Küresel ölçekte aşırı sağcı/otoriter yönetimlerin artmasıyla birlikte "Gazetecilik suç değildir" cümlesi, modern siyasal dilde en sık kullanılan sloganlardan biri haline geldi. Temelde, evrensel bir norma, yani gazeteciliğin demokratik toplumlar için vazgeçilmezliğine vurgu yapan bu ifade, otoriter rejimler bağlamında çok daha derin bir anlam kazanıyor. Bu çerçevede, bu sloganı yalnızca bir savunma refleksi olarak değil aynı zamanda bir siyasal teşhis, bir meşruiyet sorgulaması ve bir direniş çağrısı olarak değerlendirmek gerekiyor.
Bir toplumda, "Gazetecilik suç değildir" demek zorunda kalınması, o toplumun bir kesimi tarafından gazeteciliğin fiilen "suç" olarak algılandığını gösterir. Otoriter rejimler doğrudan gazeteciliği yasaklamak yerine onu dolaylı yollardan kriminalize eder. Bu kriminalizasyon sürecinde, eleştirel haberler "terör propagandası", devlet içi yolsuzlukları ortaya koyan araştırmalar "gizli bilgilerin ifşası" ya da muhalif yorumlar "toplumu kışkırtma" gibi suç kategorileri içine yerleştirilir ve ilgili haberleri yapan gazeteciler hemen ilk elden cezalandırılma yoluna gidilir. Gazetecilik burada meslek olmaktan çok, iktidarın tehdit algısına göre yeniden tanımlanan muhalif bir faaliyet alanına dönüşür. Dolayısıyla söz konusu slogan, yalnızca gazetecileri savunmaz; aynı zamanda "suç" kavramının keyfileşmesini de ifşa eder.
Bununla birlikte, otoriter rejimlerde hukukun işlevi, demokratik sistemlerde olduğu gibi iktidarı sınırlamak değil onu tahkim etmektir. Bu bağlamda, hukukun üstünlüğü ya da hukuk devleti anlamında kullanılan "Rule of law" ifadesi yerini, hukukun iktidarın bir enstrümanı haline geldiği yapıya bırakır. Bu dönüşüm de "Rule by law" kavramı ile ifade edilir. Yani hukuk vardır ancak vicdanlara ve kamuya seslenen bir adalet yoktur. Yargı mekanizmaları bağımsız değil aksine siyasal iktidarın uzantısıdır. Bu durumda gazetecilere yönelik davalar, hukuki süreçler olmaktan çok politik müdahalelere dönüşür. "Gazetecilik suç değildir" ifadesinin alt metni işte tam da burada açık bir şekilde görünür hale geliyor: Bu slogan, yalnızca gazetecilerin masumiyetini değil aynı zamanda hukukun kötüye kullanımını hedef alır. Başka bir deyişle, bu slogan savunma değil suçlama içerir.
Hakikâtin reddi ve cezalandırma
Gazeteciliğin otoriter rejimler için tehdit oluşturmasının temel nedeni, onun hakikât üretimiyle olan ilişkisidir. Otoriter sistemler yalnızca iktidarı değil aynı zamanda gerçekliği de kontrol etmek ister. Bu noktada medya, sadece bir iletişim aracı değil bir hegemonya alanıdır aynı zamanda. Örneğin, gazetecileri sindirmek ya da özgürlüklerini ellerinden almak için sık sık başvurulan "halkı yanıltıcı bilgi yayma" suçu, bahse konu hegemonya çalışmasının nirengi noktalarından biri olarak öne çıkar. Tarihsel gerçekleri manipüle ederek kendi düşünce iklimlerine uygun "alternatif tarih" yaratmaya çalışmak, otoriter ideolojilerin en bilinen yöntemidir. Gerçeklik bükülür, toplumsal hafıza yeniden şekillendirilir ve geçmiş, iktidarın çıkarlarına göre yeniden kurgulanır. Propaganda mekanizmalarıyla çalışan bu sistemlerde, bilgi akışı merkezi bir otorite tarafından düzenlenir. Alternatif bilgi kaynakları ise sistem için potansiyel bir tehlike olarak görülür. Bağımsız gazetecilik, bu nedenle yalnızca eleştirel değil aynı zamanda varoluşsal bir tehdit olarak algılanır. Bu çerçevede "gazetecilik suç değildir" ifadesi, hakikât üzerindeki tekelleşmeye karşı bir meydan okumadır. Bu slogan, dolaylı olarak şu iddiayı taşır: Gerçeklik, iktidar gücünü elinde bulunduranların tekelinde değildir ve olmamalıdır.
Bunların yanı sıra, otoriter rejimlerin gazetecilere yönelik sert tutumu, çoğu zaman güçlerinden değil kendilerini zayıf hissetmelerinden kaynaklanır. Meşruiyetini toplumsal rızadan değil baskıdan alan sistemler, en küçük eleştiriyi dahi tehdit olarak algılar. Esasında, bu saldırgan tutum, iktidarın kendi kırılganlığını da ortaya koyar. Çünkü güçlü ve meşru bir yönetim, eleştiriye tolerans gösterebilir. Oysa otoriter sistemlerde gazetecilik faaliyetleri, "rejime karşı saldırı" olarak çerçevelenir ve ona göre uygulamalara tabi tutulur. Dolayısıyla "gazetecilik suç değildir" ifadesi, yalnızca bir hak talebi değil aynı zamanda bir meşruiyet sorgulamasıdır. Bu slogan, rejimin kendi güvensizliğini açığa çıkarır.
Aslında diğer taraftan bu durumun gazeteciler açısından yarattığı sıkıntılar da var. Gazeteciler sürekli olarak soruşturmalar, gözaltılar, işten çıkarmalar, medya kuruluşlarının kapatılması gibi risklerle karşılaştığında, sansür dışsal bir zorlamadan çıkıp zihinsel bir filtreye dönüşebilir. Birçok meslektaşımın özellikle sosyal medya paylaşımlarında ya da yazılarında bu filtreye takıldığını biliyorum. Bu filtre çoğu zaman şöyle çalışıyor: "Bunu yazarsam ne olur" ya da "Bunu yazmasam daha iyi." Ama her şekilde yazmayı tercih ediyoruz değil mi? Mesele, kamunun bilgi alma hakkı perspektifinde vicdan ve ahlâk muhasebesi çünkü. Gerçi belgelerle yazılan bir haberin dahi iktidarı elinde bulunduranların sözü karşısında kıymetinin olmadığı zamanlardan geçiliyor.
Öte yandan, bu slogan aynı zamanda güçlü bir sembolik işleve sahiptir. Baskı altındaki toplumlarda dil, doğrudan siyasetin yerini alabilir. "Gazetecilik suç değildir" ifadesi, bu anlamda bir sivil direniş biçimi olarak ortaya çıkar. Dayanışma duygusunu güçlendirir ve baskı mekanizmalarını görünür kılar. Yani kolektif bilinç oluşturur. Bu yönüyle slogan, yalnızca bir ifade değil bir mobilizasyon aracıdır. "Gazetecilik suç değildir" ifadesi, yüzeyde bir meslek savunusu gibi görünse de derinlemesine incelendiğinde otoriter rejimlerin yapısal özelliklerini açığa çıkaran güçlü bir politik söylem olarak karşımıza çıkar.
Sonuç olarak bu slogan, yalnızca gazeteciliği savunmaz. Aynı zamanda otoriterliğin doğasını ifşa eder. Bu nedenle "gazetecilik suç değildir" demek, aslında şu geniş iddiayı dile getirmektir: Sorun gazetecilerde değil hakikâtle sorunlu bir ilişki kuran iktidar biçimlerindedir. Bu nedenle bu slogan her fırsatta tekrarlanmalıdır. Gazetecilik suç değildir.





























Yorum Yazın