© Yeni Arayış

Kamusal alanın botlar ve algoritmalarla imtihanı: Habermas’ın ardından

Alman sosyolog Jürgen Habermas’ın vefatı, modern düşüncenin ve rasyonel tartışma geleneğinin en güçlü savunucularından birinin vedası olarak görülmeli. 1960’larda temellerini attığı "kamusal alan" kavramı, bugün burjuva kahvehanelerinden Twitter/X odalarına uzanan geniş bir evrim geçiriyor. Rabia Polat'ın yazısı, Habermas’ın 60 yıllık düşünsel serüvenini dijital çağın sunduğu yeni gerçekliklerle harmanlayarak kamusal alanın imkânlarını yeniden tartışmaya açıyor.

Alman sosyolog Jürgen Habermas’ın geçtiğimiz haftalardaki vefatı, sadece modern düşüncenin dev bir isminin vedası değil, aynı zamanda rasyonel tartışma yoluyla uzlaşabileceğimize dair Aydınlanma geleneğinin en güçlü temsilcilerinden birinin kaybı olarak görülmeli. Postmodern rüzgârların hakikat iddialarını aşındırdığı bir çağda Habermas, aklın ve karşılıklı anlayışın savunuculuğunu ısrarla sürdürdü. 1962 yılında yayımlanan Kamusallığın Yapısal Dönüşümü (The Structural Transformation of the Public Sphere) adlı kitabı ile sosyal bilimlerin rotasını etkileyen Habermas, hayatının son döneminde kaleme aldığı 2022 tarihli metinle dijital çağda kamusal alana dair kapsamlı bir değerlendirme bıraktı. Ben de 2000’li yılların başında internet ve siyasal katılım üzerine yazdığım doktora tezinde internetin o erken evrelerinde Habermas’ın kamusal alana ilişkin görüşlerinden çok faydalanmıştım. Bu yazıda, Habermas’ın 60 yıllık serüvenini, kendi akademik geçmişimden bir durakla birleştirerek, dijital çağda "kamusal alanın" imkânını irdelemeyi amaçlıyorum.

Habermas’ın düşüncesi yalnızca bir iletişim teorisi değil, aynı zamanda modern demokrasinin nasıl mümkün olabileceğine dair kapsamlı bir siyasal projedir. Onun kamusal alan kavramsallaştırması, yurttaşların yalnızca oy veren bireyler değil, aynı zamanda kamusal aklın oluşumuna katkı sunan aktörler olduğunu varsayar. Habermas’ın kaybı, dijital çağın yarattığı yeni gerçeklikler karşısında kamusal alan teorisinin geçerliliğini yeniden tartmak ve bütüncül bir muhasebe yapmak adına bir davet niteliği taşıyor.

Burjuva kahvehanelerinden Twitter/X “Space” odalarına

Habermas’ın 1960’larda formüle ettiği burjuva kamusal alanı, devlet ile özel alan arasında, bireylerin sadece “argümanın gücüyle” (force of the better argument) birbirini ikna etmeye çalıştığı bir tartışma zeminiydi. Habermas’ın sık sık referans verdiği 18. yüzyıl kahvehaneleri muhtemelen bugünün Twitter/X “space” odalarından ya da Clubhouse tartışmalarından çok da farklı değildi. Rasyonel tartışmaların yanı sıra dedikodu, polemik ve kişisel saldırılar muhtemelen o dönem de kamusal iletişimin parçasıydı.

Fakat, Habermas için belirleyici olan bu mekânların tarihsel gerçekliği değil, sundukları normatif idealdi. Bu alanlar, bireylerin eşit ve rasyonel tartışmacılar olabileceği varsayımını demokratik bir standart olarak ortaya koyuyordu. Habermas’ın eleştirisi de tam olarak bu idealin zaman içinde televizyon, gazete ve radyo gibi kitle iletişim araçlarıyla aşınması üzerine kurulu. Ancak bu aşınmanın en belirgin ve yapısal boyutu dijital çağla birlikte ortaya çıktı.

İnternetin yaygınlaşmaya başladığı 2000’lerin başında, bu ideal kamusal alanın dijital bir versiyonunun mümkün olabileceğine dair güçlü bir iyimserlik hakimdi. 2005 yılında European Journal of Communication’da yayınlanan ve internet ile siyasal katılım arasındaki ilişkiyi ele aldığım makalede bu beklentilerin teorik temelleri kadar sınırlılıklarını da tartışmıştım[i]. O tarihte internet, hiyerarşik olmayan yapısıyla geleneksel medyanın "kapı bekçilerini" (gatekeepers) etkisizleştirecek ve kamusal alanı demokratikleştirecek bir mega-forum vaat ediyordu. Makalemde tartıştığım üzere, bilgiye erişim maliyetinin düşmesi ve yatay iletişim ağlarının kurulması, teorik olarak her vatandaşın bir "yazar" olabilmesinin önünü açıyordu. Ancak aynı çalışmada vurgulandığı üzere, bu potansiyelin önemli sınırlamaları vardı. Çevrimiçi katılımın çoğu zaman halihazırda siyasete ilgi duyan ve katılım gösteren kesimlerle sınırlı kaldığı ve yeni katılımcılar üretmekten ziyade mevcut katılım biçimlerini yeniden dağıttığı gözlemleniyordu. Bu durum, katılımın artmasına rağmen çeşitlenmemesi anlamına geliyordu.

Internet sayesinde yerel, ulusal ve küresel düzeylerde birbirine gevşek biçimde bağlı tartışma alanları ortaya çıkarken, bu alanlar arasında dolaşımın sınırlı kalması, ortak bir kamusal aklın oluşumunu zorlaştırıyordu. Ayrıca dijital ortamın yapısı, farklı toplumsal gruplar arasında kesişen tartışma alanları yaratmaktan ziyade, belirli konular etrafında yoğunlaşan (issue-based) ve parçalanmış (fragmented) iletişim kümeleri üretme eğilimindeydi. Bu parçalanma eğilimi, o dönemde bir olasılık olarak görülürken, bugün dijital kapitalizm eliyle kurumsallaşmış hale geldi.

Geleneksel medyadan filtresiz platformlaşmaya

Habermas’ın 2022 tarihli değerlendirmesi[ii], bu dönüşümü daha sistematik bir biçimde ele alıyor. Ona göre demokrasinin işleyişi yalnızca seçimlerden ibaret değil. Bireylerin kamusal meseleler hakkında nasıl düşündüğü ve bu düşüncelerin nasıl oluştuğu en az seçimler kadar önemli. Bu süreçte geleneksel medya kurumları, farklı görüşleri belirli bir editoryal süzgeçten geçirerek kamusal tartışmaya belirli bir yapı kazandırır. Dijitalleşme ile birlikte bu editoryal yapı büyük ölçüde ortadan kalktı. İletişim, profesyonel olarak düzenlenen bir alan olmaktan çıkarak platformlar üzerinden işleyen bir yapıya dönüştü. Bu dönüşüm, ifade özgürlüğünü genişletirken aynı zamanda kamusal tartışmanın niteliğini belirleyen filtre mekanizmalarını da zayıflattı.

2022’de yaynlanan metninde Habermas matbaa ile bir analoji kururak şunu soruyor.

"Matbaa herkesi potansiyel bir okur yaptı, ama herkesin okumayı öğrenmesi ne kadar sürdü?" Bugün dijitalleşme herkesi birer "yazar" (author) yaptı, ancak editöryal kontrolden kurtulmanın bedeli üretilen içeriğin rasyonel bir filtreden yoksun kalması oldu. Herkesin potansiyel bir içerik üreticisine dönüştüğü bir ortamda, kamusal tartışma giderek ortak zeminini kaybediyor. Kullanıcılar yalnızca tartışmaya katılan bireyler değil, aynı zamanda dikkat çekmeye çalışan aktörler haline geliyor. Bu durum, kamusal alanı rasyonel tartışma zemininden uzaklaştırarak daha parçalı ve çoğu zaman kendi içine kapalı iletişim alanlarına dönüştürüyor. Kullanıcılar artık birer tartışmacı değil, mesajlarıyla dikkat çekmeye çalışan, "like" ve "takipçi" kültürüyle şekillenen birer içerik üreticisi. Bu "yeni iletişim modeli", kamusal alanı kapsayıcı bir müzakere mekanı olmaktan çıkarıp, sadece kendi kimliğimizi onaylattığımız ve aykırı seslere direnç gösterdiğimiz "yarı-kamusal" hücrelere dönüştürüyor.

Anonim kimlikler ve botlar arasında ‘iletişimsel eylem’

Habermas’ın 2022’de bile tam olarak temas etmediği, ancak 2005 makalemde tartıştığım bir risk bugün hayati bir boyuta ulaştı. 2005'te internetteki anonim kimliklerin hem özgürleştirici olabileceğini hem de çevrimiçi topluluklara yönelik "sıkı bir bağlılığın" yokluğu nedeniyle siyasal katılımı zayıflatabileceğini belirtmiştim. Kimliklerin bu kadar akışkan ve değişken olması, katılımcının gerçek sorumluluk almasını engelliyordu.

Günümüzde ise karşımızda sadece anonim insanlar değil, Yuval Harari’nin de sıklıkla dikkat çektiği üzere "yazılımsal aktörler"  yani botlar var[iii]. Burada 2005’te tartıştığım anonimlik ile bugünün bot gerçeği arasında ontolojik bir kırılma var. Anonimlikte muhatabın kim olduğunu bilmesek de onun bir 'insan' olduğunu, dolayısıyla Habermasçı anlamda 'anlama' niyetine sahip bir bilince hitap ettiğimizi varsayardık. Oysa botlar bu zemini kökten sarsıyor. Karşımızdakinin bir 'insan ama gizli' olmasından, 'insan dışı ama taklitçi' bir koda dönüşmesi, rasyonel tartışmanın önkoşulu olan 'karşılıklılık' ilkesini imkansız kılıyor. Oysa, Habermas’ın "iletişimsel eylem" teorisi, tarafların birbirini yurttaş olarak tanımasına ve karşılıklı olarak birbirini anlama niyetine dayanır.

"Kamusal" mı "toplumsal" mı? Türkiye ve otoriter "altyapı" siyaseti

Bu teorik tabloyu Türkiye gerçekliğiyle çarpıştırdığımızda, Hasan Bülent Kahraman’ın belirttiği ayrım önem kazanıyor[iv]. Kahraman, devletin çizdiği ve çoğu zaman topluma yabancı kalan "kamusal" yerine, sivil toplumun kendi sahici ve yerel dinamiklerini içeren "toplumsal" alan kavramını öneriyor. Kahraman'a göre Türkiye'de kamusal alan hiçbir zaman Habermas'ın kurguladığı anlamda sivil bir mecra olamadı. Bu perspektif Türkiye’nin sivil toplum-devlet gerilimini anlamak için kıymetli olsa da, ben bugün hala "kamusal alan" kavramını tercih ediyorum. Kahraman’ın Türkiye’de kamusal alanın sivil bir mecra olmaktan ziyade yukarıdan aşağıya bir 'devlet projesi' olarak kurgulandığı yönündeki tespiti tarihsel olarak haklı. Ancak benim 'kamusal' olanda ısrar etmemin sebebi, onun mevcut kusurlu pratiği değil, sunduğu normatif ideal.

Habermas’ın kamusal alan teorisi, esasen liberal-demokratik bağlamlar için geliştirilmiş bir normatif çerçeve. Bu model, ifade özgürlüğünün belirli ölçüde güvence altına alındığı ve kamusal tartışmanın mümkün olduğu bir siyasal düzeni varsayar. Bu nedenle dijital kamusal alanın sorunlarını daha ziyade platform ekonomisi, algoritmalar ya da kamusal alanın parçalanması üzerinden tartışır. Oysa liberal demokratik olmayan bağlamlarda, kamusal alan çok daha büyük sorunlarla karşı karşıya.

Örneğin, Türkiye gibi ülkelerde kamusal alan hem dijital gürültüyle (yankı odaları, botlar, gibi) hem de otoriter müdahalelerle kuşatılmış durumda. Otoriter devletler artık sadece içeriği sansürlemekle kalmıyor; internet bağlantısının kendisini bir siyasi araç olarak kullanıyorlar. Belirli platformlara erişimin kısıtlanması, içeriklerin filtrelenmesi ve dijital iletişimin merkezi olarak yönlendirilmesi, kamusal alanın özerkliğini doğrudan zayıflatıyor.

Özellikle protesto dönemlerinde uygulanan geniş ölçekli internet kapatmaları, kamusal tartışmanın yalnızca içeriğini değil, varlığını da ortadan kaldırıyor. Örneğin, son zamanlarda İran rejimi, interneti geniş kitleler için kapatırken kendi seçtiği sadık kesimlerin erişimine izin vererek altyapıyı doğrudan bir siyasal propaganda ve içerik belirleme aracı olarak kullanmakta[v]. Bu müdahaleleri yalnızca teknik düzenlemeler olarak görmek yetersizdir. İnternet kesintileri ve altyapı kontrolü ile kamusal tartışma, belirli anlarda tamamen askıya alınabilir hale gelirken, hangi aktörlerin ne zaman ve ne ölçüde konuşabileceği siyasal otorite tarafından belirlenir. Bu durum, kamusal alanın spontane ve öngörülemez doğasını ortadan kaldırarak, onu yönetilebilir bir iletişim alanına indirger.

Benzer şekilde, gözetim pratikleri yalnızca ifade özgürlüğünü sınırlamakla kalmaz, aynı zamanda kamusal tartışmanın doğasını da dönüştürür. Sürekli izlenme ihtimali altında gerçekleşen iletişim, bireylerin yalnızca ne söylediklerini değil, neyi söyleyemediklerini de belirler. Habermas’ın varsaydığı “tahakkümsüz iletişim” koşulu, bu tür ortamlarda yapısal olarak imkânsız hale gelir. Kısacası, Habermas’ın 2022’de Batı liberal demokrasileri için teşhis ettiği "yarı-kamusallık", bu coğrafyalarda doğrudan altyapısal bir şalterle (shutdowns) karanlığa gömülüyor veya bir panoptikona dönüşüyor.

Habermas’ın mirası

Moderniteyi ‘tamamlanmamış bir proje’ olarak savunan Habermas’ın kamusal alan teorisi hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşmiş bir toplumsal gerçeklik iddiasında olmadı. O daha ziyade mevcut olanın ne kadar eksik olduğunu ölçmemize yarayan normatif bir nirengi noktasıydı. Bugün kamusal alanı savunmak, mükemmel bir tartışma ortamı yaratmak değil, bu alanın imhasına yönelik her girişimi—ister algoritmik bir yankı odası ister otoriter bir şalter olsun—teşhis edebilme becerisini korumak demek. Kamusal alan sadece bireylerin iyi niyetiyle inşa edilen soyut bir forum değil. Aksine algoritmik kodlardan hukuki düzenlemelere, fiziksel altyapıdan editoryal süzgeçlere kadar titizlikle tasarlanması ve korunması gereken siyasal bir mimari.

 

[i] Rabia Karakaya Polat (2005) The Internet and Political Participation: Exploring the Explanatory Links”, European Journal of Communication, 20 (4), pp. 435-459. https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/0267323105058251

[ii] Jürgen Habermas (2022) A New Structural Transformation of the Public Sphere and Deliberative Politics, Polity Press

[iii] Yuval Noah Harari (2022) Nexus: A Brief History of Information Networks from the Stone Age to AI, Vintage

[iv] Hasan Bülent Kahraman (2026) Habermas’ı Türkiye’yle Okumak, T24, https://t24.com.tr/yazarlar/hasan-bulent-kahraman/habermasi-turkiyeyle-okumak,54398

[v] Mahsa Alimardani (2026) Iran Wields Wartime Internet Access as a Political Tool, https://carnegieendowment.org/research/2026/03/iran-wields-wartime-internet-access-as-a-political-tool?utm_source=ctw&utm_medium=email&utm_campaign=btnlink&mkt_tok=ODEzLVhZVS00MjIAAAGgpzJA-aMWJ-PkPVPmDL2sCwdrSC4B6I8I0b6Z2pD6lLty-Kj2G-BpASisv9Z16hRFnqhBNjuqqTVYCqOeUw5aiqeXl7Sfs0pKYuvZqtziUvkb

 

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER