© Yeni Arayış

Dine en büyük zararı kim veriyor?

Oysa gerçek çok daha açıktır. Dine zarar veren, onu eleştirenler değil; onu siyasetin en sert alanına taşıyanlardır. Onu bir inanç olmaktan çıkarıp bir propaganda aracına dönüştürenlerdir. Kendi hatalarının yükünü dine yükleyenlerdir. Gerçek şu ki din siyasete karışmıyor; siyaset dine karışıyor. Ve bu karışma devam ettikçe kaybeden yalnızca siyaset olmayacak. Toplumun inancı, ortak değerleri ve en derin bağları da bu süreçte aşınacak. İnancı korumak istiyorsak, önce onu kullananlardan korumak zorundayız. Çünkü din, ancak özgür kaldığında güçlüdür.

Türkiye’de kimse dine savaş açmıyor. Ama din, her gün biraz daha itibar kaybediyor. Üstelik bu kaybın nedeni dışarıdan gelen bir tehdit değil. Ne eleştiriler, ne farklı yaşam tarzları, ne de inançsızlık… Asıl neden, dinin bizzat siyaset tarafından kullanılması.

Yıllardır bilinçli biçimde kurulan bir algı var: “Din siyasete karışıyor.” Oysa bugün yaşanan bunun tam tersidir. Din siyasete değil, siyaset dine karışıyor. Ve bu durum, bir toplumun inancı açısından son derece kritik bir kırılmaya işaret ediyor. Çünkü din, siyasetin diline girdiği anda yalnızca bir inanç olmaktan çıkar; bir savunma aracına, bir propaganda malzemesine ve bir meşruiyet kalkanına dönüşür. Bu noktadan sonra artık korunmaz, kullanılır.

Son günlerde yeniden gündeme gelen laiklik tartışmaları da bu çerçevede okunmalı. Bu tartışma kendiliğinden ortaya çıkmış bir fikir ayrılığı değil; aksine bilinçli bir siyasi zemin kurma çabasıdır. Amaç, geçmişte defalarca kullanılan ve etkili olmuş bir korkuyu yeniden üretmektir: “CHP gelirse din elden gider.”

Bu söylemin çalışabilmesi için önce bir atmosfer yaratılır. Dinin kamusal alanda daha görünür hale getirilmesi, semboller üzerinden bir gerilim kurulması ve ardından bu gerilim üzerinden bir tehdit algısı üretilmesi… Böylece siyaset, kendisini bu tehdide karşı bir koruyucu olarak konumlandırabilir.

Nitekim son dönemde eğitim alanında atılan adımlar bu çerçevede değerlendirilebilir. Okullarda ilahilerin yaygınlaştırılması, Ramazan ayına ilişkin genelgeler ve dini içerikli etkinliklerin artırılması tek başına bakıldığında doğal görünebilir. Ancak birlikte ele alındığında, dinin kamusal alana daha fazla taşındığı ve bu görünürlük üzerinden siyasal bir anlam üretildiği açıkça görülür.

Ancak burada kritik bir sorun ortaya çıkıyor. Bu yöntem dini güçlendirmiyor; tam tersine onu sıradanlaştırıyor ve içini boşaltıyor.

Ağrı’da bir okulda ilahi söylenirken dans eden küçük bir çocuğun görüntülerinin kısa sürede dünya çapında yayılması, bu sürecin çarpıcı bir örneğiydi. Küçük bir çocuğun ilahi ile şarkı arasındaki farkı kavraması, bu farkın taşıdığı anlamı idrak etmesi zaten beklenemez. Asıl mesele de burada başlıyor.

Bu tür görüntülerin ortaya çıkması, tesadüfi değil; dinin bağlamından koparılarak kamusal gösterinin bir parçası haline getirilmesinin doğal sonucudur. Bu durum, bir yandan velilerin hassasiyetlerini harekete geçirerek politik bir tartışma zemini üretmeyi amaçlarken, diğer yandan o manevi değerin kendisini farkında olmadan sıradanlaştırır.

Nitekim mesele yalnızca o çocukla sınırlı kalmadı. Görüntüler yayıldıkça, yabancı sosyal medya kullanıcılarının ve içerik üreticilerinin aynı ilahi üzerine mizahi ve dans içerikleri üretmeye başladığı görüldü. Böylece dini bir içerik, çok kısa sürede küresel bir eğlence malzemesine dönüştü.

Bu görüntüye nasıl bakılırsa bakılsın, ortaya çıkan gerçek değişmiyor: Dini bir ritüel, bağlamından koparıldığında hızla bir sosyal medya içeriğine dönüşebiliyor.

Çünkü din, anlamını bağlamından alır. Sürekli görünür kılındığında değil, doğru zeminde yaşandığında derinleşir. Ancak onu kamusal bir gösterinin parçası haline getirdiğinizde, geriye yalnızca biçim kalır. Biçim ise çok hızlı bir şekilde sıradanlaşır ve zamanla anlamını kaybeder.

Siyaset dine sızdığında olan tam da budur. Din yalnızca kullanılmaz; aynı zamanda dönüştürülür. Siyasetin dili, dinin dilinin yerini almaya başlar ve bu süreçte dinin ruhu yavaş yavaş aşınır.

Üstelik bu aşınma yalnızca sembollerle sınırlı değildir. Ekonomiden eğitime, hukuktan toplumsal hayata kadar pek çok alanda dini referansların artması, dini doğrudan politik sonuçların parçası haline getirir. Böylece ortaya çıkan her başarısızlık, her kriz ve her çelişki, dinin de tartışılmasına yol açar.

Ekonomik kriz derinleştiğinde insanlar yalnızca politikaları sorgulamaz. Eğer bu politikalar dini referanslarla savunulmuşsa, sorgulama doğrudan dine yönelir. Aynı şekilde adalet duygusu zedelendiğinde ya da eşitsizlikler arttığında, yoğun dini söylem bu sorunları örtmek yerine daha görünür hale getirir.

Bu durum kaçınılmaz olarak şu soruyu doğurur: “Bu kadar dini vurguya rağmen neden sonuç böyle?” İşte bu soru, dinin kendisine yönelen bir güvensizliğin başlangıcıdır.

Nitekim veriler de bu dönüşümü destekliyor. Türkiye’de kendini “dindar” olarak tanımlayanların oranı düşerken, “inançlı ama dindar değilim” diyenlerin oranı artıyor. Bu, insanların inancı terk ettiğini değil; dinin temsil edilme biçimine mesafe koyduğunu gösteriyor.

İktidarın burada görmediği gerçek tam da budur. Dini güçlendirdiğini zannederken aslında zayıflatıyor. Çünkü din, iktidarın yanında durdukça güç kazanmaz; aksine iktidarın hatalarıyla birlikte yıpranır. Siyasetin değişken doğası ile dinin tutarlılık gerektiren yapısı yan yana geldiğinde ortaya çıkan şey kaçınılmaz olarak bir aşınmadır.

Buna rağmen aynı söylem tekrar edilir: “Dine zarar veriyorsunuz.”

Oysa gerçek çok daha açıktır. Dine zarar veren, onu eleştirenler değil; onu siyasetin en sert alanına taşıyanlardır. Onu bir inanç olmaktan çıkarıp bir propaganda aracına dönüştürenlerdir. Kendi hatalarının yükünü dine yükleyenlerdir.

Gerçek şu ki din siyasete karışmıyor; siyaset dine karışıyor. Ve bu karışma devam ettikçe kaybeden yalnızca siyaset olmayacak. Toplumun inancı, ortak değerleri ve en derin bağları da bu süreçte aşınacak.

İnancı korumak istiyorsak, önce onu kullananlardan korumak zorundayız. Çünkü din, ancak özgür kaldığında güçlüdür.

 

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER