Kanal İstanbul hâlâ bir “proje” olarak konuşuluyor. Yapılacak mı, yapılmayacak mı, iptal mi edilecek, rafa mı kalkacak? Oysa bu sorular artık gecikmiş sorular. Çünkü kanal kazılmadan önce İstanbul çoktan değişti. Bugün İstanbul’un kuzeyinde yaşanan dönüşüm, kanalın kendisinden bağımsız bir gerçeklik olarak ilerliyor. Kanal bir ihtimal olabilir; fakat kanal etrafında kurulan kent fiili bir durumdur.
Bu dönüşüm, büyük bir ilanla ya da açık bir kamusal tartışmayla başlamadı. Aksine, imar planı değişiklikleriyle, rezerv alan kararlarıyla, parça parça onaylanan konut ve altyapı projeleriyle sessizce büyüdü. Kanalın kendisi hâlâ tartışılırken, kanalın gerektirdiği nüfus artışı, konut ihtiyacı ve ulaşım altyapısı çoktan planlandı. Yani proje belirsiz, ama proje için gerekli kent yapısı şaşırtıcı biçimde net.
Bu durum, Türkiye’de kent planlamasının nasıl ters yüz edildiğini gösteriyor. Normalde önce ihtiyaç belirlenir, sonra plan yapılır, ardından uygulamaya geçilir. Kanal İstanbul sürecinde ise önce uygulama başladı, sonra ihtiyaç gerekçeleri üretildi. Bu, planlamanın değil; yönetmenin dili. Kent, ortak akılla değil, adım adım oldubittiyle dönüştürülüyor.
Kanal tartışması bu nedenle bir sis perdesi işlevi görüyor. Kamuoyu “kanal olacak mı?” sorusuna odaklandıkça, asıl mesele olan kentin yeniden dağıtımı gözden kaçıyor. Oysa İstanbul’un kuzeyinde yeni bir yaşam alanı, yeni bir nüfus merkezi ve yeni bir ekonomik odak yaratılıyor. Bu odak, mevcut kentin sorunlarını çözmek için değil; kenti başka bir yöne doğru genişletmek için kurgulanıyor.
İmar planları bu sürecin anahtarı. Planlar artık kentin geleceğini öngören belgeler olmaktan çıkmış durumda. Sürekli değiştirilen, askıya alınıp yeniden onaylanan planlar, belirsizliği kalıcı hâle getiriyor. Belirsizlik ise tesadüf değil; hesap sorulmasını zorlaştıran bilinçli bir yönetim tekniği. Plan ne kadar sık değişirse, o kadar az bağlayıcı olur. Bağlayıcılığını yitiren plan, kamu yararını koruyamaz.
Rezerv alan ilanları da bu yeni kentin sessiz kurucuları arasında. Hukuki sınırları muğlak olan bu alanlar, bir gecede kentin geleceği hakkında karar verilen mekânlara dönüşüyor. Rezerv alan ilan edilen bölgelerde yaşayanlar için kent artık kalıcı değil; geçici bir durak hâline geliyor. İnsanlar evlerinde yaşamaya devam ediyor, ama o evlerin geleceği başkalarının kararlarına bağlı.
Bu yeni kent yalnızca fiziksel bir genişleme değil; aynı zamanda toplumsal bir yeniden dağıtım anlamına geliyor. Kimlerin bu bölgede yaşayacağı, kimlerin merkezin dışına itileceği büyük ölçüde belirlenmiş durumda. Yeni konut tipolojileri, orta ve üst gelir gruplarını hedeflerken, mevcut sakinlerin büyük kısmı bu dönüşümün dışında kalıyor. Kent merkezleri değerlenirken, yoksulluk daha uzak alanlara taşınıyor.
Mimarlık bu süreçte kritik bir eşikte duruyor. Mimar ve plancı, bu yeni kentin kurucu öznesi mi, yoksa alınmış kararların uygulayıcısı mı? Kanal etrafında gelişen projelerin büyük kısmı, planlama kararlarının sorgulanmadığı, yalnızca uygulanmasına odaklanan bir üretim pratiği sunuyor. Oysa mimarlık, yalnızca yapı üretmek değil; kentin nasıl yaşanacağını düşünmektir. Bu soru sorulmadığında, mimarlık kamusal bir disiplin olmaktan çıkar.
Katılım meselesi ise neredeyse tamamen devre dışı. Bu ölçekte bir kentsel dönüşüm, kentlilerin bilgisi ve rızası olmadan ilerliyor. Meslek odalarının uyarıları, akademik raporlar ve bilimsel veriler çoğu zaman dikkate alınmıyor. Çünkü burada planlama, ortak bir gelecek kurma süreci olarak değil; hızla yönetilmesi gereken bir engel olarak görülüyor.
Kanal İstanbul yapılmasa bile, bu süreç geri döndürülebilir mi? Bu soru giderek daha zor bir hâl alıyor. Altyapı yatırımları, ulaşım kararları ve yapılaşma baskısı bir bütün olarak düşünüldüğünde, İstanbul’un kuzeyinde yeni bir merkez yaratılıyor. Bu merkez, kentin doğal sınırlarını zorluyor; su havzalarını, tarım alanlarını ve ekolojik dengeyi geri dönüşü zor biçimde etkiliyor.
Asıl mesele, kanalın kendisi değil. Asıl mesele, kanal olmadan da kentin nasıl dönüştürüldüğü. İmar planlarıyla, rezerv alanlarla ve katılım dışı kararlarla kurulan bu yeni kent, İstanbul’un geleceğini belirliyor. Kanal kazılmadan önce kent kazıldı. Toprak değil belki, ama kent hakkı.
Plan yoksa kent de yoktur. Ama plan varsa ve bu plan belirsizlik üzerine kurulmuşsa, yine kent yoktur. Ortada yalnızca kontrol edilen, parça parça yönetilen ve müzakereye kapalı mekânlar vardır. Gerçek bir kent ise ancak şeffaf, katılımcı ve kamusal bir planlama anlayışıyla mümkündür.
Bugün Kanal İstanbul tartışması yapılırken, şu soru sorulmalıdır: Kanal iptal edilse bile, etrafında kurulan bu yeni kentle ne yapılacak? Çünkü görünen o ki, İstanbul kanal kazılmadan önce değişti.



























Yorum Yazın