© Yeni Arayış

Burada yaşım yok

Anneannenizin size bakıp "Adının anneanne olduğunu mu sanıyorsun?" demesi, demansın sadece bir hastalık değil, aynı zamanda bir ontolojik yıkım olduğunun en sarsıcı ifadesi. Rollerin karıştığı, amcanın dayı, torunun yabancı olduğu o puslu alan, aslında sizin daha önce bahsettiğiniz "toplumsal hafıza kaybı"nın mikro bir yansıması gibi.

Beni hatırlamıyor.
Gözleri yüzümde geziniyor ama tanıdık bir yere değmiyor. Sanki adım da yok artık; ya silinmiş ya da zihninin çok uzak bir köşesine itilip unutulmuş.

Ben ise onu hemen tanıyorum.
Yüzü aynı. Çenesindeki o ince kırışıklıklar, alnındaki eski çapa izi, kollarındaki yoluklar… Sırtındaki yelek bile aynı. Pencerenin kenarı, örtüler, yastığın durduğu yer… Hepsi yerli yerinde.

“Anneanne,” diyorum.

Bakıyor.
Ama adımı söylemeden konuşuyor.

— Adının anneanne olduğunu mu sanıyorsun sen?

Gülümsüyorum, sonra içim sıkılıyor.

— Beni buraya attılar, kimse gelmiyor.
— Allah’tan amcan var da o bana bakıyor.

Şaşırıyorum.

— Amcam mı?
— Amcam buraya mı geliyor?

Tam o sırada kapı açılıyor.
Başında şapkası, yüzünde hiç değişmeyen o sert ifade. İçeri öksürerek giren dayım…

O an fark ediyorum:
O da beni tanımıyor.

— Nasılsın dayı?

Omuz silkerek cevap veriyor.

— Ne yapalım…

Başını annesine doğru çeviriyor.

— Bizim çocukla uğraşıyoruz işte.

— Senin sağlığın iyi inşallah.

— Anneme bakarak, ben çok iyiyim.

Sonra bana dönüyor.

— Çok kalacak mısın?

— Bilmiyorum… İşten biraz izin aldım.

Sesim titriyor. Neredeyse ağlayacağım. Fark etmesin diye başımı eğiyorum.

Tam o sırada evin içine sela sesi doluyor.

Anneannem hemen sesleniyor:

— Halil, git bak bakalım bahçeye… kim ölmüş?

— Ne ölmesi, anneanne?

— Sen de gittin bizi bırakıp İstanbullara… Unuttun tabii örfü, adeti…

Dayım başını sallıyor.

— Sen sus minim. Boşuna anlatma. Zaten kulağı az işitiyor. Mahallenin yarısını her gün yeniden öldürüyor.

— Anneannem mi?

— Yok ya… Duymuyor musun? Sela veriliyor. Ama bugün ölen yok.

Eğilip kulağına söylüyorum:

“Anneanne, bugün cuma. Seladan veriliyor.”

— Hı… anladım.

Beş dakika geçmeden yine aynı ses:

— Git bak bakalım bahçeye. Bu çocuk beni hiç dinlemiyor. Bak kim ölmüş.

Bir de bacağıma çimdik atıyor. Canım dişime geçiyor.

Bahçeye çıkıyorum.

Her şey tanıdık.

En sevdiği çiçekler…
Mintax kutularında karanfiller, telli kadifeler, boy boy sardunyalar. Biraz ileride ortancalar.

Rahmetli annemle her gelişimizde bir karanfil koparıp kulağıma takardım.
Anneannem kızardı.

Zavallı annem ne bana kızabilirdi ne de ona. Hemen konuyu değiştirirdi:

— Duydun mu, anne?

— Neyi?

— Geçen akşam yine define aramaya gitmiş bizimkiler.

— E sonra?

Sonra konu uzar giderdi.

Dayım arkamdan geliyor.

— Dayı, çiçeklere sen mi bakıyorsun?

— Yok, annem.

— Anneannem mi?

Bir an bana tuhaf tuhaf bakıyor.

— Kızım, hepiniz mi bunadınız? Kim benim annem?

Boğazım düğümleniyor.

— Dayı… beni hatırlamadı. “Anneanne” diyorum, yüzüme bakıyor öylece. Annemi anlatıyor… Az önce buradaydı diye. Annem öleli on yıl oldu.

Dayım sigarasını yere atıp eziyor.

— İnsanları unuttu benim annem…
— Çiçekleri değil.

Bir süre sessizlik.

— Çok kalacak mısın burada?

— Bilmem… yettiği kadar.

— Nasıl oluyor o, yetmek?

Cevap veremiyorum.

İnsan yıllardır görmediği birine içini açabilir mi?
“Kocam beni aldattı” diyebilir mi?
“Evi de aldı, beni kapı dışarı etti” diyebilir mi?

Diyemez.

Susuyorum.

— İşlerimi halledince…

Sözümü kesiyor.

— Sen ne yazıyorsun şimdi?

— Bilmem… hâlâ arıyorum.

— Annen de kararsızdı senin.

Demek ki hatırlıyor.

Yazar olduğumu.

Ayva ağacının altına oturuyorum.
Dayım yanıma geliyor. Elinde sigara.

— Bu ağacı sen doğduğunda ektim, diyor.

İçimden bir şey sarsılıyor.

— Bak, şu koltuklar… annenin çeyizliği.

— Biliyorum.

Gülüyor.

— Nereden bileceksin kız?

— Annem anlatmıştı. Anneannem de her gelişimde…

Derin bir nefes alıyor.

— Eskiden buralar kalabalıktı. İlk televizyonu teyzen almıştı. Ev dolup taşardı. İnsan eksik olmazdı. Sonra herkes aldı… Biz de rahat ettik.

— Sokaklar bomboş şimdi.

— Göremezsin artık.

Sesi sertleşiyor.

Annem derdi ki:
“Abim bizden çıkarır hıncını. Hayattan, kadınlardan, kendinden… Hep bizi suçlar.”

Tam o sırada anneannem geliyor.
Elinde çay tepsisi.

Koşuyorum.

— Bırak kızım, daha ölmedim. Bunu da taşırım, sarımsak da ekerim gerekirse.

Tepsiyi bana uzatıyor.

— Al, bu çayı dayına ver.

Bir an umutlanıyorum.

Galiba tanıdı.

Birlikte çay içiyoruz.

Anneannem soruyor:

— Halil, bugün çocuklar gelmedi.

— Gelirler anne… daha erken.

Sessizce dayıma soruyorum:

— Kim bu çocuklar?

Gülüyor.

— Sensin, diyor. Kim olacak?

— Ben mi?

— Evet. Her öğlen okuldan çıkınca gelirmişsin. Yanında bir çocuk olurmuş… birlikte yemek yermişsiniz, sonra gidermişsiniz.

Hiçbirini hatırlamıyorum.

Anneannem kulağıma doğru eğiliyor.

Fısıldar gibi ama yine de sert:

— Bir de yazar olacaksın! Görüyor musun?
— Sen bile unutuyorsun.

İlginizi Çekebilir

TÜM HABERLER