Görünmemek üzerine
SİYASETDünyanın birçok yerinde kadınlar erken yaşlardan itibaren bedenlerini küçültmeyi öğrenirler. Dizlerini birbirine yaklaştırmayı, seslerini alçaltmayı, kahkahalarını kısmayı… Yer kaplamamayı… Sanki dünya zaten doludur ve onlara düşen şey, mümkün olduğunca az yer işgal etmektir.
“Çevremdeki referans noktaları bana hep aynı şeyi fısıldıyordu:
Yerinde kal, sessiz kal, küçük kal…
Ben ise kaybolmak istemiyordum.”
Iris Marion Young
Sanki dünyanın görünmez bir düzeni vardı ve bu düzen, bazılarına geniş alanlar açarken bazılarına dar koridorlar bırakıyordu. Kimlerin yüksek sesle konuşabileceğini, kimlerin rahatça yer kaplayabileceğini, kimlerin ise dikkat çekmeden var olmasının daha uygun olacağını belirleyen sessiz bir düzen.
Bu satırları yazmaya bir çocukluk fotoğrafı yüzünden karar verdim. Eski bir kutunun içinden çıktı. Sararmış kâğıtların arasında unutulmuş bir an gibi. Fotoğrafı elime aldım ve uzun süre baktım.
Bakışlarımdaki ürkekliği fark ettim önce.Bir çiçeğin arkasına saklanmıştım. Sanki o küçük çiçekle arama ince bir sınır çekmişim. Dünyayla arama konulmuş küçük ama gerekli bir perde gibi…
O fotoğrafta mutsuz bir çocuk gördüm.
Oysa çocukların mutsuz olmadığına inanmak isteriz.
Çocukluk, hafif bir zaman gibi anlatılır hep. Koşuların, oyunların, kahkahaların zamanı…
Ama çocuklar da mutsuz olur.
Taşıyabileceklerinden ağır düşüncelerle karşılaştıklarında.
Henüz anlamlandıramadıkları bir dünyanın ortasında kendilerini korumayı öğrenmeye çalıştıklarında…
Hatırlıyorum o günü.
23 Nisan’dı.
Okulun bahçesi kalabalıktı. Sesler birbirine karışıyor, bayraklar rüzgârda dalgalanıyor, öğretmenler çocukları sıralara dizmeye çalışıyordu. Çocuk Bayramı’nın o tanıdık neşesi vardı ortalıkta. Gösteri için bize kıyafetler verilmişti. Etek ve ceketten oluşan bir takım. Ceketin yakalarında güpür detaylar vardı. Şimdi
düşündüğümde ne kadar zarif ve güzel olduğunu fark ediyorum.
Ama o gün zihnim başka şeylerle meşguldü.
Eteğimin boyu çok mu kısaydı?
Altına giydiğim çorap yeterince kalın mıydı?
Babam kıyafeti beğenecek miydi?
Beğenmezse sahneye çıkmamı ister miydi?
Bir çocuğun zihni bazen böyle sorularla dolabilir. Yetişkinlerin dünyasında küçük görünen şeyler çocukların dünyasında büyür. Bir bakışın anlamı genişler, bir ihtimal ağırlaşır.
‘‘Sonunda bu savaştan yorulurum ve aynanın karşısına giderim. Elbise artık bedenimle değil benimle savaşmaya başlar. Varoluşumdaki gerilim biraz yumuşar ama tamamen özne olmaya doğru genişlemek yerine daha da nesneye dönüşürüm. Ne istediğimi bilirim ama oraya nasıl gideceğimi hala bilemem.’’
Iris Marion Young
Gösteri muhtemelen güzel geçmişti. Muhtemelen diyorum çünkü o güne dair hafızamda belirgin sahneler yok. Alkışların sesi, kalabalığın uğultusu,
öğretmenlerin yönlendirmeleri… Hepsi birbirine karışmış.
Ama fotoğraftaki yüz net.
O yüzün içindeki tedirginlik net.
O bakışta bir çocuk dünyayı dikkatle ölçüyor sanki. Ne kadar konuşabileceğini, ne kadar yer kaplayabileceğini, nerede durmasının daha güvenli olacağını anlamaya çalışıyor.
Çocuklar dünyanın görünmez kurallarını erken öğrenir.
Kimlerin yüksek sesle konuşabileceğini.
Kimlerin dikkat çekebileceğini.
Kimlerin ise biraz geri çekilmesinin daha güvenli olduğunu…
Belki de o yüzden çiçeğin arkasına saklandım.
O küçük çiçek, bir anlığına bana bir sığınak olmuştu.
Görünmeden var olabileceğim küçük bir alan.
Yıllar sonra o fotoğrafa baktığımda şunu fark ettim: görünmez olmak bazen bir tercihten çok bir korunma biçimidir.
İnsan incinmemek için küçülür. Daha az yer kaplar, daha az ses çıkarır. Böylece bakışların ağırlığından biraz uzak durabileceğini sanır.
Ama küçülmenin de bir hafızası vardır.
Bir kez öğrenildiğinde insanın içinde uzun süre kalır. Bir odaya girerken omuzlarını biraz geri çekmekte, bir fikir söylerken sesini biraz kısmakta, bir cümlenin sonunda tereddüt etmekte…
Sanki görünür olmak hâlâ küçük bir risk taşıyormuş gibi.
Üstelik bu yalnızca kişisel bir hikâye değildir.
Dünyanın birçok yerinde kadınlar erken yaşlardan itibaren bedenlerini küçültmeyi öğrenirler. Dizlerini birbirine yaklaştırmayı, seslerini alçaltmayı, kahkahalarını kısmayı…
Yer kaplamamayı…
Sanki dünya zaten doludur ve onlara düşen şey, mümkün olduğunca az yer işgal etmektir.
En göründüğünü sandığı yerlerde bile görünmez olduğunu fark ederler kadınlar çoğu zaman.
Kalabalıkların ortasında, bakışların içinde, sevildiklerini düşündükleri yerlerde…
Ve belki de insanı en çok sarsan şey budur: Görünmediğini sandığın bir yerde kaybolmaktan ziyade göründüğünü sandığın bir yerde silikleştiğini fark etmek.
Duygularının, düşüncelerinin kalıplaşan toplumsal normların içinde eridiğini hissetmek. Acılarının önemsenmesi gerektiği kadar önemsenmediğini görmek… Ne yapsan, ne etsen duyulmamak, görülmemek…
Oysa insan dünyaya görünmez olmak için gelmez.
Bir çocuk dünyaya merakla bakmak için gelir. Koşmak, bağırmak, sormak, dünyayı keşfetmek için…
Ama bazen dünya çocuklara önce sessiz olmayı öğretir.Yıllar sonra o fotoğrafa bakan ben ise artık başka bir şey görüyorum…
Sadece korkuyu değil.
Bir başlangıcı.
Çünkü şimdi biliyorum: O çocuk kaybolmamak için küçülmüştü.
Ama artık mesele kaybolmamak için küçülmek değil, var olabilmek için yeniden büyüyebilmektir.
Büyümek bazen ileri doğru atılan bir adım değildir. Bazen geriye dönüp bakmaktır. Unutulduğu sanılan bir bakışın içinde durmak, yıllar önce söylenmemiş bir cümlenin yankısını duymak…
Ve sonra yavaş yavaş kendine yeniden yer açmaktır.
Omuzlarını biraz daha geriye almak.
Sesini biraz daha özgür bırakmak.
Kendi varlığının ağırlığını taşımaktan korkmamayı öğrenmek.
Çünkü insan dünyada ancak yer kapladığı kadar vardır.
Ve bazen bir hayatın en sessiz devrimi, insanın kendine şu cümleyi kurmasıyla başlar:
Artık küçülmeyeceğim.
İlginizi Çekebilir