Bir önceki yazıda kenti bir makine olarak okuduk: saat gibi işleyen, parçaları değiştirilebilir, düzeni öngörülebilir bir sistem. Ancak kentler yalnızca kurallar ve tekrarlarla ayakta kalmıyor. Zamanla şunu fark ediyoruz: aynı plan, aynı altyapı, aynı kurallar farklı şehirlerde bambaşka sonuçlar üretiyor. Örneğin ızgara plan, Manhattan’da yoğunluk, çeşitlilik ve sokak hayatı üretirken; Brasília’da mesafeleri uzatan, kamusal karşılaşmaları zayıflatan bir mekânsal deneyime dönüşür (Jacobs, 1961; Holston, 1989; Gehl, 2010). Çünkü kent, yalnızca kurulan bir sistem değil; yaşayan, tepki veren, yorulan ve iyileşen bir varlık.
Buradan itibaren anlatı, makinenin sınırlarına çarpar. Mekanik düzen, belirli bir noktaya kadar işler; sonra aksar, gürültü çıkarır, aşınır. Trafik sıkışıklığı, altyapı çöküşleri ya da plansız büyüme, makinenin “ayar kaçırdığı” anlar gibidir. İşte bu noktada kent, bir organizma gibi düşünülmeye başlanır.
Kent Bir Organizmadır
Organizma metaforu, 18. ve 19. yüzyılda biyolojinin yükselişiyle birlikte kent düşüncesine girer. Bu yaklaşıma göre şehir doğar, büyür, yoğunlaşır, yaşlanır, bazen de çürür.
Mahalleler hücreler gibidir; yollar damarlar, meydanlar organlar gibi çalışır. Sağlıklı bir kent, tek tip değil, çeşitli ve heterojen olandır. Clarence Perry’nin “mahalle birimi”, Howard’ın “bahçe şehir”leri ya da daha sonra Jacobs’un savunduğu sokak hayatı bu organizma fikrinin farklı yorumlarıdır (Perry, 1929; Howard, 1902; Jacobs, 1961). Jane Jacobs’un New York sokaklarında gözlemlediği gündelik hayat, kentin yukarıdan planlanan bir makine değil, aşağıdan yukarıya işleyen canlı bir beden olduğunu gösterir. Sokaklar boşaldığında kent hastalanır; karşılaşmalar arttığında ise kendini yeniler.
Ama organizma metaforu da tek başına yeterli değildir. Çünkü modern kent artık yalnızca bulunduğu yerde yaşayan bir beden değil; sürekli hareket hâlinde olan bir ağdır.
Kent Bir Ağdır
20. yüzyılın sonlarına gelindiğinde kent artık ne yalnızca bir makine, ne de yalnızca yaşayan bir beden olarak açıklanabilir. İnsanlar, mallar, bilgiler, enerjiler ve veriler sürekli hareket eder. Kent, sabit bir formdan çok akışların kesiştiği bir düğüm hâline gelir.
Bu noktada mekânsal ağ kenti ya da akış kenti fikri ortaya çıkar: ulaşım hatları, lojistik koridorlar, dijital altyapılar, veri merkezleri, finansal ve kültürel dolaşımlar…
Artık kent, yalnızca sokaklardan değil; sinyallerden, algoritmalardan ve görünmeyen bağlantılardan da oluşur. Manuel Castells’in dediği gibi, şehir “yerler”den çok “akışlar” tarafından tanımlanmaya başlar (Castells, 1996). Bugün bir paket siparişi verirken, navigasyon uygulamasıyla yön bulurken ya da uzaktan çalışırken aynı anda birden fazla kente bağlanırız; bedenimiz bir yerdeyken kentle kurduğumuz ilişki ağlar üzerinden başka yerlere taşar. Kent, bu anlamda artık tek bir organizma değil, birbirine bağlı çok sayıda sistemin eşzamanlı çalıştığı karmaşık bir ağdır.
Kent Bir Üründür
21. yüzyılda ise kent artık yalnızca işleyen bir sistem, yaşayan bir organizma ya da akışların kesiştiği bir ağ değil; giderek daha fazla, tasarlanan, markalaşan ve kâr üreten bir ürün olarak okunabilir. Bu noktada kent, kamusal bir yaşam alanı olmaktan çıkarak, şirket mantığıyla yönetilen bir organizasyona dönüşür.
Bugün bazı kentler, tıpkı bir start-up gibi sıfırdan kuruluyor: yatırımcı çekmek, yüksek nitelikli iş gücünü cezbetmek ve veri üretmek için. Songdo, Neom, Masdar ya da özel teknoloji şehirleri; konut, altyapı ve kamusal alanı birer hizmet paketi gibi sunarken kentin sakini ise yurttaş olmaktan çok, kullanıcıya benzer. Kent artık büyüyen bir organizma değil, baştan tanımlanmış bir master planın, hatta bir şirket stratejisinin mekânsal karşılığıdır.
Bu kentlerde sürdürülebilirlik, yurttaşların talep ettiği bir kamusal değer olmaktan çok, üstten tanımlanan bir performans kriteridir. Hangi ulaşım biçiminin “doğru”, hangi yaşam tarzının “verimli”, hangi davranışın “sürdürülebilir” olduğu baştan belirlenir. Böylece çevre dostu olma iddiası, aynı zamanda davranışları standartlaştıran bir çerçeve üretir. Verimlilik ve hız vaat ederken; aidiyet, spontane karşılaşma ve kamusal müzakere gibi kentsel deneyimleri ikincil plana iter. Kent, artık hataya, yavaşlamaya ya da çelişkiye tahammülü olmayan bir işletme gibi çalışır.
Makine olarak kurulan, organizma gibi büyüyen ve ağlar üzerinden genişleyen kent, bugün şirketleşerek başka bir eşiğe geldi. Masdar–Songdo–NEOM üçlüsünü birlikte okuduğumuzda, sürdürülebilirliğin yalnızca çevresel bir hedef değil, kenti yönetmenin, denetlemenin ve önceden programlamanın yeni dili hâline geldiğini görürüz. Bu üç örnek, farklı ölçek ve iddialara sahip olsalar da, sürdürülebilirlik söylemi altında kontrollü bir kentsel sistem kurmanın ortak mantığını paylaşır. Bu mantık kimin kurallarıyla, kimin adına ve kimlerin dışarıda bırakılması pahasına sağlanır?
Kaynakça
Castells, M. (1996). The Rise of the Network Society. Oxford: Blackwell.
Gehl, J. (2010). Cities for People. Washington, DC: Island Press.
Holston, J. (1989). The Modernist City: An Anthropological Critique of Brasília. Chicago: University of Chicago Press.
Howard, E. (1902). Garden Cities of To-Morrow. London: Swan Sonnenschein & Co.
Jacobs, J. (1961). The Death and Life of Great American Cities. New York: Random House.
Perry, C. A. (1929). The Neighborhood Unit. In Regional Plan of New York and Its Environs (Vol. 7). New York: Regional Plan Association.
Cugurullo, F. (2013). How to build a sandcastle: An analysis of the genesis and development of Masdar City. Journal of Urban Technology, 20(1), 23–37.
























Yorum Yazın