Akşamdan kalma
KÜLTÜR SANATElindeki büyük boy kahveye can simidi gibi tutunarak asansöre bindi. Murat ve Deniz’le koridorda karşılaştıklarında kimsenin kimseye bakacak hali yoktu. Harabeler arasında eski makul geçmişini arayan meczup gibiydiler. Böyle bir halt yenecekse en azından cuma günü olmalıydı. Sanki ağzıyla içmeyi beceren tamam bu kadar yeter diyebilen biriymiş gibi hangi akla hizmet çarşamba günü yapılan bu eyleme cesaretle katılmıştı.
Selin’in son hatırladığı sahne, elini Arda Bey’in omzuna attığı ve “ya siz ne tatlı adamsınız Arda Bey” dediği andı. Yüzünü yastığa birkaç kez vurdu. Beyniyle kafatası arasında bir boşluk vardı. İçtiği beşinci(?) cin tonik midesine gitmeden orada kalmıştı sanki. Pişmanlık baş ağrısından bin kez daha ağırdı. Hayır ya hayır hayır diye söylendi. Birileri duyup da affedecekti sanki. Başka bir şey hatırlamamaya çalışırken, Arda Bey’in göbeğine elini koyarak “sizinle çalışmak ne kadar güzel ne şanslıyız” diye saçmaladığı an dev tokadını indirdi yüzüne. Şu an yatakta büyük bir savaş vardı ve bununla baş edecek bir başı yoktu.
Hayatında ilk defa arkadaşlarıyla dışarı yemeğe gitmiş ve eline kadeh almış bir salak gibi davranmak ne demekti? Muhtemelen kimse onun kadar içmemişti ve söylediklerinin unutulmuş olma ihtimali yoktu.
Bir şey de başladığı gibi gitsindi.
Yok kızım yok senden ne köy olur ne kasaba…
Murat ve Deniz’in daha fazla ileri gitme diyen ve biraz da haliyle eğlenen bakışlarını hatırladı. Bunlar hatırlama da değil şimşek çakması gibi anlardı. Masadaki ilk bir saatin ölçülü sohbeti hangi ara yerini anırarak gülmelerine bırakmıştı. Hayır hayır hayır… Bunu söylemiş olamazdı ne olur zihni onu yanıltmış olsundu. Adama “eşiniz ne kadar şanslı” demiş olamazdı.
Keşke başı çatlasaydı sadece de bu korkunç pişmanlıkla boğuşmasaydı. Pişmanlık içindeki harfler gibi yakıcıydı. Pişşşşmannnlııııık…
Yataktan kalkıp banyo aynasında kendine bakacağı o dehşet anına yürüdü.
Robert De Niro canlandı gözünde ve bir gayret o replikle canını kurtarmaya çalıştı. “You talkin’ to me? You talkin’ to me?” Then who the else are you talkin’ to? You talkin’ to me? Well, I’m the only one here.”
Rezil olduğun zaman kendine yabancılaşmaya çalışmaktan başka ne çaren olabilirdi ki…
Elindeki büyük boy kahveye can simidi gibi tutunarak asansöre bindi. Murat ve Deniz’le koridorda karşılaştıklarında kimsenin kimseye bakacak hali yoktu. Harabeler arasında eski makul geçmişini arayan meczup gibiydiler. Böyle bir halt yenecekse en azından cuma günü olmalıydı. Sanki ağzıyla içmeyi beceren tamam bu kadar yeter diyebilen biriymiş gibi hangi akla hizmet çarşamba günü yapılan bu eyleme cesaretle katılmıştı.
Bugün geçmeliydi, hemen geçmeliydi. Elinde sihirli bir değnek olsa şu an paradan çok bugünü bitirmeyi dileyebilirdi.
İş başlamadan gözleri açık biraz daha uyuyabilmek isterdi ama akşamın sağlı sollu çakan hatırlamalarıyla bu mümkün değildi.
Deniz’in yanına gitti. Küçücük bir teselliyle günü kurtarabilir miydi? Kimseyle daha fazla yüz göz olmaya gerek yoktu ancak çaresizdi.
“Çok mu saçmaladım Deniz, çabuk söyle, çok mu kötüydüm?”
Deniz bildiği bir şeyler varmış da kısmi açıklama yapıyormuş bakışlarıyla, “hayır canım hepimiz çok içtik zaten sen biraz daha fazla” dedi gülerek.
“Arda Bey nefret etmiş midir sence benden?”
“Abartma canım, ama biraz uyuz oldu sanki.”
“Ay ne diyorsun, nasıl oldu? Bir şey mi dedi?”
“Yoo demedi ama öyle baktığı anlar oldu.”
Evet işte ertesi gün kuyusuna böyle düşülürdü. Gidip sorarsan hemen birileri acısını çıkarırdı eski dertlerinin. Bu Deniz’e de böyle koz verirsen anında yapıştırırdı sinsice. Pişmanlığın da çığ gibi büyürdü.
Arda Bey
O sırada Arda Bey jilet gibi geçti yanlarından. Bu adam mutant mıydı? Hiç dağılmaz mıydı? Arkasından bakarken bir anda geri döndü Arda Bey.
“Uyanabildin mi Selin?”
“Evet Arda Bey. Biraz fazla kaçırmışız ne gerek varsa. Ama uyandım.”
İçini büyük bir sevinç kapladı. İşte ya yönetici dediğin böyle olurdu. Ne iltifat ettiyse hak etmişti bu adam… Bir daha içse bir daha söylerdi. Deniz de derdine yansındı.
İlginizi Çekebilir