Ait olmadığın duyguyu üzerinde taşımamak
PSİKOLOJİSonunda mesele şudur: Taşıdığın şey sana yakışıyorsa ağırlık değil duruştur. Yakışmıyorsa ne kadar saklarsan sakla iz bırakır. Belki de bu yüzden büyümek, öğrenmek ya da zenginleşmekten önce “yerine oturmak” gerekir. Her duygu, her bilgi, her kazanım yerini bulduğunda insanın yüzünde huzur, eyleminde zarafet belirir. Aksi karikatür olur.
İnsan, ait olmadığı hiçbir duyguyu üzerinde taşıyamaz. Taşır gibi yapar, rol keser, maskeler takar; ama en sonunda ağırlık ya bedene, ya ruha, ya ilişkilerin orta yerine çöker. Bu yüzden bazen susmak yalandan kibarlığa ağır basar, bazen gitmek kalmış gibi yapmaktan daha onurludur. Sahte sükûnet gerçek çatlağı gizlemez, sadece geciktirir.
Fazla bilgi, eğer hazmedilmezse, kibre dönüşür. Çünkü bilmekle anlamak arasında uçurum vardır; anlamakla sınanmak arasında ise daha geniş bir vadi. Bilgi, içerden geçmediği sürece sadece kelime yığınıdır. O yüzden bazı insanlar ansiklopedidir ama anlatamaz; bazıları üç cümle kurar ama dünyayı açar.
Fazla ve haksız kazanç da böyledir; görgüsüzlüğe dönüşmesi kaçınılmazdır çünkü içinde hakkaniyet yoktur. Hakkaniyet, insanın kendine bile itiraf edemediği terazidir. Bir şeyi hak etmeden aldığında, o kazanç seni büyütmez; tam tersine seni teşhir eder. Paranın, gücün, statünün çıplaklaştığı yer tam da burasıdır: sahip olan mı nesneyi taşır, yoksa nesne mi sahibini?
Psikolojide söylenen bir şey vardır: “İnsan, kendisine ait olmayan duygunun metabolizmasını yapamaz.” Yani utanmadığın şeyi utanıyormuş gibi, sevmediğin şeyi seviyormuş gibi, değmediğin insanın kaderinde imzan varmış gibi taşıyamazsın. Bu taşıyamama hali önce içte bir sertlik, sonra hayatta bir tutarsızlık olarak belirir. Tutarsızlık, insanı ele veren ilk lekedir.
Gerçek aitlik sessizliktedir. Sessiz gururda, sessiz merhamette, sessiz bilgide. Ait olan büyürken bağırmaz; ait olmayan bağırdıkça küçülür. Kibir çığlık sever, erdem fısıltı. İkisi yan yana durduklarında hangisinin daha ağır olduğunu anlamak için uzun uzun bakmaya gerek yoktur.
Samimiyet de bir ait olma biçimidir. Samimi olan, hafifler. Sahici olan, başkasını değil kendini tartar. Ait olanın ritmi doğaldır; acele etmez, kasılmaz, kendini ispat etmeye çalışmaz. Ait olmayan ise sürekli izahat peşindedir; anlatmak, göstermek, parlatmak zorundadır. Çünkü içte değil dıştadır.
Belki de bu yüzden büyümek, öğrenmek ya da zenginleşmekten önce “yerine oturmak” gerekir. Her duygu, her bilgi, her kazanım yerini bulduğunda insanın yüzünde huzur, eyleminde zarafet belirir. Aksi karikatür olur.
Sonunda mesele şudur:
Taşıdığın şey sana yakışıyorsa ağırlık değil duruştur. Yakışmıyorsa ne kadar saklarsan sakla iz bırakır.
İlginizi Çekebilir