin içindeyseniz, muhatap da sizsiniz demektir. Mücadele günlerinde geride durup, gerçekleşen tarihe ilişkin ahkâm kesmek, kötü niyet içermiyorsa da aptallık olduğu kesindir.
Tarihimizin her bir günü, alınması gereken pek çok dersle doludur. Bununla birlikte biz ders almaktansa o günlere ilişkin hamaset yapmakla yetiniriz.
Örnek mi?
Önceki gün 30 Ağustos’tu; her yıl olduğu gibi bu sene de kutlandı. Ondan birkaç gün önce de Büyük Taarruzun yıldönümünü anmıştık.
Ne olmuştu?
Birinci, İkinci İnönü derken, İngilizlerin açık desteğini de arkasına alan Yunan ordusu, savaşı Polatlı’ya kadar taşımış; tarihin gördüğü en uzun Meydan Muharebesi olan Sakarya’da karşılaştığı üstün savaş taktikleri karşısında Ankara sevdasından vazgeçip geri çekilmişti.
1921’in 23 Ağustosu ile 22 Eylül’ü arasındadır bu savaş.
Zafer Bayramına giden Büyük Taarruzun tarihiyse 26 Ağustos ile 30 Ağustos 1922; yani yaklaşık bir yıl sonra…
O bir yıl boyunca Sakarya’dan geri çekilen Yunan ordusu, takip edilmemiş; takibin zamanı ve zemini, “başkomutan” ve yol arkadaşlarınca belirlenmişti. Tahkimat ona göre yapılmış; planlar titizlikle hazırlanmıştı.
Hazırlığınız tam ve eksiksizse başarı kaçınılmazdır. Nitekim hazır olunduğu an taarruz yapılmış; Trikopis esir edilmiş, ordusu kaçmıştı. Hiç kuşkusuz, bu “kaçışta”, savaşın başından beri emperyalizmin oyununa gelinmemesi için mücadele eden, askerleri savaşa gitmeme konusunda ikna etmek için çalışan, cepheye giden askerlerin kurşun sıkmaması için gizli faaliyet yürüten Yunan devrimcilerinin etkisini de unutmamak gerekir. Bununla birlikte ortada dört başı mamur bir plan olduğu ve bu plana harfiyen uyulduğu da ortadadır.
SAVAŞI HAKLI OLAN KAZANIR
Sıkça vurguladığım gibi tarih, ak sayfanın üzerine kara kalemle çiziktirilen bir sürecin ötesidir. Karmaşık bir öykü gibidir; anlaşılır hale gelmesi için bir sihirli dokunuşa ihtiyaç duyar. Yapımı zor; yazımı ise algılarla iç içedir. Deyim yerindeyse yazanın maharetine bağlı olarak biçim alır. Çoğunlukla galip gelenin istediği şekle sokulur. Hâlbuki pek çok olay ve olgunun iç içe geçtiği anda gerçekleşerek karşımıza çıkan bir süreçtir tarih. Hangi olayın hangi olgularla illiyeti olup olmadığı; olguların algıları ne kadar etkilediği; gücü elinde bulunduranların algıları nasıl ve ne amaçla yönettiği gibi pek çok yönü görmezden gelinir.
Bugünden geri bakıldığında olaylar ve olgular arasında doğru bağlantı kurmak da önem arz eder. Her bir olayın ve olgunun yol açtığı etki ve bu etkiler sonucu gerçekleşen değişiklikleri doğru konumlandırmak, yenilgileri, yok olmaları ve zaferleri göz önüne alarak, geçmiş ile gelecek arasında bağlantı kurmak bugünümüze ışık tutar.
Hepsinden önemlisi de haklı olmak…
Gene de hatırlatmak gerekir ki savaşsa savaşı, siyasetse siyaseti, başarılı bir biçimde yönetilebilmesinin ön koşulu, zamanı ve zemini doğru belirlemektir. Yani haklı olmak yetmez; haklı olduğunu anlatacağı süreci doğru yönetmekten gelir başarının anahtarı. Bunun için de muhatabının niyetini anlamak, çok önemli bir stratejik hamledir.
İletişim stratejileri yapılırken de vazgeçilmez kurallardan biri, muhatabının niyetini anlamak; o niyetin hangi zaman ve zeminde daha kolay (yahut zor) gerçekleşebileceğini analiz etmek ve hepsinden de önemlisi mücadelenin süreklilik gerektirdiğini bilmek şarttır.
İddia o ki Mustafa Kemal, “ordular ilk hedefiniz, Akdeniz’dir; ileri” komutunu, Büyük Taarruz sonrası gelen 30 Ağustos tarihli zaferden sonra verir.
Buradan anlıyoruz ki “başardık, komutanlarını da esir ettik; artık bundan sonrası rahat” dememiş.
SİYASETTE DE, SAVAŞTA DA ÖNGÖRÜ ŞARTTIR
İki önemli nedeni var, bu hatırlatmamın…
Birincisi bu toprakların bir damarı, mücadelenin anlam ve önemini bilincinde açığa çıkartırken; ikinci ve güçlü damarı, vitrine bakmakla yetinir. Nedenlere odaklanmaz; sonuçtan sonuç çıkartır. Düşünün ki “Hatice’ye değil neticeye bak” gibi bir söz bile üretilmiş. Oysa “Hatice’nin emeği” olmadan o “neticenin” alınabilmesinin olanaksız olduğu ortadadır. İkincisiyse “mucize” beklentisinde olan çoğunluğa rağmen mücadelenin şart ve sürekli olduğu gerçeğidir.
Yazının bu noktasında aklıma 45 yıl öncesi geldi; hani şu tarihe Amerika’nın, “bizim çocuklar yaptı” dediği darbe… Kendi özel tarihim, geçti gözümün önünde bir film şeridi gibi…
Ocak 1980’de, sonradan darbeci olarak tarihimize geçecek olan generallerin mektubu yayınlanmıştı. 19 yaşında bir genç olarak, ben dahil her sıradan okuryazar, darbenin gelmekte olduğunun ipuçlarını görmüştük. Düşünün ki dağdan bir heyelan kopacağını ve eğer önlem almaz ise o heyelanın altında kalacağınızı da çıplak gözle görüyor olmanıza rağmen seyretmek zorunda kalmıştık.
Örgütsel süreçlerimizi tahkim etmek yerine boş-beleş medyan okuma yoluna başvurmuş; üstümüze doğru geleceğini adımız gibi bildiğimiz heyelana boynumuzu uzatmıştık.
Neden mi?
25’li yaşlarda darağaçlarında yahut Kızıldere’de cesaret sergileyen kahramanlara takılıp kalmıştık çünkü. Yanlış anlaşılmasın, o gençlerin bir günahı yok bunda; bizim kendi kendimize ürettiğimiz kahramanlık masallarıdır bizi boşluğa düşüren. Zannettik ki “aynı suda iki kez yıkanılır”; yıkanılmadığını 12 Eylül darbesi olarak tarihe geçen o meşum anı yaşadığımızda öğrendik. Üstelik pek çok isimsiz kahramanımızı kurban vererek… Denizleri, Mahirleri herkes hatırlıyor da, Necdet’i, Erdal’ı, ilgilisinden başka hatırlayan olmaması, biraz da bu kaderciliğin sonucudur.
Ayan beyan ortadaydı ki darbe gelecekti. Almamız gereken önlemleri almayıp, kendimizi gündelik hayatın akışına bırakınca ne mi oldu?
Nicelerinin hayatına, pek çoğunun işkence görmesine ve milyonlarcasının acılara gark olmasına neden olan 1980’nin 12 Eylül’ünde gerçekleşen darbe, benim açımdan 1991’e gelindiğinde ömrümün üçte birine mal olmuştu.
ÖRGÜTLÜYSENİZ, YENİLMEZSİNİZ
Burada duralım ve 1918’e geri dönelim. Çünkü maksadım, yalnızca 12 Eylülleri lanetlemek yahut 30 Ağustoslara methiyeler dizmek değil; zamanı ve zemini de dikkate alarak, geleceğe ışık tutmaktır.
Hatay’da bulunduğu birliğin başındaydı Mondros imzalandığında. Mondros’un şartlarından biri de, askeri birlikleri dağıtmaktı ve bu şart, her bir komutan tebliğ edilmişken dahi o duymamış gibi yapıp, birliğini dağıtmayı reddetti. Aynı hedefe odaklanan isimlerle temasa geçip, onların da birliklerini koruması için telkinde bulundu. Hatay’dan ayrılıp İstanbul’a gitmesi gerekmişti.
Geldiğinde tarih, 13 Kasım 1918’di. Boğaz’da gördüğü işgalci gemilerine, “geldikleri gibi giderler” demişti. İstanbul’daki asıl mesaisi, Padişahı ikna etmek ve o iknaın neticesinde yeni kurulacak hükümette alacağı rolle yeni bir çıkış örgütlemekle geçti.
Bütün girişimleri sonuçsuz kalmıştı çünkü ulaştığı her beyin iğdiş edilmiş; her zihin fethedilmişti. Bağımsızlıklar çağında payitahta hakim olan zihniyet, bir büyük gücün gölgesine girmekti.
Anadolu’nun bağrına atmaktan başka yol kalmıştı kendisine. Gidecekti İstanbul’dan ve ne yapılacaksa Anadolu’nun bağrında yapılacaktı.
O da öyle yaptı!
Gitme sürecinin her aşamasını bütün yönleriyle düşünüp planlayan kendisidir. Bugün hepimize aşina gelen ve bazılarının burun kıvırdığı Bandırma Vapurunu o örgütlemişti.
O, bütün bunları yalnız başına yapmamıştı kuşkusuz… Yanında yol arkadaşları da vardı ama zorlukları görmüş ve o zorluklara teslim olmamıştı.
Daha İstanbul’da iken Anadolu için örgütlenmişti; zorlukları aşmanın biricik yolu, örgütlenmektir çünkü. Zaferlerin anahtarı, mücadeledir; mücadele ise süreklilik ister. Sürekliliği sağlayan ise örgütlü mücadeledir. Hep söylediğimiz üzere tarih, kitlelerin eseridir ama kitleleri mücadelenin sürekliliğine ikna eden kişilere kahraman deriz.
Hayatın, durağan değil, dinamik olduğunu ilk önce onlar kavrarlar; onlar ulaşılan noktayı yeterli görmez; daha yukarısına tırmanmak için çaba gösterirler.
O, en yakınından başlayarak sıradan Anadolu köylüsünü örgütledi ve başardı; biz koptuğunu gördüğümüz heyelana rağmen “istifimizi hiç bozmadığımız” için yenildik.
O iktidarı gökyüzünden yeryüzüne indirmek için ilk adımı attı; sonrasında onun gölgesine konuşlanmış nice muktedir, onun attığı adımları iğdiş etmek için her yola başvurdu ve cumhuriyet fikrinin, içini boşaltıp, kurulması için kanını dökmüş, canını vermiş sıradan insanlara yabancılaştırdı. Yabancılaşma, Türkiye’yi, yeniden emperyalizmin işbirlikçisi konumuna getirdi ve itiraz edenlere zülüm reva görüldü. 45 yıldır acısını çektiğimiz 12 Eylül darbesi de bu sürecin ürünüdür.
Hatırlamak, hatırlatmak gerekli; hak edeni övmek yahut eleştirmek de… Ancak ister katılalım, ister karşısında duralım; bir hedef varsa o hedefe ulaşmak örgütlü mücadelenin şart olduğu gerçeğini unutmayalım.
Demek ki neymiş?
Daha demokratik, laikliği ilke edinmiş, farklılıkları içselleştirmiş, daha yaşanabilir bir Türkiye istiyorsak, yüzyıl öncesine oranla daha örgütlü ve kararlı olmanın şart olduğunu hatırımızda tutmak icap eder.
Yeter mi?
Yetmez… Hedefi, mücadelenin seyri belirler. Mücadelenin içindeyseniz, muhatap da sizsiniz demektir. Mücadele günlerinde geride durup, gerçekleşen tarihe ilişkin ahkâm kesmek, kötü niyet içermiyorsa da aptallık olduğu kesindir.
İlginizi Çekebilir