Sayın Cumhurbaşkanımız yine nüfus artışının gelecek için endişe verici olduğunu ifade ederek bir dizi tedbir alınacağını ifade etmiş bulunuyor. Alınan tedbirlerden biri hemen yürürlüğe konabilecek nitelikte, doğum izinlerinin daha uzun süre tutulması. Hatta, kendileri doğum yapmasalar dahi, erkekler de bu işten karlı çıkıyorlar. Onlar da doğumdan sonra on gün izinli sayılacaklar. Herhalde süre on gün iş günü olarak hesaplandığından, bu hafta sonları dahil iki haftaya tekabül ediyor. Bu tedbire alenen itiraz edecek kimsenin çıkacağını zannetmiyorum ama işverenler işe kadın alırken muhtemelen bir defa daha düşüneceklerdir.
Diğer tedbirler uzun vadede toplumda egemen olan yaklaşımları da değiştirecek nitelikte görünüyor. Cumhurbaşkanımıza göre, muhtelif sebeplerden aile kavramı çok yıpranmış. Bu kavramı yine toplumsal ilişkilerin ortasına oturtmak gerekiyormuş ve saire, ve saire. Tabii, toplumda tavır değişikliği bir günde ortaya çıkmıyor, dolayısıyla değiştirmek de uzun bir süre gerektiriyor. Ancak ondan önce sorulması gereken bir soru var. Acaba insanlar neden çocuk yapmıyor, bunun nedeni aile kavramının yıpranması mı, yoksa başka nedenlere eğilmek mi gerekiyor?
Sanıyorum, Sayın Cumhurbaşkanımızın dikkatinden kaçmış olacak ama ülkemiz nüfusunun büyük bir bölümü artık “kent” tabir edilen yerlerde yaşıyor. Kentlerde yaşayan insanlar çocuk yaparken, uzun vadede bu çocuğun iyi bakılması gerektiğini, iyi beslenmesi gerektiğini, iyi okuması gerektiğini düşünüyorlar. Bu yaklaşım köye nazaran oldukça farklı. Köyde doğan ve uzun vadede de köylü olması beklenen çocuğun bir miktar hüda-i nabit büyümesi, köylü olmanın gereklerini ailesinden öğrenmesi mümkün. Kent öyle bir yer değil, çocukların yetiştirilmesi ve daha önceden ne olacağı bilinmeyen bir işte ve bir işyerinde çalışmaları için donatılmaları gerekiyor. Üstelik hiçbir şey bedava değil. Çocukların büyümesi ve üretim sürecine katılabilmeleri için oldukça iyi bir yatırım yapmak zorunlu. Buna bir ekleme daha yapmak gerek. Köyde gençlerle yaşlılar aynı evi paylaşabiliyor ve gençler yaşlılara bakmayı daha kolay üstlenebiliyorlar. Başka bir ifade ile, çocuk iyi bir emeklilik yaşamanın da bir nevi teminatı. Kentte ise böyle bir yaklaşım yok. Gençler yetişip yuvadan uçunca, geriye kalanlar çoğu zaman kendi başlarının çaresine bakmak durumunda kalıyorlar.
İsterseniz durumu iktisadi bir deyimle özetleyeyim: Kentte çocuk sahibi olmanın marjinal maliyeti çok yüksek, dolayısıyla insanlar maliyetini karşılamakta zorlanacakları bir girişimde bulunarak çocuk sahibi olma konusunda daha fazla düşünüyorlar. Tabii çocuk sayısının artması da aynı kurallara tabi. Kişiler bir çocuk sahibi olsalar dahi, ikinci veya üçüncüsünü yapma konusunda daha mütereddit davranıyorlar, çoğu zaman da az çocuk yaparak güçlükleri aşmanın daha isabetli olduğuna karar veriyorlar. Eğer benim tahlilim doğru ise, o zaman karşımızda insanların sosyal değerlerin aşınması nedeniyle daha az çocuk sahibi olmasından ziyade, iktisadi nedenlerle çocuk yapmayı azaltmaları yatıyor. O zaman, sorunu çözmek için iktisadi değişkenler üzerinde durmak daha büyük önem arz ediyor. Hatta, sosyal değerlerle uğraşmak sorunu çözmez, nafile bir gayretten ibaret kalır dememiz dahi mümkün.
Gelin, birlikte bir durum muhakemesi yapalım. Gazetelere bir göz atmanız yeterli. Asgari ücret çok düşük. Birçok ailenin sağlıklı bir mekanda ikamet etmesine, iyi beslenmesine imkan vermiyor. Bu durumda asgari ya da düşük ücretle çalışan bir kişinin çocuk yapmayı düşünmesi sefaleti paylaşmaya bir nüfus daha eklemesi anlamına geliyor. Belki çocuk yapmanın da öncesine gitmek gerekiyor. Haberlere bakılacak olursa, evlilik yaşı da yükselmeye başlamış. Öyle anlaşılıyor ki, çoğu insanımız bırakın çocuk yapmayı, evlenmeyi, bir yuva kurmayı dahi maddi koşulların elverişsizliği nedeniyle erteliyor. Bu koşullar altında sizin yürüteceğiniz kültür politikaları insanların daha fazla çocuk yapması ve böylece ülkemiz nüfusunun azalmasını engellemeniz pek mümkün olmaz. Pekiyi neler yapmalı?
Herhalde, ilk yapılacak iş ücretlerin daha tatmin edici bir hale getirilmesidir. Yine gazetelere inanmak lazım gelirse, ülkemizde çok sayıda insan çalışarak elde ettiği gelirin yetmemesi dolayısıyla ikametten tutun, beslenmeye kadar uzanan büyük güçlüklerle karşı karşıyadır. Buna karşılık, az sayıda kişinin servetinin her geçen gün arttığı da not ediliyor. Geliri yükselen kesimin genelde kamu fonlarından kendilerine yapılan transferler ile refahlarını yükselttikleri gözleniyor. Gelir dağılımında bozukluk olduğu, bu bozukluğun temelinde ise yanlış kamu politikalarının yattığı söylenebilir. O zaman kamu politikalarının emeğiyle geçinen kesim lehine değiştirilmesi gereği kendiliğinden ortaya çıkıyor. Ancak bunun sadece bir başlangıç olduğunu unutmamak lazım.
Başka neler yapılabilir? Bilindiği gibi, toplumda üretkenliğin artması için kadınların da işgücüne etkin biçimde katılması gerekiyor. Buna karşılık dünyanın birçok toplumunda çocuk bakımında kadının vazgeçilmez bir yeri olduğu, daha doğrusu çocuk yetiştirmenin kadının işi olduğu düşünülüyor. Kadına çalışma fırsatı veren bir çocuk bakımı yapısının oluşturulması gerekiyor. Bu gerçeği ülkemizde büyükşehir belediyeleri nispeten daha iyi anlamış gözüküyorlar. Çoğu kentte çocuk bakımı için kreşler açılıyor. Ancak, görebildiğim kadarıyla iktidarımız kreşlere karşı fazla sıcak yaklaşmıyor. Belediyelerin böyle işlerle uğraşmasını istemiyor. Halbuki, çocukların anneleri yerine kendi yaşıtlarıyla vakit geçirmeleri çoğu zaman onların ruhen daha sağlıklı yetişmelerini de sağlıyor.
Çocukların okul derdi üzerine de eğilmek gerek. Son yıllarda orta ve yüksek öğretimin kalitesinde giderek yoğunlaşan bir düşüş görülüyor. Okullar bakımsız, hocalar yeterli değil. Bakanlık bir takım tuhaf kuruluşlarla işbirliği yaparak onların eğitime yardımcı olmasını sağlamağa çalışıyor. İş orada da bitmiyor, birçok aile kurtuluşu özel okullarda arıyor fakat bu okullar da giderek pahalılaşıyor, normal geliri olan insanların çocuklarını gönderemeyeceği bir görünüm kazanıyor. Bunlara bir de çocuğunu istediğin türden bir okul gönderememek eklendi. İktidar insanların çocuklarını mümkün olduğu ölçüde İmam-Hatip okullarına göndermesi için çabalıyor. Çoğu vatandaş ise çocuğunun iyi eğitim veren normal bir lisede okumasını istiyor. Çözüm olağan orta öğretim sisteminin kalitesinin yükseltilmesinden ve böylece çocuğu özel okula gönderme baskısının azaltılmasından, insanların çocuklarını istedikleri okullara gönderebilmesinin sağlanmasından geçiyor. Eğer kişi çocuğunu istediği gibi yetiştirme olanağına sahip olmazsa, çocuk yapma konusuna da fazla arzu duymuyor.
Bütün bunların ötesinde bir hususa daha yer vermemiz gerekiyor. İnsanlar çocuklarını nasıl bir dünyaya getirecekler, onu da düşünmemiz gerekiyor. Benim kastım, bütün dünyada hüküm süren olumsuzluklar değil, çocuğumuza nasıl bir ülke bırakacağımızla ilgili. Keyfiliğin alıp yürüdüğü, yargının partizanca hareket ettiğine ilişkin olarak ciddi kuşkuların beslendiği, liyakatin yerini sadakatin aldığının ileri sürüldüğü, sınavlarda başarı sağlayanların mülakatlarla elendiği ve yerine partizanca atamaların yapıldığının düşünüldüğü, otoriter yönetimin tabii sayıldığı, inanca şekil olarak itibar edilirken ruh olarak herhangi bir ahlaki ilkeye uyulmadığı izlenimi veren uygulamaların kol gezdiği bir ülkede çocuk sahibi olmak ister miydiniz?
Görüyorsunuz, çocuk yapmamayı toplumsal değerlerin bozulması değil, toplumsal dengelerin bozulması karşısında verilen bilinçli bir karar olarak görmek de mümkün. O zaman toplumda yürürlükte olan değerlerle uğraşmak yerine, uyguladığınız politikaları değiştirirsiniz. Sanıyorum bunu yapmak daha kolay. Belki o zaman insanlar daha fazla çocuk sahibi olmak isteyeceklerdir. Bir not daha ekleyeyim. Herhalde hükümetin hedefi ne pahasına olursa olsun nüfusu arttırmak değildir. Nüfus azalmayan, müreffeh ve kalkınmış bir Türkiye arzulanmaktadır. Bunun yolunun ise değerlerle uğraşmak yerine, maddi koşulları iyileştirmekten geçtiğini düşünüyorum. Bilmem siz ne der siniz?





























Yorum Yazın