© Yeni Arayış

Duvar yazıları ve suskunluğun asaleti

Silivri'de tutuklu olan Yavuz Saltık duruşmaya günler kala yine masumiyetini hatırlatıyor bize; "54 yaşındayım. İBB’de millet için çalışırken, Başkan Ekrem İmamoğlu’na isnat edilen suç örgütüne üye olmakla suçlanıyorum. Oysa ben hayatımda Trabzonspor ve Amedspor dışında hiçbir yere üye olmadım."

Çocukken çokça sıkıcı bulurdum Cumhuriyet Gazetesi’ni. En çok sevdiğim köşe,     “Abdülcanbaz” adlı bir karikatür köşesiydi. Turhan Selçuk’un çizdiği bu karikatürü, yaşım gereği pek anlamazdım ama esrarengiz amcamı ve onun yaptığı, okuduğu her şeye meraklı olduğumdan, her seferinde belki 15 defa okur dururdum.

Bu gazetede sürekli siyasi konular, ciddi meseleler yazılırdı. Ben ise tanıdık bir sima, bir isim, bir olay arayan meraklı gözlerle dakikalarca bakardım gazeteye. Ara sıra babaannem bana şeker ya da meyve verirdi. Çoğu zaman beni salonda unutur, küçük odada koltukta uyuyakalırdı. O uyanmadan evden çıkmak istemez, şekerlemesinin bitmesini beklerdim.

Arada, “Kahvede büyük amcana bak, orada mı? Oradaysa arkadaşları gelip Kadir’i aldılar, arkadaşları evde yok” derdi.

Büyük bir vazife almış asker edasıyla, İncevez’deki kahveye gider, cezaevi sergardiyanı olan Rıfat amcamın bir kulağına eğilir, babaannemin notunu iletirdim. Amcam şefkatli ve güler yüzlü bir insandı.
“Yeğenime meyve suyu ver” diye seslenirdi kahveciye…

Meysu marka içeceğe bayılırdım. Kayısı ve şeftali suyunu severdim. Kahveci eğer vişne aromalı meyve suyu getirirse, utancımdan değiştiremezdim. O yaşta hiç kayısı ve şeftali yemediğim için, tadı birbirine benzeyen bu iki meyve suyunun farkını ancak okumayı söktükten sonra anlayabildim.

Amcamın evden arkadaşları tarafından çağırılması, benim için büyük bir keyfe, bir ödüle dönüşürdü. Bu yüzden amcamın her gün başına bir hâl gelmesini, polisin onu aramasını, arkadaşlarının, evin önünden parolalı türkülerle gelip onu almasını dört gözle bekler olmuştum.

Babaannem, “Kadir oğlum, gitme!” diye sitem etmeye başlayınca anlardık ki amcam birazdan yeşil parkasını giyip, onu dışarıda ama evden biraz uzakta bekleyen arkadaşlarıyla buluşacaktı.

Bu buluşmalar önceleri, arkadaşlarının eve gelip “Hanım teyze, Kadir’i çağırır mısın?” demesiyle olurdu. Babaannem pek çok kez,
“Kadir evde yok, abisiyle dışarı çıktı” diyerek arkadaşlarını kapıdan eli boş gönderince, amcamın gözü pek devrimci arkadaşları buna pratik bir çözüm bulmuşlardı.

 

54 yaşında uydurma bir suç örgütü üyesi olarak suçlanıp içeri atıldım ama o uydurma örgüte nasıl üye olduğumu, örgütün ne menem bir örgüt olduğunu, hangi suçu işlediğimi söyleyen yok. Yaklaşık bir yıldır eşimden, kızlarımdan, sevdiklerimden ayrı tutuluyorum. Annem öleli iki yıl oldu. Arkamdan babaannem gibi bağıracak kimsem de yok artık. Sadece eşim var; o da isyanını suskunluğunda saklar, tıpkı asaletini sakladığı gibi.

Babaannemin tek katlı ve yol seviyesiyle aynı olan gecekondunun önünden geçerken, parola olarak belirledikleri iki türküyü yüksek sesle söylüyorlardı.
Bunlardan biri “Müdür Beyin Yeşil Kürkü”, diğeri ise “Kara Kaşlı Yar Söyle Derdini” idi.

Çocuk aklımla (o zamanlar 5-6 yaşındaydım) amcamın bu gizemli yaşamını; evde babaannem, halam ve sergardiyan olan büyük amcamdan kaynaklı bu köşe kapmaca oyunlarını çözmeye çalışırdım. Okumayı dört yaşında sökmüştüm.
Bizim eve babam gazete alamazdı; ben ise aç bir kurt gibi, ne bulsam okuma hevesiyle saldırırdım. Amcamın evinde ise mutlaka gazete olurdu.

Renksiz, siyah-beyaz Cumhuriyet Gazetesi neden siyah-beyaz olurdu o zamanlar bir anlam veremezdim. Babaanneme sorduğumda,
“Bunlar fakir, diğerleri gibi renkli basamıyorlar gazeteyi” demişti. Çocuk kandırıyordu sanki. Gazetenin adını Cumhuriyet diye kırmızı yazabiliyorlarsa, gazeteyi de renkli basabilirlerdi. Aklı sıra benim bitmek bilmeyen merakımı geçiştirecekti babaannem.

Yedi çocukla uğraşmaktan bitap düşmüş ve bunalmış annemin o halini görmemek, ona yük olmamak için ben her fırsatta gazete okumak ve gizemli amcamı görmek için onlara kaçardım. Ben gidince ablam ya da kardeşlerim de bir süre sonra gelirdi. Amcam bizi görünce her seferinde, “Evinizin suyu mu çıktı?” derdi.

Bu cümlenin anlamını çok uzun yıllar sonra öğrenince, o zamanlar bize çat kapı gelmemizden rahatsız olduğunu anladım. Çocukluk işte…

Çok uzun yıllar sonra amcamın siyasi bir kaçak olduğunu; kapıdan onu almaya gelen pek çok arkadaşının 70’li yılların siyasi atmosferindeki meçhul cinayetlerde öldürüldüğünü öğrendim. Babaannemin, amcam evden çıkarken neden avazı çıktığı kadar
“Kadirim, gitme! Seni de öldürecekler!” diye bağırdığını da yıllar sonra anladım.

Amcamın polis tarafından aranması, evden kaçarak gitmesi benim için bir ödüle dönüşüyordu. Daha çok seviniyor, bu gizemli amcama içten içe hayranlık duyuyordum. Anladığım kadarıyla onun bir örgütü vardı; sempati duyduğu bir grup. Demek bu tip insanlar böyle oluyordu: Az konuşan, kasvetli gazeteler okuyan…

Gece yarıları çıktığı evden; elleri, yüzü, üstü başı genellikle siyah boyalarla kirlenmiş hâlde dönen amcamdan, önce yasa dışı olaylara karışıyor sanıp korkardım. Sonra öğrendim ki Zonguldak’ın farklı ilçe ve mahallelerinde duvarlara katranla yazı yazmaya gidiyorlarmış. Amcamın “Tek yol devrim” sloganını aklıma kazımıştım o küçük yaşımda.

Şimdilerde amcam, o çalkantılı hayatı çoktan geride bırakmış; 70’li yaşlarında, eski tüfek bir devrimci olarak Datça’da yaşıyor. İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü bitirmiş ama mesleğini yapmamış; Türkiye Taşkömürü Kurumu’nda uzun yıllar masa başı çalışıp emekli olmuştu.

Milletin payına çalışırken tutuklandığımda, beni ilk ziyarete gelenlerden biri amcamdı. Kara kuru, az ama güzel gülen biriydi. Eski tüfek olduğundan; bir yeğenine Devrim, ablama Deniz, kendi kızına ise Türkü adını koyacak kadar davasına sadıktı. Terörün kol gezdiği yıllardan sağ çıkması bir mucizeydi kuşkusuz.

Amcamın geceleri duvarları yazılarla donatan bir arkadaş ekibiyle çalıştığını öğrendikten sonra, ne zaman nerede bir duvar yazısı görsem; babaannemin avazı çıktığı kadar bağırarak oğlunun adını sayıklayışını, eve dönmeyen amcam için diğer amcama haber verilişini ve benim kayısı ya da şeftali gelmezse vişne suyuyla ödüllendirilişimi hatırlarım.

Şimdi 54 yaşındayım. İBB’de millet için çalışırken, Başkan Ekrem İmamoğlu’na isnat edilen suç örgütüne üye olmakla suçlanıyorum. Oysa ben hayatımda Trabzonspor ve Amedspor dışında hiçbir yere üye olmadım.

Amcam gibi duvarlara yazı yazmadım; yalnızca hak arama mücadelelerine, barışçıl yürüyüşlere, pankartlara destek verdim. Bir de dilim döndüğünce yazdım, söyledim. Kimlik, ırk, mezhep, siyasi görüş farkı gözetmeden…

54 yaşında uydurma bir suç örgütü üyesi olarak suçlanıp içeri atıldım ama o uydurma örgüte nasıl üye olduğumu, örgütün ne menem bir örgüt olduğunu, hangi suçu işlediğimi söyleyen yok. Yaklaşık bir yıldır eşimden, kızlarımdan, sevdiklerimden ayrı tutuluyorum.

Annem öleli iki yıl oldu. Arkamdan babaannem gibi bağıracak kimsem de yok artık. Sadece eşim var; o da isyanını suskunluğunda saklar, tıpkı asaletini sakladığı gibi.

Amcamın duvarları hak ve özgürlük mücadelesi yazılarıyla doldurduğu Zonguldak gelir aklıma… Uzun yıllar önce ölen babaannemin kamburlaşmış bedeni, kırışık yüzü ve çatallı sesi kulaklarımda yankılanır.

Kadıköy’de bir duvarda gördüğüm,
“Ekmek bile geldi, sen gelmedin”
yazısı paslı bir çivi gibi saplanır aklıma.

Nasıldı amcamı çağıranların türküsü?

“Kara kaşlı yar
Söyle derdini
Ne bileyim ben senin
Cama geldiğini
Camdan sevdiğini
Gönül verdiğini...”

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER